Ali Osman Coşkun

Ali Osman Coşkun

YazarTasarımcı
7.9/10
2.396 Kişi
·
8,4bin
Okunma
·
1
Beğeni
·
55
Gösterim
Adı:
Ali Osman Coşkun
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
167 syf.
·Puan vermedi
BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ - BARIŞ BIÇAKÇI

"Okumak kimilerine yazmayı öğretir, banaysa yazmamayı öğretti."

*Ankara'nın ortasında, ayazın çemberinde salınan iki dost. Biri biraz daha naif, ince ruhlu, çok düşünen. Diğeri biraz daha bodoslama yaşayan. Kapatıyorlar ama birbirlerinin eksikliklerini. Aynı evde, aynı tencerede pişiyor hüzünleri. Bu iki dost, yani Ender ile Çetin için, çetin bir sınav oturuyor aralarına. İki kişilik salıklar diyarına, biri daha ekleniyor. Nihal. Nihal, yakın zaman önce bir ölüm yaşamış ve abisi tarafından Ender ile Çetin'e emanet edilmiş. Tencerede üçüncü hüzün de pişecek yani. İki dostun en büyük düşmanı aynı aşktır, belki de değildir. İkisi de Nihal'e aşık olmamak için, içine gömdükleri hislerle boğuluyorlar. Yakın dostlar ya ama anlıyorlar da birbirlerini. Bir yanda emanete ihanet kıskacı, bir yanda dostun duygusuna leke sürme korkusu. Çok güzel yumuşatıyorlar ama hayat tarafından yollanan bu sert topu. Dostluk bunu gerektirir diyorlar. Geceleri Nihal oluyor, gündüzleri Nihal. Bir gün yine ayaz düşmüş, almışlar Nihal'i yürüyorlar. O park senin bu park benim. Nihal, giriyor kollarına, hayatlarına, aralarına, dostluklarına. İki kişilik yalnızlıklarına. Sonrası iki dost bir aşk ve hayat.

"Dostum, her şeyin farkında olduğun için mi yalnız ve mutsuzsun?"
167 syf.
·9 günde·Beğendi·7/10 puan
Merhaba,

• Final haftam bittikten sonra kütüphanede ders çalışırken gözüme kestirdiğim kitaplardan biri olan “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” ile başladım açlığımı gidermeye. O ya da bu sebepten ötürü okumaktan uzun bir süre ayrı kalınca özlem duygusu ile doluyorsunuz ya işte o zaman artık okumak bir ihtiyaç fark ediyorsunuz…Aslında, bahanelerimizi bir kenara koyup günde yarım saat ayırabiliriz. İnsan nelere vakit ayırmıyor ki… Hakikaten nelere üzülüyor, nelere şaşırıyor, nelere zaman harcıyor olduğuma üzülüyor, şaşırıyor ve zaman harcıyorum.
Kişi burada biraz kendisiyle yüzleşti, geçelim.
Bıçakçı’nın okuduğum ilk kitabı olmakla birlikte birilerinde ya da birileri aracılığıyla övgüsünü çok duyduğum “okumalıyım hissiyatı” oluşturan kitaplardandı. Elimde görüp, sıkılırsın ama sen diyen bir kesim olduğunu da söylemek isterim. Sıkılırsın diyenleri düşünüyorum, belki siz de haklısınız. Belki anlatılmak istenen haddinden fazla basit, belki sözcükler haddinden fazla yalın… Ama, insan bazen sakinleşmek,durup düşünmek istemez mi? Sizi uyarayım okuyucular, hareketlilik ve olaylar zinciri arıyorsanız yanlış yerdesiniz. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, durum anlatıcılığı yapılmış bir eser.

• “Yaşamak aslında birbirinden kopuk yaşantılar arasında bağlantılar kurmaktır. Bir hatırayı diğerine bir fotoğraf albümü değil yaşayan bir insan bağlar.”

Kitabın sonlarında ki bu alıntıyı not alırken onlarca sayfayı düşünme imkanı buldum. Çetin, Ender ve Nihal...

Çetin ve Ender’i birlikte yazıp Nihal’i ayrı yazmam bile seni üzerdi değil mi Ender? Bir araya gelmeleri beklenmeyen, ummadığı ve karşı koyamadıkları duygulara sürüklenmiş üç insanın hikayesi. Genç bir kadın, orta yaşlı iki erkek... Bu üçlüyü okurken, aynı zamanda onları seyrediyor gibi hissediyorsunuz. Bu üçlüyü okurken dostluk tanımı üzerine kafa yoruyor belki kıskanıyor, belki uzaktaki birine selam ediyorsunuz. Belki hikayeye hiç hakim değilsiniz, belki hikaye “sıkıcı” ama Ender, ufak ayrıntılara öyle dikkat ediyor ve onları öyle tatlı sunuyor ki bize o fotoğraf albümündeki insanlarınızı hatırlıyorsunuz... Ne kadar çok “belki” dedim değil mi? Biliyorum.
Çünkü Ender de diyor ki: “İkimizde Nihal’in birimizden birini seçmesi gibi bir olasılığı hiç düşünmemiştik. Sanki ikimizi birden sevecekti, bu tek seçenekti. Böyle bir şeyin yaşanabilir olup olmadığı konusunu ise Fransız sinemacılara bırakıyorduk.”
167 syf.
·4 günde·7/10 puan
Aşkınız için dostunuzdan vazgeçer misiniz?

Ya da dostunuz için aşkınızdan?

Barış Bıçakçı 'nın etkinlik vesilesiyle okuduğum ilk eseri bu. Kendisiyle yeni tanıştık. Ağır okumalardan sıkılmışsanız dinlence tadında bir okuma yapmak için ideal bir kitap. Yalın anlatımlı, beyninizde fırtınalar koparmayan bildik bir hikaye. Bir kadın ve iki adam... Malzeme bunlarsa tabi birazda baharat olarak aşk katabiliriz...

Eserde esasen aşktan çok dostluk kavramı işlenmiş. Ender ve Çetin'in dostlukları ve o muhteşem dingin kafa rahat hayatları. Ben herzaman iki erkeğin dostluğunun iki kadınınkine nazaran daha sağlam olacağına inanmışımdır. Hatta karşı cinste en çok kıskandığım şey dostluklarıdır diyebilirim.

İki iyi dostun bir arkadaşları daha var Fikret Amerika'da yaşıyor Türkiye'ye geldiğinde bazı şeyler oluyor ve üvey kız kardeşini bu arkadaşlarına emanet edip tekrar Amerika'ya dönmek zorunda kalıyor olaylar böyle başlıyor.
İki iyi dostun hayatına dahil olan Nihal hem renk katıyor hem kaos...

Kitaptaki aşk yersiz geldi bana yani Ender de Çetin de olgun sağlam karakterler Nihal karakteri çok güçsüz yani bu iki adamın da ona aşık olabilme ihtimalini canlandırmıyor bence okurun kafasında en azından benim öyle olmadı. Yani böyle iki güçlü karakteri bir aşkta denk düşüreceksek en azından buna değsindi bu kadın...

Peki ya siz aşkınız için dostunuzdan vazgeçermiydiniz? Ya da dostunuz için aşkınızdan? Ben hiç böyle zor bir durumda kalmadım ama aşk çabuk sönen bir şey olduğundan mütevellit ben dostluğu tercih ederdim. Gerçi benim dost diyeceğim insan beni benden iyi tanır daha ben aşık olduğumu bilmeden o anlar keza ben de öyleyim hal böyle oluncada iş o noktalara zaten gelmez o da ayrı mesele.

Sevgiyle ve kitapla kalın keyifli okumalar...
167 syf.
Aslında ilk olarak, Barış Bıçakçı'nın Tarihî Kırıntılar kitabını okumak istiyordum ama kulüp için Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i seçince yazarla bu kitabıyla tanışmış oldum.

Aynı evde yaşayan Çetin ve Ender'in ev arkadaşlığına Nihal'in de dahil olmasıyla başlıyor hikaye. Tahmin edeceğiniz gibi iki yakın arkadaş aynı kıza aşık oluyor ve Ender'in Çetin'e içini dökmesini okuyorsunuz.
Son derece samimi bir anlatım var kitapta, sanki bana anlatıyor, kahve içerken dinliyorum onu.

Hayatın içinden bir hikaye; yaşanması çok muhtemel, hepimizin tanık olduğu hatta belki de benzerini yaşadığı bir hikâye, fakat 1 hafta sonra 31 yaşını geride bırakacak bir okur olarak beni doyurmadı, yavan geldi. Kötü bir kitap değildi fakat kesinlikle ilk gençlik dönemlerinde okusaydım daha çok severdim.
Tarihi Kırıntılar'ı da okuduğumda yazarla ilgili daha genel bir kanaat sahibi olacağım.
Kulübe dahil olup, eşlik eden herkese çok teşekkür ederim.
Benim dışımdaki okurların yorumlarına https://instagram.com/...igshid=18o6fff32iqzv hesabından ulaşabilirsiniz.
99 syf.
·3 günde·8/10 puan
Sinema ,senaryo, şiir,fizik,naif,sıradan kelimeleri uçuşuyor zihnimde Barış Bıçakçı adını duyduğumda..

Aramızdaki En Kısa Mesafe 99 sayfalık çocukluk günlerinin anlatıldığı, 24 bölümden oluşan bir öykü kitabı..

Kitabı okurken nedense anlatılan çocukluk günlerindeki öykülerin kahramanının Barış Bıçakçı’nın kendisi olduğunu düşündüm.

SEVGİLİ GÜNLÜK

Nihan’ ın bana bakarken bir gülüşü vardı ki aklımı başımdan aldı! ( Eminim bu satırları okuyunca “Nasıl gülüyordum? “ diye soracak ve yakama yapışıp ayrıntısıyla anlatmamı isteyecek.). Sayfa 67

Yukarıdaki alıntı bana bu öyküleri yazarken kendi hayatından fazlasıyla esinlendiğini düşündürdü.

Kitabın konusu kısaca; “ Bir soyadının önünde toplanmış duruyoruz:ailemiz. Bir soyadının önünde tek tek isimler” sayfa71

Üç erkek kardeş ve anne babadan oluşan Adana’ da yaşayan bir aile.Baba üniversite de felsefe profesörü anne sanırım bir memur..

80 darbesinin izlerini satır aralarında görüyoruz baba üniversitedeki işinden uzaklaştırılıyor ve ailenin geçim derdi başlıyor boza yapıp satmaya çalışılan günler ,aile cek işletilen bir lokanta..Bir süre hayat böyle bir hengamede devam ediyor..

Kitabı okurken dikkatimi çeken en önemli husus babayla olan ilişki kısmı ve en acıklı hikaye Pazar Arabası başlıklı hikaye..Hikayeyi anlatmayacağım burada ama son cümlesini buraya alıntılayacağım.

“Babam sonunda konuşmasını bitirdi.Elini kaldırıp omzuma koydu ama ben vuracak sanıp irkildim.
Birden o da ben de utandık.Çok utandık.Birbirimize bakamadan başlarımızı eğip öylece kaldık.” sayfa 55

Bu cümlelerin bana hissettirdiği şey gönlüm ağırlaşıyor çünkü her iki taraf da oldum bu hayatta hem yaşadım hem de yaşattım..Böyle anlar insanın gönlünü eziyor ve Barış Bıçakçı ânları anlatmadaki ustalığını bu cümlede çok başarılı gösterebilmiş.

Öykülerden bir tanesi var ki o da dikkate değer cinsten “Değersizlik” başlığı altında satırlar arasında şöyle bir cümle geçiyor.Kardeşi evden kaçıyor ve yıllar sonra arkadaşı Oktay ile bunun nedeni üzerine konuşuyor;

“ Kendisini değersiz hissetmiştir.”

“ Hangimiz hissetmeyiz ki bu duyguyu!” diyorum.

Bakkala gidip gelirken yakalanır insan belki de bu duyguya ; bir Çiftlik yoğurdu, iki ekmek, bir paket Maltepe alırken.

Dediğim gibi Barış Bıçakçı Hayat ve İnsan etkileşiminde muhakkak hepimizin hissedip düşündüğü ânları tüm sıradanlığından çıkartıp dingin anlatımıyla naif bir duyguyla bize kendimizi gösteriyor başarılı anlatımıyla...

Ve bu öykünün yazılma sebebi ,ya da bir zamanlar yaşanmış halini aslında tam bilemeyeceğimiz ama insan algısında nesnelerin,şeylerin nasıl değişikliğe uğradığını en güzel anlatan hikaye “Aramızdaki En Kısa Mesafe” başlığında olan..
Diyor ki; “ Hiçbir şey göründüğü , hatta yaşandığı gibi değil! Her şey hatırlandığı gibi.”

İnsanız çünkü yaşantılarımız duygular süzgecinden sonra bizim yorumumuzla anlamını buluyor..

Barış Bıçakçı okumak bana iyi geliyor,öykülerinin kahramanları hepimizden biri,duygular hepimizin duyguları..Dingin ve naif anlatımıyla beraber düzyazı okurken Cat Stevens gibi şarkıcıların sade gitar ve kendi sesleri eşliğinde şarkı söylemeleri gibi aynı zamanda kulağıma da hoş bir ritim geliyor..

Barış Bıçakçı’yı bu inceleme içinde daha fazla tanıtmak isterdim lakin herhangi bir röportajı ya da ona dair bir görsele rastlamadım.İnzivada bir yazar tercihi bu yönde sanırım.

1966 Adana doğumlu,Odtü Makina Mühendisliği mezunu ve bir süre Tübitak Bilim dergisinde editörlük yapmış öykü, roman yazarı bazı romanları filme çekilmiş..Başka bilgi yok:)

Keyifli okumalar diler bu güzel çocukluk öykülerinin anlatıldığı kitabı tüm okurlara tavsiye ederim.
167 syf.
·6831 günde·7/10 puan
Kitabı okuyalı uzun zaman oldu.

Aynı adla uyarlanan filmini yakın tarihte izleyince inceleme yazısını yazmak istedim.
Kitaplardan uyarlanan filmlere karşı ise hep mesafeli olmuşumdur, çoğu zaman hayal kırıklığı yaşatmışlardır. 62. Cannes Film Festivali’nin “Atölye” bölümüne seçilmiş olmasına rağmen ne yazık ki bu film benim için hüsranla sonuçlandı.

Kitabın hissettirdiklerinin çok uzağında kaldı çünkü.

Kitapta iki orta yaşlı adamın kendilerine emanet edilen ve gözlerinin önünde genç bir kızdan kadına dönüşen Nihal’e aşık olmalarını konu ediliyor.

Her ne kadar bir kadın ve ona aşık iki adamın yarattığı aşk üçgeninin anlatıldığı düşülse de, asıl vurucu nokta Çetin ve Ender’in gerçek olduğuna inanılması güç olan dostluk ütopyası idi. Anlatıcı olan Ender karakterinin en yakın dostu Çetin’e iç döküşlerini, özenle seçilmiş naif kelimeleri hayran bıraktı.

Barış Bıçakçı, mükemmel tasvirleriyle okuyucuyu hiç yormadan akıcı ve büyüleyici bir üslupla kalem almış kitabı, bir solukta okudum.

Altını çizdiğim bazı bölümler ise şöyle:

“benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin
kalbimi de istediklerini sanıyordum; hâlâ öyle!”

“Aile bir mayın tarlasıdır, birey olabilmek için oradan sağ salim çıkabilmek gerekir.”

“ ‘en büyük ahlaksızlık, demiştim kendi kendime bir aşkı yaşamamaktır. hayatı mümkün olan en geniş haliyle yaşamak gerekir, demiştim.’demiştim de bir türlü durumumu o genellemelere uyduramamıştım yazarın deyimiyle… bir kaç saat sürdü bütün kitabı okumam… yine akıyordu kelimeler, cümleler… diyordu ki “aşk eşitler arasında yaşanır” oysa asıl eşit olmayanların arasındaki aşktı, kavuşamamaktan doğar çünkü aşk imkansızlıkla beslenir.”

“Nihal, daha doğrusu ona beslediğim yaşanmamaya mahkum aşk, beni bir erkeğe indirgemişti. iki yıl boyunca bütün sınıflandırmaları kadın ve erkek başlıkları altında yapmaya zorlamıştı. halbuki bulutlar da var, kediler de, yeşil bitkiler, binlerce yıldır yeri değişmeyen taşlar, mutfakta bulaşıklar, kenarı kıvrılan kilimler, kar altında kalanlar, sınıflandırmalara tabi olmayanlar…

“Oysa ben, iki yıl boyunca, bir erkekten başka bir şey olamamıştım. Aşkın insanı zenginleştirdiğini biliyorduk, fakirleştirdiğini de bilelim.”

“İnsan severken basit sınıflandırmaların sınırlarını değil, kendi sınırlarını görür, kendi sınırlarında dolaşır, kendi sınırlarına değer.Benim bildiğim tek sınır bu.”

Keyifli okumalar.
166 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Gündelik hayatlarımızın sıradanlığı, ardından gelen o bitip tükenmez bıkkınlığımız. Mütemadiyen bir kaçma hali.Kimseyle paylaşamadığı ya da kimsenin dinlemeye tenezzül buyurmadığı hayat denen şeyi burada anlatıyor.Konuşamadığımızı yaşarken kaçırdıklarımızı kurallar içinde olduğumuz gerçeğini. Yer yer muhteşem cümleler ve aforizmalar eşliğinde anlatmıştır yazar.
99 syf.
Bir Akdeniz şehrinin sıcaklığından nasibini almış, ki şehirler ; insanların genetik haritasında etkilidir bence, nohutlu patlıcan dolmasından içli köfte kokusuna kadar, derimizi kavuran pişmanlık renginde bir güneşe direne direne, mahalleden geçen simitçinin o tanıdık sesiyle, bahçede hortumla yıkanmanın ferahlatan etkisi arasında, iç içe geçmiş, çocukluktan ihtiyarlığa, insana özgü pek çok evrenin bir çocuğun gözüne yansımış akisleri bunlar.

Abisini hayatında bambaşka bir yere koyan, anlamaya çalıştıkça içinde çoğalttığı yaşama dair ne varsa kısmen altında kalan, sıcak aile bağları içerisinde yoğun bir çaresizliğin işlendiği yürek burkan bir hikaye.

Böyle olmasında en büyük etken, bir çocuğun dilinden anlatılması. Saf, masum, çıkarsız, süslemeden, kısa cümlelerle ama oldukça etkili.

"Anneannem ve ben.. Biz.. Biz ölüme karşıyız.. "

Evet karşıyız. Bir babanın evinden apar topar götürülmesine, didik didik aranan kitapların odanın her yerine dağılmasına, babanın bıyıksız olarak dönmesine, döndüğünde bile çocuğun içindeki yaranın bir türlü iyileşmemesine karşıyız.

Direnip direnip bir anda yıkılmaya karşıyız.

Ait olduğumuz yerde yabancı sayılmaya karşıyız.

Bizim gözümüzde her zaman dağ gibi olan babamızın bazı zamanlarda küçüldükçe küçülmesine karşıyız.

Her şey hayata dair ve Barış Bıçakçı size en yakın mesafeden sesleniyor.
Yaşayarak zihnimize kazıdıklarımızın benzerlerini ustaca dile getirmiş.

Kendi deyimiyle aynı soyadının altında toplanan insanların, ortak acıları, sevinçleri, çaresizlikleri ve bir o kadar da birey olma çırpınışları duru bir anlatımla sizi bekliyor.


Keyifli okumalar.. :)
167 syf.
·3 günde·9/10 puan
Kitabı okuyalı epey oldu ama kitaptan sahneler ara ara dönüp dolaşıp gelip aklımda takılı kaldıkça kitaba inceleme yazmak istedim.

Kitap bir insanı hamlıktan olgunluğa ulaştıran duyguların en büyük paydaya sahip olanı,en gaddarı ile yani ölümle başlıyor. Birisinin ölüm haberini almak ne denli yıkıcıdır,hele bu birisi ailemizden biriyse. O noktadan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmayacakmış gibi hissederiz. Hiç gülemeyecekmişiz, bir daha mutlu bir an yaşayamayacakmışız gibi gelir.
Tabi ölüm haberini vermek de son saniyelerinden geriye doğru sayan bir bombayı izlemek gibidir. Haberi alan kişi de izlenen bomba gibi patlayabilir ya da tehlike imha edilerek savuşturulabilir.

Işte Nihan'la iki dostun durumu da böyledir. Ellerinde kendilerine emanet edilmiş,ölüm acısıyla yüklü, her an patlamasından korktukları bir genç kız vardır. Acısını paylaşsalar mı her şey normalmiş gibi devam mı etseler bocalar dururlar.


Sonra ne mi olur? " Ortada iki erkek ve bir kadın varsa, edebiyat ve sinema başımıza taş yağdırır,kolla kendini!" diyor Barış Bıçakçı. Bu tezi de kitaba yayıyor. Ikisi birden Nihal'e aşık oluyorlar ve bu durum onların büyük çaresizliği oluyor. Hop diyorlar tamam aşık olduk da durum nerden baksan racona ters. Kız arkadaşımızın kardeşi, bizden yaşca çok küçük , e sonra hadi hepsini oldurduk biz dostuz birbirimizden vazgeçemeyiz ama ikimizde aynı kişiye aşık olduk,dostluğumuzdan mı vazgeçeceğiz. Dostluğumuzdan vazgeçmiyorsak aşkımızdan mı vazgeçelim. Alın size çok bilinmeyenli denklem.

İşte böyle platonik platonik sancılar çekmeye devam ederler ama ikisi de açılmaz Nihal'e. E sonrasında da ben diyorum kollayın kendinizi. Ortada platonik bir aşk varsa, her zaman aşk acısı yanında bonus olarak gelir. :)

Aslında ben bu kitaptaki Ender ve Çetin'in dostluklarını bir parca, Tutunamayanlar'ın Turgut ve Selim'im dostluğuna benzettim.(Bana her şey seni hatırlatıyor.) Ama tersten... Yani bu ikisi de başka kimseye ya da başka bir şeye tutunamamış,hayat pek yüzlerine gülmemiş onlar da gidip birbirlerine tutunmuş. Ikisi de bir diğeri olmadan eksik gibi. Oğuz Atay'dan esinlenmiş olabilir yazar.

Çok yalın,çok samimi duygularla süslenmiş bir dostluk,biraz aşk, biraz hayat hikayesi. Şunu da belirteyim ki kitap herkesin sevebileceği bir kitap değil bence. Olay örgüsünü ve karakterleri başta takip etmekte biraz zorlanabilirsiniz. Bir eskiye bir şimdiye dönüşü alışana kadar biraz bocalatıyor.

Barış Bıçakçı'nın duyguları yansıtışı çok güzel,kelimeleri duygu yüklü. Melankolik bir mizahı var. Farklı kitap tarzları tatmayı seviyorsanız bu kitap tam size göre. Hem altı çizilip instagramda paylaşılacak epey söz de var içinde. :))
166 syf.
·4 günde
Yazmayacağım diyorum, içimde bir kıpırtı, bırak lan diyerek seviye düşürüyorum, yine de olmuyor. Sen nasıl adamsın kardeşim. Bu kalınlıkta bir kitabın içine nasıl bu kadar çok şeyi sığdırabiliyorsun. Bir de basit görünümlü derin derin cümleleri nasıl kuruyorsun, o aforizmalar yok mu, şaşkınım. Okurken çok mutlu ettin beni, bazen istemsiz elimi ağzıma, yüzüme götürtürdüm, umarım korana virüs kapmamışımdır. Uzun bir liste var yazdığın kitabın için de, gizli gizli şiirler var, mektuplar var, aşk var, okur var, yazar var, arkadaşlık var, tıpkı şu günlerde olduğumuz gibi eve kapanmak var. Çilek reçeli, dereotu, Ankara, İstanbul var… Şantiye var, kamp kurmak var, gençlik var, ihtiyarlık var, protesto var, aldatmak var. Şehvet var…
Sayfa değil de kelime hesabı yapmak gerekir ki kitabın gerçek kalınlığı ortaya çıksın. Kelime hesabı yapınca incecik bir kitap çıkar, ama özgül ağırlığı çok fazla olan bir kitap…
Aşağıdaki listeyi internetten aldım, bunlar kitabın içinde geçenler…

1. Ada ya da Arzu - Nabokov
2. Oktay Rifat: Kaynayan çaydanlığın mutfağa diktiği o kokulu ağaç
3. Yalnız Bir Avcıdır Yürek - Carson McCulers
4. Ayak İzlerinde Adımlar - Julio Cortazar
5. Mırıldandığım Öyküler - Julio Cortazar
6. İçeriye Bakan Kim - Mehmet Günsur
7. Orhan Veli'den Baudelaire çevirisi: “Nasıl sürünür, bir gibi yerle, / yılan: seni öyle seveceğim.”
8. Oktay Rifat - Çipet Çipet Çitalinya
9. Sabahattin Kudret Aksal - Gazoz Ağacı
10. Bodur Minareden Öte - Yusuf Atılgan
11. Seçme Şiirler - Rene Char
12. Güve Yenikleri - Oktay Rifat
13. Kaos - Paolo and Vittorio Taviani
14. Jules ve Jim - François Truffaut
15. Saatlerin Tıkırtısı - Yusuf Atılgan
16. Bir Tren Yolculuğu - A. H. Tanpınar
17. Çamlıcadaki Eniştemiz - Abdülhak Şinasi Hisar
18. Ses ve Öfke - Faulkner
19. Körleşme - Elias Canetti
20. Penceredeki Kadın - Fritz Lang
21. Lale Müldür - Sarartı (Üzünç, Sevgilim ya da Nane otları)
22. Franny ve Zoey - Salinger
23. Dalgalar - Virginia Woolf
24. Rumours
25. Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün - Salinger
26. Şafak - Sevgi Soysal
27. Kürk Mantolu Modanna - Sabahattin Ali
28. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi - James Joyce
29. John Mayall - Sensitive Kind
30. 16 HorsePower - Sinner Man
31. Max Beckmann (Alman Ressam) (“Aşırı duyguları yaşamak biçim yaratmanın kendisidir. Biçim kurtuluştur.”)
32. Sonsuz Günbatımı - Furuğ Ferruzad
33. Kırlardan Geliyorlar - Turgut Uyar
34. Kuş ölümlüdür - Furuğ Ferruhzad
35. Döşeğimde Ölürken - Faulkner
36. Yaz Evi, Daha Sonra - Judith Hermann
37. Kitabın içinde de yapılmış bir liste var: Cemil’e hayatın bir şölen olduğunu hissettiren şeylerin üstünkörü yapılmış bir listesi:

Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway romanı.
John Cheever’ın öyküsünden uyarlama: Yüzücü. Frank Perry yönetmiş, Burt Lancaster oynuyor.
Joshua Logan’ın Piknik filmi. Kim Novak ve William Holden başrollerde.
Seymour Glass: Ah! Edebi bir kahraman.
Charlie Haden ve Carla Bley’den The Ballad of the Fallen: Düşenin dostu olmaz şarkısı, şiiri olur.
Patrice Leconte’un Monsieur Hire filmi. Michel Blanc başrolde.
Ezginin Günlüğü’nün Bahçedeki Sandal albümü.
Mehmet Günsür’ün Hırça Mapası öyküsü.
Ali Osman Coşkun’un resimleri.
Raymond Carver’ın öyküleri, hepsi.
Nazlı’nın Palamutbükü’ne doğru yürürken söylediği Yeşil Ayna türküsü.
Melihat Gülses’ten Kapıldım Gidiyorum.
Pars Tuğlacı’nın Okyanus ansiklopedik sözlüğü.
Wynton Marsalis’in The Majesty of the Blues albümü.
Henri Rousseau’nun resimleri. Gümrükçü Rousseau.
Led Zeppelin’den The Battle of Evermore ve diğerleri.
Italo Calvino’dan Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler.
Julio Cortazar’ın Oyunun Sonu adlı öyküsü. Yani, heykeller ve duruşlar.
İngiliz şair Margaret Florence Smith, Stevie Smith takma adıyla şiirler yazar, üç roman sahibi olmasına karşın daha çok şiirleriyle tanınır. (O da burada : )
Kimse duymadı onu, ölen adamı,
Gene de inliyordu o yattığı yerde:
Sandığınızdan çok daha uzaktaydım ben,
Hem de el sallamıyordum, boğuluyordum.
Zavallı, her zaman hoşlanırdı şakadan
Şimdiyse öldü gitti
Herhalde su çok soğuktu, kalbi dayanamadı,
Dediler.
Yoo yoo, su her zaman soğuktu
Ölen adam gene de inledi durdu
Bütün hayatım boyunca çok uzaktaydım ben,
Hem de el sallamıyordum, boğuluyordum.
(Çeviri: Cevat Çapan)

Yazarın biyografisi

Adı:
Ali Osman Coşkun

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 8,4bin okur okudu.
  • 108 okur okuyor.
  • 2.758 okur okuyacak.
  • 54 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları