Attila Tokatlı

Attila Tokatlı

YazarÇevirmen
8.5/10
480 Kişi
·
1.399
Okunma
·
7
Beğeni
·
465
Gösterim
Adı:
Attila Tokatlı
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen, Yönetmen
Doğum:
Denizli, Türkiye, 1934
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 22 Şubat 1988
Çevirmen, yazar ve yönetmen Atilla Tokatlı 1934 yılında Denizli'de doğdu. Orta öğrenimini Galatasaray Lisesi'nde yaptı. Uzun yıllar Paris'te bulundu; filmoloji öğrenimi gördü. Yurda döndükten sonra ilkin Arena tiyatrosunda oyunculuk, reji asistanlığı ve daha sonra rejisörlük yaptı. "Denize İnen Sokak' filmi, ilgiyle karşılandı. 1965'lerde çevirmenliğe yöneldi. Düşün ve sanat alanında önemli yapıtları dilimize kazandırdı. Elsa Triolet'den çevirdiği "Beyaz At' romanıyla 1971 Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülünü kazandı. İlya Ehrenburg'dan "Paris Düşerken', Ostrovsky'den "Ve Çeliğe Su Verildi', Gorki'den "Foma', Mayakovsky'den "Trajedi', Stancu'dan "Çingenem' gibi yapıtları çevirdi. Ayrıca Ansiklopedik Felsefe Sözlüğü, Uluslararası İlişkiler Tarihi ve Sosyalist Kültür Ansiklopedisinin ilk 5 cildini hazırladı. Atilla Tokatlı 22 Şubat 1988'de İstanbul'da öldü.
Nesi var Amerikalının bugün insanlığa sunacak? Sanatı ve kültürü, ya Batıdan gelme, ya da Zencilerden çalmadır; bilimi ve tekniği ise; Dünyanın dört bir yanında ithal ettiği beyinlerin ürünü... Ünlü "Pratik Zeka" sı var evet; o da artık sadece Vietnam'ın utancını Ay'a insan yollamanın şamatasıyla kapatamaya yarıyor
Attila Tokatlı
Sayfa 192 - Gezegen Yayınevi
Masonların şeytanla ilişkisine gelince, itiraf edelim ki bu konuda evet veya hayır demek bizim için mümkün değildir. Şeytanı yakalayıp kendisine sormak gerekir.
Attila Tokatlı
Sayfa 175 - Gezegen Yayınevi
Ünlü antropoloji bilgini Alden Mason And Dağlarının Peru kesimindeki İnka yıkıntılarında, dökme platinden süs eşyası bulunduğunu açıklıyordu. Oysa platin 1730 derece ısıda erir; ancak işlemek için bizim teknolojimiz ayarında bir teknolojiye ihtiyaç vardır.
Attila Tokatlı
Sayfa 43 - Gezegen Yayınevi
Platon, "Siyasal eylem" diyordu "baskı ve şiddet kullanımını şart koşuyor. Oysa barış ve adalet arasında koşan filozofun, bu türden araçları kullanması ya da kullanılmasını önermesi söz konusu olamaz. Rousseau ve Fichte ile birlikte, sosyalizmin butün ön Marxçı teorisyenlerinin inançları da budur. Hegel ise, bu ikilemin yanlış olduğu düşüncesindedir: "Çünkü, insanların evlemlerine egemen olan şey. hiçbir zaman, bireyin ahlak açısından saf kalması tasası olmamıştır. İnsanların eylemini yönlendiren açı, tarihsel zorunluluktur ya da tarihsel akla uygunluktur.
359 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

İŞBU İNCELEME 1 MAYIS' TA "ÇALIŞTIRILAN İŞÇİLERİMİZE" İTHAF EDİLMİŞTİR...

Selamın kavle Cimcimeler ve hormonlu Cin Aliler.. Hiç uzatmadan hemen bodoz konuya girmem lazım .. Mazot yüklemesi yapıcam zamana karşı yarışıyorum çünkü.. Akşam kaçamak bir "KANGAL ON THE MANGAL "(KOH KOH KOH =) ) tribine koşucaz .. Bünyeyi neş' e ile doldurup yarına moral depolamam gerek falan fıstıKh (anladın o "k" harfini!! ) ..

Bu incelemeyi niçin yapıyorum .. ÇÜNKÜ BUGÜN 1 MAYIS !! Bugün EMEĞİN günü .. Bugün çalışanların günü .. Haketmesine rağmen hakkını alamayanların günü .. Peygamberin , "alnının teri kurumadan hak sahibine HAKKINI VERİNİZ" demesine rağmen , ceza sahası dışından abanılan topun üst direkte patlayıp outa çıktığı gibi gerçek hayatlarını banka kredilerine ipotek edenlerin , hayata teğet geçenlerin , 1 günlükte olsa hakedilmiş mutluluktan sekenlerin , ateşleri kucaklayıp serden geçenlerin günü bugün .. Bugün kendim memur statüsünde olmama rağmen ben izinliyim fabrikada İŞÇİLER çalışıyor.. Anlamazlar gerçi ama biraz da onlar için , onların davası için kanlı topuzu savuran ellere , DEMİR ÖKÇE' ye dur demiş Eduardo Galeano için yazıyorum..Hugo Chavez ' in , koltuğunun altına sıkıştırdığı bu kitabıyla Barack Obama'yı tavlada 5-4 kaybetmiş (bilenler bu 5-4 mevzusunu bilir.. bilmeyenler de sorarsa söylerim özelden =)) cicoz PEMBO kıvamına sokan bu muhteşem adam için yazıyorum .. Ezildiğinden haberi olmayan karbon kağıdı aromalı bünyeler için yazıyorum .. İnceleme uzun .. Baştan anlaşalım .. Okumayacaksan İşte Hendek İşte Deve .. Sonradan zırlayan birini görmek istemiyorum ..

Kimdir bu Eduardo Galeano ?

Kolomb denen keferenin Amerika' yı keşfinden ve kıtaya adını veren Americo Vespucci ' nin buranın yeni bir kıta olduğunu söylemesinden yıllar yıllar sonra 3 Eylül 1940 günü Uruguay ' ın başkenti Montevideo ' da dünyaya gelen ve rivayetlere göre doğar doğmaz GOL diye bağıran şahsın adı Eduardo Galeano =)) .. Bu gol mevzusu önemli çünkü bu küçük Latin Amerika ülkesinin dünyada pek çok ilklere imza atmışlığı var .. Bunlardan biri de ilk Dünya Kupa' sının yapıldığı ülke ve bu kupayı ilk kaldıran ülke olması .. Dolayısıyla bir futbol aşığı kendisi .. Yalnız hiçbir dönem istediği randımanı alamamış olacak ki meşin yuvarlağın ardından koşmayı bırakıp , kağıtlara yönelmiş .. Babası evi geçindirmek için kendi alın teri ve arada oynadığı futbol bahisleriyle ev geçindiren bir birey.. Bu yüzden bolluk bereket içinde değil yokluğu hücresinin her zerresine dek hissederek büyümüş..Sadece yazar olarak düşünmeyin siz onu ..Dedim ya kağıtlara yönelmiş diye.. Resim yapmayı da çok seviyor .. Bu yüzden ilk siyasi karikatürünü o dönemdeki iktidarın haftalık yayımladığı "EL SOL" dergisine satmış..Tabii o dönemler sosyalizmin gürlemeye başladığı yıllar .. Küba resti çekince bunlar da bir heyecanla basıp gidiyorlar Küba'ya.. Anılarından okuduğuma göre burda bir perküsyoncu ile tanışmış .. Ama adam olayın piri hakikaten..Nasıl böyle çalabiliyorsunuz diye yaklaşıp sorduğunda , "Yalnızca "ELLERİM KAŞINDIĞI ZAMAN ÇALARIM" cevabını almış..Ve kitaplarından anladığım kadarıyla tüm yazılarını cidden "ELLERİ KAŞINDIĞI" zaman yazmış haksızlıkların üzerinde kaşıyabileyim onları diyerek..Sadece yazarlıkta değil , hayata ilk atıldığı dönemlerde banka memurluğu , fabrika işçiliği ve fatura tahsildarlığına kadar yapmadığı iş kalmamış.. dolayısıyla SÖMÜRENİ DE SÖMÜRÜLENİ DE gayet iyi gözlemlemiş.. Yazar olduktan sonra düzenli yazmak zorunda kalınca hiç istemediği alanlarda da yazmak zorunda kalan Galeano' nun şöyle de muhteşem bir sözü var .. Diyor ki ,

- ZATEN YAZI , İNANMADIĞIN DÜŞÜNCELERİ YAZMANI ASLA AFFETMEZ . İNAN BANA YAZININ İNTİKAMI, İNTİKAMLARIN EN KORKUNCUDUR.

Meali : Kendi değerlerini maddiyatla bir tutup , "yeşiller" için yazmamış. Kantarın her daim kendince doğruların bulunduğu kefesinde yeralmış.

Az da bu kitap üzerinden devam edeyim anlatmaya .. Ama ondan öncesinde safları belli etmek adına dostu düşmanı da tanıtmam gerek ..Evo Morales' in şöyle bir lafı var ki üstüne zerre ekleme yapamazsın ..

"Darbe olmayacak tek ülke ABD, çünkü orada ABD Büyükelçiliği yok."

İşbu kitap, bu aforizmanın kitaplaştırılmış MANİFESTOSUDUR!!! Şili ' de katledilen Salvador Allende ' nin yeğeni olan yazar İsabel Allende ' nin ülkeden kaçarken valizine , Latin Amerika ' da tutuklanan tüm sol görüşlü yazarların zulasına kattığı bir başucu kitabı bu.. 90 günde yazıp tamamladığı bu efsane kitapta, "LATİN" Amerika' nın keşfinden başlayıp, nasıl Avrupa' nın ve Amerika Birleşik Devletleri' nin SÖMÜRGESİ haline geldiğini , uçsuz bucaksız doğal zenginliklerine karşın nasıl fakirleştiğini anlatır size Galeano.. Ezilenleri ,daha doğrusu taşeron sistemle köle haline getirilen işçileri , işçilerin hakkını peşkeş çeken kodamanları , yapılan haksızlıkları , hukuksuzlukları anlatır bu kitap.. Hani tabiri caizse gözü yaşlı mazlumların serzenişidir.. İşte bu yüzdendir ki bu kitap , KENDİ MEMLEKETİ URGUAY DA BUNA DAHİL OLMAK ÜZERE İSTİSNASIZ DARBE OLAN TÜM LATİN AMERİKA ÜLKELERİNDE YASAKLANMIŞTIR .. Doğruyu söylediği için dokuz köyden kovulmuş Urguay' daki darbeci komita tarafından pasaportu elinden alınarak sürgün edilmiştir .. İsmi ölüm listelerine dahil olmuştur .. Lakin susturulamamıştır..

Diyorum ya bugün 1 Mayıs .. Sizler için bunları yazan ,cesur yürekli , doğru düzgün , dürüst ahlaklı "İNSAN" gibi insanlar da var .. Sadece bilin istedim .. Ne mi yazdı ? Al sana bir kaç alıntı ..

*"Brezilyalı bir işçi , Fransız bir işçinin bir saatte kazandığı parayı kazanmak için iki buçuk gün çalışmak zorundadır.Kuzey Amerikalı bir işçi, Rio de Janeiro 'da çalışan bir işçinin bir aylık ücretini , on saatten biraz fazla bir sürede kazanır.YineRio de Janeirolu bir işçi , sekiz saatlik bir iş gününde , bir İngiliz ya da Alman işçisinin yarım saatte kazandığından daha az ücret alır."

*"Bundan yüzyılı aşkın bir zaman önce Guatemalalı bir dışişleri bakanı şu kahince sözü söylemişti:
- 'DEVANIN , DERDİN KAYNAĞI OLAN ABD' DEN GELMESİ, BENİ PEK ŞAŞIRTIR DOĞRUSU.' "

*"Bolivya yerlileri 1952 ' de yapılan devrimle haklarına kavuşuncaya kadar "pongolar" köpeklerle bir arada uyur, köpeklerin yemek artıklarıyla beslenir, beyazlarla konuşabilmek için yere diz çökerlerdi.Binek hayvanı yokluğunda yerliler yük hayvanı gibi kullanılmıştı uzun süre.Bugün de Ant Dağları'nın yüksek yaylalarında bir parça kuru ekmek karşılığında dişleriyle bile yük taşıyan yerli hamallara rastlanır."

* "Kuzeydoğuda ilerleme bile ilerici değildir, çünkü bir avuç toprak sahibinin denetimindedir.MUTLU AZINLIĞIN DOYMASI İÇİN YIĞINLARIN AÇLIKTAN ÖLMESİ GEREKİR."

* "...kendi kalayını işlemekten aciz olan Bolivya,buna karşılık,sekiz hukuk fakültesine sahiptir.Bu fakülteler seri halde,yerlilerin KANINI EMEN VAMPİRLER ÜRETİRLER."

*"Sömürge soygununda kılıç ve haç yan yana ve omuz omuza yürümüştür hep."

*"Yerliler çalışmaları karşılığında aldıkları birkaç kuruşu, yiyecek yerine koka yapraklarına harcıyorlardı.Bu yaprakları çiğneyerek, yani KENDİ HAYATLARINI KISALTARAK madenlerdeki cehennem hayatına katlanmaya çalışıyorlardı.Yerliler alkol de kullanıyordu; efendileri 'kötü alışkanlıklar'ın yaygınlaşmasından şikayetçiydiler.Günümüzde de Potosi yerlileri AÇLIKLARINI BASTIRMAK VE KENDİLERİNİ ÖLDÜRMEK İÇİN koka yaprağı çiğnerler.Ayrıca , saf alkolle iç organlarını kavurmaya da devam ederler.MAHKUM EDİLMİŞLERİN, ZARARI YİNE KENDİLERİNE DÖNÜK BİR İSYANIDIR BU."


Eveeeet !! İşte bir barut kokulu incelememizin de böylece sonuna geldik..

"HAK" TAN BAHSEDİP , "HAK YİYENLER" ..O çok "korktuğunuz" cehennem için SLAYER bir dönem şöyle muhteşem bir parça yapmıştı .. Oraya gittiğiniz de sizi ızgarada maşayla çevirecek , daha doğrusu pişim sürenizi belirleyecek olanlar hiç ummadığınız "İNSAN"lar olabilir =))

Bu sizler için : "HELL AWAITS"(CEHENNEM BEKLİYOR) !!! 0:43 'ten sonra zebaniler geliyor CİCİŞLER =))

https://www.youtube.com/watch?v=Uxzd6ANDTj8

Bu da benim için .. Ben "ATEŞİ" alayım.. "Mangalda" lazım olacak !!! =))

The "FIRE" to Conquer the WORLD !!!!

https://www.youtube.com/watch?v=QeGQ5RJw2Cg

BAYRAMINIZ KUTLU OLAAAAAA KİKİRİKLER!!!! Selam , sevgi ve BİTMEK TÜKENMEK BİLMEZ bir "İŞSİZLİKLE"...
359 syf.
·11 günde·Beğendi·10/10
Kitabın her satırını, her cümlesini hatta neredeyse her kelimesini Kristof Kolomb'a lanetler yağdırarak okudum. Eğer bu adam bu kıtayı keşfetmeseydi veya kıta daha ilerideki yüz yıllarda keşfedilmiş olsaydı; belkide insanlar, kesinlikle bu kadar vahşeti yaşamazdı. 'Ve insanlık tarihi de belki çok farklı bir şekilde gelişirdi'', diye iyimser olarak düşünüyorum.

Latin Amerika . Adeta beş yüz yıldır bitmeyen, daha doğrusu bitirilmek istenmeyen , sadece aktörlerinin değiştiği bir vahşet, bir sömürü düzeni. Bu vahşeti sadece kendi yaşamayıp , Afrika kıtasının ve Afrikalıların da yaşamasına sebep olan kıta. Öyle ya ! Eğer Amerika da ihtiyaç hasıl olmasa 350 yıl boyunca kölelik olurmuydu ? Kölelik sadece Arabistan ve çevresiyle sınırlı kalırdı. Böylece milyonlarca insanın kanına girilmemiş olurdu.

Kitapta yazar, Amerika kıtasına ilk ayak basılmasından başlayarak , Meksika da dahil olmak üzere Latin Amerika'nın tamamında 1970 yılına kadar yaşanan tüm olayları geniş bir şekilde anlatıyor. Adeta ülke ülke, dönem dönem, ayrı ayrı tüm vahşetleri ele alarak arka arkasına sıralıyor. Yaşananları okurken bizler insanlık adına utanıyoruz ama bütün bu vahşetleri yapanlar maalesef ki büyük zevk alarak bunları yapıyorlar ve hala da yapmaya devam ediyorlar.

Kıtayı önce İspanyol ve Portekiz'liler soyuyorlar. Arkasından İngiltere giriyor. Ve son olarak sahnede yeri ABD alıyor. Dedim ya vahşet aynı vahşet, soygun aynı soygun, sadece aktörler, materyal ve yöntemler değişiyor beş yüzyıl boyunca.

İspanyollar ve Potekizliler direk yerlileri yok ederek toprakları ve madenleri ele geçiriyorlar. İngilizler ince İngiliz oyunlarını devreye koyup, bölge devletlerini birbirine kırdırıyorlar ve sonuçta tek kurşun atmadan ülkelerin ekonomik yönden sahibi oluyorlar. ABD başa geçirdiği diktatörler, kukla yöneticiler ve tetikçileri vasıtasıyla bu işlemleri yapıyor.

Diğer değişen ise materyaller. Önceleri altın, gümüş, elmas gibi değerli madenler olmak üzere demir, çinko, mangan, bakır, kalay, kurşun, radyoaktif elementler başlıca sömürülen yer altı zenginlikleri. Tabii ki son dönemde en büyük yeraltı sömürü materyali petrol. Bunlardan başka ormanlar, şeker kamışı, kahve, kakao, kauçuk, muz, pamuk gibi tarımsal ve endüstriyel materyaller de sömürünün diğer ürünleri.

Tabii ki bütün bu sömürüler yapılırken milyonlarca insan vahşice ve acımasızca yok ediliyor. Başta toprak zenginliği olmak üzere ülkelerin her türlü varlıkları yağmalanıp ortadan kaldırılıyor. Dile kolay tam beş yüz yıl boyunca bu kıta bütün bunları yaşıyor ve yaşamaya da hala devam ediyor.

Yazar bütün bunları tek tek anlatıyor. Dünya üzerindeki şu anda hakim emperyalist ülke olan ABD 'nin yaptıklarını okudukça insan kendi bölgemizin ve en başta da kendi ülkemizin yaşadıklarını ve şu andaki durumunu analiz etmeden geçemiyor. Ve bunun sonucunda da geldiğimiz noktanın ne kadar acı olduğu yüzümüze bir şamar gibi çarpıyor.

Eduardo Galeano, olayları o kadar geniş, açık ve net anlatmış ki bu kitabın, tarih konusunda en fazla bilgi içeren kitaplardan biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kitabın tek olumsuz yanı 1970 yılına kadar olan olayların anlatılmasıdır. Hatta yazar ikinci bir ilave bölüm yaparak kitap çıktıktan sonra 1979 yılına kadar geçen sürede olanların da bir kısmını anlatma ihtiyacı duymuştur. Ama ondan sonraki olaylar maalesef yer almamaktadır.

Emperyalizm konusunda muhteşem bir bilgi hazinesi olan bu kitabı ben büyük beğeniyle ama çok üzülerek okudum. Herkesin ama herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap olduğu kanaatindeyim ve kesinlikle okunmasını da tavsiye ediyorum.
524 syf.
Devrim aydınlık ufuklar ister. Hep biraz daha ötesini görmeye sevdalıdır.

Devrim direnç ister, azim ister, inat ister.

Devrim inanç ister güzel günlerin geleceğine dair.

Işsizliğe, yokluğa, sefalete ,diktatörlüğe karşı;
"Ekmek, barış, özgürlük!" hayallerinin yeşerdiği bir Ekim fırtınasında savrulmadan dik durabilecek yürek ister. Çaresizliğinden güce dönüştüğü, çeliğe su verildiği yerdeyiz. Yıl 1917..

Beyaz Ordu'ya karşı Bolşeviklere kucak açmış, yorgun, aç ve tükenmiş bir ulusun, yokluğun son raddesinde silkinip ayağa kalkmasının öyküsü, yakın tarihin önemli bir kesitini gözlerimizin önüne seriyor.
Asıl enteresan olan şu ki, bu kızıl yangının ortasında, henüz yirmi yaşındayken gözlerini kaybeden yazarımızın anlattıkları bizim gözlerimiz oluyor.

Ben onun yüreğinin kanatları olduğuna inanıyorum. Dünyanın dört bir yanında sesine yankı bulmasının sebebi yalnızca bu olabilir.

Ücretsiz sağlık hizmetinden Toprak Kararnamesi'ne kadar eşitlik,özgürlük, kardeşlik çizgisinde bir bir gün yüzüne çıkan umutlar, Lenin'in sert politikalarına rağmen, devrimi doğuran ve çocukları gibi sahip çıkan halkın sesinde soluk, gözünde ışık, heybesinde ümit olurken, bütün bunlara sahip olabilmek için ödedikleri bedeller, ruhlarının en savunmasız yanına çakılıp kalıyor..

Bütün dünyanın sol yanında deli gibi çarpan bir umut oluyor devrim. Hülyaların en muştulusu, hayallerin en kızılı..

Ezilenlerin doğrulup silaha sarıldığı, dünyanın baştan sona değişeceği iklim gelmiştir artık. Hedef demir gibi bir halk yaratmaktır.

Ostrovski'ye bu satırları yazdıran da devrimdir. Devrimci kimliğinin gölgesinden kaleminin de faydalanması, onun bu koşuda hiç durmadan ilerleyeceğini gösterir. Tıpkı kitabın sonunda, kahramanımız Pavel'in kitabının basılacağı haberini duymasıyla hayata yeniden dönmesi gibi..böyle bir kitabın sonunda, bu kadar duygulanacağımı tahmin bile edemezdim..

Pavel öyle bizden, öyle candan ki okurken kendimizi onun yerine koyup, duygusal anlamda fazlaca yükselme ihtimalimiz çok yüksek. Kendimizi yazarın kelimelerine bırakmamız yeterli. O; acıyı, soğuğu, kavgayı, savaşı, isyanı, aşkı, devrimi..her şeyi bütün olarak gözlerimizin önüne seriyor. Ah..ki ben her seferinde onun görmeyen gözlerini hatırlıyorum..

Bu sebepten bu kitap bir otobiyografik roman özelliği taşıyor. Yirmi yaşında felçli ve kör olan yazarımız yine yirmi yaşında felçli ve kör olan Pavel'de hayat buluyor. Ikisi de yazarak hayatta olduklarının ayrımını varıyorlar. Ve anlıyoruz ki aslında yazmak, en büyük devrimlerden biridir.

Ve Çeliğe Su Verildi, Ostrovski'nin baş koyduğu kavgasına en büyük armağanıdır.

Mutlaka ama mutlaka okuyun. Ve sorun kendinize;

"Hayat denen orospuyu yenmek için ne yaptın?
Ne yaptın kırmak için bu demirden çemberi?.."






Keyifli okumalar..:)
233 syf.
·3/10
Yazarın seçtiği başlık, değindiği konu başlıkları (yunan, roma, ortaçağ, İslâm gizemciliği, rönesans, gül haç, masonluk,naziler vs) ilgi çekici. Ancak içerikleri çok sığ ve yetersiz kalmış.Daha çok araştırma yapılarak, çok daha başarılı bir eser ortaya konulabilirdi. Beklentimin yarısına dahi ulaşamadı.Tavsiye edemiyorum.
360 syf.
"Dünya insan için karanlık gecedir ve herkes kendi yolunu aydınlatmalıdır." diyordu babasının ölümüyle 5 yaşında annesi tarafından ayak bağı görülüp terkedilen Aleksey Maksimoviç Peşkov bildiğiniz Gorki takma adıyla Rusçada manası "acı" olan yazar.

Sezen Aksu'nun şarkısıyla bütünleşmiş sanki Gorki'nin yaşamı...
Acının insana kattığı değeri bilirim, küsemem
..
Hem çok zor, hem de çok kısa bir macera ömür
Ömür imtihanla geçiyor..

Gorki'nin Foma'sı ya da yazarın ruhu mu desem daha adil düzen için çırpınış halindeki ruh... Foma için sadece sınıf eşitliği için mücadele eden adam demek yanlış olur. İnsanı, dünyayı sorgulayan adamdır Foma. Neşet Baba'nın türküsünün özetidir Foma;

Bir anadan dünyaya gelen yolcu
Görünce dünyaya gönül verdin mi
Kimi böyük, kim böcek, kimi kul
Marak edip heçbirini sordun mu
Bunlar neden nedenini sordun mu...

Felsefesi olmayan, hayata olan bakış açıma katkıda bulunmayan romanları sevmiyorum. Mıç mıç aşkları, ihtirasları bünyem kaldırmıyor. Siz de benim gibi düşünüyorsanız;

Gorki'nin yazdığı ilk romanı olan Foma'sı sizlik. "Ana" eserinden de daha iyi olduğu düşüncesindeyim. Her bölümüyle bir yaşam dilimi, karakterler oldukça gerçekçi, canlı ve ilginç. Konu itibariyle babasının ölümüyle hiç bir şeyin sevmeyen, sevemeyen bir adamın öyküsü ancak patlattığı felsefe sağlam.
Tek olumsuz yanı eserin; Foma'nın doğumuna kadar olan bölüm bana göre gereksiz olmuş. Bu da yazarın ilk eseri olmasından kaynaklı toyluğu olabilir.
Oda Yayınları'ndan eseri okudum. Çeviri sorunsuz ve temizdi.

Gorki'nin sözüyle bitireyim:
"Kitap oku, gereksinim duyduğun her şeyi kitaplarda
bulacaksın,ama ciddi kitaplar olmalı."
262 syf.
·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kitabın son sayfası ve son satırları bir nevi yaşananların, olmaması gerekenlerin, insan onurunu kıran, savaşın vahamet'ini, vahşiliğini, insanda bambaşka ruhsal yapıların oluşturduğunu "keşke böyle olmasaydı, keşke yaşananlar sadece ama sadece keşkelerin hamurunda kalsaydı gerçek olamasaydı bunca şey." demeye getiren. vicdan muhasebesinin özeti gibi...
Yazar kitabını şu paragrafla bitiriyor zaten...: Anayurduma selam söyle benden Kör Mehmet'in damadı ! "Benden selam söyle Anadolu'ya.. Toprağına kanla suladık diye bize garezlenmesin...Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların, Allah bin belasını versin !...
Kitabın anlatımı, gayet güzeldi.
Yazar olayları objektif bir persfektif içerisinde kaleme almış olsa da bazı tarihi yanılgıların, çelişkilerin varlığını yadsıyamam. Kaleme alırken biraz objektifliğin zedelendiği hissi vermiyor değil.
Ayrıca kabul edemeyeceğim bazı şeylerin olduğunu da itiraf etmeliyim.; -Kitabın başından sonuna kadar ki düzenli ordunun
kurulmasından sonraki evrelerde dahi Türk Askeri
ne hala "Türk Çeteleri" demsi.
-40 bin Yunanlı savaş esirinin çukurlara doldurulup
silahla taranarak katledilmesi iddiası.
- 9 Eylülde Türklerin İzmir e girme aşamasın da
yerli halkın ve askerlerin bilhassa Ermenileri kat-
ledip ocaklarını, evlerini ateşe vermesini.
Gibi.
285 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
Yıllar önce üniversitede elden ele dolaşırken rastlamıştım kitaba. Koca üniversitede tek bir kitap vardı ve piyasada kitap  bulunmuyordu. Bu yüzden o tek kitap öylesine rağbet görüyordu ki bazen biri daha bitirmeden başka birince araklanılıyordu. Onlarca kişi de pusuda veya sıradaydı. Sırada bekleyenlerden biri olarak o sıra bir türlü bana ulaşmadı. Okulu bitirip mezun olunca da bu işin peşini bırakmamış, bir gün mutlaka okuyacağımın sözünü vermiştim.
Ancak zaman o kadar acımasız ki geçen yıllar içerisinde kitabı onutup gitmiş adını bile hatırlamaz olmuştum ta ki 1K'de tekrar karşıma çıkana dek. Okurken bu kadar rağbet görmesinin nedenini de çözdüm diyebilirim.
Neyse sözü daha fazla uzatmadan kitaba geleyim. Neredeyse çevrilmediği dil kalmayan Ostrovski'nin bu romanı gerçekten de eşine az rastlanır bir şaheser. Bir devrimin kalbindeki bir özyaşamı ele alışıyla roman her satırında okurunu kitap boyunca peşinden sürüklüyor.
Sanırım Ostrovski bu romanında arada küçük nüans farkları olsa da kendini anlatmış. Romanın kahramanı Karçagin de Ostrovski de hayatlarını devrime adamışlar, ikisi de 15 yaşında devrimle tanışmışlar, ikisi de ün rütbe önemine bakmadan devrimden devrime koşmuşlar, ikisi de savaşta ölümcül şekilde yaralanmışlar, ikisi de önce kör sonra felç olmuşlar, ikisi de yaşamlarının son anlarında anılarını kitaplaştırdıktan, kitap baskıdan çıktıktan sonra ölmüşler. Aradaki tek fark ise Katçagin'in 24, Ostrovski'nin ise 32 yaşında olması.
Tavsiyem, siz benim gibi yapmayın ve hiç vakit geciktirmeden okuyun.
359 syf.
·7 günde·9/10
Bu efsane kitabın incelemesine, en sonda söyleyeceğimi en başta söyleyerek baslayayim.

Ateşler içinde yanasın Colomb. İnim inim inleyesin Colomb.

Uruguay'li yazar Eduardo galeano'nun bu muhteşem kitabı, herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap. Hani derler ya, geçmiş geleceğe yön verir diye,tam karşılığı işte bu kitap.

Eduardo Galeano 'yu ilk kez 2015 yılında vefat ettiği zaman, birgün gazetesindeki röportajindan tanımış,ve daha hiçbir kitabını okumadan hayran olmuştum. Neden bu kadar geç tanıştım, diye de hayiflanmistim.

Bu kitap, Amerika kıtasının keşfedildiği günden bu yana, kitadaki vahşeti, acımasızligi, insan siluetindeki yaratıkları, kapitalizmin vicdansızligini ve gariban yerlilerin çaresizliğini anlatan bir manifesto.

Herşey Colomb ile başladı. Kitanin keşfi ile birlikte bakir topraklarin, yeraltı ve yer üstü kaynaklarının nasıl yağmalandıgini, yerlilerin nasıl köle gibi çalıştırılıp öldürüldüğünü, -yetmedi - Afrika'dan getirilen kölelerin aynı akıbete uğratıldığini okuyunca bilmem nasıl bir duyguya buruneceksiniz.

Altın ve gümüşle başlayan istilanin ,sonra kalay,bakır,çinko, demirle devam ettiği, eş zamanlı olarak yerustunde kahve,kakao,şeker,muz ile pekistirildigi bir istila. Bütün bu ürünler kıtadan üretiliyor,ama kıtada kalan para sadece yüzde bir. Gerisi gemi gemi Avrupa'ya taşınıyor. Sömürgecilik öylesine acımasız ki,ölen her yerli ve Afrika'li köle hemen yenisi ile değiştiriliyor. Bu konuda verilen rakamlar korkunç. Batının gözünde zaten insan bile değiller. Kilise batının her kararını onaylıyor,zulme ortak oluyor. Sömürü sadece yeraltında ve yerustundeki kaynaklarla sınırlı değil. Dinlerini ve dillerini de empoze ediyorlar. Asırlar geçiyor,acılar değişmiyor. Değişen şey acının sahipleri. İspanya ve Portekiz ile başlayan sömürgecilik, İngiltere, Hollanda, Fransa ve abileri ABD ile devam Edip bugüne ulaşıyor.

Bugün bu coğrafya dünyanın en yoksul coğrafyası. Bir zamanların en zengin topraklarinda bugün sadece acı ve gözyaşı var. 400 yıl once, tekerlekten bile haberi olmayan yerliler, batının topuna,barutina karşı koyamadilar. Öyle ki at sırtında gelen ispanyollari görünce, ilk defa at gördüler.

Bu kadar yağma,yıkım beraberinde kahramanları da üretti.Bolivar,Che,Castro,Zapata,Allande... Ama onların sonu da ya devrilmek,ya sürgün,ya da ölüm oldu.


İbretlik bir kitap.
359 syf.
·Beğendi·10/10
Daha önce paylaşmış olduğum bir kitabın incelemesini yaparken şöyle bir ifade kullanmıştım. İnsanlığın çöküşü tarımın keşfiyle başlamış olabilir mi acaba? demiştim. Şu an bitirmiş olduğum kitabın sonrasında rahatlıkla şunu diyebilirim. Evet insanlar tarımı keşfederek aslında insanlığın çöküşüne vesile olmuşken Kristof Kolomb ise Amerika'yı keşfederek insanlığın bitişine neden olmuştur. İyi de ne var ki bunda? dediğinizi duyar gibiyim. Emin olun bu kitabı okuduktan sonra Amerika hiç keşfedilmemiş olsun ve orada yaşayan masum yerli insanlar hep orada öylece yaşasın istersiniz.

Devamı : https://www.kitapofisihakan.com/...nin-kesik-damarlari/
262 syf.
·26 günde·Beğendi·10/10
O kadar çarpıcı ki roman, şu kısmı bile yaşanan tüm acıları anlatmaya yeter:

"Ve sen Kör Mehmet’in damadı! Hele sen! Niye öyle tiksinerek bakıyorsun yüzüme? Öldürdüm evet seni, ne olmuş! Ve işte ağlıyorum. Sen de öldürdün! Kardeşler, dostlar, hemşeriler! Koskoca bir kuşak, durup dururken katletti kendini! Anayurduma selam söyle benden Kör Mehmet’in damadı! Benden selam söyle Anadolu’ya! Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin!
Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların Allah bin belasını versin!"

Romanın kahramanı Manoli, tam büyük harp öncesi bu coğrafyada yaşayan ve harple birlikte kendi kararları dışında oradan oraya savrulan Anadolu Rumlarının temsilidir. Efes yöresinde Kırkıca’da yaşayan Manoli’nin hayattaki tek gayesi babasının hep çalışarak ve zorlukla sahip olduğu tarlaları çok küçük yaşlarından beri yaptığı gibi ekip biçmek, daha da büyütmek, bir köşesine ev yapıp sevdiği kız ile evlenmek ve kendi çocuklarını da aynı düzende yetiştirmektir oysa. Ama suretleri bilinmez büyük devletler ayakta zor duran Osmanlı’nın mirasını paylaşmak uğruna izin vermezler buna. Hem Osmanlı’yı daha kolay parçalayabilmek, hem de ticaretini hızlıca ele geçirebilmek için yüzlerce yıldır Osmanlı ticaretinin ana aktörleri olan Rumlar ve Ermenileri milliyetçiliği körükleyerek oyunun dışına itmek isterler. Zira çok iyi bilirler bu savaşın kazananının Osmanlı’nın Müslüman Türk, Rum, Ermeni sahipleri olmayacağını.

Körüklenen milliyetçilik rüzgarı ve Osmanlı’nın can çekişirken daha da bozulan yönetim ve adalet anlayışı Anadolu Rumlarını Yunan milliyetçiliğinin sempatizanı yapar önce. Yoksul ülke zorlu savaşa girip askere alınan Müslüman Türklerin çok azının eve geri dönebileceği görülünce, yüzyıllardır askerlikten uzak tutulan Hristiyan tebaanın gücünü daha da arttıracağından çekinilir, orduyu arkadan vurmalarını engellemek için Hristiyan Osmanlılar, ölümüne amelelik yapacakları Amele Taburları’na alınır. Bu ise çözülmeyi daha da hızlandırır. Osmanlı’dan destek göremeyeceklerini, tam tersine “içerideki düşman” gibi değerlendirildiklerini anlayan Rumlar yeni kurulan Yunan devletine dönerler yüzlerini. Ve Küçük Asya’da kardeşin kardeşi kıyımı başlar. Yüzyıllarca bir arada, kol kola, birbirine saygılı yaşamış halklar birbirlerinin boğazına sarılırlar kıyasıya. Sermaye istediğini alırken milyonlarca masum bu saçma savaşın kurbanı olur.

Kahramanımız Manoli gerek aklının gerekse şansının yardımıyla ölmez, ama oradan oraya savrulur, sürünür. Amele Taburu’na alınır, kaçar, çetecilik yapar, Dünya Savaşı’nda bir Yunan askeri olarak kardeşi Türklere doğrultur silahını, Mustafa Kemal ve ordusu Yunanlıları İzmir’den denize dökerken kaçar ve Sisam’a sığınır. Ama her adımında bilir aslında savaşının anlamsızlığını, bilir çaresizliğini; ve kaderine lanet eder.

Romanı okuyunca anlar ki insan, yoktur hiç kimsenin başka bir çaresi, ne acıdır ki yoktur kimsenin seçme iradesi. Büyük devletlerin kapalı kapılar ardındaki planlarında gereken isimleri önemsiz tüm bu halklar kaderin kendilerine yazdığı oyunu oynarlar yalnızca; ve yalnızca hayatta kalmaya çalışırlar, hepsi bu…

Yazarın biyografisi

Adı:
Attila Tokatlı
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen, Yönetmen
Doğum:
Denizli, Türkiye, 1934
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 22 Şubat 1988
Çevirmen, yazar ve yönetmen Atilla Tokatlı 1934 yılında Denizli'de doğdu. Orta öğrenimini Galatasaray Lisesi'nde yaptı. Uzun yıllar Paris'te bulundu; filmoloji öğrenimi gördü. Yurda döndükten sonra ilkin Arena tiyatrosunda oyunculuk, reji asistanlığı ve daha sonra rejisörlük yaptı. "Denize İnen Sokak' filmi, ilgiyle karşılandı. 1965'lerde çevirmenliğe yöneldi. Düşün ve sanat alanında önemli yapıtları dilimize kazandırdı. Elsa Triolet'den çevirdiği "Beyaz At' romanıyla 1971 Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülünü kazandı. İlya Ehrenburg'dan "Paris Düşerken', Ostrovsky'den "Ve Çeliğe Su Verildi', Gorki'den "Foma', Mayakovsky'den "Trajedi', Stancu'dan "Çingenem' gibi yapıtları çevirdi. Ayrıca Ansiklopedik Felsefe Sözlüğü, Uluslararası İlişkiler Tarihi ve Sosyalist Kültür Ansiklopedisinin ilk 5 cildini hazırladı. Atilla Tokatlı 22 Şubat 1988'de İstanbul'da öldü.

Yazar istatistikleri

  • 7 okur beğendi.
  • 1.399 okur okudu.
  • 79 okur okuyor.
  • 1.342 okur okuyacak.
  • 33 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları