Aslı Takanay

Aslı Takanay

Çevirmen
8.8/10
167 Kişi
·
63
Okunma
·
1
Beğeni
·
38
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
96 syf.
·Beğendi
Yazarın okuduğum ilk eseri olduğu için incelememe onun hakkında biraz bilgi vererek başlamak istiyorum.

Ukrayna asıllı Rus yazarımız Gogol "Palto" isimli hikayesini 1842 yılında yazıyor. Aynı yıl en yakın arkadaşı ve meslekdaşı olan Puşkin'i kaybediyor. O öldükten sonra da Rusya'daki popülerliği artıyor.

Hepimizin duyduğu bir söz vardır. "Hepimiz Gogol'ün paltosundan çıktık" diye. Bu sözün Dostoyevski'ye ait olduğu söylense de Ayrıntı yayınlarının Önsöz kısmında bu sözün Gorki'ye de ait olabileceği konusunda bir bilgi geçiyor. Sonuç olarak söz kime ait olursa olsun burdaki "hepimiz" lafından kastedilenin Rus Edebiyat'ı olduğunu anlıyoruz.

Gogol'le beraber Rus Edebiyat'ı sadece toplum da üst seviyelerdeki tanınmış insanların hikayelerini işlemekten sıyrılmış, ezik küçük insanların hikayelerini de yer vererek yeni bir döneme girmiştir.

Rus eleştirmenleri, yazarın bu eserle Rus bürokrasisinin dehşet vericiliğini, kesin bir dille ifşa ettiğini, bununla beraber bu hikayenin bir protesto özelliği taşıdığını da söylemişlerdir.

Palto'da ki Akakiy Akakiyeviç karakteri, Dostoyevski'nin Insancıklar'ındaki Makar Aleksiyeviç'i ile Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sındaki Raif Bey'i anımsattı bana. Burda da toplum tarafından küçümsenen ve hor görülen basit bir memurun hikayesi konu edilmiş. Tek fark 19. Yüzyılın sonunda popüler hale gelen Hayalet hikayelerine de örnek teşkil edecek motifleri de içinde barındırması olmuş.

Yazarın anlatım tarzı süslü cümlelerden uzak olmasına rağmen (ki fazla alıntı paylaşmadığımdan fark etmişsinizdir bunu) gayet sade ve gerçekçiydi. Arada Rus kültürünü de anlatan sözleri de dönem insanlarının özelliklerini anlayabilmemiz adına gayet yerindeydi. Mesela Ruslar'da bir insanın isminden önce ünvanının belirtilmesi gerektiğini ve Rus insanının dedikodu tutkunu olduğunu vurgulamış. Öz eleştiri de bu olsa gerek. O yüzden de dönemin eleştirmenleri tarafından neden sert bir dille eleştirildiğini anlamamız mümkün oluyor.

Çok kısa bir öykü tarzındaki bu kitabı okuyunuz efendim.

Keyifli Okumalar..
460 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
"Çernobil 'i bir felsefe gibi kavrayacagımız günler bekliyor bizi gelecekte.."

https://youtu.be/FlQ-YpGKYXw

Bilmemizi istedikleri dışında, insanların neler yaşadığını öğrenmek isterseniz ..okuyun ...
Kesinlikle zaman kaybı diyemeyeceginiz bir yazar ...bir iç ses..kitabı "Çernobil duası "
Çok şey yazmak isterdim ama susup düşünmek istiyorum ...

Aşk' a veda edemeyen bir kadin'da kaldı aklım....adı Valentina Timofeyevna Ananaseviç... (umarım sağ ve mutludur)
293 syf.
·6 günde
Bu kitap bir roman değil, kurgu değil, tamamen gerçek. İkinci Dünya savaşında Almanların Rusyayı işgali sırasında çeşitli yaşlarda (4, 5, 6, 7, 11, 15...) çocuk olanların o günlere dair anıları.  "Neler hatırlıyorsun, neler yaşadın?" sorularına verdikleri cevaplar. Unutmak istedikleri o günlere dair hatıraları.  Onlar bu savaşın son tanıkları.

Nerdeyse hiç alıntı yapamadım nasıl yazabilirdim, suyu ısıtıp yemek diye içtiklerini, açlıktan çimen yediklerini, babalarını savaşa gönderip ölüm haberini almalarını, annesini toprağa veren çocuğun benim annem çok güzeldi niçin yüzünden vurmuşlar demesini, yerlerde gördükleri onca ölü insanı, ölü hayvanı, aç ve sefil halde bombardıman altında trenle başka yerlere gönderilişlerini, bitlenmelerini, anne baba hasretlerini...

Savaşın en çirkin yüzünü çocuklar görüyor en kapanmaz yaralarını çocuklar alıyor.

Bu kitap bir delil, savaşın iğrençliğinin, insanların zalimliğinin, vahşiliğinin delili. Savaş zamanı yaşanılan değişimin delili. Adıyla sanıyla kendi ağızlarından anıları yazılan yüz kadar çocuk. Her bir anının başında adı, o zamanki yaşı ve sonraki mesleği yazılı. Ölümden kurtulmuş ve doktor, pilot, işçi bir çok meslekte hayatlarını devam ettirmişler. Tüm korkuları, tüm acılarıyla...

Yüreğiniz bu acıları okumayı kaldırmakta zorlanabilir ama okuyun, okunmalı...
293 syf.
·2 günde·9/10
2015’te Nobel Ödül Komitesinin Aleksiyeviç' i seçmesini kimse beklemiyordu. O vakte kadar sadece 5 adet kitap yazmış, bunlardan sadece iki tanesi İngilizceye çevrilmişken Aleksiyeviç'i kim bilebilirdi? Yeni bir edebi tür yarattığı gerekçesiyle ödüle layık görülen yazarın kitapları diğer dillere çevrilince ödül komitesinin kararının ne kadar yerinde olduğu da kanıtlanmış oldu. Yazarı hiç okumamış olanlar için bu yeni türün ne anlama geldiğini kısaca açıklayayım. Yazar her kitabını belgesel kitap dediğimiz bir tarzda yazıyor. TV'de izlediğimiz belgeselin yazıya dökülmüş, kitaplaştırılmış hali gibi. Yazar her kitabında aynı tekniği kullanmaktan hiç vazgeçmiyor. Kitaplarında her kesimden insana söz hakkı vererek onların hikâyelerini sonsuza dek kayıt altına alıyor.

1941 Haziranı. Güzel, güneşli bir gün. Sonra birden o uğursuz söz: "Savaş çıkmış." Kuşların yerini ölüm kusan uçaklar, bahar yağmurlarının yerini masumların kanı, çiçek kokusunun yerini barut kokusu alıyor. Savaşı yaşamamış birinin savaş hakkındaki bilgileri televizyondan gördüğü, kitaplardan okuduğu, radyodan duyduğu kadardır. Peki savaş bir çocuğa ne ifade eder? Aleksiyeviç bu romanında bu soruya cevap arıyor. İkinci Dünya Savaşı'nda Nazi işgalini çocuk olarak yaşamış insanların aykırı öykülerine yer veriyor. Çocukluğa aykırı, insanlığa aykırı, güzel ve iyi olan her şeye aykırı 100 öykü. Bu öykülerin yazarları yaşları 3 ila 13 yaşında değişen çocuklar. 3 yaşında bir çocuk savaşı hatırlar mı demeyin. Hatırlarmış.

Bu yazıda benim sesimden başka yüzlerce ses var. O uğursuz şeyin tanımını biz yapmayalım, bırakalım çocukluğunu yaşayamamış bu son tanıklar yapsın:

Savaş;
900 gün açlık çekmektir,
köpeğin sahibi tarafından yeneceğini hissetmesidir,
demir olan her şeyden korkmaktır,
biberonların ateşe atılmasıdır,
bomba sesleri, kan, pislik içinde bebeklerin dünyaya gelmesidir,
şehirlerde yaşayan hayvanların sırra kadem basmasıdır,
birinin kadın ya da erkek olduğunu sesinden ayırt edilememesidir,
çocuksuz kalan sokaklardır,
kuşların uçmayı unutmasıdır,
savaş esnasında renklerin, kokuların, seslerin hiçbir zaman akıldan çıkmamasıdır,
Almanlar geliyor dendiğinde tavukların bir kerecik bile gıdaklamamasıdır,
öksüz ve yetim çocukların azar işitmeyi istemesidir,
oyuncak bebeklerin, şekerlerin, oyuncakların savaşı hatırlatmasıdır,
yabancı birine sana anne diyebilir miyim demektir,
yetimhanedeki çocukların bir yabancı gördüklerinde “o benim annem, o benim babam” diye sevinç çığlıklarıdır,
babasını, annesini başka çocuklarla paylaşmamak için, "çek elini, o benim annem, o benim babam" diyebilmektir,
savaş sarışın, mavi gözlü, yakışıklı delikanlıların yaşlıları ya da kadınları sebepsiz yere neden öldürdüğüne bir anlam verememektir.

Aleksiyeviç'in her kitabında kendime hep şu soruyu sormuşumdur: "Ben niye yaşıyorum?" Bu insanların yaşadıklarının yanında benim yaşadıklarımın ne önemi var?" Yazarın her kitabı sarsıcı, rahatsız edici, üzücü... İnsanın etkilenmemesi mümkün değil. Yazar gerçekten insanın vicdanına, insanlığına dokunmayı başarabiliyor. Okursanız pişman olmazsınız. Olsanız olsanız gerçekleri öğrendiğiniz, ne kadar kandırıldığınızı anladığınız için pişman olursunuz.
72 syf.
·8/10
Yıllardır süregelen ve alışkın olduğumuz bir düzen aslında. Bu kitabı okuyan herkes kendini bulacaktır, ya ezen olarak ya da ezilen olarak... Haksızlığa uğrayan güçlü ise, adaleti sağlamak mevkii sahiplerinin saniyelerini alıyor, fakat haksızlığa uğrayan, güçsüz,düşük vasıflı ise, adaletin bile adil olmadığını görüyoruz. Bu yüzden Zülfü Livaneli'nin sözleri ile bitirmek istiyorum "....... adil olanı güçlü kılamadığımız için,güçlü olanı adil kıldık"
96 syf.
·4 günde·Beğendi
Çok güzel bir kitap ... Herkesin okuması gereken bir kitap ) zaten Dostoyevski'hepimiz Gogol un paltosundan çıktık " demiş . Zamanının sorunlarını çok güzel ve korkmadan anlatmış .okurken çok üzüldüm çünkü şimdi asgeri ücretle aile geçindirmeye çalışan insanları hatırlattı bana ...
460 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10
Yazarın diğer iki kitabı kadar bunu da beğendim. Ama iki kitapla kıyaslayacak olursam gene üçüncü sıraya alırım. Belki savaş ve kadın temaları daha çok dikkatimi çektiği içindir.
Çernobil bu zamana kadar merak ettiğim bir yer değildi, kitapla beraber araştırılacak çok konu buldum. Yazarın kitapta belirttiği gibi; birçok veri KGB tarafından yok edilmiş. Şuan insanlar kendi tuttukları verileri yayınlamaya korkuyor ve evlerinde saklıyorlar. Ne kadar yabancı kaynaklardan arasam bile istediğim bilgilere ulaşmam mümkün olmadı. Şuan Çernobil'i bu kitap sayesinde biraz biraz biliyorum.
Eminim kitaptaki sesler bildikleri, gördükleri ve hissettiklerinin hala tamamını anlatmamışlardır. Okurken hala içlerindeki "devlet" korkusunu hissedebiliyorsunuz. Kimisi dile getiriyor, kimisi için bu konudan söz ederken parantez içinde "susuyor." yazıyor.
Çoğu bu felaketi savaşa benzetmiş. Ben dışarıdan bakan biri olarak Çernobil faciasını bir kenara koyuyorum, çünkü onlar radyasyondan önce devletin sus payıyla savaşıyorlar.
Çocuğunuz kucağınızda, eşiniz kollarınızda ölürse neler hissedersiniz? Üstelik bu ölümün sebebini bile bilmiyorsunuz. "Barışçıl atom" diyorlar, sonraları "tedbirsizlik" kelimesi kullanılsa bile taşralı insanlar Sovyet'in hata yapma ihtimali olduğunu düşünmüyor ve Tanrı'nın bizlere verdiği bir ceza diyorlar.
İyotlu suyu içmeyi reddediyorlar, çünkü hala ineklerinin sütünde radyasyonu göremiyorlar. İktidar stokları iyotlu suyu halk şebekesine ilave etmiyor; suyun tadı değişir, insanlar paniğe kapılır diye.
İnsanlar o an olmasa bile yakınlarının çeneleri kaydığı, derilerinin döküldüğü, sindirim ve boşaltım sistemleri iş görmez hale gelip kendileri hastalar yerine yaşamsal faaliyetlerini bizzat yerine getirdiklerinde panik oluyorlar.
İnsanlığı benim aklımın alması mümkün değil. Hiç o kadar kurnaz olamadım. Bu kitabı okuduğumda hayretler içinde kalacak bir durum yoktu aslında ama şaşkınlıktan kaşlarımı indirmeden okuduğum bölümler oldu. Bir kere daha insanlığı anlamamın mümkün olmadığını kendime kanıtlamış oldum.
460 syf.
O acıyı yakından yaşayan,
Ailesini, sevdiklerini, dostlarını radyasyona kurban verenlerin ve onlarca yıl boyunca da kurban vermeye devam edecek olanların hüzün dolu hikayesi...

Çernobil...
Sadece patlamanın olduğu Ülkeyi değil, tüm Avrupa 'yı, Ülkemizi ve Dünya' nın bir çok yerini etkileyen felaket...

Ne zaman Çernobil ile ilgili bir şey okuyup izlesem aklıma ilk gelen isim rahmetli Kazım Koyuncu... Mekanı cennet olsun.

Umarım tüm bu felaketlerden insanoğlu ders almıştır.

Birçok şey gibi "Nükleer Teknoloji" yeniliklerinide 50 yıl sonrasından takip eden ülkemiz şimdiler de Nükleer Santral'e merak sardı. Hem de Dünya 'nın gözü Çernobil ve son olarak Japonya' da ki Fukişima Nükleer felaketinden korkmuş yeni arayışlara girmişken...

Tabi Nükleer Santral gerekli mi değil mi tartışılır..

Dünya'nın en zengin Toryum yataklarına sahip ve Uranyum bakımında da yeterli bi ülke konumundayken Nükleer Enerji 'den faydalanmamakta biraz................. olsa gerek. (Boşluğu siz tamamlayın)

Ama bizleri yönetenlerin Nükleer Santral' e yaklaşımı :

"Ha Evine Aygaz Tüp bağlatmışsın haa Nükleer Santral" böyle olursa, inanın ilerde çok büyük bi sıkıntı yaşarız çok...! (Allah Göstermesin)

Herkese,
İyi Okumalar
96 syf.
·1 günde
Okuduğum kitaplardaki semboller üzerine düşünmeyi ve araştırma yapmayı seviyorum. Bu kitabın da yazıldığı dönemi ve Rus Edebiyatı’nın simgeleme konusundaki başarısını düşününce, biraz araştırdım ve oldukça ilginç verilere rastladım.

Şimdi arkanıza yaslanın ve az sonra anlatacaklarıma hazırlanın.

Bilindiği gibi tüm hikaye paltolar etrafında dönüyor. Akakiy Akakiyeviç ise ana karakterimiz... Uysal, sessiz, çalışkan, kendisine verilen işten başka bir şey yapmayan, bir çok hakarete göz yuman, dış dünyaya kapalı bir adam! Gogol, Akakiy karakteri vasıtası ile dönemin Rus halkını tasvir etmiş. (Konu ile ilgili linkleri incelememin sonuna ekleyeceğim.)

Romanda anlatılan paltolar ise farklı hükümetlerin sembolleriymiş! Akakiy’in ilk paltosu, oldukça yaşlı, görevini yapmaktan aciz, her yanı yamalı ve incelmiş vaziyette idi. Artık yenilenme zamanı da gelmişti. Öyle ki orijinal rengi bile kaybolmuştu. Okuduğuma göre bu eski palto komünizm öncesi hükümeti temsil etmekteymiş. Akakiy bu eski paltoyu değiştirme konusunda epey direnç gösterse de, sonunda kabulleniyor ve ne pahasına olursa olsun yeni bir palto diktiriyor. Bu süreçte tabii bir çok şeyden vazgeçiyor hatta aç kalıyor ama yine de mutlu! Akakiy’in yeni paltosuna kavuşması komünizmin kurulmasını temsil etmekteymiş. Palto ile birlikte değişen Akakiy artık sadece iş düşünmeyen, saygı duyulan, eğlenen, düşündüklerini söyleyebilen bir adama dönüşüyor.

Ancak bu mutluluk çok uzun sürmüyor, çünkü paltosu ummadığı biçimde gasp ediliyor. Gogol’un yaşadığı dönemde sömürgeci ülkelerin komünizm düşmanlığını düşününce, simgesel biçimde: Akakiy’in paltosuna el konulmasına ve bunu kimsenin umursamamasına (göstermelik yardım toplanması hariç) şaşmamak gerek.

Yeni paltosunun yok olması ile Akakiy de yok oluyor ve hayalete dönüşüyor. Sizce de çok manidar değil mi?

Biraz sindirdikten sonra bu gözle tekrar okuyacağım. Henüz okumamış olanlara ya da benim gibi tekrar okumak isteyenlere keyifli okumalar :)

https://www.123helpme.com/preview.asp?id=67629

https://www.bartleby.com/...of-Change-F3CK7EXZVJ
96 syf.
·Beğendi·10/10
Karakterin acısını, çaresizliğini, kalbini kaplayan tüm o utancı gönülden hissediyorsunuz. Şüphesiz Gogol tarihin gördüğü en etkileyici yazarlardan biri.

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 63 okur okudu.
  • 4 okur okuyor.
  • 110 okur okuyacak.