Aşım Cakıpbekov

Aşım Cakıpbekov

9.0/10
3 Kişi
·
6
Okunma
·
0
Beğeni
·
120
Gösterim
Adı:
Aşım Cakıpbekov
Unvan:
Kırgız Yazar
Doğum:
Talas, Kırgızistan, 1935
Ölüm:
4 Haziran 1994
Kırgız edebiyatının önemli isimlerinden Aşım Cakıpbekov 1935 yılında Kırgızistan Cumhuriyeti sınırları içerisindeki Talas’a bağlı Şeker köyünde çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasının adı Cakıpbek, annesinin adı Tang Issık’tır. Babası ölünce 4 yaşında yetim kaldı. Hayatı sıkıntılar içerisinde geçti. II. Dünya Savaşı’nda ağabeyi Aytalı, Saratov’daki çatışmalarda hayatını kaybetti. Bu ölümler onun karakterini belirleyen etken oldular. Köy muhtarlığında yazıcı olarak çalışan ağabeyi Aytalı’nın evrak çantasını sonraları Şeker köyünde aynı görevde bulunacak olan 15 yaşındaki Cengiz Aytmatov’un kullandığını, hem eşi Kükün Eceden hem de Kırgızstan Madaniyatı gazetesinde Cakıpbekov’un kaleme aldığı hatıralarından öğreniyoruz. Aslında ilk bakışta önemsiz gibi görünen bu ayrıntı, Cengiz Aytmatov ve Aşım Cakıpbekov’un aynı sosyal çevre içerisinde beraber büyüdüklerini ispat etmesi açısından dikkate değerdir. Netice itibariyle kaleme aldıkları eserlerinde Şeker Köyü’nün coğrafi yapısını, işledikleri karakterlerde ise aynı köyün insan tiplerini kullanan bu iki yazarın eserleri arasındaki benzerlikler, sonraları Kırgız Edebiyat çevrelerinde yıllarca sürecek polemiklere sebep olmuştur. Bahsedilen tartışmalar, özellikle Aşım Cakıpbekov’un 1960 yılında yayımlanan “Aygaşka” adlı hikâyesi ile Cengiz Aytmatov’un “Gülsarı” adlı eseri etrafında yoğunlaşmaktadır.

İlköğrenimini kendi köyü Şeker’de, yine Kükü Ece’den alınan bilgilere göre Cengiz Aytmatov’un “Birinçi mugallim” adlı eserinde tarif ettiği Düyşön okulunda (Şeker Okulu) okuyan Cakıpbekov, bu okuldan sonra Ak-Süyök Ortaokulu’na devam etmiş, 8. sınıfa kadar okuduğu bu okuldan ünlü drama yazarı Rayhan Şükürbekov’un yardımlarıyla Frunze’de bulunan A. S. Puşkin adındaki 5 No’lu yatılı ortaokula kaydını yaptırmıştır. Aşım Cakıpbekov’la aynı yıl 5 No’lu ortaokula kaydını yaptıran Salican Cigitov’dan alınan bilgilere göre Kırgızistan’ın birçok bölgesinden gelen öğrencilerle birlikte okulun yatılı kısmında kalmış; yemek, elbise, giyecek ve diğer ihtiyaçları okul idaresi tarafından karşılanmıştır. Öğrencilerden edebiyata meraklı olanlar Genç Edebiyatçılar Kulübü’nü kurmuşlardır. Zamanın ünlü yazarlarını, şairlerini ve eleştirmenlerini okula davet ederek edebiyat sohbetleri yapan ve yazmış oldukları şiirleri birbirlerinin beğenisine sunarak, dönemin çocuklar için neşredilen gazete ve dergilerinde yayımlatma uğraşı içinde bulunan bu kuşak arasından sonraları Kırgız edebiyatı’nın üstat kalemleri arasına girecek olan birçok değerli şahsiyet yetişmiştir. Kırgızca’yı çok iyi bilen Tatar ve Rus öğretmenlerin derslere girdiği, geometri, kimya, fizik gibi sayısal ağırlıklı derslerin Rusça olarak okutulduğu 5 No’lu ortaokuldaki öğrencilik yıllarında çalışkanlığı ile dikkatleri üzerine çeken Cakıpbekov, Rusça’yı çok iyi öğrenmiş, kendisi de şiir yazmasına rağmen kaleme almış olduğu bu şiirleri yayımlatmak için gazete ve dergilerin yazı işlerine göndermemiştir. Derslerden arta kalan boş vakitlerini çoğunlukla kitap okuyarak değerlendiren ve yine Salican Cigitov’a göre kendi halinde, sakin bir kişiliğe sahip olan yazar, daha o yıllarda Dostoyevski’nin önemli eserlerini okumuş, Kırgızca olarak yazdığı küçük bir hikâyeyi ise bizzat kendisi Rusça’ya çevirerek Literaturniy Kırgızstan gazetesinde yayımlatmıştır.

1953 yılında Kırgız Devlet Üniversitesi Filoloji Fakültesine kabul edildi. Fakülteye kabul edildiği yıllardan itibaren devletin verdiği az miktardaki burs ile yaşamak mecburiyetinde kalmış, dolayısıyla son derece zor ve sıkıntılı günler geçirmiştir. Bu sırada annesini de kaybetmiştir.

Üniversitede okuduğu yıllarda en yakın arkadaşları Beksultan Cakiev ve Ernis Tursunov’un Kırgız edebiyat dünyasında yavaş yavaş tanınmaya başlamaları ve ilk eserlerini zamanın süreli basın-yayın organlarında yayınlatmaları elbette Aşım Cakıpbekov’u da etkilemiştir. Yazmış olduğu şiirleri beğenmeyen ve günlüklerinde de ifade ettiği gibi kendisini nazımdan çok nesirde daha başarılı gören Cakıpbekov’un üslupçu kişiliği ve zor beğenen yapısı eserlerine de yansımıştır. Günlüklerinden anlaşıldığı kadarıyla üniversitede okuduğu yıllarda on beş tane hikâye yazan, fakat bunların hiçbirini beğenmeyen Cakıpbekov’un üniversite yıllarında, Ernis Tursunov’la beraber Nazım Hikmet’in “Ferhad ile Şirin” adlı dramasını “Mahabat Bayanı” adıyla Kırgız Türkçesi’ne çevirdiğini, “Namıs”, “Turmuştun şorduu oyunçuğu”, “Şeralı” adlı hikâyeleri yazdığı ve “Kedey Han” adlı bir komedinin üzerinde çalıştığı bilinmektedir. Bunlardan başka Kara Kalpakların “40 Kız” ve Rasul Gamzatov’un “Tanya” adlı destanlarını Kırgız Türkçesi’ne çevirmek için üzerinde çalışan Cakıpbekov’un bu çalışmalarının yayımlanıp yayımlanmadığını mevcut bilgilerden öğrenmek mümkün değildir.

1958 yılında üniversiteden mezun olan Cakıpbekov, aynı yıl zamanın kültür ve edebiyat dergisi Ala-Too’nun yazı işlerinde çalışmaya başlamıştır. 1961 yılına kadar bulunduğu bu görevden sonra doğduğu köy Şeker’e giderek 1964’e kadar ilkokul öğretmenliği yapan yazar, yine 1964’te “Kırgız Mambas”ın yazı işleri bölümünde, 1959-1965 yılları arasında ise “Mektep” yayın evinin yazı işleri müdürlüğü görevlerinde bulunmuştur.

Üniversiteden mezun olduktan bir yıl sonra Kükü Rıspaeva ile evlenen Cakıpbekov, eleştirmenler ve ilim adamları tarafından Kırgız edebiyatının ölümsüzleri arasında değerlendirilen “Aygaşka” adlı hikâyesi de bu yıllarda yazmıştır. “Aygaşka” etrafında yapılan polemiklere günlüklerinde:

... Çok önceleri çıkması gereken hikâye kitabım yeni çıkmak üzere. Redaktör S. Ömürbaev boş sözler söyleyen korkağın tekiymiş. “Aygaşka”yı direktörüne göstermiş. Edebiyatın ‘E’ sinden anlamayan direktör “Aygaşka”yı okuyup, her tarafını çizmiş ve ‘Bu hikâyede işlenen ideoloji bozuk’ demiş. İşte böyle, “Aygaşka”yı kitaptan çıkarmaya mecbur kaldım. Bu yüzden kitabın basılması gecikti. Aslında “Aygaşka”da işlenen ideoloji, yönetime körü körüne bağlı şakşakçıların gözüyle bakıldığı zaman gerçekten de bozuk. Yazarın ne istediği, hangi konumda olduğu belirsiz. Hikâyede yaşadığımız devir eleştiriliyormuş gibi kokular geliyor. Bu durumu Kambaralı da kaleme aldığı eleştiri makalesinde belirtmiş. Fakat yazar özgür olarak yazmazsa hangi eser ölümsüz olur? Şayet “Aygaşka”da yansıttığım, Parti’nin bozuk siyasî işlerine inanacak olsaydım övmek istemesem bile kendiliğinden Parti’yi öven bir eser çıkardı ortaya. Fakat inanamadığım bir şeyi nasıl överim, Başka halklar bir kenara, Kırgız gibi yüzyıllardır şahsî mal edinmeye alışmış bir halkı malından ayırmanın zamanı mı? Halk buna hazır değil. Bu fikirlerimin ne kadar doğru olduğunu önümüzdeki 1–2 yıl içinde göreceğiz. (10 Ağustos 1961)

satırlarıyla değinen Cakıpbekov’un eseri etrafında meydana gelen polemiklerin ve devrin siyasî yönetiminin edebiyatçılara ve edebiyat eserlerine olan bakış açısının, Aşım Cakıpbekov’un şahsında, bütün Sovyet yazarlarının özgür olarak düşünüp, heyecanlandıkları konuları, toplumun ve siyasî yönetimin bozuk taraflarını, dahası edebiyatın ruhunda olması gereken gerçekçiliği, eserlerine yansıtmalarını nasıl engellediğini göstermesi açısından dikkate değerdir.

Cakıpbekov’un ilk hikâye kitabı Caraluu Kögüçkön 1961 yılında basılmıştır. Bu kitabın ardından 1966 yılında basılan Kataal Bakıt, 1969 yılında basılan Biz Atasız Öskönbüz ve 1981 yılında basılan Kırgız Cerinin Comoktoru adlı hikâye kitapları ile ismini edebiyat çevrelerinde kabul ettiren Cakıpbekov, Stefan Tsevey’in hikâyalerini Kırgızcaya çevirerek Beytaanış Ayaldın Katı adıyla 1965 yılında yayımlatmış ve M. U. Lermentov’un Geroy Naşevo Vremeni adlı romanını Bizdin Zamanın Uulu adıyla Kırgızcaya çevirmiştir. (1970)

1969-1985 yılları arasında “Kırgızfilm Sinema Stüdyosu”nun Senaryo Bölümü Baş Redaktörülüğünde bulunan Cakıpbekov, “Issık-Köldün Apiyimi”, “Aydagı Cezkempir” ve “Ata Curt” adlı filmlerin senaryolarını da yazmıştır. Fakat, onun bu görevde bulunduğu 16 yıl boyunca kayda değer bir eser ortaya çıkaramamasının Cakıpbekov’un hayatında bir dönüm noktası olan 1976 yılının bir sonbahar günüyle yakından ilgisi vardır. Bu konuyu Cakıpbekov’un kendi kaleminden çıkan cümlelerden öğrenmek gerekir:

Galiba 1976 sonbaharıydı, o zamanlar Kırgız Film Stüdyosunda çalışıyordum. 1978 yılında ünlü yazarımız, Kırgızistan Sinemacılar Birliği’nin başkanı Cengiz Aytmatov elli yaşına girecek, bu vesileyle Kırgızistan’da büyük kutlama törenleri düzenlenecekti. “Aytmatov halkımızın bayrağı, bütün dünyadaki gururumuz” diyerek Valeri Vilenski, Konstantin Orozaliev, Lonid Dyduçenko ve ben aramızda anlaşarak Cengiz Aytmatov’u anlatan bir belgesel film çekme kararı aldık. Bu kararı almakla beraber fikrini almak için hep beraber Cengiz Aytmatov’un yanına gittik. Anlattıklarımızı dikkatle dinleyen Aytmatov, yaptığımız bu teklifi kabul etti. Konuşma bitip de yanından ayrılma zamanı geldiğinde bana ‘Sen biraz bekler misin Aşım’, dedi. Aytmatov’un sözü üzerine başımı ona doğru çevirip bir anda olduğum yerde kaldım. O gün Cengiz ağabeyimin bana söyledikleri bugünkü gibi aklımda: ‘Aşım, dedi. Biliyorsun zamanım çok az, her işim saatiyle, dakikasıyla. Sen, biraz önce anlattığınız belgesel film işiyle fazla zamanını harcama, benim Rusça yazılan kitapları Kırgızcaya çevir, isimlerini de sana bırakıyorum, iyice düşün ve kendin koy. Kırgızca yazmak için vaktim yok demedim mi? Eğer vakit bulabilseydim kendim de yapardım ama biliyorsun... dedi. İşte böylece, Cengiz Aytmatov’la aynı köyün çocukları olmanın verdiği övünç kaynağının üzerine onun eserlerini Kırgızca’ya çevirmek gibi yıllarca düşünsem aklıma gelemeyecek büyük şeref de bana nasip oldu. Büyük bir heyecanla bu görevi kabul ettiğimi hatırlıyorum. Önceleri kendisinin bizzat Kırgızca yazdığı “Cemile”, “Yüz yüze”, “Birinci muallim” ve “Samançının yolu” vb. adlı eserleri defalarca gece gündüz okudum. Benim için en önemlisi bir şekilde Aytmatov’un üslubunu yakalamaktı. Bu kitapları okurken beni hayretler içerisinde bırakan bir şeyin daha farkına vardım. Her bir kahramanın karakteri bizim Şeker köyündeki ihtiyar neneleri, genç kızları, delikanlıları anlatıyordu. Ben ise üniversitede okuyorum, yüksek tahsilli insan olacağım diye dilimizin kendi yöremize has özelliklerini unuttuğumu fark ettim. Cengiz ağabeyimin eserlerini defalarca okumam, kendi köyümüzdeki halkdan duyduğum, küçüklüğümde toz toprak içinde orada burada oynarken ruhumun derinliklerine kadar sinen kelimeleri yeniden hatırlamama neden oldu...

Cengiz ağabeyimin izni ve ricasıyla onun hem hemşerisi hem de kardeşi olarak bir çok önemli eserini Kırgızca’ya çevirdim.

Cakıpbekov, Cengiz Aytmatov’un “Selvi boylum al yazmalım,” “Erken gelen turnalar,” “Deniz kıyısında koşan ala köpek” adlı hikâyelerini ve Gülsarı, Beyaz Gemi, Gün Uzar Yüzyıl Olur, Dişi Kurdun Rüyaları, adlı romanlarını Kırgızcaya çevirmiştir. Bunlardan başka Kızıl Elma ve Deve Gözü adlı hikâyeleri de Kırgızca’ya çevirmiştir.

Merhumun Kırgızcaya çevirdiği bu eserler çeşitli tarihlerde Ala-Too dergisinde yayımlanmış ve Aşım Cakıpbekov’un ismi, bu eserleri Rusça’dan çeviren sıfatıyla belirtilmiştir. Fakat Cengiz Aytmatov’un eserlerinin Kırgızcalarının bir araya getirmek suretiyle oluşturulan 3 ciltlik Cengiz Aytmatov külliyatında onun adı Kırgızca’ya çeviren sıfatıyla yazılmamıştır. Aşım Cakıpbekov, bu tartışmalı konuya akademisyen Çolpon Coldoşev’a ile yaptığı söyleşide kendisi de açıklık getirmiştir:

Keneşbek Asanaliev adında ünlü bir bilim adamımız, edebiyatçımız, eleştirmenimiz var. Kendisi iyi bir insan. Üç ciltlik Aytmatov külliyatının redaktörleri belirleniyor. Galiba 4-5 kişiyiz. Baş redaktör K. Asanaliev oldu. Her cildin başına “eserleri Kırgızcaya çeviren” sıfatıyla benim adım da yazılmıştı. Cengiz Aytmatov’un namını koruyacağım diye telaşa düşen K. Asanaliev benden habersiz matbaaya gidip benim adımı kitaptan çıkarttırmış. Bu olaydan çok sonra haberim oldu. Fakat kitap artık basılmıştı. Aytmatov’a yaranmak için başka birinin emeğini yok saymanın hikâyesi işte böyle oldu.

Oysaki çevirdiğim eserlerin birçoğu Ala-Too’da yayımlandığı yıllarda, benim adım, eserlerin sonuna ‘yazarın izni ile çeviren Aşım Cakıpbekov’ diye yazılmıştı... Bildiğiniz gibi çevirmenliğin de kendine göre bir kalem hakkı var. Bu konuda bazılarınca çıkarılan dedikoduların aksine Cengiz ağabeyime herhangi bir lafım yok. Çünkü benim adımın yazılmadığı üç ciltlik külliyat çıktığı zaman dahi Cengiz ağabey beni yanına çağırıp çevirdiğim eserlerini bir kâğıda not etti ve altına imzasını attı. Bu belge hâlâ yayınevinin arşivinde duruyor. Eğer o belge olmasaydı bana herhangi bir ödeme yapmazlardı.

Şimdiye kadar hep sessiz kaldım. Bunları kimseye söylemedim. Fakat edebiyat tarihine, özellikle Cengiz Aytmatov’un büyük işlerine olan küçük katkım bilinsin istedim, yoksa adaletsizlik olurdu.

Görüldüğü gibi bu üzücü olay Cengiz Aytmatov’un iradesi dışında gerçekleşmiştir. Cengiz Aytmatov’un eserlerini Kırgızcaya çevirmek için hayatının yirmi senesini veren Cakıpbekov’a yapılan bu haksızlık elbette ki üzücüdür. Fakat burada üzerinde durulması gereken asıl mesele, bahsedilen yirmi sene boyunca kalem gücünün tamamını Aytmatov’un eserlerini çevirmek için harcayan Cakıpbekov’un bu süre zarfı içerisinde şahsî edebî kabiliyetini kullanarak ortaya yeni eserler çıkarmamış olmasıdır.

Sadık Tural’ın Cengiz Aytmatov’un Dünyası adlı kitap için kaleme almış olduğu “Sunuş” yazısında Aytmatov’un eserlerinin 154 ayrı dünya diline çevrildiğini ifade eden cümlelerindeki 154 rakamına Kırgızcayı da ekleyerek bu sayıyı 155 olarak değiştirmek gerekmektedir. Ayrıca bu kitapta Aytmatov’un eserlerinin Kırgızca isimleri bizzat Cakıpbekov’un Rusçadan çevirdiği şekilleriyle verilmesine rağmen kitabın tek bir satırında bile Cakıpbekov’un ismine rastlanmamış olması üzerinde durulması gereken başka bir noktadır.

Cakıpbekov’un yaptığı çevirilerin edebî değerini ise Beyşebay Usubaliev Kırgız Ruhu gazetesinde yayımlanan yazısında “Aşım ağabeyim vefat ettikten sonra ‘Elveda Gülsarı’nın hem Rusçasını hem de Aşım Cakıpbekov’un çevirdiği Kırgızcasını yan yana koyup karşılaştırarak okudum. Aşım Cakıpbekov, Aytmatov’u Kırgızca konuşturmuyor, şarkı söyletiyordu sanki...” satırlarıyla ifade etmektedir.

1985-93 yılları arasında Kırgızistan Madaniyatı gazetesinin Yazı İşleri Müdürü yardımcılığı ve Yazı İşleri Müdürlüğü görevlerinde bulunan Cakıpbekov, Kırgızistan Yazarlar Birliği’nden gelen istek üzerine 1985 yılından itibaren “Manas Destanı”nı nesir türünde yazmaya başlamıştır. Son derece zor ve bir o kadar da zahmetli olan bu görevi Manas Destanı’na yakışır bir şekilde layıkıyla yerine getirebilmek için iki yıl gibi uzun bir süre hazırlık devresi geçiren ve dünyanın en uzun destanını tam manasıyla özümseyerek son derece başarılı bir şekilde romanlaştıran yazar, Tengri Manas adını taşıyan kitabını 1991-92 yılları arasında bitirmiştir. Kitabı yayımlatabilmek için çalmadığı kapı kalmayan Cakıpbekov, Tengri Manas’ın ilgi görmemesi üzerine derin hayal kırıklıkları yaşamış, ilerleyen yaşı ve hayatı boyunca çektiği sıkıntılar Cakıpbekov’un vücudunu yorgun düşürmüştür. Yüksek tansiyon teşhisi konularak iki defa hastaneye kaldırılan Cakıpbekov’un eşi Kükün Ece’den alınan bilgilere göre bir kaç defa sinirlenerek kitabın el yazması metinlerini Kırgızistan Meclis Binası önünde yakacağını dahi ilan eden talihsiz yazar, çocuğu gibi gördüğü “Tengri Manas”ın yayımlandığı günü görememiştir.

Arkasında 882 som emekli maaşı, basılmamış bir kitabın el yazması metinlerini ve tozlanmış eski dergi sayfalarında kalan “yazarın izni ile çeviren Aşım Cakıpbekov” yazılarını bırakan Cakıpbekov’un yaşamış olduğu sıkıntılar, takvimler 4 Haziran 1994’ü gösterirken son bulmuştur.

Tarihler 4 Haziran 1994’ü gösterirken Gülsayra Momunova’nın “Cakşı Adam”ı, Beyşabay Usubaliev’in “Aşım Bayke”si, Tölödin Nasirdinov’un “Aşıke”si ve Kırgız edebiyatının “Aygaşka”sı ebediyete intikal etmiştir. Böylece Aşım Cakıpbekov’un birinci ömrü bitmiş, ikinci ömrü başlamıştır.

Edebî kişiliği

Aşım Cakıpbekov’un eserlerini tam manasıyla anlayabilmek için yazarın yaşadığı devrin siyasî ve sosyal şartlarını da anlamak zorunluluğu vardır. Nitekim edebiyat ve sosyal hayat hep iç içe geçmiş, birbiri ile bütün halinde olan ayrılmaz parçalardır. Yani sanatçı aslında bir bakıma yaşadığı toplumun aynasıdır. Bu durumu genellemek elbette imkânsızdır. Sanat sanat için midir toplum için midir? Bu soru yüzyıllardan beri sanatçının kafasını kurcalayan, ona yön veren önemli bir ayrıntıyı da işaret etmektedir. Belki özgür düşüncenin ve demokrasinin hâkim olduğu sosyal toplumlarda sanatçı istediği gibi kendisini ifade edebilme serbestliğine sahiptir, ama Sovyetler Birliği gibi sanatı ve edebiyatı propaganda aracı olarak gören totaliter zihniyetin hâkim olduğu yönetim şekillerinde de bu böyle midir? Yani sanatçı kendisini istediği gibi ifade edebilir mi? Bu soru da kendi içerisinde karmaşık çelişkiler içeren başka bir probleme işaret etmektedir. Bir an için Sovyetler Birliği’nde yukarıda bahsi geçen totaliter rejimin sanat ve edebiyat üzerinde çok sıkı bir baskı uyguladığını farz edelim. Bu takdirde Cengiz Aytmatov bütün dünyaca tanınan eserlerini kaleme alabilir miydi? Gün Olur Asra Bedel, Beyaz Gemi, Dişi Kurdun Rüyaları gibi Sovyet rejimini üstü kapalı da olsa eleştiren eserler yine bizzat Sovyetlerin sağladığı maddî imkânlarla basılmamış mıydı?

Bu takdirde önümüzde iki seçenek vardır. Birincisi Parti’nin politikalarının seçilmiş Genel Sekreterin bakış açısına göre değişkenlikler gösterebileceği gerçeği. İkincisi ise Aytmatov gibi yazarların sistem tarafından algılanış biçimi.

Öne sürülen birinci tez aslında kabul edilebilir gerçekleri de içerisinde barındırmaktadır. Stalin’in ölümünden sonra Parti Genel Sekreteri olan Huruşev’in, Stalin zamanındaki baskı politikalarına son vermesi, edebiyatı ve sanatı gerçekçiliğe çağırması, Stalin zamanında “halk düşmanı” olarak cezalandırılıp haksız yere çalışma kamplarına gönderilen ya da idam edilen siyasî suçluların aklanması için gerekli düzenlemeleri yapması toplum yapısında da kökten değişiklikler meydana gelmesine neden olmuştur. Bununla beraber Huruşev’in de bir iç darbe ile yönetimdeki yerini kaybetmesi ile yönetim anlayışındaki gelişmeler de manidardır. Zira Salican Cigitov’un “Cengiz nasıl çıktı” adlı makalesinde konuya dair ileri sürdüğü görüşler son derece dikkate değerdir:

Nitekim Sovyetler Birliği’ni L. İ. Breciev ve M. A. Suslov’un yönettiği dönemlerde Stalin’in yönetim anlayışı ülkeye yeniden hâkim olmuş, ilmî düşünce, sosyal fikirler, sanat ve edebiyat üzerinde yeni bir baskı kurulmamış mıydı? Başka bir şekilde ifade edecek olursak Parti’nin XX. Kongresinde alınan radikal kararlarla gözü açılan Sovyet halkına yeniden körleş denilmemiş miydi? Ülkemizin gelişmesini pek istemeyen, Stalinizm’in insanlar üzerinde kurduğu baskının ve ruhî zindanlarına yeniden girilmesini dileyen Parti çalışanları, iş sahasındaki yöneticiler, gazeteciler, ilim adamları, edebiyatçılar ve aydın olarak nitelendirilebilecek bir kısım tipler (Böyleleri çok rahat bir şekilde bulunabilecek kadar çoktu) bunu fırsat bilip yeniden körleşiverdi. Sıradan insanlar ise her zamanki âdetleri olduğu üzere olan biteni bütün açıklığı ile gördüğü halde yalancıktan görmezlikten gelerek bu durumdan kurtuldu, bu duruma Stalinizm zamanı ile alâkalı akıllarda kalan gülünç olayları son derece komik fıkralara dönüştürerek cevap verdi. Elbette bu durumu, sıradan halk kitlelerinin yeniden kurulmak istenilen otoriter rejime, demokrasinin kısıtlanmasına, siyaset dünyasındaki vurdum duymazlığa şiirsel bir şekilde karşı çıkması olarak yorumlamak mümkündür. Fakat Stalinizm’in yeniden canlandırılmak istenmesine Sovyetlerin ilim ve sanat dünyasında önemli yerleri olan bazı aydınlar bütün güçleri ile karşı çıktı. Bu aydınların arasında Cengiz Aytmatov da vardı.

Demek ki Parti politikaları üzerinde Parti başında bulunan Genel Sekreterlerin dünya görüşleri de son derece etkili oluyordu. Bu görüş açısı değişikliklerinden edebiyatın etkilenmemesi ise imkânsızdı. Sistem bu tür eserleri görmezden gelemezdi elbette. Ve bu tür eserler kabul edilebilir bir şekilde yorumlanmalıydı. Zira bu yoruma göre Aytmatov eserlerinde sistemi eleştirmiyordu, Aytmatov eserlerinde sistemin nasıl ileriye gidebileceğini düşünüyor, gerçek bir vatanperver gibi meydana gelen aksaklıkları dile getirerek, daha iyiye nasıl ulaşırızın sorusunu soruyordu.

Bu yüzden son derece akıllıca yazdığı eserler demir perdenin diğer tarafında yaşayan Kapitalist dünya tarafından çok başka, demir perde içerisindeki Komünist dünya tarafından ise çok başka şekillerde anlaşılıyordu. Bu yazıda, alâkasız gibi görünmesine rağmen Aytmatov’u örnek vermek yazarın karşılaştırılabilir bir yapıya sahip olmasından ileri gelmektedir. Zira Kırgız edebiyatında Aytmatov’un yakaladığı başarıyı ve ünü yakalayan başka yazar yoktur. Onun eserleri birçok dile çevrilmiş ve uyandırdığı yankılar hem içeride hem de dışarıda bu satırların yazarına tahlil imkânı verecek kadar yankılar uyandırmıştır.

Çalışmanın konusu olan Aşım Cakıpbekov’un yazarlığa adım attığı yıllar ise Stalin’in öldüğü yıllara denk gelir. Koyu bir Stalin hayranı olan genç öğrenci günlüklerinde Huruşev’in Stalin zamanı baskılarının sona erdiğini ifade eden mektubunu sert bir üslupla eleştirir. Nitekim bütün çocukluk yıllarını ve ilk gençlik devresini Stalin zamanında geçiren bütün Sovyet gençleri gibi o da Stalin’e hayrandır. Genç bir üniversite öğrencisi, yazar olabilmek için ciddî bir şekilde ön hazırlık yapan bir idealisttir Cakıpbekov ve Stalin’i çok sevmektedir. Fakat aynı Cakıpbekov Huruşev devri serbestliğinden yararlanarak kaleme aldığı “Aygaşka” adlı eserinde Stalin döneminde hayal bile edilemeyecek kadar sert bir üslupla sistemi eleştirir. Bahsi geçen baskı döneminde kaleme alındığı takdirde kendisini büyük bir ihtimalle bir çalışma kampına göndermeye yetecek kadar içerisinde delil olan bu eserini ondan sonraki dönemde yayınlayabiliyor olması elbette yukarıda izahına çalışılan göreceli politikalar neticesinde ortaya çıkmış bir çelişkidir.

Cakıpbekov, sadece bir eserinde sistemi eleştirmiştir. Fakat bu eserin basılabilmesi de yine yukarıdaki bakış açısı ile izah edilebilecek bir durum neticesinde mümkün olmuştur. Cakıpbekov’un eseri de hâkim ideoloji tarafından sistemin bozuk yanlarını gösteren, Komünist toplumu daha iyiye götürmeyi amaç edinen bir bakış açısı ile kaleme alınmış olarak algılanır. Yani burada sisteme göre bir başkaldırı söz konusu değildir, samimi bir komünist ülkesinin daha ileriye gidebilmesi için gayret sarf etmiş ve bunu kendince dile getirmiştir.

Cakıpbekov hayatın gerçekliğinden yola çıkarak kaleme aldığı eserlerini ideolojik bir bakış açısı ile kaleme almamıştır. İyi bir gözlemci olan yazar, eserlerinde hayal ürününe fazla yer vermemiştir. Bizzat kendi başından geçen olayları hikâyeleştirdiği gibi gözlemlediği olayları da hikâyeleştirmiş ve eserlerini realizmin esasları doğrultusunda kaleme almıştır.

Cakıpbekov’un eserlerinde rastlanılan bir diğer ortak nokta ise İkinci Dünya Savaşı sırası cephe gerisini, cephe gerisindeki sosyal gerçekliği yansıtmak olmuştur. Nitekim o, savaşta ağabeyini kaybetmiş, küçük bir çocuk olmasına rağmen savaş sırasında cephe gerisinde yaşanılan sıkıntıları yakından hissetmiş, savaş sırasında yaşanılan yokluğu kendi gözleri ile görmüş ve tabii olarak bu durumdan etkilenmiştir. Esasında Aşım Cakıpbekov ile aynı yıllarda edebiyat dünyasında boy göstermeye başlayan birçok yazar ve şairin eserlerinde İkinci Dünya Savaşı’nı anlatan epizotlara rastlamak mümkündür. Fakat Cakıpbekov’un eserlerinde cephe gerisinde çekilen sıkıntılar, fakirlik ve Sovyet insanının ülkesini nihaî zafere taşıyabilmek için verdiği mücadeleden çok insan gerçeği ele alınmıştır. Örneğin “Biz babasız büyüdük” adlı küçük hikâyesinde bir çocuğun gözüyle cephe gerisini anlatan Cakıpbekov, dikkatini insan olgusu üzerinde yoğunlaştırmış, babası savaşa giden bir çocuğun dünyasına girmeye çalışmıştır.

Cakıpbekov’un hikâye kişileri gerçektir. Onun kahramanları insanüstü güçleri olmayan, olağan üstü özellikler gösteremeyen sıradan basit kişilerdir. “Aygaşka” adlı hikâyesindeki ihtiyar Kılıçbek bir Kırgızdır. O da hemen her Kırgız gibi atlara âşıktır. Onun için de atının yarışlardan derece alarak çıkması bir gurur kaynağıdır. Esasında Aygaşka gerçekte var olan bir attır. Kılıçbek de Şeker köyünde yaşamış ünlü bir seyistir. Belki şaşırtıcı gibi görünebilir ama yapılan bütün yorumlar Cengiz Aytmatov’un Gülsarı adlı romanındaki kahramanlar ile “Aygaşka”daki hikâye kişilerinin aynı olduğu yönündedir. Aytmatov da “Aygaşka”yı okuduğu zaman kahramanları hemen tanımış ve Cakıpbekov’a bu durumu sözlü olarak ifade etmiştir. Kısacası Cakıpbekov hayat gerçekliğini ideolojiye bulaşmadan son derece ustaca yansıtmakta ve bunu yaparken de gerçek hayat kişilerinden, gözlemlediği olaylardan hatta bizzat kendi yaşadığı hatıralardan yararlanmaktadır. Örneğin günlüklerinden alınan şu satırlar dikkat çekicidir “Bugün “Bul kanday sezim ele” adında bir hikâyeye başladım. Küçükken Latipa ile aramızda yaşadığımız aşkı anlatıyor, hikâyem şimdilik çok güzel gidiyor, eğer sonuna kadar bozmadan böyle devam edecek olursam… (1-15, Eylül, 1957). Yazarın burada sözünü ettiği hikâyesi Türkçe’ye “Salima” adıyla bu kitapta yer alan hikâyesinden başkası değildir. Görüldüğü gibi yazar bizzat kendi yaşadığı çocukluk aşkını hikâyeleştirmiştir. Bunu yaparken de kahramanlarını olabildiğince gerçeğe yakın çizmiş ve ortaya çıkardığı hikâye kişilerinin psikolojilerini son derece ustaca tahlil etmiştir.

Kılıçbek’in atına gösterdiği ihtimam, onu beslemesi, şefkatle bakması, bütün baskılara rağmen satılmasına razı olmaması birbirini tamamlayan olay zincirlerdir. Aslında bu aşırı ilgi Aygaşka’ya değildir, onun temsil ettiği semboledir. Kırgız halkının yüzyıllar içerisinde kanına sindirdiği at kültürü ve sevgisinedir. Kısacası Cakıpbekov kahramanlarının psikolojisini çok iyi hesap etmekte, onu yaşından beklendiği gibi hareket ettirmekte ve oluşturduğu kahramanı millî duygularla donatarak kişilikli bir yapı kurmaktadır. Çünkü onun ortaya çıkardığı birçok hikâye kişisi aslında ya kendisi ya da yaşayan gerçek kişilerdir.

Cakıpbekov yüzünü topluma çeviren bir yazardır. Örneğin onun eserlerinde kolhozlarda inek sağan kızlar övülmez, Sovyet insanının kutsal emeğinden söz edilmez veya kapitalist dünya kötülenmez. Cakıpbekov için esas olan kendi duyguları ve toplumdur. Sosyal hayat içerisinden bulup çıkardığı sevinçleri, üzüntüleri, kederleri hikâyeleştirmiştir. Devlet bütün özel mülkleri kolektif çiftliklerin hesabına geçirecektir. Cakıpbekov günlüğüne not ettiği: “Şayet ‘Aygaşka’da yansıttığım, Parti’nin bozuk siyasî işlerine inanacak olsaydım övmek istemesem bile kendiliğinden Parti’yi öven bir eser çıkardı ortaya. Fakat inanamadığım bir şeyi nasıl överim... Başka halklar bir kenara, Kırgız gibi yüzyıllardır şahsî mal edinmeye alışmış bir halkı malından ayırmanın zamanı mı? Halk buna hazır değil. Bu fikirlerimin ne kadar doğru olduğunu önümüzdeki 1–2 yıl içinde göreceğiz...” (10 Ağustos 1961) şeklindeki satırlarla bu yanlış politikaya isyan etmekte ve düşüncelerini eserlerine de yansıtmaktadır. Nitekim onun “Aygaşka” hikâyesinde işlediği ana fikir şahsî mülklerin devlet tarafından gasp edilmesini eleştirir niteliktedir. Yazarın bu noktadaki asıl kaygısı at kültürünün yok olması, beraberinde at ile oynanan oyunların da unutulmasıdır.

Cakıpbekov’un Kırgız kültürü ve dili ile alâkalı hassasiyetini en son kaleme aldığı hacimli romanı Tengri Manas’ın konusundan da anlamak mümkündür. Dünyanın en uzun destanını romanlaştıran yazar böylelikle Kırgız kültürünün ortaya çıkardığı en önemli sanat eserlerinden birisini de yeniden işlemiş ve ölümsüzleştirmek istemiştir.

Cakıpbekov’un hikâyelerinde genellikle seçtiği mekânların köylük yerler olması da aslında bundandır. Şehir, devrimin ortaya çıkardığı yeni kültürün sembolüdür. Şehirlerde Rusça konuşulur, Rus kültürü hâkimdir. Köyler ise geleneği temsil eder. Çünkü hâkim ideolojinin kolları köylere kadar uzanamamaktadır. Nitekim köy yerindeki hâkim dil Kırgızcadır, insanlar Kırgızdır, gelenekler Kırgız geleneğidir. Cakıpbekov, kendi toplumuna âşıktır, üst kültür olarak nitelendirilen Rusları ise bilinç altında sevmemektedir. Bu konuyu açıklaması bakımından günlüklerinden yaptığımız şu alıntı manidardır:

Geçen hafta Tölmiş ile Agış’a Ruslar dayak atmışlar. Otobüstelermiş. Onlar iki, Ruslar ise on beş kişiymiş diyorlar. Sarhoş Ruslardan biri, zayıf bir Kırgız’a sataşmış, ‘Koyun, dağlı, dağına git’ demiş. Tölemişler de duyunca dayanamayıp araya girmişler. Onların araya girmesiyle kavga çıkmış. Polisler aklınızı başınıza almazsanız biz getiririz demişler.

Milliyetçilik gittikçe güçleniyor. Büyüklerse kendi başlarının yanacağından korkup her olayda Ruslara boyun eğiyor. Süreli basın, Parti’nin siyasetinden olsa gerek her şeyi açıkça yazamıyor.

Dışardan bakıldığı zaman bizim yaşadığımız hayat, halklar arasındaki dostluk “harika” deyip övünüyoruz, öyle de görünüyor. Fakat içeride intizamsızlık kol geziyor... Nereden çıkıyor bütün bu problemler?

Frunze’de Kırgız şehrinde, Kırgız’dan çok Rus var. Ruslar haliyle baskın geliyor...

Zavallı Kırgızım, cesaretin olmasına var da, koyun gibi sakinsin. Bütün yiğitliğini, namusunu ayaklar altına alıyorlar. Ya medeniyetin Batı medeniyeti gibi değil... Ya da sayın biraz daha çok olsaydı ya... Bir avuçsun. Hakir görülüyorsun! Tamam, Ruslarla kıyamete kadar dost ol, ya da Rus’a karşı çık, ona da tamam... Fakat hepsi bir. En sonunda bir şekilde seni yutup, yok edecekler...” (18 Temmuz, 1960)

Cakıpbekov’un eserlerine yansıyan bir diğer özelliği ise Kırgızca’yı kullanmaktaki marifetidir. Salican Cigitov’un da “Şimdilerde Kırgızcayı onun kadar ustaca kullanan yazar maalesef edebiyatımızda yok.” satırlarıyla ifade ettiği gibi Cakıpbekov eserlerinde Kırgızcayı son derece maharetle kullanmıştır.

“Yazara Dönük Eleştiri Kuramı” çerçevesi dâhilinde değerlendirdiğimiz takdirde günlüklerinden faydalanarak Cakıpbekov’un eserlerindeki millî hassasiyeti ve neden Kırgız diline önem verdiğini de anlamamız mümkündür:

Özellikle Rus dilinden Kırgız diline çevirme işlerinde, aydınların kendi aralarındaki konuşmalarında, şehirli Kırgızların çocuklarını yetiştirmesinde Rus modası giderek yerleşmeye başladı. Kırgız dilinin zenginliği, kelime varlığı ölüyor. 1. Karşılık gelen kelimeler olsa bile çevirme işlerine yeteri kadar önem verilmiyor 2. Kendi aralarında Rusça konuşuyorlar. 3. Kendi öz çocuklarını küçüklüğünden itibaren Rusça konuşturmaya özendiriyorlar, daha sonra o çocuklar kendi ana dillerini bilmeden yetişiyorlar. Burada benim asıl düşüncem Rus dilini bir kenara atmak değil, Kırgızın kendi ana dilini bütün ifade gücüyle öğrenmesi, ana dili bir kenara bırakmamak, ana dilimizi zenginleştirmek, geliştirmek… (29 Ocak 1955)

Görüldüğü gibi Cakıpbekov 1955 yılında daha genç bir öğrenciyken şimdilerde de tartışma konusu olan millî kimlik ve dil meseleleri üzerinde düşünmüş ve kendince bir sonuca varmıştır. Görüldüğü gibi Cakıpbekov hikâyelerinin genelinde kendi duygu ve düşüncelerini yansıtmaktadır.

Netice itibariyle Cakıpbekov’un son derece başarılı bir hikâyeci olduğunu belirtmek gerekir. Onun eserleri merakla okunmuş, özellikle “Aygaşka”, kaleme alındığı dönemin nesli üzerinde derin izler bırakan bir hikâye olmuştur. Fakat zamanının büyük bir kısmını Aytmatov’un eserlerini Kırgızca’ya çevirmek için harcayan Cakıpekov, ustalık dönemi olarak nitelendirilebilecek en olgun dönemlerinde tercüme faaliyetleri ve Tengri Manas adlı romanla meşgul olmuştur. Bu yüzden ortaya çok az eser çıkaran yazar, bu eserlerin büyük bir kısmını 1960–70 yılları arasında kaleme almıştır.

Günümüzde ise Kırgız edebiyatı çevrelerince unutulmak üzere olan yazarın, hikâyelerinin yeni baskıları yapılmamakta ve onun ismi geniş okur kitleleri tarafından tanınmamaktadır.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
Kitap Fuarında bulduğum bir kitap, alırken tabi ki Cengiz Aytmatov'un Rusça kitaplarını Kırgızca'ya çok büyük bir ustalıkla çevirdiğini duymam etkindi. Kitap bolca Aytmatov'u hatırlatsa da farklılıkları da fazlaydı. Hele ki en sondaki Aygaşka hikayesini sanki Gülsarı'yı okurmuş gibi okuyorsunuz fakat okumaya başlamadan verdikleri bilgiler sayesinde öğreniyoruz ki, bu hikaye tam 10 yıl önce yazılmış.
Kırgız ve bozkır hikalerini ve de C. Aytmatov sevenler için tavsiye edilir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Aşım Cakıpbekov
Unvan:
Kırgız Yazar
Doğum:
Talas, Kırgızistan, 1935
Ölüm:
4 Haziran 1994
Kırgız edebiyatının önemli isimlerinden Aşım Cakıpbekov 1935 yılında Kırgızistan Cumhuriyeti sınırları içerisindeki Talas’a bağlı Şeker köyünde çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasının adı Cakıpbek, annesinin adı Tang Issık’tır. Babası ölünce 4 yaşında yetim kaldı. Hayatı sıkıntılar içerisinde geçti. II. Dünya Savaşı’nda ağabeyi Aytalı, Saratov’daki çatışmalarda hayatını kaybetti. Bu ölümler onun karakterini belirleyen etken oldular. Köy muhtarlığında yazıcı olarak çalışan ağabeyi Aytalı’nın evrak çantasını sonraları Şeker köyünde aynı görevde bulunacak olan 15 yaşındaki Cengiz Aytmatov’un kullandığını, hem eşi Kükün Eceden hem de Kırgızstan Madaniyatı gazetesinde Cakıpbekov’un kaleme aldığı hatıralarından öğreniyoruz. Aslında ilk bakışta önemsiz gibi görünen bu ayrıntı, Cengiz Aytmatov ve Aşım Cakıpbekov’un aynı sosyal çevre içerisinde beraber büyüdüklerini ispat etmesi açısından dikkate değerdir. Netice itibariyle kaleme aldıkları eserlerinde Şeker Köyü’nün coğrafi yapısını, işledikleri karakterlerde ise aynı köyün insan tiplerini kullanan bu iki yazarın eserleri arasındaki benzerlikler, sonraları Kırgız Edebiyat çevrelerinde yıllarca sürecek polemiklere sebep olmuştur. Bahsedilen tartışmalar, özellikle Aşım Cakıpbekov’un 1960 yılında yayımlanan “Aygaşka” adlı hikâyesi ile Cengiz Aytmatov’un “Gülsarı” adlı eseri etrafında yoğunlaşmaktadır.

İlköğrenimini kendi köyü Şeker’de, yine Kükü Ece’den alınan bilgilere göre Cengiz Aytmatov’un “Birinçi mugallim” adlı eserinde tarif ettiği Düyşön okulunda (Şeker Okulu) okuyan Cakıpbekov, bu okuldan sonra Ak-Süyök Ortaokulu’na devam etmiş, 8. sınıfa kadar okuduğu bu okuldan ünlü drama yazarı Rayhan Şükürbekov’un yardımlarıyla Frunze’de bulunan A. S. Puşkin adındaki 5 No’lu yatılı ortaokula kaydını yaptırmıştır. Aşım Cakıpbekov’la aynı yıl 5 No’lu ortaokula kaydını yaptıran Salican Cigitov’dan alınan bilgilere göre Kırgızistan’ın birçok bölgesinden gelen öğrencilerle birlikte okulun yatılı kısmında kalmış; yemek, elbise, giyecek ve diğer ihtiyaçları okul idaresi tarafından karşılanmıştır. Öğrencilerden edebiyata meraklı olanlar Genç Edebiyatçılar Kulübü’nü kurmuşlardır. Zamanın ünlü yazarlarını, şairlerini ve eleştirmenlerini okula davet ederek edebiyat sohbetleri yapan ve yazmış oldukları şiirleri birbirlerinin beğenisine sunarak, dönemin çocuklar için neşredilen gazete ve dergilerinde yayımlatma uğraşı içinde bulunan bu kuşak arasından sonraları Kırgız edebiyatı’nın üstat kalemleri arasına girecek olan birçok değerli şahsiyet yetişmiştir. Kırgızca’yı çok iyi bilen Tatar ve Rus öğretmenlerin derslere girdiği, geometri, kimya, fizik gibi sayısal ağırlıklı derslerin Rusça olarak okutulduğu 5 No’lu ortaokuldaki öğrencilik yıllarında çalışkanlığı ile dikkatleri üzerine çeken Cakıpbekov, Rusça’yı çok iyi öğrenmiş, kendisi de şiir yazmasına rağmen kaleme almış olduğu bu şiirleri yayımlatmak için gazete ve dergilerin yazı işlerine göndermemiştir. Derslerden arta kalan boş vakitlerini çoğunlukla kitap okuyarak değerlendiren ve yine Salican Cigitov’a göre kendi halinde, sakin bir kişiliğe sahip olan yazar, daha o yıllarda Dostoyevski’nin önemli eserlerini okumuş, Kırgızca olarak yazdığı küçük bir hikâyeyi ise bizzat kendisi Rusça’ya çevirerek Literaturniy Kırgızstan gazetesinde yayımlatmıştır.

1953 yılında Kırgız Devlet Üniversitesi Filoloji Fakültesine kabul edildi. Fakülteye kabul edildiği yıllardan itibaren devletin verdiği az miktardaki burs ile yaşamak mecburiyetinde kalmış, dolayısıyla son derece zor ve sıkıntılı günler geçirmiştir. Bu sırada annesini de kaybetmiştir.

Üniversitede okuduğu yıllarda en yakın arkadaşları Beksultan Cakiev ve Ernis Tursunov’un Kırgız edebiyat dünyasında yavaş yavaş tanınmaya başlamaları ve ilk eserlerini zamanın süreli basın-yayın organlarında yayınlatmaları elbette Aşım Cakıpbekov’u da etkilemiştir. Yazmış olduğu şiirleri beğenmeyen ve günlüklerinde de ifade ettiği gibi kendisini nazımdan çok nesirde daha başarılı gören Cakıpbekov’un üslupçu kişiliği ve zor beğenen yapısı eserlerine de yansımıştır. Günlüklerinden anlaşıldığı kadarıyla üniversitede okuduğu yıllarda on beş tane hikâye yazan, fakat bunların hiçbirini beğenmeyen Cakıpbekov’un üniversite yıllarında, Ernis Tursunov’la beraber Nazım Hikmet’in “Ferhad ile Şirin” adlı dramasını “Mahabat Bayanı” adıyla Kırgız Türkçesi’ne çevirdiğini, “Namıs”, “Turmuştun şorduu oyunçuğu”, “Şeralı” adlı hikâyeleri yazdığı ve “Kedey Han” adlı bir komedinin üzerinde çalıştığı bilinmektedir. Bunlardan başka Kara Kalpakların “40 Kız” ve Rasul Gamzatov’un “Tanya” adlı destanlarını Kırgız Türkçesi’ne çevirmek için üzerinde çalışan Cakıpbekov’un bu çalışmalarının yayımlanıp yayımlanmadığını mevcut bilgilerden öğrenmek mümkün değildir.

1958 yılında üniversiteden mezun olan Cakıpbekov, aynı yıl zamanın kültür ve edebiyat dergisi Ala-Too’nun yazı işlerinde çalışmaya başlamıştır. 1961 yılına kadar bulunduğu bu görevden sonra doğduğu köy Şeker’e giderek 1964’e kadar ilkokul öğretmenliği yapan yazar, yine 1964’te “Kırgız Mambas”ın yazı işleri bölümünde, 1959-1965 yılları arasında ise “Mektep” yayın evinin yazı işleri müdürlüğü görevlerinde bulunmuştur.

Üniversiteden mezun olduktan bir yıl sonra Kükü Rıspaeva ile evlenen Cakıpbekov, eleştirmenler ve ilim adamları tarafından Kırgız edebiyatının ölümsüzleri arasında değerlendirilen “Aygaşka” adlı hikâyesi de bu yıllarda yazmıştır. “Aygaşka” etrafında yapılan polemiklere günlüklerinde:

... Çok önceleri çıkması gereken hikâye kitabım yeni çıkmak üzere. Redaktör S. Ömürbaev boş sözler söyleyen korkağın tekiymiş. “Aygaşka”yı direktörüne göstermiş. Edebiyatın ‘E’ sinden anlamayan direktör “Aygaşka”yı okuyup, her tarafını çizmiş ve ‘Bu hikâyede işlenen ideoloji bozuk’ demiş. İşte böyle, “Aygaşka”yı kitaptan çıkarmaya mecbur kaldım. Bu yüzden kitabın basılması gecikti. Aslında “Aygaşka”da işlenen ideoloji, yönetime körü körüne bağlı şakşakçıların gözüyle bakıldığı zaman gerçekten de bozuk. Yazarın ne istediği, hangi konumda olduğu belirsiz. Hikâyede yaşadığımız devir eleştiriliyormuş gibi kokular geliyor. Bu durumu Kambaralı da kaleme aldığı eleştiri makalesinde belirtmiş. Fakat yazar özgür olarak yazmazsa hangi eser ölümsüz olur? Şayet “Aygaşka”da yansıttığım, Parti’nin bozuk siyasî işlerine inanacak olsaydım övmek istemesem bile kendiliğinden Parti’yi öven bir eser çıkardı ortaya. Fakat inanamadığım bir şeyi nasıl överim, Başka halklar bir kenara, Kırgız gibi yüzyıllardır şahsî mal edinmeye alışmış bir halkı malından ayırmanın zamanı mı? Halk buna hazır değil. Bu fikirlerimin ne kadar doğru olduğunu önümüzdeki 1–2 yıl içinde göreceğiz. (10 Ağustos 1961)

satırlarıyla değinen Cakıpbekov’un eseri etrafında meydana gelen polemiklerin ve devrin siyasî yönetiminin edebiyatçılara ve edebiyat eserlerine olan bakış açısının, Aşım Cakıpbekov’un şahsında, bütün Sovyet yazarlarının özgür olarak düşünüp, heyecanlandıkları konuları, toplumun ve siyasî yönetimin bozuk taraflarını, dahası edebiyatın ruhunda olması gereken gerçekçiliği, eserlerine yansıtmalarını nasıl engellediğini göstermesi açısından dikkate değerdir.

Cakıpbekov’un ilk hikâye kitabı Caraluu Kögüçkön 1961 yılında basılmıştır. Bu kitabın ardından 1966 yılında basılan Kataal Bakıt, 1969 yılında basılan Biz Atasız Öskönbüz ve 1981 yılında basılan Kırgız Cerinin Comoktoru adlı hikâye kitapları ile ismini edebiyat çevrelerinde kabul ettiren Cakıpbekov, Stefan Tsevey’in hikâyalerini Kırgızcaya çevirerek Beytaanış Ayaldın Katı adıyla 1965 yılında yayımlatmış ve M. U. Lermentov’un Geroy Naşevo Vremeni adlı romanını Bizdin Zamanın Uulu adıyla Kırgızcaya çevirmiştir. (1970)

1969-1985 yılları arasında “Kırgızfilm Sinema Stüdyosu”nun Senaryo Bölümü Baş Redaktörülüğünde bulunan Cakıpbekov, “Issık-Köldün Apiyimi”, “Aydagı Cezkempir” ve “Ata Curt” adlı filmlerin senaryolarını da yazmıştır. Fakat, onun bu görevde bulunduğu 16 yıl boyunca kayda değer bir eser ortaya çıkaramamasının Cakıpbekov’un hayatında bir dönüm noktası olan 1976 yılının bir sonbahar günüyle yakından ilgisi vardır. Bu konuyu Cakıpbekov’un kendi kaleminden çıkan cümlelerden öğrenmek gerekir:

Galiba 1976 sonbaharıydı, o zamanlar Kırgız Film Stüdyosunda çalışıyordum. 1978 yılında ünlü yazarımız, Kırgızistan Sinemacılar Birliği’nin başkanı Cengiz Aytmatov elli yaşına girecek, bu vesileyle Kırgızistan’da büyük kutlama törenleri düzenlenecekti. “Aytmatov halkımızın bayrağı, bütün dünyadaki gururumuz” diyerek Valeri Vilenski, Konstantin Orozaliev, Lonid Dyduçenko ve ben aramızda anlaşarak Cengiz Aytmatov’u anlatan bir belgesel film çekme kararı aldık. Bu kararı almakla beraber fikrini almak için hep beraber Cengiz Aytmatov’un yanına gittik. Anlattıklarımızı dikkatle dinleyen Aytmatov, yaptığımız bu teklifi kabul etti. Konuşma bitip de yanından ayrılma zamanı geldiğinde bana ‘Sen biraz bekler misin Aşım’, dedi. Aytmatov’un sözü üzerine başımı ona doğru çevirip bir anda olduğum yerde kaldım. O gün Cengiz ağabeyimin bana söyledikleri bugünkü gibi aklımda: ‘Aşım, dedi. Biliyorsun zamanım çok az, her işim saatiyle, dakikasıyla. Sen, biraz önce anlattığınız belgesel film işiyle fazla zamanını harcama, benim Rusça yazılan kitapları Kırgızcaya çevir, isimlerini de sana bırakıyorum, iyice düşün ve kendin koy. Kırgızca yazmak için vaktim yok demedim mi? Eğer vakit bulabilseydim kendim de yapardım ama biliyorsun... dedi. İşte böylece, Cengiz Aytmatov’la aynı köyün çocukları olmanın verdiği övünç kaynağının üzerine onun eserlerini Kırgızca’ya çevirmek gibi yıllarca düşünsem aklıma gelemeyecek büyük şeref de bana nasip oldu. Büyük bir heyecanla bu görevi kabul ettiğimi hatırlıyorum. Önceleri kendisinin bizzat Kırgızca yazdığı “Cemile”, “Yüz yüze”, “Birinci muallim” ve “Samançının yolu” vb. adlı eserleri defalarca gece gündüz okudum. Benim için en önemlisi bir şekilde Aytmatov’un üslubunu yakalamaktı. Bu kitapları okurken beni hayretler içerisinde bırakan bir şeyin daha farkına vardım. Her bir kahramanın karakteri bizim Şeker köyündeki ihtiyar neneleri, genç kızları, delikanlıları anlatıyordu. Ben ise üniversitede okuyorum, yüksek tahsilli insan olacağım diye dilimizin kendi yöremize has özelliklerini unuttuğumu fark ettim. Cengiz ağabeyimin eserlerini defalarca okumam, kendi köyümüzdeki halkdan duyduğum, küçüklüğümde toz toprak içinde orada burada oynarken ruhumun derinliklerine kadar sinen kelimeleri yeniden hatırlamama neden oldu...

Cengiz ağabeyimin izni ve ricasıyla onun hem hemşerisi hem de kardeşi olarak bir çok önemli eserini Kırgızca’ya çevirdim.

Cakıpbekov, Cengiz Aytmatov’un “Selvi boylum al yazmalım,” “Erken gelen turnalar,” “Deniz kıyısında koşan ala köpek” adlı hikâyelerini ve Gülsarı, Beyaz Gemi, Gün Uzar Yüzyıl Olur, Dişi Kurdun Rüyaları, adlı romanlarını Kırgızcaya çevirmiştir. Bunlardan başka Kızıl Elma ve Deve Gözü adlı hikâyeleri de Kırgızca’ya çevirmiştir.

Merhumun Kırgızcaya çevirdiği bu eserler çeşitli tarihlerde Ala-Too dergisinde yayımlanmış ve Aşım Cakıpbekov’un ismi, bu eserleri Rusça’dan çeviren sıfatıyla belirtilmiştir. Fakat Cengiz Aytmatov’un eserlerinin Kırgızcalarının bir araya getirmek suretiyle oluşturulan 3 ciltlik Cengiz Aytmatov külliyatında onun adı Kırgızca’ya çeviren sıfatıyla yazılmamıştır. Aşım Cakıpbekov, bu tartışmalı konuya akademisyen Çolpon Coldoşev’a ile yaptığı söyleşide kendisi de açıklık getirmiştir:

Keneşbek Asanaliev adında ünlü bir bilim adamımız, edebiyatçımız, eleştirmenimiz var. Kendisi iyi bir insan. Üç ciltlik Aytmatov külliyatının redaktörleri belirleniyor. Galiba 4-5 kişiyiz. Baş redaktör K. Asanaliev oldu. Her cildin başına “eserleri Kırgızcaya çeviren” sıfatıyla benim adım da yazılmıştı. Cengiz Aytmatov’un namını koruyacağım diye telaşa düşen K. Asanaliev benden habersiz matbaaya gidip benim adımı kitaptan çıkarttırmış. Bu olaydan çok sonra haberim oldu. Fakat kitap artık basılmıştı. Aytmatov’a yaranmak için başka birinin emeğini yok saymanın hikâyesi işte böyle oldu.

Oysaki çevirdiğim eserlerin birçoğu Ala-Too’da yayımlandığı yıllarda, benim adım, eserlerin sonuna ‘yazarın izni ile çeviren Aşım Cakıpbekov’ diye yazılmıştı... Bildiğiniz gibi çevirmenliğin de kendine göre bir kalem hakkı var. Bu konuda bazılarınca çıkarılan dedikoduların aksine Cengiz ağabeyime herhangi bir lafım yok. Çünkü benim adımın yazılmadığı üç ciltlik külliyat çıktığı zaman dahi Cengiz ağabey beni yanına çağırıp çevirdiğim eserlerini bir kâğıda not etti ve altına imzasını attı. Bu belge hâlâ yayınevinin arşivinde duruyor. Eğer o belge olmasaydı bana herhangi bir ödeme yapmazlardı.

Şimdiye kadar hep sessiz kaldım. Bunları kimseye söylemedim. Fakat edebiyat tarihine, özellikle Cengiz Aytmatov’un büyük işlerine olan küçük katkım bilinsin istedim, yoksa adaletsizlik olurdu.

Görüldüğü gibi bu üzücü olay Cengiz Aytmatov’un iradesi dışında gerçekleşmiştir. Cengiz Aytmatov’un eserlerini Kırgızcaya çevirmek için hayatının yirmi senesini veren Cakıpbekov’a yapılan bu haksızlık elbette ki üzücüdür. Fakat burada üzerinde durulması gereken asıl mesele, bahsedilen yirmi sene boyunca kalem gücünün tamamını Aytmatov’un eserlerini çevirmek için harcayan Cakıpbekov’un bu süre zarfı içerisinde şahsî edebî kabiliyetini kullanarak ortaya yeni eserler çıkarmamış olmasıdır.

Sadık Tural’ın Cengiz Aytmatov’un Dünyası adlı kitap için kaleme almış olduğu “Sunuş” yazısında Aytmatov’un eserlerinin 154 ayrı dünya diline çevrildiğini ifade eden cümlelerindeki 154 rakamına Kırgızcayı da ekleyerek bu sayıyı 155 olarak değiştirmek gerekmektedir. Ayrıca bu kitapta Aytmatov’un eserlerinin Kırgızca isimleri bizzat Cakıpbekov’un Rusçadan çevirdiği şekilleriyle verilmesine rağmen kitabın tek bir satırında bile Cakıpbekov’un ismine rastlanmamış olması üzerinde durulması gereken başka bir noktadır.

Cakıpbekov’un yaptığı çevirilerin edebî değerini ise Beyşebay Usubaliev Kırgız Ruhu gazetesinde yayımlanan yazısında “Aşım ağabeyim vefat ettikten sonra ‘Elveda Gülsarı’nın hem Rusçasını hem de Aşım Cakıpbekov’un çevirdiği Kırgızcasını yan yana koyup karşılaştırarak okudum. Aşım Cakıpbekov, Aytmatov’u Kırgızca konuşturmuyor, şarkı söyletiyordu sanki...” satırlarıyla ifade etmektedir.

1985-93 yılları arasında Kırgızistan Madaniyatı gazetesinin Yazı İşleri Müdürü yardımcılığı ve Yazı İşleri Müdürlüğü görevlerinde bulunan Cakıpbekov, Kırgızistan Yazarlar Birliği’nden gelen istek üzerine 1985 yılından itibaren “Manas Destanı”nı nesir türünde yazmaya başlamıştır. Son derece zor ve bir o kadar da zahmetli olan bu görevi Manas Destanı’na yakışır bir şekilde layıkıyla yerine getirebilmek için iki yıl gibi uzun bir süre hazırlık devresi geçiren ve dünyanın en uzun destanını tam manasıyla özümseyerek son derece başarılı bir şekilde romanlaştıran yazar, Tengri Manas adını taşıyan kitabını 1991-92 yılları arasında bitirmiştir. Kitabı yayımlatabilmek için çalmadığı kapı kalmayan Cakıpbekov, Tengri Manas’ın ilgi görmemesi üzerine derin hayal kırıklıkları yaşamış, ilerleyen yaşı ve hayatı boyunca çektiği sıkıntılar Cakıpbekov’un vücudunu yorgun düşürmüştür. Yüksek tansiyon teşhisi konularak iki defa hastaneye kaldırılan Cakıpbekov’un eşi Kükün Ece’den alınan bilgilere göre bir kaç defa sinirlenerek kitabın el yazması metinlerini Kırgızistan Meclis Binası önünde yakacağını dahi ilan eden talihsiz yazar, çocuğu gibi gördüğü “Tengri Manas”ın yayımlandığı günü görememiştir.

Arkasında 882 som emekli maaşı, basılmamış bir kitabın el yazması metinlerini ve tozlanmış eski dergi sayfalarında kalan “yazarın izni ile çeviren Aşım Cakıpbekov” yazılarını bırakan Cakıpbekov’un yaşamış olduğu sıkıntılar, takvimler 4 Haziran 1994’ü gösterirken son bulmuştur.

Tarihler 4 Haziran 1994’ü gösterirken Gülsayra Momunova’nın “Cakşı Adam”ı, Beyşabay Usubaliev’in “Aşım Bayke”si, Tölödin Nasirdinov’un “Aşıke”si ve Kırgız edebiyatının “Aygaşka”sı ebediyete intikal etmiştir. Böylece Aşım Cakıpbekov’un birinci ömrü bitmiş, ikinci ömrü başlamıştır.

Edebî kişiliği

Aşım Cakıpbekov’un eserlerini tam manasıyla anlayabilmek için yazarın yaşadığı devrin siyasî ve sosyal şartlarını da anlamak zorunluluğu vardır. Nitekim edebiyat ve sosyal hayat hep iç içe geçmiş, birbiri ile bütün halinde olan ayrılmaz parçalardır. Yani sanatçı aslında bir bakıma yaşadığı toplumun aynasıdır. Bu durumu genellemek elbette imkânsızdır. Sanat sanat için midir toplum için midir? Bu soru yüzyıllardan beri sanatçının kafasını kurcalayan, ona yön veren önemli bir ayrıntıyı da işaret etmektedir. Belki özgür düşüncenin ve demokrasinin hâkim olduğu sosyal toplumlarda sanatçı istediği gibi kendisini ifade edebilme serbestliğine sahiptir, ama Sovyetler Birliği gibi sanatı ve edebiyatı propaganda aracı olarak gören totaliter zihniyetin hâkim olduğu yönetim şekillerinde de bu böyle midir? Yani sanatçı kendisini istediği gibi ifade edebilir mi? Bu soru da kendi içerisinde karmaşık çelişkiler içeren başka bir probleme işaret etmektedir. Bir an için Sovyetler Birliği’nde yukarıda bahsi geçen totaliter rejimin sanat ve edebiyat üzerinde çok sıkı bir baskı uyguladığını farz edelim. Bu takdirde Cengiz Aytmatov bütün dünyaca tanınan eserlerini kaleme alabilir miydi? Gün Olur Asra Bedel, Beyaz Gemi, Dişi Kurdun Rüyaları gibi Sovyet rejimini üstü kapalı da olsa eleştiren eserler yine bizzat Sovyetlerin sağladığı maddî imkânlarla basılmamış mıydı?

Bu takdirde önümüzde iki seçenek vardır. Birincisi Parti’nin politikalarının seçilmiş Genel Sekreterin bakış açısına göre değişkenlikler gösterebileceği gerçeği. İkincisi ise Aytmatov gibi yazarların sistem tarafından algılanış biçimi.

Öne sürülen birinci tez aslında kabul edilebilir gerçekleri de içerisinde barındırmaktadır. Stalin’in ölümünden sonra Parti Genel Sekreteri olan Huruşev’in, Stalin zamanındaki baskı politikalarına son vermesi, edebiyatı ve sanatı gerçekçiliğe çağırması, Stalin zamanında “halk düşmanı” olarak cezalandırılıp haksız yere çalışma kamplarına gönderilen ya da idam edilen siyasî suçluların aklanması için gerekli düzenlemeleri yapması toplum yapısında da kökten değişiklikler meydana gelmesine neden olmuştur. Bununla beraber Huruşev’in de bir iç darbe ile yönetimdeki yerini kaybetmesi ile yönetim anlayışındaki gelişmeler de manidardır. Zira Salican Cigitov’un “Cengiz nasıl çıktı” adlı makalesinde konuya dair ileri sürdüğü görüşler son derece dikkate değerdir:

Nitekim Sovyetler Birliği’ni L. İ. Breciev ve M. A. Suslov’un yönettiği dönemlerde Stalin’in yönetim anlayışı ülkeye yeniden hâkim olmuş, ilmî düşünce, sosyal fikirler, sanat ve edebiyat üzerinde yeni bir baskı kurulmamış mıydı? Başka bir şekilde ifade edecek olursak Parti’nin XX. Kongresinde alınan radikal kararlarla gözü açılan Sovyet halkına yeniden körleş denilmemiş miydi? Ülkemizin gelişmesini pek istemeyen, Stalinizm’in insanlar üzerinde kurduğu baskının ve ruhî zindanlarına yeniden girilmesini dileyen Parti çalışanları, iş sahasındaki yöneticiler, gazeteciler, ilim adamları, edebiyatçılar ve aydın olarak nitelendirilebilecek bir kısım tipler (Böyleleri çok rahat bir şekilde bulunabilecek kadar çoktu) bunu fırsat bilip yeniden körleşiverdi. Sıradan insanlar ise her zamanki âdetleri olduğu üzere olan biteni bütün açıklığı ile gördüğü halde yalancıktan görmezlikten gelerek bu durumdan kurtuldu, bu duruma Stalinizm zamanı ile alâkalı akıllarda kalan gülünç olayları son derece komik fıkralara dönüştürerek cevap verdi. Elbette bu durumu, sıradan halk kitlelerinin yeniden kurulmak istenilen otoriter rejime, demokrasinin kısıtlanmasına, siyaset dünyasındaki vurdum duymazlığa şiirsel bir şekilde karşı çıkması olarak yorumlamak mümkündür. Fakat Stalinizm’in yeniden canlandırılmak istenmesine Sovyetlerin ilim ve sanat dünyasında önemli yerleri olan bazı aydınlar bütün güçleri ile karşı çıktı. Bu aydınların arasında Cengiz Aytmatov da vardı.

Demek ki Parti politikaları üzerinde Parti başında bulunan Genel Sekreterlerin dünya görüşleri de son derece etkili oluyordu. Bu görüş açısı değişikliklerinden edebiyatın etkilenmemesi ise imkânsızdı. Sistem bu tür eserleri görmezden gelemezdi elbette. Ve bu tür eserler kabul edilebilir bir şekilde yorumlanmalıydı. Zira bu yoruma göre Aytmatov eserlerinde sistemi eleştirmiyordu, Aytmatov eserlerinde sistemin nasıl ileriye gidebileceğini düşünüyor, gerçek bir vatanperver gibi meydana gelen aksaklıkları dile getirerek, daha iyiye nasıl ulaşırızın sorusunu soruyordu.

Bu yüzden son derece akıllıca yazdığı eserler demir perdenin diğer tarafında yaşayan Kapitalist dünya tarafından çok başka, demir perde içerisindeki Komünist dünya tarafından ise çok başka şekillerde anlaşılıyordu. Bu yazıda, alâkasız gibi görünmesine rağmen Aytmatov’u örnek vermek yazarın karşılaştırılabilir bir yapıya sahip olmasından ileri gelmektedir. Zira Kırgız edebiyatında Aytmatov’un yakaladığı başarıyı ve ünü yakalayan başka yazar yoktur. Onun eserleri birçok dile çevrilmiş ve uyandırdığı yankılar hem içeride hem de dışarıda bu satırların yazarına tahlil imkânı verecek kadar yankılar uyandırmıştır.

Çalışmanın konusu olan Aşım Cakıpbekov’un yazarlığa adım attığı yıllar ise Stalin’in öldüğü yıllara denk gelir. Koyu bir Stalin hayranı olan genç öğrenci günlüklerinde Huruşev’in Stalin zamanı baskılarının sona erdiğini ifade eden mektubunu sert bir üslupla eleştirir. Nitekim bütün çocukluk yıllarını ve ilk gençlik devresini Stalin zamanında geçiren bütün Sovyet gençleri gibi o da Stalin’e hayrandır. Genç bir üniversite öğrencisi, yazar olabilmek için ciddî bir şekilde ön hazırlık yapan bir idealisttir Cakıpbekov ve Stalin’i çok sevmektedir. Fakat aynı Cakıpbekov Huruşev devri serbestliğinden yararlanarak kaleme aldığı “Aygaşka” adlı eserinde Stalin döneminde hayal bile edilemeyecek kadar sert bir üslupla sistemi eleştirir. Bahsi geçen baskı döneminde kaleme alındığı takdirde kendisini büyük bir ihtimalle bir çalışma kampına göndermeye yetecek kadar içerisinde delil olan bu eserini ondan sonraki dönemde yayınlayabiliyor olması elbette yukarıda izahına çalışılan göreceli politikalar neticesinde ortaya çıkmış bir çelişkidir.

Cakıpbekov, sadece bir eserinde sistemi eleştirmiştir. Fakat bu eserin basılabilmesi de yine yukarıdaki bakış açısı ile izah edilebilecek bir durum neticesinde mümkün olmuştur. Cakıpbekov’un eseri de hâkim ideoloji tarafından sistemin bozuk yanlarını gösteren, Komünist toplumu daha iyiye götürmeyi amaç edinen bir bakış açısı ile kaleme alınmış olarak algılanır. Yani burada sisteme göre bir başkaldırı söz konusu değildir, samimi bir komünist ülkesinin daha ileriye gidebilmesi için gayret sarf etmiş ve bunu kendince dile getirmiştir.

Cakıpbekov hayatın gerçekliğinden yola çıkarak kaleme aldığı eserlerini ideolojik bir bakış açısı ile kaleme almamıştır. İyi bir gözlemci olan yazar, eserlerinde hayal ürününe fazla yer vermemiştir. Bizzat kendi başından geçen olayları hikâyeleştirdiği gibi gözlemlediği olayları da hikâyeleştirmiş ve eserlerini realizmin esasları doğrultusunda kaleme almıştır.

Cakıpbekov’un eserlerinde rastlanılan bir diğer ortak nokta ise İkinci Dünya Savaşı sırası cephe gerisini, cephe gerisindeki sosyal gerçekliği yansıtmak olmuştur. Nitekim o, savaşta ağabeyini kaybetmiş, küçük bir çocuk olmasına rağmen savaş sırasında cephe gerisinde yaşanılan sıkıntıları yakından hissetmiş, savaş sırasında yaşanılan yokluğu kendi gözleri ile görmüş ve tabii olarak bu durumdan etkilenmiştir. Esasında Aşım Cakıpbekov ile aynı yıllarda edebiyat dünyasında boy göstermeye başlayan birçok yazar ve şairin eserlerinde İkinci Dünya Savaşı’nı anlatan epizotlara rastlamak mümkündür. Fakat Cakıpbekov’un eserlerinde cephe gerisinde çekilen sıkıntılar, fakirlik ve Sovyet insanının ülkesini nihaî zafere taşıyabilmek için verdiği mücadeleden çok insan gerçeği ele alınmıştır. Örneğin “Biz babasız büyüdük” adlı küçük hikâyesinde bir çocuğun gözüyle cephe gerisini anlatan Cakıpbekov, dikkatini insan olgusu üzerinde yoğunlaştırmış, babası savaşa giden bir çocuğun dünyasına girmeye çalışmıştır.

Cakıpbekov’un hikâye kişileri gerçektir. Onun kahramanları insanüstü güçleri olmayan, olağan üstü özellikler gösteremeyen sıradan basit kişilerdir. “Aygaşka” adlı hikâyesindeki ihtiyar Kılıçbek bir Kırgızdır. O da hemen her Kırgız gibi atlara âşıktır. Onun için de atının yarışlardan derece alarak çıkması bir gurur kaynağıdır. Esasında Aygaşka gerçekte var olan bir attır. Kılıçbek de Şeker köyünde yaşamış ünlü bir seyistir. Belki şaşırtıcı gibi görünebilir ama yapılan bütün yorumlar Cengiz Aytmatov’un Gülsarı adlı romanındaki kahramanlar ile “Aygaşka”daki hikâye kişilerinin aynı olduğu yönündedir. Aytmatov da “Aygaşka”yı okuduğu zaman kahramanları hemen tanımış ve Cakıpbekov’a bu durumu sözlü olarak ifade etmiştir. Kısacası Cakıpbekov hayat gerçekliğini ideolojiye bulaşmadan son derece ustaca yansıtmakta ve bunu yaparken de gerçek hayat kişilerinden, gözlemlediği olaylardan hatta bizzat kendi yaşadığı hatıralardan yararlanmaktadır. Örneğin günlüklerinden alınan şu satırlar dikkat çekicidir “Bugün “Bul kanday sezim ele” adında bir hikâyeye başladım. Küçükken Latipa ile aramızda yaşadığımız aşkı anlatıyor, hikâyem şimdilik çok güzel gidiyor, eğer sonuna kadar bozmadan böyle devam edecek olursam… (1-15, Eylül, 1957). Yazarın burada sözünü ettiği hikâyesi Türkçe’ye “Salima” adıyla bu kitapta yer alan hikâyesinden başkası değildir. Görüldüğü gibi yazar bizzat kendi yaşadığı çocukluk aşkını hikâyeleştirmiştir. Bunu yaparken de kahramanlarını olabildiğince gerçeğe yakın çizmiş ve ortaya çıkardığı hikâye kişilerinin psikolojilerini son derece ustaca tahlil etmiştir.

Kılıçbek’in atına gösterdiği ihtimam, onu beslemesi, şefkatle bakması, bütün baskılara rağmen satılmasına razı olmaması birbirini tamamlayan olay zincirlerdir. Aslında bu aşırı ilgi Aygaşka’ya değildir, onun temsil ettiği semboledir. Kırgız halkının yüzyıllar içerisinde kanına sindirdiği at kültürü ve sevgisinedir. Kısacası Cakıpbekov kahramanlarının psikolojisini çok iyi hesap etmekte, onu yaşından beklendiği gibi hareket ettirmekte ve oluşturduğu kahramanı millî duygularla donatarak kişilikli bir yapı kurmaktadır. Çünkü onun ortaya çıkardığı birçok hikâye kişisi aslında ya kendisi ya da yaşayan gerçek kişilerdir.

Cakıpbekov yüzünü topluma çeviren bir yazardır. Örneğin onun eserlerinde kolhozlarda inek sağan kızlar övülmez, Sovyet insanının kutsal emeğinden söz edilmez veya kapitalist dünya kötülenmez. Cakıpbekov için esas olan kendi duyguları ve toplumdur. Sosyal hayat içerisinden bulup çıkardığı sevinçleri, üzüntüleri, kederleri hikâyeleştirmiştir. Devlet bütün özel mülkleri kolektif çiftliklerin hesabına geçirecektir. Cakıpbekov günlüğüne not ettiği: “Şayet ‘Aygaşka’da yansıttığım, Parti’nin bozuk siyasî işlerine inanacak olsaydım övmek istemesem bile kendiliğinden Parti’yi öven bir eser çıkardı ortaya. Fakat inanamadığım bir şeyi nasıl överim... Başka halklar bir kenara, Kırgız gibi yüzyıllardır şahsî mal edinmeye alışmış bir halkı malından ayırmanın zamanı mı? Halk buna hazır değil. Bu fikirlerimin ne kadar doğru olduğunu önümüzdeki 1–2 yıl içinde göreceğiz...” (10 Ağustos 1961) şeklindeki satırlarla bu yanlış politikaya isyan etmekte ve düşüncelerini eserlerine de yansıtmaktadır. Nitekim onun “Aygaşka” hikâyesinde işlediği ana fikir şahsî mülklerin devlet tarafından gasp edilmesini eleştirir niteliktedir. Yazarın bu noktadaki asıl kaygısı at kültürünün yok olması, beraberinde at ile oynanan oyunların da unutulmasıdır.

Cakıpbekov’un Kırgız kültürü ve dili ile alâkalı hassasiyetini en son kaleme aldığı hacimli romanı Tengri Manas’ın konusundan da anlamak mümkündür. Dünyanın en uzun destanını romanlaştıran yazar böylelikle Kırgız kültürünün ortaya çıkardığı en önemli sanat eserlerinden birisini de yeniden işlemiş ve ölümsüzleştirmek istemiştir.

Cakıpbekov’un hikâyelerinde genellikle seçtiği mekânların köylük yerler olması da aslında bundandır. Şehir, devrimin ortaya çıkardığı yeni kültürün sembolüdür. Şehirlerde Rusça konuşulur, Rus kültürü hâkimdir. Köyler ise geleneği temsil eder. Çünkü hâkim ideolojinin kolları köylere kadar uzanamamaktadır. Nitekim köy yerindeki hâkim dil Kırgızcadır, insanlar Kırgızdır, gelenekler Kırgız geleneğidir. Cakıpbekov, kendi toplumuna âşıktır, üst kültür olarak nitelendirilen Rusları ise bilinç altında sevmemektedir. Bu konuyu açıklaması bakımından günlüklerinden yaptığımız şu alıntı manidardır:

Geçen hafta Tölmiş ile Agış’a Ruslar dayak atmışlar. Otobüstelermiş. Onlar iki, Ruslar ise on beş kişiymiş diyorlar. Sarhoş Ruslardan biri, zayıf bir Kırgız’a sataşmış, ‘Koyun, dağlı, dağına git’ demiş. Tölemişler de duyunca dayanamayıp araya girmişler. Onların araya girmesiyle kavga çıkmış. Polisler aklınızı başınıza almazsanız biz getiririz demişler.

Milliyetçilik gittikçe güçleniyor. Büyüklerse kendi başlarının yanacağından korkup her olayda Ruslara boyun eğiyor. Süreli basın, Parti’nin siyasetinden olsa gerek her şeyi açıkça yazamıyor.

Dışardan bakıldığı zaman bizim yaşadığımız hayat, halklar arasındaki dostluk “harika” deyip övünüyoruz, öyle de görünüyor. Fakat içeride intizamsızlık kol geziyor... Nereden çıkıyor bütün bu problemler?

Frunze’de Kırgız şehrinde, Kırgız’dan çok Rus var. Ruslar haliyle baskın geliyor...

Zavallı Kırgızım, cesaretin olmasına var da, koyun gibi sakinsin. Bütün yiğitliğini, namusunu ayaklar altına alıyorlar. Ya medeniyetin Batı medeniyeti gibi değil... Ya da sayın biraz daha çok olsaydı ya... Bir avuçsun. Hakir görülüyorsun! Tamam, Ruslarla kıyamete kadar dost ol, ya da Rus’a karşı çık, ona da tamam... Fakat hepsi bir. En sonunda bir şekilde seni yutup, yok edecekler...” (18 Temmuz, 1960)

Cakıpbekov’un eserlerine yansıyan bir diğer özelliği ise Kırgızca’yı kullanmaktaki marifetidir. Salican Cigitov’un da “Şimdilerde Kırgızcayı onun kadar ustaca kullanan yazar maalesef edebiyatımızda yok.” satırlarıyla ifade ettiği gibi Cakıpbekov eserlerinde Kırgızcayı son derece maharetle kullanmıştır.

“Yazara Dönük Eleştiri Kuramı” çerçevesi dâhilinde değerlendirdiğimiz takdirde günlüklerinden faydalanarak Cakıpbekov’un eserlerindeki millî hassasiyeti ve neden Kırgız diline önem verdiğini de anlamamız mümkündür:

Özellikle Rus dilinden Kırgız diline çevirme işlerinde, aydınların kendi aralarındaki konuşmalarında, şehirli Kırgızların çocuklarını yetiştirmesinde Rus modası giderek yerleşmeye başladı. Kırgız dilinin zenginliği, kelime varlığı ölüyor. 1. Karşılık gelen kelimeler olsa bile çevirme işlerine yeteri kadar önem verilmiyor 2. Kendi aralarında Rusça konuşuyorlar. 3. Kendi öz çocuklarını küçüklüğünden itibaren Rusça konuşturmaya özendiriyorlar, daha sonra o çocuklar kendi ana dillerini bilmeden yetişiyorlar. Burada benim asıl düşüncem Rus dilini bir kenara atmak değil, Kırgızın kendi ana dilini bütün ifade gücüyle öğrenmesi, ana dili bir kenara bırakmamak, ana dilimizi zenginleştirmek, geliştirmek… (29 Ocak 1955)

Görüldüğü gibi Cakıpbekov 1955 yılında daha genç bir öğrenciyken şimdilerde de tartışma konusu olan millî kimlik ve dil meseleleri üzerinde düşünmüş ve kendince bir sonuca varmıştır. Görüldüğü gibi Cakıpbekov hikâyelerinin genelinde kendi duygu ve düşüncelerini yansıtmaktadır.

Netice itibariyle Cakıpbekov’un son derece başarılı bir hikâyeci olduğunu belirtmek gerekir. Onun eserleri merakla okunmuş, özellikle “Aygaşka”, kaleme alındığı dönemin nesli üzerinde derin izler bırakan bir hikâye olmuştur. Fakat zamanının büyük bir kısmını Aytmatov’un eserlerini Kırgızca’ya çevirmek için harcayan Cakıpekov, ustalık dönemi olarak nitelendirilebilecek en olgun dönemlerinde tercüme faaliyetleri ve Tengri Manas adlı romanla meşgul olmuştur. Bu yüzden ortaya çok az eser çıkaran yazar, bu eserlerin büyük bir kısmını 1960–70 yılları arasında kaleme almıştır.

Günümüzde ise Kırgız edebiyatı çevrelerince unutulmak üzere olan yazarın, hikâyelerinin yeni baskıları yapılmamakta ve onun ismi geniş okur kitleleri tarafından tanınmamaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 6 okur okudu.
  • 3 okur okuyacak.