Aptülahat Akşin

Aptülahat Akşin

Yazar
9.0/10
1 Kişi
·
1
Okunma
·
0
Beğeni
·
8
Gösterim
Bir takım devletler İsrail'i tanıdılar. Tanıyanlar arasında biz de vardık. Bu davranışımızın Amerika'nın tesiri altında veya ona hoş görünmek olduğu şüphesizdi. Amerika'daki mali ve iktisadî müesseselerin bir çoğu ve idare Yahudilerin kontrolü altında idi. Amerikan yardımının devamını sağlamak için Yahudilere hoş görünmeye çalışıyorduk. Amerika'nın bu yardımlarının bizim kara gözlerimiz için olmadığını ve Amerika'nın o vakitler Ortadoğu'da Türkiyenin mühim bir denge unsuru olduğundan dolayı bizi emperyalist Rusya'ya karşı desteklemekte menfaatleri olduğunu düşünmüyorduk.
Lozan Anlaşmasıyla Türk-Rus münasebetleri için yepyeni bir devre açılmıştı. Bu münasebetler tam manasıyla karşılıklı güvene ve eşit bir iyi komşuluk prensibine dayanmaktaydı. İki memleket milletlerarası alanda müspet bir işbirliği halinde idiler. Bu düzgün ve iki tarafın da gerçek menfaatlerine uygun gelen münasebetler 1939 tarihine kadar böyle devam etmiştir.
Lozan Anlaşması Osmanlı İmparatorluğunun başlıca varisi olan Türkiye ile Batı devletleri arasında yüzyıllardan beri süren açık veya kapalı bir husumet devresi hesaplarının kesin olarak kapatılması ve Türkiye'nin medeni milletler arasında genel devletler hukukuna uygun olarak yerini alması bakımından özel bir anlam ve önem taşımaktadır.
Atatürk, 10.10.1335 tarihinde İstanbul Hükümeti Harbiye Nazırı Cemal Paşa'ya (bizim bilinen Cemal Paşa değil) yazmış olduğu mektupta, "Gayri kabili tamir felaket ve neticelere müncer olduğundan bütün milletin ademi memnuniyetini celbeden harbi umumîye iştirak etmemek elbette şayanı arzu idi. Fakat buna maddi imkan mevcut değildi. Çünkü ademi iştirak müsellah bir tarafsızlığı yani boğazların mesdut bulundurulmasını icat ettiriyordu. Halbuki vatanımızın coğrafya mevkii İstanbul'un sevkülceyş vaziyeti Rusların itilaf hükümetleri nezdinde mevki almış olması bizim seyirci kalmamıza asla müsait değildi. Bundan başka müselleh bir tarafsızlığın idamesi için paramız silahımız sanayimiz hulasa lazım olan vesaitimiz mevcut değildi.
Ata, memleketin kurtuluşunu yalnız askerlik bakımından ele almamış düşmanları vatan sınırları dışına atmakla yetinmemiş 300 yıldan beri çöküntü halinde olan imparatorluktan arta kalan ve Türkün özyurdunu teşkil eden yerlerin medeni milletler yanında yer alabilmesi için ne yapılmak gerektiğini de düşünmüş planlamış ve yavaş yavaş imkan ve şartların müsadesi nispetinde bunları uygulamıştır.
Rusya ve Fransa ile anlaşmalar yaptıktan sonra milletlerarası durumu kuvvetlenen milli hükümetin başlıca kaygısı Yunanlıları topraklarımızdan atarak Batılıları bizimle barış yapmaya zorlamaktı. Bundan başka bir çözüm yolu Batılılarla anlaşma yaparak Yunanlıları kan dökmeden geri atmak imkansızdı. Yunanlıları bağrımızdan söküp atmak için girişeceğimiz savaş türlü ihtimallerle dolu bir teşebbüstü. Milli hükümet böyle bir savaşı kazanmanın bizim için bir ölüm kalım meselesi olduğunu biliyor ve ona göre davranıyordu.
Osmanlı İmparatorluğu 1878'de büyük bir bozguna uğramış muzaffer Rus orduları İstanbul'un kenarına kadar gelerek çadır kurmuşlardı. 13 Temmuz 1878'de toplanan Berlin Kongresi, Rusları durdurmuş ve çekilmeye mecbur etmişti ve böylece İstanbul da kurtulmuştu.
İngiltere'ye Fransa'ya ve Rusya'ya ayrı ayrı zamanlarda müracat edilerek beklenilen olumlu cevaplar alınamayıncadır ki Almanya ile ittifak keyfiyeti kesinleşiyor.
26 Ağustos 1922 sabahı Kocatepe'de başlayan Türk taaruzu sonunda Yunanlılar perişan oldular orduları mahvoldu. Başkumandanları teslim oldu. Türk askeri 14 gün sonra İzmir'e girdi. Sonra kuzeyde Bursa'yı kurtardı. Türk ordusu artık İstanbul ve Trakyayı kurtarmaya hazırlanıyordu. İngiliz başbakanı durumun bu hiç beklenmedik gelişimine karşı müttefikleri olan Fransa, İtalya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya ve dominyonlarına başvurarak boğazların korunması için kuvvet yollamasını istedi. Buna yalnız iki dominyon Avustralya ile Yeni Zelanda müspet karşılık verdi. Fransa ve İtalya istedi ret ettiklerini bildirdi. Artık Llody George'un ingilteresi için yapacak bir şey kalmamıştı. Başkanlık ettiği kabinenin muhafazakâr üyeleri ile Lord Curzon istifalarını verdiler. Kendisi de çekilmek zorunda kaldı.
Ruslar bir yandan Ankara'ya yardım vaadinde bulunurken neden bu yardımı Berlin'deki İttihat ve Terakki erkanı vasıtasıyla yapmayı teklif ediyorlardı. Bunun nedeni şu idi: Meşrutiyet ve dünya harbi sürecinde Osmanlı Hükümetinin başında bulunmuş olan İttihat ve Terakki erkanı Şark İslam Milletleri nezdinde şöhret ve nüfuz sahibi idiler. Sovyet Rusya bunlardan iki yönden yararlanmayı düşünmüştü. Biri, tereddüt içinde olan İslam alemiyle şark milletlerine Enver ve arkadaşları vasıtasıyla istiklal ve hürriyetlerine kavuşacakları vaadiyle Orta Asya'da ve Hindistan'da ingiliz emperyalizmiyle mücadeleyi temin ve Rusya'da kurulan yeni rejimi güçlendirmekti. Öteki de Enver Paşa ve arkadaşlarını Türk Milli ordusunun takviyesi maksadıyla Anadolu'ya gönderecekleri piyadeleri ve kafkas süvarilerinin başına geçirmek ve bunların arkasında kendilerinin kurdukları Türk komunist partisinin teşkilatını Anadolu'ya sokarak Ankara hükümetiyle Enver Paşa taraflarları arasında çıkması mümkün ve muhtemel olan ihtilaflardan faydalanarak Anadolu'da bir şuralar hükümeti kurmak ve milli mukavemeti ingiliz emperyalizmine ve Batı'ya karşı kendi kozu gibi kullanmaktı.
Aptülahat Akşin
Sayfa 50 - TÜRK TARİH KURUMU YAYINLARI Sayfa 50-51
Mustafa BAKIRHAN
Mustafa BAKIRHAN Atatürk'ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi'yi inceledi.
345 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Osmanlı Devletinin I.Dünya Savaşı sürecindeki durumu iki nokta üzerinden tartışılmıştır. Bunlardan biri Osmanlı Devleti savaşa girmeyip tarafsız kaldaydı yıkılmazdı. İkincisi ise İttihat ve Terakki Liderleri Enver, Cemal ve Talat Paşaların maceraseverliği nedeniyle Almanya yanında savaşa girdik.

Aslında bu iki yaklaşımda artık çöp olmuş yaklaşımlardır. Aklı selim düşünen herkes bilecek ve anlayacaktır ki Osmanlı Devleti savaşa girmeseydi de yine de yıkılacak yine de toprakları işgal edilecekti. Bunu nereden anlıyoruz.


1-Rusya emperyalist politikasını oluşturduğu günden buyana temel hedefi sıcak denizlere inmek idi. Bu ise Osmanlı toprakları üzerinden yapılacaktı.

2- Osmanlı Devletinin Arap toprakları Petrol bakımından zengindi ve bu durum İngiltere ve Fransa'nın iştahını kabartıyordu. Onların savaş öncesi ve sonrası tek amacı bu alanda kendi hskimiyetlerini sağlamaktı.

3- Hindistan ve uzakdoğu, İngiltere'nin en önemli sömürleriydi. Buraya giden yol ise Osmanlı topraklarından geçiyordu. Bu toprakların kontrolünü sağlamak İngiltere'nin geleceği için elzem bir durum olsa gerek.

4- Uluslararasi alanda başlayan Yahudi devleti kurulması çalışmaları büyük devletlerin elinde bir koz olmuştu. Osmanlı Devletine karşı bir hamle içine girmek isteyen Rusya, İngiltere ve Fransa bir Yahudi devletinin kurulmasına sıcak bakıyordu.

5- Tüm bunları bir kenara bırakırsak Osmanlı Devleti, 1908'de Abdulhamit tahttan düşünce devlet bir anda yıkılmış parçalanmış değildi. Keza Osmanlı Devleti'ni kanser hastasına benzetirsek kanser Abdulhamit tahta çıktığında tüm bedeni sarmıştı. Bilirsiniz ki kanserli hastalarda ilaç tedavisi en fazla ölümün süresini uzatır ancak ölümü önleyin hastalığı iyileştirmez. Abdulhamit ile veya onsuz devlet bir şekilde kendisini bekleyen sona doğru yaklaşıyordu. Bu durumları göz önünde bulundurarak dönemi değerlendirmek teşhisi koymada yardımcı olacaktır diye düşünüyorum.

Gelelim Osmanlı Devletinin savaşa girme sürecine. Bu kitapta da gördüm ki Osmanlı Devleti, İngiltere, Rusya ve Fransa ile ittifak kurmak adına elinden geleni yapmış ancak bu üç devletin Osmanlı toprakları üzerindeki emellerinden olsa gerek ittifak arayışları karşılık bulmamıştır. Bunun üzerine Osmanlı yönetimi tarafsız kalma girişimlerinde bulunmuş, tarafsız kalmak kaydı ile İngiltere ve Fransa'dan, Rusya'nın Osmanlı toprakları üzerindeki emellerine engel olmalarını istemiştir. Bu istekler kabul görmemiştir. Üstelik tarafsız kalındığı takdirde savaş sonrasında Osmanlı Devletinin işgale uğramaması yönünde kafalarda soru işareti bırakmayacak bir teminat da verilmemiştir.

Tüm bunların ışığında Osmanlı Devleti, dışlandığı uluslararası siyaset düzlemimde zorunlu bir tercih yapmış ve Almanya yanında yer almıştır. Kitapta üzerinde durulan konulardan biri budur. Osmanlı Devletinin tarafsız kalması gibi bir durumun olmayacağı dönemin şartları içinde mantıklı bir şekilde anlatılmıştır. Milli mücadele döneminde Atatürk'ün dönemin İstanbul Hükümetinden bir isme yazdığı mektubunda Osmanlı Devletinin tarafsız kalmasının istenen bir durum olduğunu ancak tarafsız kalmak için gereken mali askeri konulardan devletin yoksun olduğunu tarafsız kalmak için yapılacak olan harcamalar ve alınacak önlemleri sağlayacak mali kaynakların olmadığını ifade etmiştir.


Atatürk milli mücadele döneminde İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan karşısında, Çarlık rejiminin yıkılarak Batı'nın istemediği komünist sistemin kurulduğu Rusya'dan yardım görmüştür. Burada iki ayrı nokta vardır;

Atatürk Rus yardımını isterken Rusya ve Türkiye'nin batı emperyalizminin hedefinde olan iki ülke olduğu gerçeği ile hareket ederek bir süreç başlatmak istemiştir.


Rusya ise Türkiye ile yakışlaşmak istemesinde sahip olduğu komünist sistemi Türkiye'ye ihraç ederek burada bir komünist sistemli devlet kurmak istemiştir. Atatürk ise bu durumu fark ettiğinden yardımların ikİ devletin sahip olduğu ve olmak istediği haklara saygılı olmak bağımsızlığı elden bırakmamak kaydıyla olmasını istemiş ve yardımlar bu şekilde gerçekleşmiştir.


Atatürk dış politikasını oluştururken Türkiye'nin haklarına saygılı olunmasını istemiş varlığını tehlikeye atacak durumlardan uzak durarak hareket etmiştir. Buna karşılık kendisi de devletlerin haklarına saygı duyarak onlara karşı bir düşmani hareket içine girmemiştir. Yakın coğrafyamızdaki Osmanlı Devletinden ayrılarak bağımsızlığını ilan eden devletlerle tarihi bağlarını koparmadan ama romantizme girmeden gerçekleri görerek hareket etmiştir. Hatay konusunda diretmiş ancak bunu dönemin şartlarını iyi okuyarak yapmıştır. Musul konusunda her an tetikte durmuş ancak Musul'u alacağım derken Ankara'nın ve Türkiyenin varlığını tehlikeye atacak durumlardan kaçınmıştır.

Belki de Enver Paşa ile Atatürk arasındaki en önemli fark bu idi. Bazı isimlerin de dediği gibi "eğer milli mücadelenin başında Atatürk değil de Enver Paşa olsaydı Yunan İzmirde denize dökülüp İstanbul kurtarıldıktan sonra Enver Paşa mutlaka Musul ve Kerkük'ü almaya Hatay'ı ve Suriye topraklarını ele geçirmeye çalışırdı. Bunu yaparken de Türkiye'nin kazandığı bağımsızlığı tehlikeye atardı"

Atatürk her zaman aklı ön planda tutmuştur. Kitabı yazan Türkiyenin kalkantılı dönemlerinde diplomatlık yapmış birisidir. Belki de bu sebeple Rusya'nın Türkiye üzerindeki amaçları konusunda değerlendirmeleri fevkaladenin fevkinde nokta atışı tespitlerdir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Aptülahat Akşin
Unvan:
Yazar

Yazar istatistikleri

  • 1 okur okudu.
  • 2 okur okuyacak.