Ali Volkan Erdemir

Ali Volkan Erdemir

YazarÇevirmen
7.5/10
1.875 Kişi
·
5.199
Okunma
·
8
Beğeni
·
434
Gösterim
Adı:
Ali Volkan Erdemir
Tam adı:
Prof. Dr. Ali Volkan Erdemir
Unvan:
Çevirmen, Akademisyen
Doğum:
Denizli, Türkiye, 1974
1974’te Denizli’de doğdu. AÜ Japon Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda öğrenim gördü. Tokyo University of Foreign Stu­dies’de Japon dili ve kültürü derslerine katıldı. Kyoto Üniversitesi’nde yüksek lisans ve doktora derecelerini aldı. 2008’den itibaren Erciyes Üniversitesi Japon Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı öğretim üyesi olarak görev yapıyor. Boğaziçi Kitap Fuarı Haiku Yarışması’nda (2010) Mansiyon Ödülü kazandı. Loti’yi Anlamak / Pierre Loti’nin Doğusu adlı eseri 2011'de, Ja­pon­ya’da Türk İmgesinin Oluşumu 1890-1914 ise 2014'te yayımlandı. Çevirileri arasında Japon Kültür Tarihinin Satır Başları, Karanlıktan Sonra, Fırın Saldırısı, Sputnik Sevgilim, Tuhaf Kütüphane, Kurbanı Beslemek, Kadınsız Erkekler adlı eserler yer alır.
Bir gün insanlar her şeyi birbirinin aynı olduğu zaman, dünya can sıkıcı bir yere dönüşecek ve bizler artık bulamayacağımız değişikliği aramaktan ve seyahat etmekten vazgeçmek zorunda kalacağız.
224 syf.
Aldatılan erkekler ne hisseder tam olarak kestiremiyorum ama sanırım erkekler aldatılmada eşlerinin cinsellik olarak terkine biz kadınlarsa erkeklerin duygusal göçlerine takıntı yapıyoruz. Birlikte oldukları kadınlara aşık oldukları fikri beynimizi kemirip durur. Aldatılan kadında ilk kaygı; rakip, metres, kuma adı her ne olursa olsun karşı taraftaki kadının merak edilmesi oluyor. Benden çok mu güzel, çok mu akıllı tedirginliği içinizi yiyip bitiriyor. Kocanızı suçlamak yerine öteki kadın yargılanıyor. Tabii ki çok iyi bir evliliğiniz var ve eşiniz katiyyen sizi aldatmaz. Muhakkak kadındı onu baştan çıkaran, sizi unutturan. Sonra kendinizi suçlayıp hafife almaya başlıyorsunuz, kendinizi ihmal edip eşinizi önemsemediğiniz psikolojisi sizi dibe çekiyor. Kocanızın pişman olmak yerine pişkinleştiğini ise çok ama çok geç fark ediyorsunuz. İşte asıl ayrılık sebebi de bu oluyor. Aldatılmak değildir kadınlara ağır gelen. Beklediğiniz yalanları duymayışınızdır..Senelerinizi birlikte geçirdiğiniz insanın ihaneti,yaşadığınız yılları, geçmişinizi hatta geleceğinizi de tarumar ediyor. Evlenirken yanınızda olan hiç kimse boşanma anınıza tanıklık etmek istemiyor. Aile Mahkemelerinin,Nüfus Müdürlüğünün kabul ettiği boşanma halini ne kadar zaman ilerlerse ilerlesin, aileniz çocuklarınız hatta arkadaşlarınız bir türlü kabul etmek istemiyor. “İki medeni insan gibi ayrılıyoruz.'' ne komik ayrılmanın medeniyeti mi olur? Tuhaf gelmesin sorum inanın ki hiç bir ayrılığın medenisi olmuyor. Bitmek bilmeyen patırtı kütürtü,kavgalar sonucunda da olsa romantizmin tavan yaptığı ilişkide de olsa sonuç değişmiyor insan yine aynı duygular ile başbaşa kalıyor. Koskocaman bir anlamsızlık.
Biraz da kitaptan bahsedeyim;
Yazarın okuduğum ilk kitabı ve bu kitapla birlikte medeni ayrılıkların da mümkün olabildiğini okudum. Tam yedi ayrı kahramanın yedi farklı hikayesi;
Eşini kanserden kaybetmiş ve eşinin vefatından önce de eşi tarafından aldatıldığını bilen ve eşinin birlikte olduğu adam ile bağlantı kuran tiyatro sanatçısı Kafuku
Çocukluğunu birlikte geçirdiği sevgilisinin isteklerini karşılayamadığı düşüncesi ile bir erkek arkadaşının sevgili olmalarını isteyen Kitaru..
Lüks bir hayat süren, evlilik hatta aşk karşıtı , ama yine de aşkın bağımlılık çemberinden kendisini kurtaramayan kendini ölüme terk eden plastik cerrah Tokay
Evine düzenli olarak ihtiyaçlarını gideren kadın ile aralarında başlayan cinsel ilişkinin yanı sıra ondan dinlediği bin bir gece masalları ile mutlu olan evinden dışarı çıkamayan Habara
Karısının kendisini aldattığını öğrendikten sonra spor mağazasında çalışmakta iken bar açmaya karar verip hayata bakış açısını değiştiren Kino
Dünya ile bağlantısı kalmayan sürekli hayal aleminde yaşayan ancak eve gelen kambur anahtarcı kız ile gittikçe ilgilenmeye başlayan Gregor Samsa.
Gece yarısı çalan telefon sonucu sevgilisinin intihar ettiğini öğrenmesi üzerine anıları canlanan ve üç sevgilisinin de intihar ettiği Kadınsız Erkekler..
Ben yeni tanıştım Murakami ile, tanışmamış iseniz tavsiye ediyorum Keyifli okumalar...
224 syf.
·1 günde·6/10
- Ben bu kadına aşık oldum. Şüphe yok. Ve bu aşk beni sürükleyip bir yerlere götürmeye çalışıyor; öyle güçlü bir akıntı ki kendimi korumam neredeyse olanaksız. Şimdi sahip olduğum her şey elimden çıkıp gidebilir. Ama artık dönüş yok. Kendimi bu akıntıya bırakmak dışında bir şey yapamam. Yanıp kül olsam da, yok olup gitsem de.

- Sumire, hayatının baharında, içi yazma arzusuyla dolu genç bir kız. Bu arzusuyla arasına hiçbir şey giremezdi. Tutkusunun yanında başka hiçbir yeteneği yoktu. Ne yön bulma, ne ev işi ne de başka bir beceriye sahip değil aksine; dağınık bir odası ve düzensiz hayatı olan bir kız. Bu güzel çağda aşık olacağı aklına gelir miydi hiç? Gelse de her şeyden vazgeçebilecek gücü var mı? Özellikle de yazma arzusundan..

- Öğretmen, ilkokul öğretmeni, oldukça bilgili, kültürlü, görmüş geçirmiş birisi ve hemen hemen her konuda bir fikre sahip. Aslında bu özelliği ona kazandıran şey öğrencileri de denebilir. 10 yaşında çocukların soracağı soruları hangimiz hayal edebiliriz ki? Onlarla başedebilmek için doğal olarak onlar gibi kıvrak düşünmek gerek. Bu öğretmenimizin bazı kötü özellikleri var. Sadece öğrencilerle değil velileriyle de aşırı ilgileniyor.. Ama ne olursa olsun aşkını kalbinde yaşatmaya devam ediyor. Ne yaman çelişki ama.

- Myu, 30'lu yaşlarının sonunda, güzel, alımlı ve çekici bir patroniçe(kitap öyle diyor :) Babasından miras kalan işleri başarılı bir şekilde yönetmeye ve bu uğurda seyyah gibi dolaşarak, ekmeğini taştan değil de uçak seferleriyle gittiği anlaşmalardan kazanan ablamız. Sayesinde kaliteli üzüm bağları nerede var öğreniyoruz bununla kalmayıp güzelinden şarap markalarını ve tadını damağımızda hissediyoruz.. Çok farklı ve gizli bir karakteri olan Myu geçmişini sır gibi saklıyor. Yaşadığı olay onda çok büyük travmalara sebep olmuş ve bunu kimseye anlatmamış. Biz öğreniyoruz.

- Simure "Sputnik Sevgilisi" ile karşılaştığında üniversiteyi bırakalı iki yıldan fazla olmuştu. Müzik zevkleri ortak olan sevgilisiyle kuzi in düşünde tanışacak ve bu çıkmaz aşka düşecekti. Bu uğurda, kendini elinden geldiğince fazla zorlayıp, sevgilisi uğruna en başta sigaradan vazgeçerek nelet yapabileceğini kanıtlamaya çalıştı. Onunla olmak ona ayrı bir haz ve mutluluk veriyordu. Dolaştıkları yerlerin güzelliğinden çok sevdiğine odaklanmış ve tam anlamıyla zilzurna aşık olmuştu. Gözü hiçbir şey görecek gibi değil. Tek arzusu yanyana olmak ama elbette o gün geldi ve hiç olmayacak şeyler oldu. Yazma arzusu tükenir gibi oldu, içine düştüğü ruhsal durumla kabuslar gördü. Her zaman yanında olup sohbet etmekten farklı keyif aldığı arkadaşına, mektuplar yazdı, telefon etti ve hep değerli olduğunu hissettirdi.

- Bir gün hiç beklenmedik bir şey oldu. Kahramanlarımızdan birisi kayboldu ve diğerleri deliye döndü resmen. İşler bundan sonrası karışık. Bu olaylar da bizim hemen yakınımızdaki Yunan adalarında oldu. İçimden gidip yardım etmek geldiyse de elimden bişey gelmedi. Kitabı okumaya devam etmek daha faydalı oldu.

- Kitabın en güzel yanı betimlemeleri. O anın duygusunu içimize işletecek güzel örneklerle pekiştirmiş yazar. Ama gelgelelim konuyu toparlamamış ve dağınık bırakmış. Kitabın başı farklı, ortası farklı, sonu farklı olaylar zinciriyle kurulu 3 halka var. Hepsinin konusu güzel ama ben bağlamakta zorlandım. Yazar neden böyle bir yola başvurmuş anlamış değilim.

- Murakami diliyle ve hikayenin özgünlüğüyle güzel bir eser ortaya çıkarmış ama bütünlüğü sağlayamamış bence. Yine de okunabilecek güzel bir eser.

- İncelememi okuyan herkese teşekkürler.
224 syf.
·8/10
Yazarın 1Q84 romanına başlamadan önce tarzına alışayım diye bir günde okuduğum romanı, çok garip ve keyifli bir yolculuğa çıkardı beni. Japonya’dan Avrupa’nın egzotik yerlerine, son olarak da Yunanistan’ın bir adasına. Bu yolculuk bana kendini arayan, kendi yaşamını tanımlamaya çalışan kişilerin hikayesi gibi geldi. Hepimizin hayatında anlamlandıramadığımız mistik olaylar olmuştur, rüyada garip görüntüler, birdenbire gelen tanmlanamayan hisler, ortama yabancılaşma gibi. Yazar bunlar gibi, durumu biraz büyüterek romana eklemiş, güzel de olmuş.

Roman akıcı dili ve mükemmel benzetmeleriyle edebi bir doyum veriyor bu da yazarın son zamanlardaki yükselişini açıklıyor, daha çok kitabını okuyacağımı hissediyorum.
224 syf.
·9/10
Aldatılmış, terkedilmiş öyle bir başına bırakılmış erkeklerin yedi ayrı öyküsü bu kitap. Evet konuya göre çok az kalır sayfaları ama yazar öykülerin ucunu açık bırakarak okuyucuya bırakıyor işin zor kısmını, iyi de yapıyor zira çok düşünmek kafa yormak lazım bu konuya.

Dünya kurulalı beri en zor meselelerden biri de kadın erkek ilişkileri değil mi? Konu yanlızca kadınsız kalan erkek değil ki asıl konu eşini bulamamış ya da bulup kaybetmiş kişi. Ne çok kitap yazılmıştır bunun üstüne, ayrılığın yani, bir başına kalmanın, terkedilmemin üstüne ne çok şiir yazılmış türkü yakılmıştır, haksız da değil hani öyle bir acı söyletir tabi hissedeni. Belki de onun için şiiri türküyü çok sevmem, bu yaşanmışlıkların ardına yakılan ağıtlar öyle içten öyle samimi.

Çok türkümüzde “ölüm allahın emri ya şu ayrılık olmasa” denir ya bu istek de olası değil, ayrılık da ölüm de hayatın gerçeği ve ikisinin de çaresi yok. Anlıyoruz ki, her ırk, kültür ve din farklı farklı olsa da dünyanın öbür ucunda japonyada, afrikada ve de çini maçinde de olsa ayrılığın, bir başına kalmanın acısı aynı demek. Derler ya dert söyletir diye, bu öyküleri daha çok okuruz gibi görünüyor.
72 syf.
·1 günde·10/10
Aslında birkaç gündür Stephen King'in 30 sene önce kısa versiyonunu okuduğum ve bu hafta kesintisiz versiyonu çıkan Korku Ağı adlı kitabını okuyorum ve büyük keyif alıyorum; ama, artık, yaşım gereği mi bilmem, vampirler, korkutucu ölüm biçimlerinin olduğu kitapları okumak istemiyorum galiba. Benimkisi bir çeşit nostalji, gençliğimi yad etmek tabii ki, yani güzel fotoğraflar ve anılarla hatırlamak daha güzel ama, söz konusu olan edebiyat ve Stephen King benim için önemli, onu eski kitaplarıyla da olsa seviyorum, ve yeniden okumadan edemezdim Korku Ağı'nı...

Bugün, akşama doğru biraz bunaldım açıkçası. Kitabın negatif havasından, giderek korkutucu olan havasından uzaklaşmak istedim. Yeni kitaplarla dolu odamdaki küçük kitaplığım, yani bu siteden sevdiğim insanlardan gelen güzel yeni kitaplarla dolu raflarda arayıp buldum, aklımdaydı zaten, biraz da aradan çıkarsam mı diye düşünüyordum...

Murakami galiba en çok okuduğum yazarlardan birisi olmak üzere. Okuduğum bütün eserlerini çok sevdim. Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları ile tanışmıştım onunla ve ne harika bir tanışma olmuştu! Benim için en önemli kıstas olan karakter geliştirme, karakter yaratma özelliği Murakami'de son derece yalın, rahatça akan bir kıvrak dille ortaya konuyor. Tsukuru Tazaki kesinlikle en sevdiğim edebiyat karakterlerinden birisidir, yazarın diğer eserlerini okudukça yarattığı karakterlerin birbirine benzediğini görüyorum ancak bu negatif bir etki yaratmıyor kesinlikle, çünkü Murakami gerçekten anlatmayı çok iyi bilen ve ilgi çekici kılmakta hiç sıkıntı çekmeyen bir usta. Okumayan varsa, mutlaka denemeli.

Murakami'nin dünyasında paralel dünyaların misafiriyiz. Belki bütün karakterler tek bir karakterin farklı eserlerde anlatılan çoklu hikâyelerinin yansımalarıdır. Ne olursa olsun, Murakami deyince son derece doğal bir şekilde var olan garip, şaşılası dünyaların yan yanalığına şahit olmak normal. Bu dünyalarda kedilerin konuştuğunu ya da cinayet işlediğini, bir resimdeki ayrıntıdan yola çıkarak bir yaban koyununun peşine düşen insanları görmek, bilinmez ve harikalar ötesi bir ormanda yaşamaya başlamak mümkün. Ancak bunlar eserlerin gerçeklik duygusunu nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama sadece mekân olarak bozuyor, ama duygu olarak ister bu gerçek dünyada ister Murakami paralel evrenlerinden birinde olalım, hiç bir şey değişmiyor: herkes Murakami dünyasında, dünyalarında duygu ve his olarak komple bir bütünün içerisinde ve parçası olarak nefes almaya devam ediyor. Bana göre, bu, büyük bir meziyet bir yazar için.

Tuhaf Kütüphane, Murakami'nin paralel evrenlerinden birinde geçiyor. Bu sefer bir kütüphanedeyiz ve yaşımız küçük, ve sırf öylesine Osmanlı Devleti'nde vergi tahsilatı üzerine kitap var mı merak ediyoruz ve okumak istiyoruz. Bizimle ilgilenen yaşlı kütüphaneci oldukça asabi, itici birisi ama yardım ediyor ve bizi kütüphanenin aşağılarında bir yerlerde bir hücreye götürüyor. Orada bir Koyun Adam var ve yaşlı adamın emri üzerine en kısa sürede bize verilen 3 kitabı bitirmek zorundayız, çünkü sınav olacağız. Ancak Koyun Adamın bize söylediğine göre, sınavı geçsek bile kurtulmamız imkânsız, beynimizin yenmesinden kaçmamız mümkün değil.. evimize dönmek istiyoruz, acaba dönebilecek miyiz?

Kitap, yazarın hayâl gücünün zirvelerde dolaştığı bir eser, bu sefer yazarın paralel evreninde daha fazla zaman geçiriyoruz ve gerçek dünya bütün ağırlığıyla ve hüznüyle son sayfalara ve son paragrafa saklıyor kendini. Bu, aslında bir çeşit korku hikâyesi. Başımıza gelen olaylar değil, başımıza ne gelirse gelsin, ruh halimize ve duygularımıza verdiği hasarı anlatması anlamında bir korku kitabı. Bir kâbus mu? Bu dünyada ya da diğerinde, fark etmez, bir çocuk olan karakterimiz kıstırıldığı kapandan kurtulsa da kurtulmasa da boynuna geçirilmiş bir iple dolaşır gibi, herşey bir hayâlmiş, bir rüyaymış hissi vermeden, bize rahatlama konforunu sunmadan bitiyor kitap. Bu anlamda, ben Stephen King'in kitabındaki bu histen kurtulmaya çalışırken Murakami de aslında aynı şey yapmış oldu bana.

Bugün vampirlerle, kötü yaşlı adamlarla, saf temiz Koyun Adamlarla geçti. Her iki kitaptan yayılan karamsarlık ve kötülük hissi, çocuk dahi olsak bizi koruyacak kimsenin olmadığı hissi kitap yapraklarından yükseldi, odama yayıldı. Pencereleri açıp yazdım, ama hava fazla soğuk, geriye küçük odamda böyle oturup oflayıp puflamak ve bunalmak kaldı.
180 syf.
·10/10
Bu kitap bana taa Ankaralardan hediye gelmişti. Ama okumak için kendimi hazır hissedemedim bir türlü. Bilmediğim bir yazar ile ilk kez tanışmak ürkütücü oluyor benim için. Derken zaman geçti. 2 gün önce saat bilmem kaç raftan aldım ve okumaya başladım. Normalde çok fazla süslü cümleler içeren kitaplar pek hoşuma gitmez ama.. Bir kitaba o süsler bu kadar mı yakışır yahu ! Kelimeler cümlelerin içerisinde yağ gibi kayıyor. Bir bakıyorsun ki sayfa sonuna gelmişsin. Olayları resmen yaşıyorsun o cümlelerin içerisinde. Kitap 180 sayfa . Ve bu 180 sayfada sadece bir gece anlatılıyor. Bir genç kızın dışarıda geçirdiği masum bir gece.. Kitapta belirli bir son yok. Yazarımızın tarzı da buymuş sanırım. Yani sonu sen belirliyorsun. İster mutlu yaz ister mutsuz . Ama sonu saçma sapan bitmiyor . Eksiklikten çok merak duygusunu hissediyorsun. "Acaba ne oldu ? " gibisinden. Bu kitabı okuduktan sonra geceyle olan samimiyetim azaldı , geceye bakış açım değişti. Gecenin karanlık yüzüyle bu kitapta tanıştım yani. Her yorumdan sonra ; " kesinlikle okumalısınız " cümlesini klişeleştirmek istemiyorum artık. Ben anlatayım siz karar verin. Orta yolu bulalım
76 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Suçluluk duygusunun bastıramadığı bir açlık duygusu kitabı sarmış. Kitap iki kısımdan oluşuyor; birinci ve ikinci fırın saldırısı diye.Tirajı komik bir hikayeyi ele almış yazar , biraz güldürüyor biraz düşündürüyor. Ama çokça acıktırıyor. Sanki karnınızın içerisinde kocaman bir uzay boşluğu var ve mideye ne indirseniz o boşlukta kaybolacak böyle bir açlık düşünün ve bu açlığın yol açtığı bir saldırı!

Yazarın daha önceUyku kitabını da okumuştum aynı baskıdan okuması gayet keyifli.Murakami başlangıç kitabı olarak bu ikisini düşünebilirsiniz çok güzel seçimler olacaktır.
Kitabın kapağındaki surat Mc Donals figürü, içerisindeki hikayeden esinlenilmiş. Bir kaç saatte okuyabileceğiniz güzel bir eser.İçeriğine göre pahalı bir kitap olduğunu kabul ediyorum ama benim gibi görsel şölene düşkün okurların kütüphanesinde olması gereken nadide bir baskı...
https://i.hizliresim.com/8YG14d.jpg

https://i.hizliresim.com/gONo3Q.jpg
168 syf.
·3 günde·Beğendi·7/10
2018 yılının Ramazanı, unutmam genelde ramazan akşamlarını ve gecelerini. Yine oturmuş koltuğuma kitabımı okuyor, ara sıra ona buna salça olmakla zamanımı öldürüyordum. Saat çılgınca* ikiyi gösteriyordu. Normalde her zaman telefonumun sesi kısıktır, pek sevmem beklenmedik gürültüleri. Ancak elimdeyken telefon “Leyla,” “Cep,” “Anımsat,” “Mesaj,” “Reddet” ve “Kabul et” yazılı haneleri yansıdı ekranıma, birkaç saniye bekledikten sonra yeşil renk “Kabul et” butonunda parmağımı kaydırdım.
“Haaa,” dedim.
“Uyuyor musun? Sahildeyiz. Eniştemlerle geldik,” dedi
“Uyumuyorum. Eeee ne yapayım,” dedim.
“Sahaf sergi açmış, sana kitap almak istiyorum,”
“Ayy canım benim. Çok iyiyim tabi, sen nasılsın, eniştenler nasıl? Ne iyi ettin de aradın,” dedikten sonra hemen aklımdan geçirdim acaba kaç kitap alacak diye.
“İstediğin bir şey var mı?”
“Bilmem, aklımda şuan yok.”
Başladı kitap isimlerini saymaya. Aşağı yukarı en az otuz kitap isminden sonra
“Aaa yeter,” “Olum! Hepsini okudun ya da elinde var.”
“İyi tamam, Simyacı al. Okudum ama elimde yok. Belki yeniden okumak isteyebilirim.”
“Tamam, sen nasıl istersen,” dedi Leyla.
Sonra nasıl olduysa, “Bak, Rüzgârın Şarkısını Dinle de var” dedi.
Hemen “kitabın kapağı turuncu, kırmızı, mavi ve Doğan Yayınlarımı” dedim.
“Evet” dedi.
“Tamam. Onu al,” dedim.

Kitabın bana ulaşması da aşağı yukarı üç gün sürmesiyle elime ulaştı. Okuyup, bitirmek ise bu güne kaldı. Teşekkür ederim “Leyla.”

Haruki Murakami Japon asıllı ve büyük bir okuyucu kitlesine sahip güçlü bir kalemdir. İncelediğimiz kitabı ise ilk eseridir. Kitabın enteresan öyküsünü ise kendi ağzı ile kitabın sonunda bizlere aktarmaktadır. İlk eserini otuzlu yaşlarında yazmış ve birkaç zaman sonra tam zamanlı yazar olmaya karar verip, eserlerini sıralamaya başlamıştır.

Rüzgârın Şarkısını Dinle adlı eserimizin bir konusu yok desek sanırım doğru söylemiş oluruz. 1960’lı yılları hikâye eden yazarımız çok küçük bir zaman diliminde kahramanımızın başından geçen olayları anlatıyor. Hikâye kahramanımızın ağzından çıkmaktadır ve genellikle karakterlerin bir isimleri yoktur. Tamamı birinci tekil şahıs ile hikâye edilmiştir.

Yazarın ilk kitabı olmasına rağmen aşırı derece akıcı ve sürükleyici olması eserin güzelliğine güzellik katıyor. Sıkmadan okurun okumasını, meraklanmasını sağlıyor. Özellikle radyo spikerine kitabında yer vermesi ve yayın akışını paylaşması benim çok hoşuma gitti.

Ayrıca kitaptan öğrendiğim bilgi ise; Japonya’da okullar bahar ayında başlarmış, (gerisi internetten edindiğim bilgidir.) yani okul 1 Nisanda başlar, 31 Martta biter. Bir tane yaz tatilleri ve iki adet kışa denk gelen sömestrleri varmış. Acaba bizde neden böyle bir eğitim sistemi yok. On yaşlarına kadar hiçbir öğrenci sınava tabi tutulmaz ve kişiliklerinin oturmaları beklenirmiş. Bu kadar baskıya rağmen Japonya’da okuma oranı %99’dur. Harikulade bir oran. Acaba bizde neden böyle bir sistem yok, sanırım biz çok rahat bir milletiz. “Gerek yok biz okumadan da çözeriz işimizi.”

Sözün özü evet güzel bir kitap okudum. Sizlerin de okuması için tavsiye edebilirim.

Sevgi ile kalın.

*Çılgınca ikiyi göstermek. Sahibi olduğum duvar saatinin birden on ikiye kadar rakamlarının her biri bir ifade ile gösterilmektedir. İkinin kısmeti ise çılgınca olmasıdır. Bu sebeple saatim ikiyi çılgınca göstermektedir.
180 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Epey bir zamandır pek çok yerde karşıma çıkıyordu Haruki Murakami ismi. Çevremde kitaplarını okuyan ve ondan övgüyle söz eden pek çok insan vardı, gazetelerin kitap eklerinde hakkında olumlu yazılar okudum, bakındığım kitapçı raflarında hep iyi yerlerde konuşlanmış gördüm kitaplarını. Ama ben nedense bana hitap etmeyeceğini düşüğündüğüm bir bestseller yazarı olarak kodlamışım kafamda, yüz vermedim Murakami'nin bana habire göz kırpan kitaplarına. İlk kez bir kitap fuarında yine nedendir bilinmez yendim bu direncimi ve iki kitabını birden aldım: Karanlıktan Sonra ve Sahilde Kafka. Ve sanırım, sarmazsa kalın olanı elimde uzun süre kalmasın diye, daha kısa olmasının da etkisiyle Karanlıktan Sonra'yla başlamaya karar verdim.

Çok akıcı, duru bir dili var yazarın. Elinize aldığınız andan itibaren su gibi akıp gidiyor (bakmayın benim dört günde bitirdiğime. hayatımdaki yoğunlukla ilgili, yoksa bir günde bitirilecek bir kitap bu). Öykünün şimdiki zaman kipinde anlatılıyor olmasının da bu akıcılıkta payı olduğunu düşünüyorum sebebini açıklayamayacağım bir biçimde.

Bir gecede olup bitenleri anlatıyor yazar. Dakikalar ilerledikçe Tokyo'nun farklı semtlerine, semtlerde yaşayan karakterlerin başından geçenlere götürüyor bizi. Sorduğu soruların hiçbirine yanıt vermiyor, aslında soru da sormuyor. Yalnızca anlatıyor, anlattıkça açılıyor, sürüklüyor.

Tek bir kitapla yorum yapmak doğru değil belki ama bu kitabından yola çıkarak söylüyorum; özgün bir anlatımı olan, farklı bir yazar Murakami, hakkını teslim etmek lazım. Diğer kitaplarını okumaya da şimdiden karar verdim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ali Volkan Erdemir
Tam adı:
Prof. Dr. Ali Volkan Erdemir
Unvan:
Çevirmen, Akademisyen
Doğum:
Denizli, Türkiye, 1974
1974’te Denizli’de doğdu. AÜ Japon Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda öğrenim gördü. Tokyo University of Foreign Stu­dies’de Japon dili ve kültürü derslerine katıldı. Kyoto Üniversitesi’nde yüksek lisans ve doktora derecelerini aldı. 2008’den itibaren Erciyes Üniversitesi Japon Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı öğretim üyesi olarak görev yapıyor. Boğaziçi Kitap Fuarı Haiku Yarışması’nda (2010) Mansiyon Ödülü kazandı. Loti’yi Anlamak / Pierre Loti’nin Doğusu adlı eseri 2011'de, Ja­pon­ya’da Türk İmgesinin Oluşumu 1890-1914 ise 2014'te yayımlandı. Çevirileri arasında Japon Kültür Tarihinin Satır Başları, Karanlıktan Sonra, Fırın Saldırısı, Sputnik Sevgilim, Tuhaf Kütüphane, Kurbanı Beslemek, Kadınsız Erkekler adlı eserler yer alır.

Yazar istatistikleri

  • 8 okur beğendi.
  • 5.199 okur okudu.
  • 125 okur okuyor.
  • 2.531 okur okuyacak.
  • 39 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları