1000Kitap Logosu
Resim
Alexandre Dumas (fils)

Alexandre Dumas (fils)

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.5
3.283 Kişi
10,6bin
Okunma
285
Beğeni
9,9bin
Gösterim
Unvan
Alexandre Dumas'ın Oğlu, Fransız Yazar
Doğum
Paris, Fransa, 27 Temmuz 1824
Ölüm
Marly-le-Roi, Yvelines, Fransa, 27 Kasım 1895
Yaşamı
Ünlü Fransız yazar Alexandre Dumas’nın gayrimeşru oğlu olarak Paris’te doğdu. Annesi Marie-Catherine Labay isimli bir kadın terzisiydi. 1831 yılında babası onu resmi olarak oğlu tanıdı ve iyi bir eğitim görmesini sağladı. Institution Goubaux ve Collège Bourbon’da eğitim gördü. Gayrimeşru oluşunun yanı sıra koyu esmer olan teni yüzünden de zorluk çekti. Özellikle okul yıllarında rengi nedeniyle arkadaşlarının şakalarına ve küçümsemelerine maruz kaldı. Renginin nedeni babasının atalarının soyundaki Haitili bir kadındı. Okulu yazma aşkı yüzünden terk etti ve yazmaya başladı. Kendini yazmaya verdi, bu nedenle de maddi sıkıntılar yaşamaya başladı. 21 yaşına geldiğinde büyük bir borcu vardı. 1844 yılında eşinden ayrılan babasıyla yaşamak için Saint-Germain-en-Laye’ye taşındı. Burada zengin erkeklerle beraberlikler yaşayan Marie Duplessis ile tanıştı. Bu kadın, oğul Dumas'ın başyapıtı olacak “Kamelyalı Kadın” (“La dame aux camélias”) isimli romana ilham kaynağı oldu. Bu ünlü yapıtını daha sonra oyun haline getirdi. İngilizce’ye “Camile” ismiyle adapte edilen yapıt, Verdi’nin 1853 tarihli La Traviata isimli operasına da kaynaklık etti. Oğul Dumas yazım hayatına şiir ve romanla başlasa da daha çok piyes yazmaya ilgi duymuştur. Kamelyalı Kadın ilk zamanlarda pek bir ilgi toplayamamıştı. Birçok tiyatro tarafından reddedildi. Sonunda Théâtre du Vaudeville tarafından kabul edilip sahnelendi. Roman olarak Kamelyalı Kadın ünlendi ve yazarın ününün yayılmasını sağladı. Oğul Dumas kazandığı para ile borçlarının bir kısmını kapattı ve annesine maddi yardımda bulundu. 1852 yılına kadar yaklaşık on iki roman daha yazdı, daha sonra kendini didaktik oyunlar yazmaya adadı. Bu oyunlarda özellikle ahlâki bozukluklara değinmekteydi. Ayrıca kendi yaşamındaki birçok olay ve beraberlik bu oyunlarına yansımıştır. Evli bir kadın olan Nadeja Naryschkine ile gizli bir ilişki yaşamıştır. Bu ilişkisinden 1860 yılında bir kız çocuğu dünyaya geldi. Çocuğun doğumundan dört yıl sonra, 1864’te evlendiler. 1867 yılında ise yarı otobiyografik bir roman olan ve daha sonraları en önemli eserlerinden biri sayılacak, L’affaire Clemenceau’yu kaleme aldı. 1874’te Académie française’e kabul edildi. 1894 yılında da Légion d'Honneur ile ödüllendirildi. Bu arada 1885 tarihli Denis ve 1887 tarihli Francillon ile ününü arttırdı. Karısının ölümünden sonra sekiz yıllık metresi Henriette Régnier ile evlendi. Oğul Alexandre Dumas, Marly-leRoi’de, 27 Kasım 1895’te öldü. Paris’teki Cimetière de Montmartre’e gömüldü.
234 syf.
·
2 günde
Spoiler içerir! :) Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sı, Andre Gide'ın Isabelle'i... Ve Alexandre Dumas'nın (fils) Kamelyalı Kadın'ı... Konu bakımından ayrılar. Birbirlerine benziyorlar demek yanlış olur. Ancak Kamelyalı Kadın'ın elindeki kamelyaların kokusu, Kürk Mantolu Madonna'nın ve Isabelle'in kokularıyla aynı. Üçünde de derin bir aşk var. Kamelyalı Kadın'ın 'yosma' olması bile bu aşkı iliklere kadar yaşamaya engel değil. Aşk başka bir şey zira. Şaha, padişaha, düşküne, sefile bakmaz... *** Kitap çok güzeldi. Hayata, imkânsızlığa, tercihlere yönelik eleştiriler vardı bolca. Kandırılış ve kaybediş vardı. İnsanlar birisi öldüğü zaman o tekrar geri gelmeyecek diye mi ağlar, yoksa kendi pişmanlıklarından ötürü mü? *** Oğul Alexandre belki de kendi annesini yazdı kitabında. Zira annesinin hayat hikâyesi de benzer bir örgüye sahipmiş. Yosma... Aslında kaba tabirler arasında en kibarı. İnsan neden yosma olur? Tercih midir, yoksa zorunluluk mu? Bu konuların pek tartışıldığını düşünmüyorum. Konuyu konuşmak utanç verici kabul ediliyor, ama fiili işlemek, zorunlu da olsa keyfi de olsa pek konuşulmuyor. Zira ortada bir 'özgürlük' var. Kendi kendini de bu adla (yosma) anan Marguerite, kendini bu hayattan kurtarmak ister. Ve desteği, yardımı güzelliğini kullanan değil, güzelliğine âşık olan, ondan faydalanan değil ona fayda sağlayan Armand'da bulur. Ancak Armand onu âşıkları (!) ile gördükçe çıldırır gibi olur her seferinde. E normal değil mi? Sevdiğiniz insan hâlâ başkalarıyla baş başa kalıyorsa ne hissedersiniz? Tam her şeyden sıyrıldıklarını düşünürken Armand'ın babası çıkıyor ortaya. Hukukçu oğlu bir yosma ile beraber olamaz! Ama artık Marguerite artık o işi artık bırakmıştır. Ancak babası inanmaz bu duruma ve Armand'a çok ağır bir oyun oynarlar. Âşığa oyun oynamak, onu öldürmek demektir. Tabancayla değil anbean, saniye saniye, eriye eriye... *** İnsanları yaptıkları işlerle yaftalamak da sürekli bunu dile getirmek de açıkçası kötü bir durum. Yosma, hukukçu, öğretmen, doktor... Hâlbuki önce isim vardı. O yosmadan önce Marguerite'ti. Kitapla ilgili konuşulacak çok konu var aslında. En önemlisini yazdım. O da günümüzün en önemli sorunlarından biridir bana göre. Anlatım itibariyle sade, anlaşılır; okunması açısından yormayan bir kitap. Keyifli okumalar...
Okuyacaklarıma Ekle
234 syf.
Alexandre Dumas'ın yazmış olduğu Kamelyalı Kadın hukukçu Armand ile kamelyalarla tanınan Marguerite adındaki bir yosma arasındaki aşkı anlatıyor. Kitabın aşk dışında da vermek istediği mesajlar çok güzeldi. Özellikle başrol kadın karakterin yaşadığı duygular çok güzel anlatılmıştı. Mesleği yüzünden yaşadıkları güzel bir bakış açısıyla dile getirilmişti. Başka insanların kendilerini nasıl gördüğünü de şöyle açıklamıştı "Bizim de bir yüreğimizin olması yasaktır, yoksa yuhalanırız, bize duyulan güven yıkılıverir. Kendi kendimizin değilizdir artık. Birer yaratık değil, birer nesneyizdir. Onurlarında ilk yeri, saygılarında son yeri tutarız." Özellikle son cümlesi beni çok fazla etkiledi. Bir kere daha bilmediğimiz hayatlar hakkında önyargılı fikirlere sahip olmamam gerektiğini hatırlattı bu kitap bana. İnsanlar bizden farklı şartlar altında farklı hayatlar yaşıyorlar. Meslekleri, yaşadıkları hayat ne olursa olsun başka birine zarar vermedikleri müddetçe yargılanmamalılar bunu bir defa daha anlamış oldum. Kitabın son cümlesinde de dediği gibi "Günahın savunucusu değilim, ama duasını duyduğum her yerde, soylu acının yankısı olacağım." Kitap dil açısından da çok sadeydi, sürükleyiciliği yüksekti. Bazı yerlerde tamam artık hadi ne olacaksa olsun dediğiniz zamanlar oluyordu ama genel olarak insanı bunaltmıyordu. Aşk romanı olarak iyi, genel roman olarak ortalama bir kitaptı bence. (Hikayenin gerçek olduğu söyleniyor doğruluğu tartışılır)
Okuyacaklarıma Ekle
204 syf.
·
Puan vermedi
Hukukçu Armand Duval ile kamelyalarla süslenmiş Marguerite Gautier adındaki yosma bir kadının yürekleri titreten, ruhlarımızı 19. yy’ın Paris’inde gezintiye çıkaran eşsiz bir aşk hikayesi… Alexandre Dumas Fils sâyesinde. Sâye, Fars dilinde gölge demektir. Bu kitabı yazan ise Alexandre’ın gölgesine yaşamış olan gayrimeşru oğludur. Annesinin ve annesinin yolundan ilerleyen tüm kadınlar adına bu kitabı yazmaktan çekinmemiş. Kitabın dili sade, yazılanların “anlamları” karmaşık ve de ağır. Ötekileştirilmiş, öteye atıverilmiş her insanın acısını yaşıyorum en derinden. “Acı duyabiliyorsan, canlısın. Başkalarının acısını duyabiliyorsan, insansın.” der Tolstoy. Bir fahişenin acısını duyumsadınız mı hiç? Bu öyle bir dünyadır ki, bataklıktan ibarettir. Çamura bulanmış bir insana tiksinti duymaktan başka neler yapışılmış ki? Marguerite, hayata tutunmaya çalışan biri, herkes gibi. Hayata ne şekilde tutunmaya çalışıldığı önemli değildir, mühim olan hayatın tüm darbelerine rağmen hayat ile mücadelede olmaktır. Bazısı mağlup olur, bazısı mahçup. Bunlar, ötekileştirilmiş insanlardır. Marguerite gibi fahişe kimseler, öncüleridir ötekileştirilmiş insanların. Armand, Marguerite için dönüm ve dönüşüm noktasıdır. “Aşk insanı ne kadar iyileştiriyor?” sorusu soruluyor kitapta. Marguerite ve Armand’ın özeti gibi. Aşk, ruhları iyileştirir, zihinleri pembe sislerle süsler. Aşk, Marguerite için büyük anlam taşıyor. Armand ile aralarında geçen aşkla ruhunu temizleme gayretine girecek kadar. Zihin girdaptır aslında. Elbette bir gün pembe sisleri de yutar ve karanlık sislerle boğar kişiyi. Aşk, tesiri güçlü olan tek iksir. İçiversin biri, ulaşsın cennetine. Süzülsün hayali göklerde ve erişsin mutluluğun en yüksek katmanına. Armand ve Marguerite yükseldiler semaya. “Öptüm dudaklarını. Dudaklarını mı, bulut aklığını mı?” diyor Şükrü Erbaş. Semalarda yaşayan armand ve Marguerite için. Armand ise bunu tekrarlıyor Marguerite için. Şükrü Erbaş, her şeyin dili… “Genelev Mektupları” şiirini ekleyeceğim incelememe, Marguerite için. “Tenime yabancılaştım, etime Acıma sevincime insan yanıma Kendime yabancılaştım.” “İğneucu acıları göz bebeklerimde Taşısam taşısam da Yüzümde bir erkek yüzü taşımasam.” “Uykular benim zehirli sularımdır. Geçip giden onca erkek Onca erkek tüm yükünü Üstüme yıkmış gibi Gövdem tonlarca ağırlığında Bir batık gemi; Sularım dipsiz, denizim kıyısız Yatarım bir ten çölüdür yatağım En yorgun gecelerim bile uykusuz Uykular benim en rezil korkularımdır” “Babam karanlık bir adamdı Korkularla besledi bizi Annem zayıf mı zayıf Sevgisini göstermeye korkardı.” “Ne olmadık düşler kurdum. İnce içlenmelere her akşam Dalgın baktığım camlardan Biz gizli mutluluk sızardı Işık yerine.. Çocukluğum olmadı benim Gençliğim olmadı.” Kitaptan bir alıntı: “Mademki Tanrı bir günahkârın tövbesiyle, hiç günah işlememiş yüz adilin sevabından daha fazla hoşnut oluyor, Tanrı’yı memnun etmeye bakalım o halde. … belki tanrısal bir ümit onları kurtarır…” Bu şarkıyı her dinlediğimde anımsıyorum Kamelyalı Kadın’ı. Seks işçisi bir kadına aşık olan adamın cümleleri… toplumun onaylamadığı bir aşk. Marguerite ve Armand hikayesi gibi. Bir de bu şarkıya denk geldiğinizde hatırlayın Kamelyalı Kadın’ı. m.youtube.com/watch?v=l5Nz0QXtCVk... Sonra ruhuna kamelyalar armağan edin. Beyaz kamelyalar.
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.