Ayşe Hacıhasanoğlu

Ayşe Hacıhasanoğlu

Çevirmen
8.4/10
8,2bin Kişi
·
37,9bin
Okunma
·
22
Beğeni
·
2.544
Gösterim
Adı:
Ayşe Hacıhasanoğlu
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
1952
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü 1973 yılında bitirdikten sonra yedi yıl çevirmen olarak SSCB Büyükelçiliği Basın Bürosu’nda çalıştı. Bu dönemde Ekim Devrimi Sonrası Türkiye Tarihi ve Bir Karagün Dostluğu çevirileri yayımlandı. Daha sonra çalıştığı bankadan emekli oluncaya dek çeviriye ara verdi. Dostoyevski’den Karamazov Kardeşler ve Uysal Kız, Tolstoy’dan kısa öyküler, Kafkas Esiri ve Diriliş, Turgenyev’den Babalar ve Oğullar, Maksim Gorki’den seçme öyküler Makar Çudra, Bozkırda, Seyirciler, Amerika’dan İtalya’ya, Edebi Portreler ve Aleksandr Bogdanov’dan Kızıl Yıldız çevirileri arasındadır.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
1062 syf.
·12 günde·8/10 puan
Neden Tolstoy okumalı?

Zamanında çok yakışıklı bir topçu subayı olduğu için mi?
Üşenmemiş 1800 sayfalık kitap yazmış diye mi?
En bilinen iki Rus yazardan ismi daha kısa olanı diye mi?
Hristiyanlığı yerin dibine sokarken Müslümanlığı yücelttiği ve o kadar iyi gizlendiği için Rusya'da halen bulunamayan Hz. Muhammed kitabını yazdı diye mi?
Ak sakallı dede modunda istediği zaman rüyalarımıza girip bize kitaplarını okutabileceği için mi?
Yoksa günümüz Star Wars ya da Marvel evrenlerinin daha detaylısı olan, Savaş ve Barış evrenini tek başına oluşturduğu ve o kadar sayfa boyunca hiçbir şekilde "Ya burada mantıksal bir hata var"demenize izin vermediği için mi?
Halen bir savaşı onun kadar canlı, onun kadar yaşanmış anlatan birisi olmadığı için mi?
İstese bir pembe dizi kıvamına sokabileceği Anna Karenina'yı, bir çok yazara göre Dünya romancılığının zirvesi yaptığı için mi yoksa?

Tabi, böyle bir girişten sonra her mantıklı okuyucu "Anna Karenina şöyle güzel, böyle harika" gibi cümleler bekler. Hatta belki de, bazı değerli 1000K kullanıcısın yaptığı incelemelerde geçen (ve hiç üşenmeden kopyalayıp yapıştırdığım) aşağıdaki benzeri cümleleri.

"Okuduktan sonra trenlerden tren raylarindan uzak durmusumdur "
"Kitabın içine girip karakterlerin bütün duygularını sonuna kadar hissedebileceğiniz başyapıtlardan. Her karakterde kendimden bir parça buldum "
"Anna Karenina derin bir kitaptır. "
"Tolstoy'un St.Petersburg'un balolarını, Rus aristokrasisini çok iyi yansıttığı bir eser. "
"En kisa tanımı aşkın romanı. "
"Kitabı çok kısa sürede bitirdim diyebilirim. Nedeni herkesin pek tabii bahsettiği o akıcılık "
"Pembe dizi izliyormuşsunuz gibi severek okuyacağınız, sonrasında ne olacağını heyecanla bekleyeceğiniz bir kitap. "

Gerçi 2800 okunmaya karşılık 87 inceleme düşük bir rakam ama burada galiba bu link giriyor devreye. (https://1000kitap.com/...n-okunmayan-10-kitap)
Savaş ve Barış'tan bir farkı yok bence Anna Karenina'nın da bu açıdan. Ama burada olmasa da, 1873-1877 arasında ilk önce gazetede bölümler halinde yayınlanan (toplam 239 bölüm), 1878'de kitap olarak basıldıktan sonra ise Dostoyevski, Nabokov ve Faulkner başta olmak üzere bir çok yazar tarafından şaheser seviyesine çıkartılan bu kitap hakkında yayınlamış binlerce eser ve inceleme halihazırda mevcut. Hatta kitabın okuduğum İletişim yayınları nüshasının sonunda Vladimir Nabokov'un kitap hakkında verdiği derslerden parçalar da eklemeyi uygun görmüşler içeriği tam anlayamayan okuyucu için. (Nabokov da hayatını Dostoyevski'ye sallamakla kazanıyor herhalde o dönemde)

İşte bu ahval ve şeraitte; burada, 1000k'da yazılacak ve diğerlerinin aynısı olmaktan bir santim bile öteye gidemeyecek bir başka inceleme, kime ne yarar sağlar diye düşündüm tam olarak. Zaten bu kitaba başlamaya niyetlenip benim yüzümden vazgeçen, ya da sırf ben çok beğendimi belirttiğim için " Aman ben de okuyayım" diyecek bir okuyucu olacağını sanmıyorum, hele böyle bir platformda. Bu yüzden Esra Yalciner 'nın #26536293 incelemesi gibi ben de sadece tespitlerimi söylemek istiyorum bundan sonraki kısımda. Şahsi görüşlerim olduğu gibi haliyle bir çok incelemeyle benzerlik gösterebilecek şeyler çoğu.

- Tolstoy'la başlayayım. Nabokov son sözün büyük bir kısmında, elinde bir kronometre ile olayların hızlılığı yavaşlığından bahsederek kafamızı karıştırmaya çalışsa da, kitapta iki Tolstoy olduğu fikrine ben de katılıyorum ve onun yaptığı gibi Vaiz Tolstoy'un sıkıcılığını, Sanatçı Tolstoy'un mükemmelliği nedeniyle görmezden geliyorum.

- Herkesin bahsettiği gibi kitapta üç ilişki anlatılıyor.
Anna Karenina- Vronsky (Tutku ön planda)
Kiti – Levin (Size Lev diyebilir miyim ?- Aşk ve Tolstoy ön planda)
Dolly- Stiva (Yalan ve Sadakatsizlik ön planda)
Bunların dışında Aleksey Karenin'in (Anna'nın kocası) işiyle hırsın ön planda tutulduğu bir ilişkisi var. Bu yedi ana karakterin hiçbiri Tolstoy tarafından direk kötü ya da iyi diye lanse edilmiyor (Belki bir parça Karenin). Tarafsız bir tanrı anlatıcısı üzerinden şekilleniyor kitap. Belki de bu yüzden bu kadar kolay ilerliyor. Ben karakterlerin bazılarını Savaş ve Barış'taki karakterlere de benzettim ama kitabını okumadığım için yorum yapmam uygun olmaz sanırım.

- Okuyanların büyük bir kısmı karakterler ile empati kurabiliyor. Gerçekten 19. yüzyıl Rusyasında yaşayan bu üst tabaka karakterleri kendimizden biri gibi görebiliyoruz şu an bile.

- Her ne kadar karakterler üzerinden bir tarafsızlık mevcutsa da Vaiz Tolstoy sürekli araya girerek, dönemin Avrupa etkisine karşı düşüncelerini Levin ve Prens Shcherbatsky üzerinden vermeye çalışıyor. Fransızca konuşan Avrupa hayranları genellikle hep snop kişiler, iyi mantıklı Ruslar hep eskiye bir özlem halinde.

- Sanatçı Tolstoy'un öne çıktığı yerlerde adeta yaşıyoruz kitabı. Hiç bir şey batmıyor gerçekten. Öyle ki bahsettiğim yedi ana karakterin yanında, onlarca yan karakteri de ayrıntılı olarak anlatabilirim size şu anda.

- Vaiz Tolstoy'a son kez giriyorum. Kitabın sonunda Tolstoy gibi zayıflıklarından ve kuşkularından arınıyor ve iyi bir Hristiyan oluyor Levin. Kitap içinde de bunun sinyalini defalarca veriyor zaten. Mantıklı bir Rus Derebeyi olan Levin'in "Köylüler için okul ve hastaneye gerek yok. Yol yapılsa yeterli" demesi zaman/mekandan bağımsız olarak yüzümü gülümsetmedi desem yalan olur. Genel olarak ondokuzuncu yüzyılın sonunda yapılan yeniliklere bir tepki var gibi geldi bana. Diğer konular hakkında ayrıntıya girmek istemiyorum.

- Sanatçı Tolstoy bazı simgelere (Tren, rüyalar, kızarma vb.) önem veriyor ve bunlar üzerinden bizim de anlayabileceğimiz bir şekilde hikayesini anlatıyor. Hiç bir şeyin bozmasına izin vermiyor bu rüya gibi anlatımı. Mesela ölümün yarattığı karamsar havayı bir doğum haberi temizliyor. Aşkı ön planda tutan çiftin uyumunda, sözlü ve sözsüz iletişiminde bir mükemmellik görünürken, diğerleri bu konuda sınıfta kalıyor.

- Kiti ve Levin'in evlilik bölümleri günümüz romantik komedi filmlerinin öncülü gibi geldi bana:)

- Kadın erkek ayrımı kitapta oldukça göze çarpıyor. Tolstoy daha çok sadakatsizlikte toplumun bakışı açısında bu ayrımı ele almış. Kitabın adı Anna Karenina olmasına rağmen erkekler kitapta daha baskın bir şekilde yer alıyor. Yaşadığı dönem okuyucu profili de göz önüne alınırsa bunun normal olduğunu düşünüyorum.

Sonuç olarak en başta dediğim gibi adam oturmuş, 1000 sayfa kitap yazmış ve ağırlıklı olarak dünya edebiyat tarihinin en iyi romanlarından biri olarak nitelenmiş. Bugün olduğu gibi 100 yıl sonra da okunacak bu kitap ben ne dersem diyeyim. Buradaki incelemelerin çeşitliliğinden herkesin de bir şeyler aldığını görebiliyoruz Tolstoy'un bu eserinden. Şu an olmasa da hayatın bir döneminde okunması, en azından Tolstoy'u tanıma ve böyle bir kitabın yazılabileceğini keşfetme açısından, gerekli bence de. İyi okumalar şimdiden niyeti olan herkese.
1062 syf.
·10/10 puan
Kitabın incelemesine geçmeden önce ülkemizde neden dünya klasikleri ve orjinaline yakın şekilde basan yayınlar değilde sadeleştirilmiş halleri daha çok satılıp okunuyor ? Bünün birkaç nedeni vardır ; Maddi durum,bilinçsizlik ve kolaya kaçmaktır.Çünkü okullarda kitap okutulup özeti istenirdi böyle olunca da öğrenciler internette kolay bulunan özetleri yazıp veriyorlardı.Okullarımızda özet yerine kitapla ilgili düşünceleri alsaydılar daha etkili ve verimli olurdu.İkinci nedene gelecek olursak millet olarak kitap okuma alışkanlığımız yok olanlarda zorunluktan yada kolaya kaçarak okumaya çalışıyor.Son nedene gelecek olursak ülke olarak refah bir ülkede değiliz onun için dünya klasiklerini kuponlarla yada cep boyda satılan sadeleştirilmiş ve çeviri hatalarıyla dolu kitapları aldık ve dünya klasiklerinden soğuduk.Maddi imkanı olmayan okurlarımız halk kütüphanelerine gittiklerinde kaliteli kitaplar ve yayınlarını bulması baya zor.Kitap incelemesine geçecek olursam ;
“Zamanımıza kadar yazılmış en iyi roman.”olarak nitelendirilen Anna Karenina kitabıyla Tolstoy’un gelmiş geçmiş en büyük ve soluksuz yolculuğuna çıktım.Kitap bittikten sonra kendimi bir boşlukta hissettim çünkü kitabın içerisindeki dünyaya o kadar dalmıştım ki sanki kitap bitince yeni bir dünyaya gelmiş gelmiş gibi oldum.Konu olarak sadece bir kadının yasak aşkı gibi etrafında uyarlanmış bir eser değildir.İçerisinde dönemine ait bir çok hikaye barındıran,psikolojik çözümlemelerle karakterleri ayrıntılı bir şekilde inceleyen muazzam bir eserdir.Konu olarak aşk,ölüm,evlilik,din,ahlaki çöküntü ve köylü kentli çatışması işlenmektedir.Yazar her kahramanı ilmek ilmek işlemiş ve karakterlerini olağanüstü bir şekilde oluşturmuş.Karakterleri okurken hep onların yerinde kendinizi koyarak onu okuyarak hissediyorsunuz.Özellikle karakterlerin iç dünyasına girmemiz ruh çatışmalarına,buhranlarını anlamaya çalışmak muazzamdı.
Belki de Anna toplumdaki ahlaki çöküntü için sadece bir araçtı...
Dünya klasiklerini sevmeyen çok insan duydum. Bir nevi haklılar. Maddi bakımdan düşük bir ülke olduğumuz için koşullar bizi ucuz kitaplara yöneltiyor. Gazetelerin kuponla dağıttıkları dünya klasiklerini aldık. Okulda öğretmenlerin alın okuyun dediği klasiklerin kitapçılarda en ince olanlarını seçtik. Kitap okuduğumuzu zannettik. Okumamışız aslında onlar sadece kitap özetiydi. Kitap çevirilerinde özellikle romanlarda çeviren kişiler yazarın tam olarak duygularını yansıtamıyor diye düşünüyorum. Klasikler için iyi bir çeviri şart. Başka türlü klasik okumanızı tavsiye etmem.

Elime geçen üçüncü Anna Karenina kitabı. Diğer ikisini de okudum. Ancak Tolstoy'u ve de tüm dünya klasiklerini kaliteli yayınlardan okumak gerekiyor. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Can Yayınları gibi..

Şuan lisede okuyan gençlerimiz de klasik sevmiyor. Kitap vermek için gittiğim okullarda klasiklere ilgi gösteren yok. Kitapla dolaşan gençlerin ellerinde Büşra Küçük Kötü Çocuk ve Zeynep Sey Solucan kitapları var. Keşke onlara da kaliteli kitaplar okumaları gerektiğini aşılayabilsek.
1062 syf.
·16 günde·Beğendi·9/10 puan
Bir sanat eserini değerli kılan en önemli unsur nedir?
Kitap, resim, film, tiyatro..

Elbette farklı farklı açılardan bir çok kritere vurgu yapılabilir. Ama benim açımdan aradığım en önemli özelliğin insanı güzel, çirkin, iyi, kötü olmasına bakmadan doğal haliyle bize yansıtabilmesi olduğunu söyleyebilirim. Peki bu özelliklerin hep durağan ve değişmez bir yapıda olduğunu söyleyebilir miyiz?

Hayır! bazen iyiye, bazen kötüye doğru sürekli bir değişim içinde karmaşık bir dünyası vardır insanın. Ve bu karmaşıklık hep bir tereddüte sürükler bizi. Kimimizde az, kimimizde çok. A. Ali Ural : “İnsanda hep bir tereddüt hali vardır,” der. “Bir dilenciye para verirken bile, bir tereddüt yaşar insan. Vereyim mi vermeyeyim mi, az mı vereyim, çok mu! Böyleyken bir yazıda nasıl olur da insan kesin yargılardan bahsedebilir?”

Kesin olmanın belli faydaları da vardır diyebilirsiniz. Öncelikle yazmayı kolaylaştırır. Bir tarafı tutmanız daha zevklidir. Kendinizi rahatlıkla iyi ve dürüst bir konumda tutabilirsiniz. Siz ve sizin gibi düşünenlerin hepsi çok iyi insanlardır. Karşı fikirde olanların hepsi de dünyadaki kötülüklerin kaynağıdır nasılsa! Bu size kendinizi iyi hissettirebilir. Oysa Gabriel Garcia Marquez ne diyordu, “Kesin olan tek şey ölümdür albay”

Tereddüt dediğimizde Peyami Safa (Server Bedi) ‘yı anmadan geçemeyiz, bir kitaba adını vermiş bu sihirli kelimenin, ama toparlayıp kitaba dönmemiz lazım, yoksa vazgeçeceğim yazmaktan. Bu kadar kalın ve iddialı bir kitaba güzel bir şey yazamazsak mahcup olmak var şimdi. Bu duruma düşmek istemem. Nerden başladık bu tuğlaya, karantina günleri olmasa kahrı çekilmezdi, ama Tolstoy bu kadar zorlamışsa bir bildiği vardır mutlaka. Ama yine de bir yere bağlayacağımı sanıyorum, bir ışık gördüm sanki, biraz daha devam edeyim, sonra paylaşıp paylaşmamaya karar veririm.

Yeşilçam filmlerinde kötü adamlar çok belirgindir bu yüzden. Yönetmen istediği fikri veya kişiyi hedef tahtası haline getirebilir. Bu dönemde yapılmış bazı filmlerde görmeye alıştığımız belirgin tipler vardır mesela, dünyanın bütün kötülüklerini kendilerinde bir araya toplamışlardır, başka kimseye kalmasın diye. Mesaj sanatın çok daha önündedir, edebiyattaki didaktik anlatımın perdeye yansımış halidir. Bu tür filmlerde karakterler başladığı konumda film bitene kadar hiç değişmezler. Bütün dünya her an, her saniye değişirken onlar geldikleri gibi iyi veya kötü olan özelliklerini korurlar. Biz daha kolay tanıyalım diye!

Benzer şekilde, Felatun Bey ile Rakım Efendi ‘de herkesin yeri bellidir. Bir tarafta iyi, diğer tarafta kötü insanlar! Lütfen iyiler kötülük yapmaya kalkmasın, kötü olanlar da zinhar iyilik emaresi göstermesin, ayırması zor oluyor yoksa! Keşke hayat bu kadar kolay olsaydı. O zaman daha hazırlıklı olur, kimseden kolay kolay darbe yemezdik. Hem de en yakınlarımızdan, en iyi tanıdığımızı sandığımız kişilerden. Nerde yetişiyor bu kötü adamlar, önceden kodlanıp mı geliyorlar? Yoksa bir mücadele, ikircikli bir hal, bir tereddüt mü var? Kitaba giremedik değil mi hala? Aksine tam içindeyiz Tolstoy’un dünyasının…

Hangi karakterler üzerinden bu tereddütleri ustalıkla aktarır bize Tolstoy?
- Anna’nın kocası ve Vronskiy arasında yaşadığı gel-gitler,
- Anna’nın Vronskiy’i kıskanıp kıskanmaması, sevilip sevilmediğini sürekli sorgulaması
- En istikrarlı görünen Levin’in kitiye önce aşık olup kaçması, tekrar aşık olduktan sonraki evlilik, mutlu yaşam ve intihar arasındaki gel-gitleri,
- Levin’in inançsızlığı, Tanrı ve din kavramıyla ilgili yaşadığı sorgulamalar,
- Levin’in Anna’ya karşı duygularında yaşadığı tereddütler,

Daha fazla detaya girmeden şunu söyleyebiliriz ki; roman boyunca her şey, herkes değişim içindedir. Özellikle de Anna. Hangi dönüşümler olduğu iki ana karakterde daha belirgin olarak gözümüze çarpar;
- Aleksey’nin mutlu bir kocadan, eşine göz yumup durumuna razı olan aşağı bir konuma, daha sonra affediciliğiyle gönül yüceliğine varan dönüşümü,
- Anna’nın güler yüzlü bir azizeden yuva yıkmaya razı bir iffetsizliğe, daha sonra mutluluğun da, hayal kırıklığının da zirvesine çıkan dönüşümünden bahsedebiliriz.

Bundan daha önemlisi, bu dönüşümleri okuyucunun izlemesine de olanak vererek, bir sonrasında ne olacağına dair merak uyandırır ve bu merakı diri tutar. Bu yüzden Tolstoy’un bu eserine tereddütün başyapıtı diyebiliriz belki de. Dünyanın en önemli 125 yazarı tarafından “günümüze kadar yazılmış en iyi roman” seçilmiş bir kitaptan bahsediyoruz. Çok iddialı söylemeyelim yine de. Zamanla bu da değişebilir, kolayına kaçıp eleştirdiğim duruma düşmek istemem :)

Marquez karakterleri çoğaltır ve özellikle aynı isimleri kullanmayı tercih ederken bile, kitabın başına aile soy kütüğünü çizerek karakterleri takip etmemizi kolaylaştırmayı tercih ediyordu. Burada ise 10 katı hacimli bir eserde bu karakterlerin yakın çevresini ve hikâyelerini unutmadan ve kitabın ana ekseninden kopmadan yapılan dönüşlerle izleyebiliyoruz. Moskova ve Petersburg’daki herkesi tanıyacak kadar belki de :) Bu dönüşler kitaba bir bütünlük ve ahenk katıyor. Birçok farklı hikâyenin anlatıldığı bir eserde bu nokta çok önemlidir çünkü. Bu kadar farklı hikâye içinde gezerken ana hikâyenin aklınızda kalması ve diğerleriyle bütünlük içinde olması lazım. O kısma ne zaman gelecek ve nereye bağlayacak diye düşündüğümüz ana eksendir burası. Tabi okuyucunun romandan kopmamasında bölüm başlarının net çizgilerle ayrılmış olması ve bu bölümlerden önce okuyucunun hazırlanmasını da buraya ilave edebiliriz. Ama nereden bakarsak bakalım, büyük bir orkestra şefi ustalığıyla karakterlerin ve hikâyenin taşındığını kabul etmemiz gerekir.

Sıkılıp yazmaktan vazgeçtiğim, tereddüt ettiğim yerler de oldu tabi…
- Yerel yönetimler, il seçimleri ve siyasetin işlendiği bölümlerde,
- Tarım, tarım politikaları, toprak köleliği, işçiliğin tarımdaki konumunun tartışıldığı bölümlerde
- Polonyanın Ruslaştırılması üzerinden bir ülkenin başka bir ülkeyi hâkimiyeti altına almasında kültürün ve nüfusun etkilerinin tartışıldığı bölümlerde,
- Okul ve eğitimin toplumun üretmesi ve gelişmesi için gerekli olup olmadığı ve kadınların da bu eğitimden faydalanmasının gerekli olup olmadığının tartışıldığı bölümlerde,

bunu hissettim ve kafamın karıştığı oldu. Bu kısımlarda bile farklı fikirlerin tartışılmasına olanak sağlayan bir zenginlik göze batıyordu. Sonra karakterler kendilerinin bile farkında olmadığı yönleriyle anlatılmaya başladıkça yazarın neden büyük bir yazar olduğunu, bu kitabın da bu kadar kalın olduğu halde neden yıllardır bu kadar çok okunduğunu anladım.

Olay örgüsü ve romancılık dışında üç noktaya dikkat çekerek incelememe son vermek istiyorum. Birincisi, askerler ve subaylar roman boyunca hep ön planda olduğu için Türkler ve Türklerle olan savaşlara, Sırplar ve Bulgarlar aracılığıyla sürekli göndermeler yapıyor Tolstoy. Ama burada bile düşmanın da insan olduğundan bahsediyor cesaretle ve savaş kararlarını veren rahat kesimler üzerinden tereddütler çıkıyor yine karşımıza…

İkinci olarak, Tolstoy’un Anna gibi evi terkederek bir tren istasyonunda hayatının sona ermiş olması büyük bir trajedidir roman için. Bunu da not olarak paylaşma gereği duyuyorum. Belki Tolstoy ne kadar tarafsız olmaya çalışsa da Anna’ya karşı haksızlık yapmış olabilir.

Son olarak, bu kitaba da daha önce bir kez başlayıp yarım bırakmıştım. Eğer bir kitaptan keyif almak istiyorsanız ilk okuyuşta yarım bırakın. Daha sonra keyifle okursunuz. Bu iyi bir yöntem olabilir. Bende bu yöntem işe yarıyor :))

Keyifli okumalar…
555 syf.
·10/10 puan
DİRİLİŞ
Tolstoy'un üç büyük romanından biri. 1899 yılında yayımlanan Diriliş'te Tolstoy, kiliseye ağır eleştirilerde bulunduğundan 1901 yılında kitabın ve Tolstoy'un Rus Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edilmesine neden olmuştur. Tolstoy eserlerinde tinsel konulara ağırlık vererek, bulunduğu dönemin toplumsal sorunlarını irdeleyen ve bu sorunlara ışık tutmuş bir yazardır. Dirilişte ise bu konular fazlasıyla hakimdir. Uykuda yaşarken, uyanma hali denilebilir buna. Ahlaki mutluluğa erişme arzusu, kilisenin eksiklikleri ve Rus toplumunun çürümüşlüğü anlatılmıştır kitapta.

Öncelikle Diriliş'in ilham kaynağına değinecek olursam: Tolstoy'un evinde misafir olan hukukçu Anatolii Koni'nin kendi başından geçen bir hikayeyi anlatmasıdır. Savcı olarak görev yapan Koni'nin ofisine iyi giyimli, genç bir adam gelir. Ve Rozalia Oni adında bir hayat kadını hakkında Koni'den yardım ister. Hapishanede olan Rozalia ile evlenmek istiyordur. Ve kadında çok isteklidir bu evlilik için. Fakat savcı mutlu olamayacaklarını söyleyerek vazgeçirmeye çalışmıştır... (Devamı kitap hakkında ipucu sayılabilir.) Koni'nin hikayesi böyleydi.

Tolstoy'un bir diğer hassas olduğu konu cinsellik ve kadın erkek ilişkileri değil midir Peki? O dönemde yazılmış Kroyçer Sonat'a da uygun düşmektedir bu konu. Her iki hikayede de kontrolsüz duyguların tehlikesi gözler önüne seriliyor. Sonrasında Tolstoy Koni'den bu hikayeyi kullanabilmek için izin istemiştir. Ve Savcı Koni'nin hikayeyi anlatmasından iki sene sonra aniden yazmaya başlamıştır Tolstoy. Bu hikaye sadece bir çıkış noktası olabilir. Ama Tolstoy bu sefer daha öfkeli ve çarpa çarpa dile getiriyor o dönem gördüklerini. Mahkemeye, devlet görevlilerine, ceza sistemine ve kiliseye ağır eleştirilerde bulunarak, sadece yargılananların suçlu olmadığını bu kararlarda etkili olanların da olayın içinde ve daha çirkin olduklarını dile getirmekte.

''Ağır çalışma koşullarının hasta ettiği, bozduğu; sarhoşluğun, ahlaksızlığın serseriliğe sürüklediği, sersemleştirdiği bu çocuk işsiz güçsüz sokaklarda dolaşırken akılsızlığından bir ambara girdi, hiç kimsenin işine yaramayacak iki üç yolluk kilim aşırdı diye bizler, bütün bu okumuş, zengin, geleceklerine güvenle bakan insanlar yakalamışız; onu bu duruma düşüren nedenleri ortadan kaldırmaya çalışacağımıza, bu çocuğu cezalandırmakla her şeyi düzeltebileceğimizi sanıyoruz.''

''Suçlu saydığınız insanları birkaç yüzyıldır öldürüyorsunuz. Bitirebildiniz mi onları? Ne gezer! Üstelik çoğaldılar. Cezalarınızın iyice kötüleştirdiği suçlular doldurdu her yanı. Oturdukları yerde adam cezalandıran kendileri de suçlu yargıçlarınız, savcılarınız, sorgu yargıçlarınız, cezaevi yöneticileriniz de onlardandır aslında.''


Kitap Yekaterina Maslova (Katyuşa) adındaki bir hayat kadınının o gece birlikte olduğu adamı zehirleyerek öldürmesi ve parasını çalmış olduğu iddiasıyla bir mahkeme salonunda başlıyor. Prens Dmitri İvanoviç Neflüdof ise bu davada jüri üyesidir. Yıllar sonra Katyuşa'yı bir mahkeme salonunda görüp hatırlamasıyla Neflüdof'un dirilişi başlamaktadır. Neflüdof yıllar önce halalarının evinde bu hizmetçi kızı iğfal ettiği için bu kötü hayata ve cezaevine kendi yüzünden düştüğüne inanarak derin bir vicdan azabıyla sarsılır. Ve bu uyanışla birlikte tüm çaba ve vaktini Katyuşa için sarfetmeye hazırdır. Nereye giderse gitsin hangi cezayı alırsa alsın peşinden gitmeye razıdır. Ve evlenmek istediğini her fırsatta dile getirmektedir. Neflüdof'un zengin ve saygın yaşamını böylesine değiştiren sadece Katyuşa değildir elbet. Bu ahlaki ruhsal dirilişte birçok suçlu ondan yardım beklemektedir. Fakat Neflüdof'un varoluşsal duruşu, ahlaksız hale gelmiş bir toplum karşısında dürüst olma ve doğru yolu bulma çabaları epey sancılı geçecektir.

''Bu çeşit uyanmalardan sonra yaşayışına bir daha hiç ayrılmamaya kararlı olduğu bir yön verirdi. Günlük tutmaya başlardı. Ömrünün sonuna dek süreceğini umduğu yepyeni bir yaşam olurdu bu. Ama dünya nimetleri her keresinde avlardı onu. Kendi de farkında olmadan gene düşerdi. Üstelik bir öncekinden daha kötü bir düşüş olurdu bu.''

Kafasındaki sorulara sürekli yanıt arayan Neflüdof, Katyuşa'nın bu halinden artık tümüyle kendini sorumlu tutmaktadır. Ve Neflüdof şöyle düşünür:

''İki gülümsemede de aynı anlam vardı. Yalnız tek ayrılık var aralarında. Bu açık açık, 'Bana gereksinimin varsa al beni. Yoksa çek arabanı,' diyor. Ötekiyse bunları düşünmüyormuş, birtakım soylu duyguları varmış gibi göz boyamaya çalışıyor. Numara yapıyor. Oysa ikisinin de hamuru aynı. Bu hiç değilse yapmacık değil. Öteki yalancı. Dahası var, bunu yoksulluk düşürdü bu duruma; oysa öteki bu hoş, iğrenç, korkunç tutkuyla oynuyor, eğleniyor.''

Kitapta Rus toplumu anlatılsa da 'evrensel' konuların yer aldığını düşünüyorum. Resmi batıl inançlara karşı çıkmak, ceza sistemi, soylu ya da aşağı sınıf olmak, köylü, toprak sahibi, devrimciler, siyasi suçlular, kadın erkek, aşk, vicdani duygular... Ve daha fazlası. Kitabın Suç ve Ceza'yı ya da Ölüler Evinden Anılar'ı hatırlatacağını düşünüyorum yer yer. Ben Tolstoy'un vicdani duyguları böylesine açık ve net anlatmasından çok etkilendim. Tolstoy'un yaşamının son yıllarında din konularına ağırlık vererek, kilisenin batıl inançlarını ayıklayarak geçirdiğini düşününce kitabın sonu her ne kadar eleştiriye açık olsa da belki Tolstoy'a göre böyle bitmesi gerekiyordu. Onun tek amacı Katyuşa Ve Neflüdof'un hikayesini anlatmak değildi çünkü. Bir vicdan muhasebesiydi. Kitabı baştan sona, sadece Katyuşa ile Neflüdof'a ne olacak diye merak edip okuyanların az da olsa hüsrana uğrayacağını düşünüyorum.
Kimsenin tümüyle suçsuz ve masum olmadığını dile getiren, insan olmanın önemine dikkat çeken Tolstoy'un bu eseri okunmalı bence. Tavsiye ederim. Kitap hakkında bahsedilecek çok konu var. Aynı cümleler ile tekrara düşmek istemem. Son olarak: İyi ki böyle eserler var diyorum! Var ki; hatırlattığı başka değerli eserleri tekrar tekrar okutturma arzusu hissettiriyor insana...
Keyifli okumalar dilerim.
637 syf.
·Puan vermedi
Merhabalar Dünya edebiyatının en yetkin kalemlerinden Tolstoy’un Savaş ve Barış,Anna Karenina,İnsan Neyle Yaşar,İvan İlyiç’in Ölümü gibi değerli eserlerden sonra okuduğum Diriliş eseri yazarın hayattayken çıkardığı son eseridir.Kitap kesinlikle diğer kitapları kadar her şeyiyle muazzamdı.Kitabın dışına bakarak uzun ve sıkıcı gibi görünebilir ancak tam tersine çok akıcı ve etkileyiciydi.Kitapta genel olarak diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de ahlak,din,adalet,özgürlük,vicdan gibi konular işlenmiştir.Ama en çok ahlak,vicdan,din üzerinde durulmuştur.Konu olarak ise Nehlüdov isimli bir prensin gençken halaların yanına gittiğinde evin hizmetçisi olan Katyuşa’ya ilgi duyar ve hamile bırakır.Katyuşa her zaman prense karşı saf ve masum duygular beslemektedir.Ev sahibinin durumu öğrenmesiyle Katyuşa’yı evden kovar.Katyuşanın bebeği ölü doğar ve her şey onun İçin daha kötüye ve çekilmez bir hale gelir.Bundan sonrası hapse düşmesi,birisi aşkının prens Nehlüdov’un mahkemede jüri olması vb korkunç olaylar başına gelir.Kitabı elimden hiç bırakamadım.Dünya klasiklerini severlerin kesinlikle okuması gereken bir eser.
Keyifli Okumalar Dilerim
1062 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10 puan
Bence, Tolstoy okumanın keyfi, uzun yazılmış bir kitabını okurken çok daha fazla hissediliyor. Daha önce bunu Savaş ve Barış'ı okurken yaşamıştım. Şimdi de Anna Karenina'da aynı duyguları yaşadım.

Oysa yıllar öncesinde filmini seyredip , olayların nasıl gelişeceğini ve konunun nasıl bir şekilde sonlanacağını bilmeme rağmen , sanki filmi hiç seyretmemiş hissine kapılarak, yine de sıkılmadan, farklı bir merak içerisinde ve aynı duyguları yaşayarak, kitabı keyifle okudum. Sadece bu kitaba ait olmayan bu durumun , sanırım filmlerde karakterlerin iç dünyasının yeterli olarak yansıtılmamasından ve filmlerin, kitabın ancak özetinin, özetinin... özeti olarak yapılmasından kaynaklandığı kanaatindeyim.Burada bunu daha çok hissettim.

Yazarın bir konuyu ele alışı ve anlatışı adeta insanı mest ediyor. Basit, ve sade bir şekilde, her kesin kolayca anlayacağı bir uslupla , deyim yerindeyse tane tane anlatımı her kitabında aynı. Bu yüzden Tolstoy kitaplarını okurken insan bırakın yorulmayı, adeta dinleniyor. Sizleri bilmem ama ben kendimi hep böyle hissediyorum.
Yazarın şimdiye kadar okuduğum kitaplarında gördüğüm diğer bir özelliği ise, konuyu anlatırken mümkün olduğu kadar olaylara objektif yaklaşması. En kötü olayda da, en güzel olayda da verilen olumlu ya da olumsuz tepkileri tüm gerçekliğiyle aktarıp, esas yargılamayı ise tamamen okuyucuya bırakmasıdır.

Anna Karenina'nın konusuna gelirsek, kitapta, toplumun sosyal yapısı gereği ve ahlaki olarak insanlar tarafından yanlış kabul edilen ve hoş karşılanmayan bir aşk anlatılıyor. Konu 1800'lü yılların ikinci yarısında Çarlık Rusyasın'da geçiyor. Esas itibariyle ülkenin zengin ve burjuvatik yaşam koşulları ön plana çıkartılıyor. Ama zaman zaman da ülkedeki alt tabaka olan köylüler ve işçilerin yaşam koşulları hakkında da hem bilgi veriliyor hemde bu konudaki çeşitli görüşler tartışılarak okuyucuya yansıtılıyor.

Kitapta anlatılan aşk o kadar geniş ve kapsamlı anlatılıyor ki, hem bu aşkı yaşayan iki kişi ve hem de bu aşk yüzünden olumlu veya olumsuz etkilenen etraflarındaki kişilerin yaşadığı olaylar muhteşem bir şekilde okuyucuya aktarılıyor.

Kitap ve konusu hakkında çok daha fazla bilgi vermenin doğru olacağını sanmıyorum. Uzun ve kapsamlı olması hiçbir şeyi değiştirmez. Kesinlikle sıkıcı olmayan ve akıcı bir kitap. Ben büyük beğeniyle ve keyif alarak okudum. Okunmasını da kesinlikle tavsiye ediyorum.
140 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10 puan
Etkinlik kitapları okumaya devam diyelim önce :)
"Sen ne yapmışsın be Tolstoy!" diyerek okuyup bitirdiğim bir kitap oldu Kreutzer Sonat. Kitaba yaraşır bir okuma için, kulaklığımı taktım ve Beethoven 9 nolu sonatını dinlemeye başladım. Bir yanda müzik diğer yanda Tolstoy. Bir yanda kemana ve piyanoya giden aklım, diğer yanda kitabın Doris Lessing tarafından yazılan önsözünü okurken düştüğüm dehşet...

"Diriliş", "Anna Karenina", "Savaş ve Barış", "Ivan İlyiç'in Ölümü" gibi başyapıtlara imza atan bir Tolstoy var evet. Ama bir de "Kreutzer Sonat" yazan Tolstoy var karşımızda. Cinsellikten nefret eden, insanlığın sonu gelse bile cinsellik konusunda hayli katı olan Tolstoy'un (tabi fanatik bir Hıristiyan olduktan sonrayı kastediyorum) yazdıklarına hayret ederek okudum eseri. Cinselliği "insanın değerini düşüren" daha doğrusu "kadının değerini düşüren" bir olgu olarak görüyor Tolstoy. Bir bireyin dünyaya gelmesi cinselliğin tek iyi tarafıdır Tolstoy'a göre. (13 çocuğunun olmasının açıklaması da budur.) Bunu ve daha birçok düşüncesini zaten kitabı okuyanlar net bir şekilde göreceklerdir.

Kısaca konu şöyle; (zaten gerçek bir olaydan esinlenmiş Tolstoy) Pozdnişev adında bir kahramanımız var. Ve yaşadığı hovarda hayattan, yaptığı bir evlilikle elini eteğini çekiyor. Bir tren yolculuğunda da karşısında bulunan kişiye bu evliliğin nasıl kâbusa dönüştüğünü anlatmaya başlıyor. Ama nasıl bir anlatım! Bir durulup bir yükseliyor kitap. Biraz sakin giderken öyle bir cümle söylüyor ki Pozdnişev; hem heyecanlandırıyor hem de sarsıyor okuyucuyu. Tolstoy yapıyor Tolstoyluğunu yani!

Kitabın sonunda da Tolstoy tarafından, esere gelen sansürler ve eleştirilere cevap niteliğinde bir Sonsöz var. Ki burada yazdığı bir cümle kitap biterken daha çok sarstı beni. Cümle şu;
"İnsanlar çocuklarını hayvanların yavrularını yetiştirdikleri gibi yetiştirmemeli, onları yetiştirirken güzel, tombul bir beden dışında kendilerine başka amaçlar edinmelidirler."
Cümleye bakınca ana fikir konusunda Tolstoy'a katılsam da söyleniş biçiminin nahoşluğu farklı hisler uyandırdı bende. Tabi bu cümle sadece düşüncelerinin bir kesiti, daha neler var neler... Yani eleştiri ve sansürle karşılaşan eserindeki görüşlerini yineleyip pişmanlık duymadığını da ekler Tolstoy.

Değerli ve farklı bir kitap olduğunu düşünüyorum ben, her ne kadar bazı cümlelerden rahatsız olsam da. Başyapıtlarını okuyan biri olarak, Kreutzer Sonat'ı da ayrı bir yere koyuyorum. Hakkını vermek gerektiğini düşünüyorum eserin. Bence okuyun :)
1200 syf.
Grossman’ın şaheseri geldi aklıma. Durduk yerde değildi elbette. Onunla ilgili bir belgeseli yeni izledim. Aslında sosyal medyada başlayan bir aşk novella-uzun hikayesi yazarken oldu her şey. Tıkanmıştım, bari kafamı açayım biraz demiştim ve bitmez tükenmek bilmez Sovyet ve Atatürk dönemi incelemelerime dönmüştüm tekrar. Çok çekmiş edebiyatçılar siyasilerden. En çok Sovyetlerde, ama bizde de az değil, mesela Nazım Usta ve Atatürk. Olay, KGB’nin başı Şelepin’in Kuruşçev’e yazdığı mektupla başlıyordu. Diyordu ki mektup, Grossman Jizn i Sudba-Yaşam ve Yazgı, diye bir roman yazmış. Roman ne Stalingrad ve II.Dünya Savaşını anlatıyor ne de Faşistleri adam gibi eleştiriyor. Derdi sanki Sovyet sistemini eleştirmek. Aynen böyle yazılmış bir mektup. Tüm politbüro elemanları da okumuş mektubu. Oysa bu dev roman o anlatmıyor denilen şeyleri öylesine çarpıcı anlatıyor ki, okuyunca siz de hak vereceksiniz eminim. Ama Sovyetlerdeki hayatı da anlatıyordu. Hem de hiçbir art niyetle değil, yaşadıklarını, gördüklerini ve elbette bunların onda bıraktığı duyguları aktarıyordu yazar kurgusunda.

Ve karar veriliyor. Nasıl duydularsa basılmamış romanı (jurnalciliğin boyutuna bakın), tüm kopyalarıyla beraber ele geçirilip KGB arşivinde hapsine. Allahtan olacakları bilen yazar almış tedbirini. Kurşun kalemle iki kopya daha yapmış fazladan. Süreçte Grossman ve yetkililer arasında yazışmalar da oluyor, görüşmeler de. Ve o ünlü sözünü söylüyor yakınlarına Grossman, Ya ponyal, şto ya umer- Anladım ki ben öldüm. Ve 14 şubat 1961’de roman tutuklanıyor. Nasıl ama, özgürlüğünü sadece insanlar kaybetmiyor di mi? Bu yeni bir şey değildi aslında. 1926 yılında da, değerli okur kardeşlerim hatırlar, Bulgakov’un Sobaçe Sertse-Köpek Kalbi novellası var ya hani, işte o tutuklanmıştı. Bir dört yıl sonra da iade edilmişti. Ne acı değil mi, kitaptan çok sansürü konuşuyoruz. Çünkü biliyoruz ki, savaş biter, sansürcü zihinniyet hep vardır ama.

Grossman ta I.Dünya Savaşı yıllarında girmiş halkın sıkıntılarının içine. Yasnaya Polyana'ya da düşmüş yolu. Çatıları yeşil, duvarları beyaz ahşap eve. Tolstoy’un yaşadığı, öldüğü yer olduğunu anlamışsınızdır. Öyle bir hale gelmiş ki savaşta oralar bile, insanın içi burkuluyor öğrenince. Sofiya Andreevna (Tolstoy’un torunu) ile bir vedalaşma sahnesi vardı ki, önce alnından sonra elini öpmüş Grossman’nın, ağlamış Grossman, ben de Nazım’ı, onun parçalanmış hayatını düşündüm. Ve Pasternak geçti bir yerlerinde. Onun da anasını ağlatmış siyasiler. Kitapsızlar.

Ah, sevgili okurlar, ne alakası var diyeceksiniz ama, tutamam parmaklarımın yazmasını, uzun hikayemde yazmışım, paylaşmazsam anlamazsınız neden buralara savrulduğumu, <<<<<aşk yarım kalmazsa niye romanı yazılıp, filmi çekilsin ki, diye düşündüm. Dr. Jivago'da hem Yuriy hem Lara hem de Tonya filmin kaybedenleridir, diye düşündüm. Aslında tüm kahramanlar kaybeder. Sırf bu nedenle Lara'ya sarkıntılık eden, annesinin metresi olan itici herifin ölümüne de sevinemez okur, diye bir de. Çarpıcı, iç parçalayıcı müziğiyle film, ne kadar sevsem de, kitabından fersah fersah geridedir, diye düşündüm.>>>>> Ben kitapları daha çok sevdim hep. Öyle de öleceğim. <<<<<‎"Mutlu aşk yoktur" Aragon'un çarpıcı mısrası olsa da tespit yeni değildir. Nasıl yeni olabilir ki? Cinselliğe üremenin dışa vurumu dense de, sanatın, sanatsal yaratıcılığın altın anahtarı onun içindedir. Aşkla, cinselliğin arasındaki mesafe azaldıkça, aşk sanki bir yanılgı adeta bir misnomer gibi algılanmaya başlıyor. İşte o zaman -geçmiş ola, sanat ve sanatsal yaratıcılığın çok önemli bir ilham kaynağını daha kaybedeceğiz.- Çok değil, bir süredir tanrı sevgisinin kaybıyla beraber bir ilham kaynağını (İlahi ve dünyevi aşkı birbirinden ayırana aşk olsun) zaten ölüme uğurlamıştık. Yeni ilham kaynakları elbette yaratılacak ama ben aşkı yeğlerim. Bir de ölümü. >>>>>

Böyle oldu işte. Grossman’ı izlerken. Aklımda Yaşam ve Yazgı, vardı. Şimdi kitaptan bahsetmenin zamanı dedim. "Şimdi onlara kahraman diyorlar, elbette bu doğruydu. Ama o zamanlar ne siviller ne de askerler kendilerini kahraman görmemişlerdi ve bundan dolayı bizim hikayemizde baş kahraman bulamazsınız. Çünkü hepsi baştı hepsi kahramandı," diye başlıyordu. Bir cephede bir cephe gerisindeki sivil hayatta devam ediyordu roman. Bir yandan savaşın zorlukları diğer yandan sivil hayatın savaşta yaşanılan zorlukları. Bu yetmiyormuş gibi kocaman devlet mekanizmasının hayatlar üstünde kurduğu iğrenç baskı. Sovyet insanının yaşadığı dramı anlamadan insanlığın geçtiği aşamalar asla bilinmiş olamaz. Romanda bir yer var. Tolstoy'un Savaş ve Barış'ına gönderme yaptığı. Napolyon'la savaş olduğu zaman Tolstoy'un daha henüz doğmadığını aktarıyordu bir konuşma esnasında. Kurmaca yazmak böyle bir şeydi işte. Şaşırmıştım. Oysa ben Tolstoy'u yazdığı savaşta bulundu diye düşünmüştüm hep. Tıpkı bu romandaki bir subay gibi. O da, Grossman da öyle sanıyormuş. Aslında yıllar tutmuyordu elbette. Ama o kadar inandırıcıydı ki romanın gerçekliği, öyle sanmışız.

Bir savaş muhabirinin peşine düşüyoruz romanda. Hemingway'i hatırlarsanız şaşırmayın.

Bir sahne vardı kitapta. Ananın (Lyudmila) evladını savaşa uğurladığı. Tonya, dedi ana, evladının son bir veda için yanına geldiği istasyonda. İkisi de cesaret yüklüydü ikisi de hüzün. “Tanrı seni korusun yavrum. Korkma sakın. Düşmandan korkma. Ölümden korkma. Ben seninleyim,” ve ağzından öptü evladını. Çaresizliğin nasıl baş edilmesi güç bir duygu olduğunu çok güzel vermiş Grossman. Çünkü anlıyorsunuz ki, ananın uğurlarken sarf ettiği sözler sadece dilinde ve ananın oğlunu yolcu ettiğini o an öldüğünü hissediyorsunuz. Tolik o, Anatoly ve Tonya, anası, onların ardına düşüyoruz bir ara romanda. Cephe gerisini onun ailesinin içinde yaşıyoruz. Çatışma yok, ama daha beter.

Snaypırlarla ilgili bir bölüm vardı. Kendi kayıplarında kederlenen askerler karşı kayıplarda zevkten delirmiş gibi gülüyorlardı. Savaşın ne menem bir şey olduğunu unutmuşlar gibi. Kadınlar en çok konuşulanı cephelerin. Terk eden, bırakıp giden kadınlar. Ölüm onca yakınken, bir de o. Ve öyle büyük bir bürokratik canavar var ki sivillerin uğraştığı, yeminle savaş daha kolay diye düşündüm.

Ve savaşta kadınlar var. Cehennem de aşk hiç olmaz mı allasen, nerede ölüm orada aşk. Galina, karım demişti ki bana bir gün, ben kurmacaları okurken ardında hep bir müzik olur. Tıpkı filmlerde olduğu gibi, siz de kendi müziğinizi duyun, bilin ki müzik ve kurmaca ayrılmaz bir bütündür. Pust budet, kak budet- Nasıl olacaksa olsun, leitmotif imidir acaba bu romanın? Belki de ölümdü.


Sonra bir de baktım ki #24112436 bu işi çoktan halletmiş. Çok etkileyici, çok güzel aktarmış Mehmet Temiz dostum romanı. Evet biraz uzun ama, inanın okuduğunuza değer bir şaheser bu.

https://www.youtube.com/watch?v=9yJd-ynm33Y bu kumlu animasyon çok hüzünlüydü. İzlemeyenlere.
637 syf.
Tolstoy bende baya etki bıraktı bu eseri ile...
Etkilerinden şöyle bahsetmek isterim:

Başta kadın olmak... Geçmişte ve günümüzde hatta bu zihniyet iyileşmedikçe gelecekte de, dünyanın neresinde olursan ol, küçümsenecek, hor görülecek, dalga geçilip aşağılanacak insanlarız biz. Açık giyiniriz, güleriz; böylece göze batar, erkeklerin aklına girip, onları yoldan çıkartmak ile suçlanırız. Kapalı giyinir, ciddi oluruz; bu sefer de aceba bunun içinden ne çıkacak diye( sanki süpriz yumurta!) yine erkeklerin aklına fitne sokmakla suçlanırız.

Suç mu kadın olmak diye soruyor insan. O kadar değersiz isek neden varız bu hayatta? Tabiki özür dilerim unuttum. Üreyip, çoğalmak için!

Katyuşa daha gencecik kızken, masumca bir sevgi ve aşkla duygular besleyip saygı duyduğu Nehlüdov tarafından,ki Nehlüdov da ona aşık ama kendine engel olamadığından dolayı aldığı yaralar ile, beraberinde sefil bir hayat sürmüş.

Bu bize yabancı mı? Hayır. Hele bana hiç değil. Tanıdığım o kadar çok örnek var ki çevremde. Hatta aynısı bile var diyebilirim. Anlatayım:

Sevdiği adam askere gitmeden önce onunla nişanlanıp hamile kalan, askerden sonra da istenmeyen bir kadın tanıyorum. O haliyle ailesi de kapı dışarı etmiş. Kendi ayakları üzerinde durmaya çalışırken, ruhsal sağlığı zarar görmüş bir kadın... Oğlu şimdi 20 yaşında. Çalışıyor, hayatını bir şekilde devam ettiriyor. Ancak çevrede öyle pis yaklaşanlar var ki ona. Deli damgası da vuruyorlar ekstradan. İnsanlar empati yapmazlar. İnsanlar sadece yargılayıp, etiket yapıştırmayı bilirler. Sözde insanlar... Bu hep böyle mi devam eder? Nereye kadar? Gerçekten insan olana kadar...

Nehlüdov mahkemede karşılaşınca Katyuşa ile, "vicdan" muhasebesi yapıyor. Sonunda kendi vicdanını rahatlatmak için, biraz da bencilce yardım etmek istiyor Katyuşa'ya. Bunun doğruluğu tartışılır.

Tabiki es geçilmeyecek noktalarımız da var: Adaletsizlik...Her dönemde sorun teşkil ediyor, mahkemelerin haksız hüküm vermesi, güçlünün yanında olup, güçsüzü daha çok ezmesi... Değişmeyen şeylerden.

Kitabın sonlarına doğru Devrimcilere sempati duyan Tolstoy, bunu bize güzel bir üslupla hissettirmiş. Onların uğradıkları zulüm ve baskıları aktarmış.
Genel olarak eser sade ve akıcı olduğu için çabucak bitti. Okuyacak listemde yer alan bu eseri, Sevgili https://1000kitap.com/incierdem Hanımın düzenlediği etkinlik sayesinde öne çekmiş oldum. Teşekkürlerimi sunarım:)
Keyifli ve bol kitaplı okumalar dilerim...

Yazarın biyografisi

Adı:
Ayşe Hacıhasanoğlu
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
1952
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü 1973 yılında bitirdikten sonra yedi yıl çevirmen olarak SSCB Büyükelçiliği Basın Bürosu’nda çalıştı. Bu dönemde Ekim Devrimi Sonrası Türkiye Tarihi ve Bir Karagün Dostluğu çevirileri yayımlandı. Daha sonra çalıştığı bankadan emekli oluncaya dek çeviriye ara verdi. Dostoyevski’den Karamazov Kardeşler ve Uysal Kız, Tolstoy’dan kısa öyküler, Kafkas Esiri ve Diriliş, Turgenyev’den Babalar ve Oğullar, Maksim Gorki’den seçme öyküler Makar Çudra, Bozkırda, Seyirciler, Amerika’dan İtalya’ya, Edebi Portreler ve Aleksandr Bogdanov’dan Kızıl Yıldız çevirileri arasındadır.

Yazar istatistikleri

  • 22 okur beğendi.
  • 37,9bin okur okudu.
  • 2.130 okur okuyor.
  • 24bin okur okuyacak.
  • 1.113 okur yarım bıraktı.