1000Kitap Logosu
Amin Maalouf

Amin Maalouf

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
116bin
Okunma
7,2bin
Beğeni
121bin
Gösterim
Unvan
Lübnanlı Yazar
Doğum
Beyrut, Lübnan, 25 Şubat 1949
Yaşamı
Amin Maalouf ya da Emin Maluf (Arapça: أمين معلوف‎ Emin Maʿluf), 25 Şubat 1949 Beyrut doğumlu, kitaplarını Fransızca yazan Lübnanlı yazar. 1976'dan beri Fransa'da yaşamaktadır. Yazar 1993 yılında Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülüne layık görülmüştür. Kitapları 40'tan fazla dile çevrilmiş, eserleri Fransa'da ve çevrildiği birçok dilde geniş okur kitlesine ulaşmıştır. 1949'da Beyrut, Lübnan'da doğdu. Annesi Türk kökenli Mısırlı, babası Melkite Katolik cemaatindendi. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı. Lübnan'da iç savaşın çıktığı 1975'e kadar Lübnan'da gazetecilik yaptı. Bu tarihte Paris'e göç etti. Yazar halen Paris'te yaşamaktadır. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır. Yapıtlarında çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini başarıyla işleyen Maalouf, 1983 yılında yayımlanan ilk kitabı Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri (Les Croisades vues par les Arabes) ile tanındı. Bu kitap, çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986'da yayımlanan ve aynı yıl Fransız - Arap Dostluk Ödülü'nü kazanan ikinci kitabı ve ilk romanı Afrikalı Leo (Léon l'Africain) bugün bir "klasik" olarak kabul edilmektedir. Maalouf'un 1988'de yayımlanan ikinci romanı Semerkant (Samarcande) da coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. Maalouf'un sonraki kitapları da yine roman tarzındaydı: 1991'de yayımlanan Işık Bahçeleri (Les Jardins de Lumiére) ve 1992'de yayımlanan Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl (Le premier siècle après Béatrice). Maalouf, 1993'te yayımlanan romanı Tanios Kayası (Le Rocher de Tanios) ile Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü'nü kazandı. 1996'da Doğunun Limanları (Les Echelles du Levant) adlı romanı ve 1998'de ise Ölümcül Kimlikler (Les Identités Meurtrières) adlı deneme kitabı piyasaya çıktı. 2000'de Yüzüncü Ad - "Baldassare'nin Yolculuğu" (Le Périple de Baldassare) adlı romanı yayımlandı. Ayrıca 2002'de opera için yazdığı ve Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho'nun bestelediği Uzaktan Aşk (L'Amour de loin) Maalouf'un ilk librettosudur. 2004'te yayımlanan Yolların Başlangıcı (Origines) adlı ailesini anlatan bir çeşit hatırat kitabından sonra, 2006 yılında Adriana Mater adlı ikinci librettosunu yayınladı. Kitaplarında genellikle doğuya ait öğeleri çok iyi işlemektedir. Doğuya ait gelenek ve görenekleri kitaplarında mutlaka tanıtır. Birçok kitabında Osmanlı-Türkiye üzerine yorumlara da rastlanmaktadır. Afrikalı Leo kitabında Osmanlı ve Yavuz Sultan Selim'in Kahire seferinde 8000 kişiyi öldürdüğünü iddia etmiştir. Kitaplarında doğu halklarının neden geri kalmış olduğu konusunda analizler ve tespitler yapmaktadır. Kitapları roman tarzında yazılmış da olsa sosyolojik temalar kitaplarında sürekli olarak işlenir. Kurgusal eserleri Afrikalı Leo (1986) Semerkant (1988) Işık Bahçeleri (1991) Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl (1992) Tanios Kayası (1993) Doğunun Limanları (1996) Yüzüncü Ad (2000) Doğu'dan Uzakta (2012) Empedokles'in Dostları (2021) Opera librettoları Uzaktan Aşk (2002) Adriana Mater (2006) Kurgusal olmayan eserleri Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri (1983) Ölümcül Kimlikler (1998) Çivisi Çıkmış Dünya (2009) Uygarlıkların Batışı(2019) Hatırat Yolların Başlangıcı (2004)
318 syf.
·
4 günde
·
5/10 puan
Unutmayın ki gerçekler her zaman önemlidir.
Merhaba, bugün bu kitabı biraz eleştireceğim. Katılan olur olmaz, bu yazıcaklarım bir ‘tarihçi’ olarak benim düşüncelerim. Semerkant romanı malum çok popüler bir kitap. Ben popüler olan kitapları pek okumayı sevmiyorum, ama bu kitabı İlber Hoca tavsiye ettiği için okuma gereği duydum. Eleştirime geçmeden önce kısaca kitaptan bahsedeyim. ~ Kitap, dört bölümden oluşuyor. İlk bölüm ağırlıklı olarak Karahanlı dönemi, ikinci bölüm Selçuklu dönemi, üçüncü ve dördüncü bölümler ise yakın tarihin olaylarını ele alıyor. Tabi isminden de anlaşılacağı üzere İran coğrafyasının tarihi anlatılıyor. Kitapta, ilk iki bölüm itibariyle Ömer Hayyam ve onun yaşadığı dönem hikayeleştiriliyor. Üç ve dördüncü bölüm ise Ömer adını alan bir Amerikalı’nın Ömer Hayyam’ın eseri olan Rubailer’i bulma arayışını hikayeleştirilerek, İran’ın yakın tarihini aktarıyor. ~~ * Birinci eleştirim, yazarımız sanırım Lübnan’lı ve Fransa’da yaşamını sürdürüyor… yani yazarımız bir Arap :) İnsanların milli kimlikleriyle ilgili benim bir sorunum yok, ama bir çok Arabın Türklerle sorunu var! Yazarda da bunu gözlemledim bu kitapta. İlk bölüm ve İkinci bölüm itibariyle Selçukluları ve Selçuklu Hükümdarlarını çok küçük gösteren cümleler sarfediliyor. Alparslan ve özellikle Melikşah’ı tanımasak, vasıfsız kişiler olarak yutturacak bize Amin Maalouf! Özellikle Melikşah dedim çünkü Melikşah’tan söz edildiği yerleri dikkatlice okuduğunuzda yazarın Melikşah’ı ciddi anlamda gömdüğünü görebilirsiniz. Selçuklu Tarihinin en geniş sınırlarına ulaşan, koca Melikşah’ı, haremin oyuncağı haline getirmiş. Tamam tarihi roman yazmışsın, iyi hoş, çok güzel, ama yapma; tarihi bilmeyen insanlar bu romanı okuyunca koca Melihşah’ı senin anlattığın gibi pısırık,vasıfsız olarak tanıyacaklar. Hele o Alparslan ve halifenin kızıyla evlenme mevzusu neydi ya… “Git onlara de ki, bu imparatorluğu nasıl aldıysam, Bağdat’ı nasıl aldıysam, o kızı da alacağım!” s. 54 Bu konu hakkında fazla bir şey demeyeceğim çünkü çok komik… “Şu Türk’e de bak sen! Daha çadırından yeni çıktı! Düne kadar babası atası kim bilir hangi putun önünde secdeye varıp sancaklarına da hangi domuz suratlarını çiziyorlardı!” s.51 Şimdi… İslam öncesi Türklerde, domuz uğursuz,pis bir hayvan olarak görülürdü… domuzun yakınından geçicek bir Türk göremezsiniz. Öncelikle bunu söyleyeyim :) Putlara tapma olayına gelirsek, diğer milletlerin aksine İslam öncesi Türklerde böyle bir olay yoktur. Türkler bir çok farklı boya, kola ayrılıyor; bir çalışmam vardı Türk tipiyle alakalı, misal veriyorum sarışın, yeşil gözlü bir Türk tipi de mevcuttur, bizim bildiğimiz işte biraz daha çekik, buğday ten vs de… bazı boylarında belki bu görülmüş olabilir. Sonuçta İslamiyeti benimseyen Türkler olduğu kadar hristiyanlığı, yahudiliği vs benimseyen boylarda mevcut. En azından bunu Selçukluları oluşturan zümre için diyebilirim. Put mut bırak bu işleri sevgili Maalouf; Türkleri bütün bir kitap boyunca gömmüşsün, yalan yanlış bilgilerle! Bu tip cümleler çok mevcut. Bazılarını alıntı olarak profilimde paylaştım. Açıkcası alıntıları böyle tek tek ele alıp cümlelerdeki yanlış bilgi aktarımını, tek tek gerçekleriyle çürütebilirim, ama çok fazla var! Okumayı düşünüyorsanız eğer okuduğunuzda ciddi ciddi bir Türk düşmanlığı sezeceksiniz kitapta. Ben şahsen rahatsız olmadım ama çok gülünç buldum belki siz rahatsız olabilirsiniz ya da hiç anlamayabilirsinizde… ** İkinci eleştirim, yakın tarihi anlatırken biraz Amerikancı davranmış yazarımız. Ruslar,İngilizler vs kötü Amerika çok iyi! İran’ın yakın tarihine çok vakıf olmadığım için pek detaya girerek yorum yapamıyorum çünkü yanlış söylemlerde bulunabilirim. Yazarın aksine ben yanlış bilgi sunmaktan çekiniyorum :) Üçüncü ve dördüncü bölümle ilgili tek bildiğim yazarın Amerika’yı alttan alttan övdüğü. Bakın bunlar önemsiz detaylar gibi görünebilir, özellikle Amerika’yı övme mevzusu ama kitabı okuyanların bilinçaltına işlemiş oluyor anlattıklarını. Günümüzde zaten yapılan film ve dizilerde gençleri; Amerika’yı girdiği topraklara özgürlük kutsayan bir devlet,millet olarak kabul ettiriyorlar yeterince… Siz farkında olmasanızda bu kitabı okuduğunuzda, şayet bilmiyorsanız Selçuklular’ı, Alparslan’ı, Melikşah’ı ; Amin Maalouf’un tarif ettiği haliye tanıyacaksınız. Bu da bazılarına önemsiz gelebilir; anlıyorum, fakat unutmayın ki gerçekler her zaman önemlidir. Bu kitap her ne kadar roman olsada sonuçta Tarihi Roman. Tarihi romanlar, benim bildiğim, gerçek olan, olay veya şahsiyetlerin hikayeleştirilmesi, araya biraz hayal gücü katarak, okuyuca daha okunur bir hale getirerek tarihi sunmak. Ki şöyle kitapla ilgili yazılan bir iki incelemeye baktığımda yukarda bahsettiğim; yanlış bir kaç bilginin, bir çok okuyucu tarafından doğru olarak kabul gördüğünü gözlemledim. Yani bu kitabı okuyan çoğu okurumuz Amin Maalouf, nasıl tasvir ettiyse o şekilde biliyor; Selçuklu Tarihini,Alparslan’ı,Melikşah’ı … inanılmaz! Bizim milletimiz araştırmayı sevmez, internette bile yazılıp,çizilen her olaya,habere inanır. ~~~ Ömer Hayyam-Nizamülmülk-Hasan Sabbah üçlüsünün arkadaşlığı üzerine de bir iki eleştiride bulunabilirdim de kitabın büyük bir bölümünün temasını oluşturan bu üçlünün arkadaşlığının, bir rivayet hatta yalan olduğunu söyleyeyip; insanların hevesini kırmayalım :) Sadece bu konu üzerine de mantıklı bir açıklama yaparak, insanları aydınlatmakta fayda var sanırım. Nizam, Ömer’den 30 yaş daha büyük ve Hasan eğitimini Rey’de yapmıştır. Nişabur’da mektebe, medreseye gitmemiştir. Yazar. bu üçlünün arkadaşlık rivayetini, hikayeleştirerek romanı okunur kılmak için elbette kullanabilir; burdaki eleştirimde romanı okuyup, yazılan her şeye inanan okuyucuya. Velhasıl kelam bu kitap benim için sınıfta kaldı. Aslında daha düşük bir puan vermeyi düşünüyordum, ama yazarın hakkını vermem gereken bir nokta var; kitap çok akıcı. Boş vaktim olsaydı şayet bir kaç saat içinde bitirirdim heralde… Yazımı okuyan arkadaşlara, bu kadar uzun bir yazıyı okuduğunuz için, zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Sağlıcakla,kitapla kalın.
Semerkant
8.3/10 · 46,2bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
318 syf.
·
3 günde
·
6/10 puan
Parabol yazar: Amin Maalouf
YouTube kitap kanalımda Semerkant kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz: youtu.be/a3ctaLux8B4 Daha önceden hiç denemediğim şekilde bir inceleme yazmak istedim. Bu kitap ve yazarı hakkında hissettiklerimi grafik şeklinde anlatmaktan başka çarem yok, size bu kitabı ve yazarın 3 kitap sonunda bana hissettirdiklerini anca böyle anlatabilirim. Hayatımda ilk kez parabol bir yazar okuyorum. Amin Maalouf tam bir parabol yazar bence, kitaplarının edebi kalitesi zamanla bir parabol gibi yüksekten aşağıya düşüyor ve kitapları özelinde de bu edebi haz bölümler arasında yavaş yavaş düşüşe geçiyor. Bu durumu şu grafikle yansıtmak istedim: i.ibb.co/WPbJhDN/amin1.jpg Görüldüğü gibi, edebi haz anlamında 1986 yılında çıkan
Afrikalı Leo
Afrikalı Leo
kitabıyla birlikte 1988 yılındaki
Semerkant
Semerkant
ile düşüşe geçen ve 1996 yılındaki
Doğu'nun Limanları
Doğu'nun Limanları
kitabında bana tam olarak edebiyat felaketi yaşatan parabolü, bundan başka anlatabilecek şansım yoktu çünkü. Diğer bir grafiğimiz de Amin Maalouf'un bu kitabı, yani
Semerkant
Semerkant
üzerine: i.ibb.co/yWHRJBT/amin2.jpg Amin Maalouf'ta bir sorun var, adam gerçekten çok şey biliyor ve iyi bir okur olduğunu düşünüyorum. Tarafsız tarih anlatıcılığı, farklı toplumların doğrularından bakabilme özelliği ve Doğu'nun eksiklerinin neler olduğunu gerçekten isabetli konu seçimleriyle anlatmayı bilen bir adam. Ama konu edebiyata ve okuruna verdiği hazza gelince, orada durmak gerek. Semerkant kitabının yarısından öncesini başka bir yazar, yarısından sonrasını ise başka bir yazar yazmış gibi sanki. Bir yazar kendi kitabı içerisinde nasıl bu kadar farklılaşabiliyor anlayabilmiş değilim. 173. sayfadan önce Ömer Hayyam, Rubaileri, Hasan Sabbah ve Alamut Kalesi şeklinde harika bir tarihsel gerçekçi anlatımla karşılaşırken 173. sayfadan sonra inanılmaz sıkıcı bir edebi kurmacayla karşımızda Benjamin'i ve onun İran anılarını, Amerikan himayesini falan buluyoruz. Böyle olunca insanın aklına, Maalouf için yaptığım edebiyat parabolleri gibi parası zaman geçtikçe bol olmaya doğru giden bir yazarın
Doğu'nun Limanları
Doğu'nun Limanları
kitabında nasıl kötü psikolojik çözümlemeler ve savaş mekanları tasviri yaptığını görüyorum. Tekrar Semerkant'taki parabole geri dönecek olursak, aynı Stefan Zweig'ın
Gömülü Şamdan
Gömülü Şamdan
kitabında Menora'yı arayan din adamları gibi burada da Hayyam'ın yazmasının arandığı bir kurgu karşılıyor bizi. Onlarca hatta yüzlerce sayfa Hayyam'ın yazmasını bulabilmek için uğraşan Benjamin, yazmayı bulduğunda dünyanın en mutlu insanı olacağını belirtmesine rağmen hiç de öyle davranmıyor. Hatta o kadar sayfa amacına doğru tutkuyla giden adam yazmayla olan zaman geçirmesini sadece 2-3 paragrafla anlatıyor. Amin Maalouf'un eksiği de zaten burada. Adamın gerçekten tarih konusunda çok bilgisi var ve dediğim gibi iyi bir okur. Fakat insanların duygularını yansıtmakta ve kurgu arasında geçişler yapmakta gerçekten çok başarısız bence. İlk bölümüne 10 puan verip yarısından sonraki ikinci bölümüne 2 puan verdiğim bu kitap, Maalouf konusunda düşüncelerimin biraz biraz oturmasını da sağladı. Sanırım yazarlar gelirleri arttıkça daha ticari kaygıya hitap eden kitaplar yazmaya başlıyorlar. Misal olarak Afrikalı Leo kitabıyla Doğunun Limanları kitabı arasında fersah fersah fark var. Semerkant kitabı da arada derede kalmış, Hayyam ve Sabbah'ın gözünden tarih anlatıcılığıyla bu durumu biraz kurtaran bir kitap. Aslında bu parabol yazarlık pek çok kişide var gibi. Misal olarak Zülfü Livaneli'nin erken dönem kitaplarından Son Ada, Serenad gibi kitaplar nispeten iyiyken, Kardeşimin Hikayesi kitabında kurmacada göze çarpan eksiklikler ve Livaneli'nin retorik kaygısı, yerini Huzursuzluk kitabındaki inanılmaz edebi boşluklara ve ticari kaygıya bırakıyor. Elif Şafak'ın erken dönem eserleriyle Havva'nın Üç Kızı arasındaki fark gibi belki. Her yazardan Dostoyevski olmasını bekleyip Karamazov Kardeşler'e kadar doğru orantılı olarak edebi hazzı yükselen bir edebiyat parabolü çizmesini beklemiyorum. Fakat bu kitabın 2. bölümü hiç yazılmasaydı vereceğim puanın 10 olmasını görmeyi ve 2. bölümdeki inanılmaz karışıklığı, 1. bölüm ile olan alakasızlıkları, tarihsel gerçekçilikten uzaklaşıp bütün ülkelerin kötü oluşu fakat sadece Amerika'nın iyi oluşu gibi konuları da görmemeyi arzulardım.
Semerkant
8.3/10 · 46,2bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
318 syf.
·
30 günde
·
Beğendi
·
7/10 puan
İhtişamı Doğunun
¶¶ Zamana meydan okudun, asırlar geçti, iki kutbu var âlemin sen batısın, ben doğu. calikusuzd ⏳ Amin Maalouf'un sevdiğim birkaç eserinden biridir Semerkant...Buhara, Taşkent ve Semerkant âlim yurdu, ilim diyarıdır. Amin'in de dediği gibi; "Ne bilginler geldi, ne buldular! Mumlar gibi dünyaya ışık saldılar... Hangisi yarıp geçti bu karanlığı? Birer masal söyleyip uykuya daldılar." ️ İşte bu yüzden karanlığı aydınlatan nurdur ilm. Ve alimler, yaralı kuşlar gibi gizlenirler ölmek için. Eserde Maalouf, ilim ehli Ömer Hayyam'ı eksen alan bir olaylar düzeneği kurmuştur. Hepimiz Hayyam'ı rubailerileriyle ve astronomik buluşlarıyla biliriz ki o, "şu alacalı bulacalı yeryüzünde bir adam dolaşır, ne zengin ne yoksul, ne mümin ne kâfir, yaltaklanmaz hiçbir hakikate, saygısı yok hiçbir kanuna." dediği gibidir Amin Maalouf'un. Eser, Hayyam, Hasan Sabbah ve dönemin veziri arasında geçen çekişmeli bir iktidar savaşını konu almaktadır. Yıkımlar vardır...Savaşa ve aşka yazılan rubailer. Aşk; tüm bu çekişmenin hem tam ortasında hem de tamamen uzağında olan Hayyam'ın aşkı. "Zamanın iki yüzü var, dedi kendi kendine Hayyam, iki boyutu; uzunluğunu güneşin seyri belirliyor, kalınlığını ise tutkular." Ve elden ele geçen Semerkant. İhtişam ve sefalet, her milletin nasibinde olan iki kelime..."İstediğin kadar şatafata gömül, insanlık halinin sefaletinden kurtulamazsın." Sefaletin koynunda da kaybolan bir eser Hayyam'ın el yazmaları. Sence yazmaları bulabilecekler mi? Oku bakalım...
Semerkant
Semerkant
Semerkant
8.3/10 · 46,2bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
216 syf.
·
3 günde
·
9/10 puan
Öncelikle Amin Maalouf’u ilk kez okuduğumu çok üzülerek belirtmek isterim, fakat asla son olmayacağına da eminim. 4 bölüme ayrılan deneme yapıtında hak verdiğim birden fazla yer vardı. Özellikle değinmek istediğim kısım ise Atatürk ve ilkeleri: Kendi adıma gurur verici bir kısımdı. Bahsedeceğim diğer kısımlar ise birçok sömürge imparatorluğundan ve emperyalist güçlerin etkisinden ve eyleminden çokça yer verilen eserde beni en çok etkileyen “kimlik,kültür,din,tarih… Çiğ süt emmiş insanoğlunun bu faktörleri alarak ötekileştirdiği ‘kendinden olmayan diğer insanlar…’ Dünyanın bugününü geçmiş bir perspektifle ele aldığı da kaçınılmaz. Yakın tarih ve geçmiş tarihten ‘objektif’ olarak kendi bakış açısıyla yazdığı birçok düşüncesine, kendi özdeş düşüncelerimle katılım sağladım. Barış ve erinç bir toplum yaratmak ve bu toplumda yaşamak isteyenler için fener tutan eseri okuyup, okutmanızı öneririm.
Çivisi Çıkmış Dünya
Okuyacaklarıma Ekle
184 syf.
·
1 günde
·
2/10 puan
KAPADOKYA BALONU DEGİL EDEBİYAT BALONU
YouTube kitap kanalımda Doğu'nun Limanları kitabını okumadan ölebilirsiniz dedim : youtu.be/Rclj5apawe4 Balon : İçi boş olan bir şeyin de yükselebileceğini kanıtlayan cisim. Doğu'nun Limanları = Balon Amin Maalouf'u ilk kez okuyorum ve tekrar okumam gerektiği konusunda şüpheye düştüm. Sanırım hayatımda okuduğum en detaysız, en psikolojileri yadsınmış ve en sığ karakterler bu kitaptaydı. Kitap hakkında hiçbir eleştiri görememem de dikkatimi çeken ayrı bir konu. Karakterler Doğu'nun Limanları'nda sanki şekillenmemiş taşlar gibi. Yazar, heykelini şekillendirmesi gereken bir heykeltraştır. Kitabı ise onun heykelidir. Karakterler o kadar savaş, acı, sefalet zamanlarından geçiyorlar fakat bu olaylar karakterleri psikolojik açıdan şekillendiremiyor. Ayrıca Salem karakterinin kötü olmasını şişmanlıkla paralel kurgulamasına çok güldüm doğrusu. Niye bir insan şişman oldu diye kötü olsun yahu? Doğu'nun Limanları okurken kendimi bazen şişmanlıktan zayıflığa evrilen ünlülerin fotoğraflarını tıklama tuzağıyla birlikte yayınlayan magazin sitelerinde hissettim desem yalan olmaz. Olaylar o kadar çabuk geçiyor ki inanamazsınız. Işınlanma icat edilseydi sanırım tam da böyle olurdu. Hatta bilim adamları Amin Maalouf'tan bu icat hakkında fikir alabilirler. Karakterler bir Paris'te, bir Beyrut'ta, bir Hayfa'da. Kitap içerisinde tarihte önemli yer kaplayan pek çok savaş geçiyor fakat Maalouf'un savaş psikolojisi, savaş toplumları ve savaş mimarisinin insan psikolojisine etkimesi hakkında Victor Hugo, Aleksandr Puşkin ya da Heinrich Böll gibi isimlerden ders alması gerek acilen. Karakterler şekillenmemiş taşlar gibi dedik ya, baş karakter babasına karşı bir hayat sürecekken kendisini birden direniş grupları içerisinde buluyor. Yaptığı iş de evlere A101 market tanıtım kağıdı dağıtmak gibi bildiri kağıdı dağıtmak sadece. Aslında Naziler de medya propagandasını çok kullanırdı, bu yüzden bu da değerli ve üstünde durulması gereken bir konu. Fakat esas sıkıntı, kitapta bu o kadar abartılmış ki sonra sanki çok bir şey yapmış gibi ülkesine dönünce burnu bile kanamadığı halde kral misali bir adam ilan ediliyor. Bu konuda Maalouf'un Sefiller romanında geçen direniş ve barikat tasvirleri kısmını okumadığını düşünüyorum. Eğer Maalouf, Sefiller'i okusaydı yazdıklarının ne kadar mesnetsiz ve detaysız olduğunu anlardı. Savaşın yıkımıyla birlikte devinen karakterlerin yıkımının edebiyatını ben bu kitapta hiç ama hiç göremedim maalesef. Kitabın diğer başrol karakteri olan ve arada Slender Man gibi karşınızda beliren Clara ile karşılaşmalarına bir kısımda "Sadece oradan geçiyormuş." diye sebep bulunmuş, ben bu kısımda gerçekten sesli güldüm. "Aşk Tesadüfleri Sever" senaryosu mu bu? Savaş dönemi gibi ağır ve pek çok topluma mâl olmuş bir konu anlatılırken sadece oradan geçen bir insanla bir insanı karşılaştırmak okurla dalga geçmek değil mi? İşte bu, bir yazarın kurgusunu oluştururken ne kadar aceleye getirdiğinin bir kanıtıdır. Savaş zamanında ve faşizm gibi ataerkillik ve güçlü olanın kayırılmasının görüldüğü çağlarda, yani sevginin en az görüldüğü bir çağda derin bir aşka yöneltebileceğin iki karakteri "Sadece oradan geçiyormuş" diye bir nedenle karşılaştırmak nasıl bir derinliksizliktir Amin Maalouf? Bir ara yobaz ve el kol işaretleriyle secde eden bir adam diye nitelendirilip sonrasında Stefan Amca ile kadeh kaldıran karakter olan Mahmut diye biri var sonra, vallahi ben bu karakterin gerekliliğini hiç algılayamadım. Kitabın gidişatına hiçbir etkisi yok, ana karakterlerle olan bağı çok zayıf, neden böyle iki uçta bir hareket yapmış bir sebebi yok... Yok ulan yok. Delirdim. Bir kısımda savaştan dolayı ülkeler arası sınırlar kapanıyor ama sanırım PTT savaşlarda ek mesai yapıyor olacak ki bütün mektuplar, mesajlar hiçbir sıkıntı olmadan yerine gidip cevapları da tekrar yerine gönderebiliyor. Sanırım kargo şirketlerinin insanı evlerde bulabildiği ve ne hikmetse savaş olmasına rağmen aradaki sınırların bir silüetten ibaret olduğu bir çağda geçiyor bu kitap. Mekan tasvirlerinden hiç bahsetmeyeceğim, çünkü bu konuya girersem iyice çıldırırım. Bir yazar düşünün ve hiçbir mekandan bahsetmeyip dünyadaki her mekanı görmeye çalışan karakterler kurgulamış. İşte böyle bir kitap. Mahalleler, şehirler, ülkeler değişiyor ama hiçbir şekilde detay, tasvir, mahalle mimarisi, toplum düzeni, sosyolojik tespitler yapılmamış. Bir kısımda Osmanlı döneminden kalma geniş ve şahane bir ev var fakat bu ev sanki Osmanlılar uzaydan bir arazi satın almış da oraya yerleşmiş gibi bir algıda anlatılmış. Edebi kurguda mimari bir detay ve dönemden bahsedeceksek bu uzaydan bir araziye ev projesi çizilmiş gibi bahsedilmemeli. Osmanlı dönemi mimari tarzlarından bahsedeceksek o dönemde kullanılan detayların insan psikolojisine etkilerinden ve Osmanlı mimarisindeki hiçbir detayın boşuna olmadığından bahsetmeli. "Geniş ve şahane bir ev" Osmanlı mimarisini özetleyen bir betimlemedense mütevazı olmayan ve maske mimarlığını çağrıştıran bir mimariyi getiriyor akıllara. Rokoko ya da Ampir tarzı seçilebilirdi Osmanlı yerine. Kitabın iyi yönleri, insanın içindeki hastaya hasta gözüyle bakan ve bir gün onun iyileşmesi gerektiğini düşünen öteki ben ile güzel bir sorgulama yakalandığını düşündüm ama devamını getirmemiş. Getirseydi vereceğim puanı yükseltebilirdim. Başka bir iyi yön ise, insanın aşık olduğunda "Tanrım, o gün gökyüzü ne kadar maviydi!" diye bir farkındalığa ulaşması. Bu gerçekten hoşuma gitti. Zaten bunlardan dolayı kitaba 2 puan verdim. Fazlasını da hak etmiyor kanaatindeyim. Çocuklara kitap hediye etmek isterseniz kitap okuma alışkanlıklarını kazandırabilmek için ideal bir kitap olabilir. Bir kitabın akıcı olması o kitabı iyi yapmaz, edebi derinlik, betimleme ustalığı, üslup farklılığı, edebi dünyaya getirdiği yeni bir teknik, dönem hakkında önemli bilgiler verme gibi katkılar olmadan böyle kitapların iç boşluklarını, edebi eksikliklerini eleştirmeyip salt yüceltmekle kalırsak edebiyat geleceğine de bir eleştiri kültürü bırakmamış oluruz. Fakat tabii ki de benim en sevdiğim kitabı birisi hiç sevmeyebilir ya da benim en sevmediğim kitabı da birisi aşırı sevebilir, olur öyle şeyler. Edebiyatın güzelliği de burada zaten.
Doğu'nun Limanları
8.3/10 · 23,6bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
134 syf.
·
7 günde
·
8/10 puan
youtu.be/KX2emE7QB0k Kimlik! Kimlik son ikiyüz yılın sorunu değil aslında. İnsanlık kavramını yarattığımız günden beri, bütün olayların, olguların, düşüncelerin, inançların dahî ayrışma ve birleşmelerin de sebebi. Zira “ben” tanımlaması kadar, “biz” tanımlaması da kimlikten doğuyor. Hatta “sen" "siz", "o", "onlar" dahi bütün zamirler kimlikten doğuyor. Sosyologlar “Kimlik, insanlığın tekamülü için aşılması gereken bir olgu mudur?” diye soruyorlar. İçlerinden bir grup ise “Yok edilerek kurtulunması gereken bir illet midir?” diye ekliyor. Madem öyle; bir taş da biz atalım kuyuya: “İnsan, bütün kimliklerinden sıyrılarak, insanlığı yüceltebilir mi?” Hatta son zamanların fenomen sorusunu da dahil edelim; “Ben olmadan biz olabilir mi?” “İnsan, bütün kimliğini yok etse, insan kimliğini silebilir mi?”. ... Bunca soru, bunca müşkilat boşa değil elbet! Ama insan da itiraz etmeden duramıyor; “Kim söyledi kardeşim size kimliğin kötü bir şey olduğunu? İnsanlar, kimliği, birleşmek için kullanamazlar mı? “ Öyle ya; "kimlikleri yok ederek birleştirme" mefkuresine sahip olan kominizm’in, pratik sonuçlarını bütün insanlık olarak gördük. Peki kimliklerle bütünleşip de birleşmeyi gördük mü? Bütün kimliklerin üst kimliği ve birleştiricisi olarak “Dünyalı kimliği” gerçekten sadece bir hayal midir? İşte; Amin Maalouf’un eseri, bu soruya “Elbette değil!” diye cevaplayarak başlıyor. Bütün eser boyunca muhatap alınan ve cevap aranan dahası -kısmen de olsa- cevap olunan sorular, bunlar. Cevaplar doğru mudur (?), ona siz karar vereceksiniz; ama, müşkilatın ve soruların doğru olduğu muhakkak. ... Amin Maalouf, Lübnanlı bir Hristiyan Arap olarak doğar. Fransa’ya göç eder, yahut sığınır. Ömrünün ekseriyetini, Fransa’da, bir göçmen veya mülteci olarak sürdürür. Bu hayat, ona, her türlü kompleksleri, kimlik çatışmalarını ve kuramsal fikirlerin eylemsel karşılığını görme imkanı tanır. Dünyayı önce Arap gözüyle, ardından Fransız gözüyle seyreder. Batı Medeniyeti kulağıyla dinler; Doğu medeniyeti duygusu ile hisseder. İnançlarını Hristiyanlık’tan, değerlerini ise İslamiyet’ten alır. Tüm bunlar; birleştirmek gayesinde olan Maalouf’u elbette “öteki” konumuna itilmesine neden olur. Fakat o, özünde “insan” olan fikirlerinden asla vaz geçmez. Anlayacağınız, dünyayı görülebilecek en fazla renkle görür Amin Maalouf. Doğal olarak da bu zenginlikle boyar eserini. ... Okuyucuları Amin’in, ne derece yetkin bir kalem olduğunu elbette bilirler; fikirlerinin olgunluğuna da eserlerinin idelerinden şahittirler fakat bu eserin, tahminlerinin çok ötesinde olduğunu peşinen ifade edelim. ... Bu eseri farklı kılan yapısal bir özellik var. Bu eserde fikirlerin tamamı, nazari perspektiften sunulmayıp hayatın içerisinden başarılı örneklerle eylemselliğe dönüştürülmüştür. Elbette kimlik konusunda en yetkin örnek, mültecilerin zihin dünyası olduğu için -ve dahası Amin’in de bir mülteci olduğu düşünülürse- eserde “mültecilerin ruh dünyasından” bahsedildiği tahmin edilebilir. Hatta eser kaçınılmaz olarak mültecilerle, empati yapılmasını sağlıyor desek mübalağa etmiş de sayılmayız. Öyle ya dünyayı bir de dünyaya sığdırılamayanların gözünden okumak gerekir. Bu, -tabiri caiz ise- “öteki” olma duygusunu bir nebze de olsa tatmak anlamına gelir. — Bütün bu örneklerle yazar, temelde, “Dünyalı Kimliğinin” kuramsal tavrını irdeler. Dünyalı kimliğinin zihinde canlandırdıklarından tutun da bu doktrinin hayata yansımalarına kadar bir çok konuya değinir. Diğer yandan modernizmi “dünyalı kimliğinin” merkezi olarak gören yazar, dinin manevi açlığı tatmin eden yönününü de bu merkezden ayırmayıp dini de modernizm ile birlikte gelecekte baş köşeye oturtur. “Bu noktada yazarın, modernizmin yanında dini nasıl konumunlandırdığını belirtmekten kaçındığını da itiraf edelim. Kendisinin bir takım endişeler taşıması, bu konuyu geçiştirmek için gerekli bir mazeret sayılmaz bize göre. Bu yönüyle bu kaçınmayı bir eksiklik olarak değerledirdiğimizi itiraf edelim.” — Özetle eser; doğu ve batı medeniyetlerini, geleneksellik ve modernizmi, bilim ve dini, evrensel ve yöresel dili, insanlar arasındaki iletişim ve etkileşimi, kimlik çatışmalarını, yönetim şekillerini, siyaset felsefelerini, devlet ve yasa yapısını dahası insanlığın ortak tininin geleceğini ve daha bir çok güncel konuyu ihtiva etmektedir. Her ne kadar uzun cümleler, fikirlerin odağını dağıtıp okumayı zorlaştırsa da bu aşılamayacak bir problem değil. ... Bütün bu konulara -ki bunlar en tümel konulardır, dolayısıyla her insan dolaylı dolaysız merak eder- ilgi duyan arkadaşlar için eser, tam bir hint kumaşı. Hali sebepten eseri bütün okuyuculara muhakkak öneriyoruz. Sevgi ve saygılarımızla...
Ölümcül Kimlikler
8.1/10 · 5,6bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
216 syf.
·
7 günde
·
5/10 puan
Maalesef...
Eseri, #güncelikeşfet okuma maratonumuz kapsamında ve “Fransız edebiyatı” özelinde okuduk. Amacımız “Dünyada güncel olarak hangi konulara değiniliyor, hangi üsluplar deneniyor ve yazarlar hangi edebî denemeleri yapıyorlar?” sorularına cevap bulmak. Seçmiş olduğumuz eserin yayımlanma tarihi ve yazarın da ülkemizde çok okunuyor olması amacımıza oldukça hizmet etti diyebilirim. . . Gelelim romana… Maalesef, maalesef, maalesef. Neresinden bakarsanız bakın bu roman için ancak şu iyimser yorumu yapabilirim: “Yeni bir yazarın, ilk kitabında çeşitli amatör denemeler yapması…” Eserin ele aldığı konu, konunun işleniş biçimi ve kör göze parmak mesajları o kadar klişe geldi ki bana, eserin kapağına “Empedokles’in Dostları - Zülfü Livaneli” yazılsa asla şaşırmaz ve hatta “Tam bir Livaneli romanı!” derdim bitince. . . Duygusal davranıp eserin vermek istediği mesaja odaklanmak isteyenler de olacaktır elbet. Ama… Geçtik onları, çoktan geçtik. “DÜNYAYI GÜZELLİK KURTARACAK!” Hımm peki. . . #kitap #kitapdünyambirlikteokuyor #kitapdünyam
Empedokles'in Dostları
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.