Ayşe İnce Kurşunlu

Ayşe İnce Kurşunlu

Çevirmen
7.8/10
77 Kişi
·
140
Okunma
·
0
Beğeni
·
25
Gösterim
Adı:
Ayşe İnce Kurşunlu
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
Ankara, 1955
1955 yılında Ankara’da doğdu. İstan­bul Üniversitesi Roman Dilleri ve Edebiyatları Bölümü mezunudur.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
372 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Savaşlar sıcaktır. Kavrulur yeryüzü. Bombalar, silahlar,yangınlar ve kan..sıcaktır.

Ama ölüm soğuk.

Savaşlar yıkıcıdır. Yerle bir eder. Yok eder. Karanlıktır, serttir, acıdır, acıtır..

Ama yaratıcıdır. Yeniden oluşturur, kaybedilenlerin yerine başka şeyler koyar, bırakılan boşlukları bambaşka hikayelerle doldurur.

Gerçeği, insanın yüzüne tokat gibi çarpan dünyanın en büyük yalanıdır.

Ana tema bu. Anlatılan, gözünüze sokulan, sizi esir alan bu üç hikayenin de bir yerlerinden, silahlar, mayınlar, ölenler, yarım kalanlar çıkıveriyor.

İlk kısım masal tadında. Ama öyle bir masal ki;
Kinyas ve Kayra mı?
Hansel ve Gratel mi?
Çocuk mu, dev mi?
Kör mü, sağır mı?
Merhametli mi, gaddar mı?
Eksik mi, fazla mı?
Bir türlü çözemediğiniz, kaya gibi sert, kış gibi soğuk, kendi başlarının çaresine bakmaya çalışan, güçsüzlüklerinden, zayıflıklarından muhteşem bir güç var etmeyi başarmış, ikiz kardeşlerin hikayesi.

Duygusuzluk, belki de onları en güzel ifade edebilen sözcüktür.

İkinci bölümse biraz daha kalabalık. Uykusuzluk çeken bir adamdan, babasından sakat bir çocuk sahibi olan Yasmine, Mathias 'a, Papaz 'a kadar pek çok enteresan kişilik ve hikaye anlatılıyor. Tamamı sıradışı.

Ve üçüncü bölüm..
Bu kısmı, kitabın arka kapağındaki şu satırlar çok güzel özetliyor ;
"Belki de sınırları aşmak, sadece mekanları ve kişileri değil, kimlikleri ve hatta geçmişi bile değiştirebilir.."

Evet, her şey değişiyor. Bitti sandığın her şey yeniden başlıyor. Doğru bildiğinin yalan olduğunu, geçmiş sandığının gelecek olduğunu anladığında baştan sona her şey değişiyor.

Bir yerinden tutup, silkeleyip, dogrultmaya çalıştığın hikaye, başka bir yerinden dağılıyor. Parçalarından bambaşka hayatlar doğuyor.
Bir kere de değil.
Yeniden
Yeniden
Yeniden..

Gözbebeklerinizden tırnak uçlarınıza kadar donduğunuzu hissetseniz de kitabı elinizden bırakmanız mümkün değil. Her cümle, her kelime sadeliğin büyüsünde, süslemeden de 'vay be!' dedirten çivileyen ,donduran ama alevden satırlar..

Fazlasıyla sert. Ve okurken o kadar savunmasız kalıyorsunuz ki nereden vurulacağınızı bilmenizin imkanı yok.

Üç kitabın tek ciltte toplanması harika olmuş. Bu eşsiz tadı, kesintisiz hissetmek tarif edilemeyecek kadar güzel.

Darmaduman olacaksınız.
İnsanın aynasında insanlığı sorgularken sarsılacaksınız.
Zamansızlıkta, isimsizlikte, mekânsızlıkta boğulacaksınız.
Başta sevmek sözcüğü, sonra aile,sonra kardeş, sonra anne..hepsi bir bir anlamını yitirecek.
Anlamsızlığı, aldatmayı, acıyı ve hissizliği ta derinden hissederken, umutsuzluğun kokusunu alacaksınız.

Ama kesinlikle bu kitaba bayılacaksınız..



Keyifli okumalar..:)
84 syf.
"Gelecek, geçmişin bok yemesinden başka bir şey değildir zaten biliyorsunuz; ne yaparsak yapalım, bir mucize olmadığı sürece bu gerçeği asla değiştiremeyiz."
Hasan Ali Toptaş
İncelemeye bu alıntı ile neden başladım bunu daha sonra yazacağım.

Bir zaman dilimi olarak "Dün"

Yazara göre, daha doğrusu yazarın oluşturduğu karakter Tobias'a (ya da Sandor mu demeliyim acaba? Siz okuyup ne diyeceğinize karar verin. Ben Tobias Sandor diyeceğim. Çünkü tek olarak düşünmek mümkün değil. Dün ve Bugünü) göre sadece şimdiki zamanın varlığı önemli olan.

Şimdi gelelim üstteki alıntıya;
Peki ya gelecek?
Dün geçmişte kalsa da yaşadığımızı biliyoruz değil mi? İyi veya kötü tecrübeler edinip eğer ömrümüz varsa bugüne geliyoruz. Dünü yok sayıp sadece bugün de yaşamak pek mümkün değil gibi sanki hee, ne dersiniz?
Geleceği ise en basit tabirle; var olmamış bir zaman dilimini kafamızda canlandırma olarak tanımlarsak, geleceğin, dün ve bugün yaşadıklarımızdan daha farklı olması mümkün müdür acaba? diye de düşünüyorum ve neden olmasın diye de ekliyorum, sonrasında da olamaz mı diye soruyorum?
Dünü anlayıp, bugünü yaşayıp, geleceği kurmak dileğiyle...

Kristof ile yaklaşık 2.5 yıl önce Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan üçlemesi ile tanıştım. Bir zamanlar az bilinen değerli kitaplar araması yaparken karşıma çıkmıştı. Aynı Onca Yoksulluk Varken kitabı gibi. Basımı falan da yoktu. İyice merak etmiştim. Zor da olsa temin edip tanışmıştım yazarla ve sevdiğimi, ayrı bir tat aldığımı hatırlıyorum. Bu iki kitabı da, daha doğrusu karakterlerin çocuklukta yaşadığı durumları, annelerinin hayatlarını birbirine benzettim biraz.

Çocuklukta yaşadığı aşkını, yaşadığı şimdiki zamanda arayan, gelecekte de sadece onunla olacağını düşünen, her gördüğü kadında onu gören bir adam ve bundan dolayı da yaşadığı zamanın farkına varamayan, sıkıcı, tekdüze bir hayat yaşayan veya yaşadığını düşünen bir karakter.
Kitabın bölüm bölüm oluşu ve okudukça parçaları birleşiyor hissi çok güzeldi. Yazarın karakterin kendi çocukluğu ile şimdiki zamandaki halini konuşturduğu bölüm de çok iyiydi.
"Ben gelecekten geldim" diyorum ona yavaşça, "gelecekte çamurlu, ölü tarlalar var yalnızca."
Yazarın yalın dili ve anlatımı da bunda büyük etken.

İlerleyen bölümlerde dünden çıkıp şimdiki zamana gelen ve o aşkını gerçekten buluyor ama tabii ki hiçbir şey eskisi gibi değildir.

Zaman zaman çalışma hayatının acımasızlığı, tekdüzeliğine de vurgu yapıyor yazar ve bunu yaparken uzun uzun cümleler kurmuyor aralara serpiştirdiği birkaç cümle ile özetliyor her şeyi. Örneğin
"Her sabah beşte uyanmak, yürümek, otobüse yetişmek için koşmak, kırk dakikalık yol, dördüncü köye varış, fabrikanın dört duvarının arasına sıkışmak. Gri önlüğü giyme telaşı, itiş kakışlar arasında kart basmak, makineme doğru koşmak, makineyi çalıştırmak, deliği mümkün olduğunca çabuk delmek, delmek, delmek, hep aynı tür parçaya aynı deliği delmek, mümkünse günde on bin kez, maaşlarımız bu hıza bağlı, tıpkı hayatlarımız gibi."
Çok şey anlatıyor değil mi?

Burada yazarın hayatından da izler bulmak mümkün, çünkü yazar da savaş dolayısıyla ülkesinden göç etmek durumunda kalmıştır. Göç ettiği ülkede de yaşamını sürdürmek için fabrikalarda çalışmıştır. Kitapta da olduğu gibi yazar olma düşüncesi de vardır kafasında.
Bu yazarı ve kitabı okuyun. Zaten Türkçeye çevrilmiş üçleme ile birlikte bu kitabı var. Umarım geriye kalan kitapları da çevrilir.
Herkese keyifli okumalar.
372 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Kitabı bitirdikten sonra saatlerdir aklımda düşünüp duruyorum olayları, birbirine bağlamaya çalışıyorum 'hah tamam işte böyle oldu' diyorum sonra tekrar kopuyor ipler, boşluklar oluyor. Nasıl bir kitap okudum ben böyle? Harika, muhteşem hatta artırıyorum olağanüstü. Yıllardır kitaplığımda duruyor ve ben yeni okuyorum ne büyük gecikme bu kitap ile tanışmak için. Büyük Defter, Kanıt ve Üçüncü Yalan bir üçlemeymiş ve hepsi bir kitapta toplanmış. Her biri ayrı güzel, şaşırtıcı, etkileyici.

Agota Kristof; sınırları aşmak zorunda kalan, doğduğu ülke olan Macaristan’dan İsviçre’ye gitmeye mecbur bırakılan bir yazar olarak romanlarını göçmenlikle, kimlikle, savaşla ören; yokluğu, eksikliği anlatan bir yazar. Üçlemenin bütününde de dağılmış bir kimliğin bütünlük arayışı hakim. İkizinden, evinden, şehrinden, ülkesinden kopan;  vatansız, kimsesiz bir insanın derin yalnızlığını çok iyi anlatmış Agota Kristof.

Büyük Defter'de savaştan kaçıp büyük şehirden gelerek küçük bir kasabaya anneannelerine emanet edilen ikizlerin hayatını okuyoruz. Hayatı anlamaya çalışan ikizlerin en büyük tutkusu yazmak, öğrenmeyi çok seviyorlar, kendilerince alıştırmalar yapıp ananenin yanındaki kötü koşullara alışıyorlar. Birbirlerine kötü sözler söylüyorlar anneannenin hakaretlerinden etkilenmemek için ama annelerinin güzel sözlerini unutmak en zoru oluyor, dilencilik yapıyorlar insanların tepkilerini gözlemlemek için topladıkları para ve yiyecekleri atıyorlar ama saçlarındaki okşayışları atmaları mümkün olmuyor.. kör ve sağır oluyorlar anlamak için biri kör gibi diğeri sağır gibi davranıyor, bir süre sonra, zamanla, gözlerini başörtüyle bağlamaya, kulaklarına da ot tıkamaya gerek kalmıyor. "Kör rolüne soyunan, bakışlarını içine çeviriyor, sağır da kulaklarını her türlü sese kapatıyor." Birbirlerinden hiç ayrılmıyorlar, ikizlerden biri sınırı geçip başka şehre gidene dek..

Kanıt' da şimdiye kadar hiç aklımıza bile gelmeyen ayrıntı olan ikizlerin isimlerini öğreniyoruz. Dili o kadar akıcı ki sadece hikayenin güzelliğine odaklanıp akıyor sayfalar. Üçlemenin ikinci bölümünü oluşturan Kanıt'da kalan ikizin hayatını okuyoruz. Kardeşine duyduğu özlemi, yalnızlığını gidermeye çalıştığı karakterler giriyor romana.

Üçüncü Yalan'da ise tamamen bir muamma okudum sanırım. Aklım karıştı, olaylar ters yüz oldu. Gerçeği anladığımı düşünüyorum ama hala bazı noktalar eksik kaldı bende. Bu bölümde giden ikiz(isimlerini kullanmıyorum çünkü daha çok karışacak :D) bize gerçekleri anlatıyor. Hayatlarını mahveden aileyi yıkan o şey'i okuyoruz.

"Başımıza gelenleri ifade edecek bir kelime bulamadım henüz. Felaket, facia, trajedi diyebilirdim, ama buna sadece "Şey" diyorum, çünkü bir adı yok." s.357

İkizlerin etkileyici hikayesini kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum. Okuduğum en iyi kitaplar içinde yerini aldı!

İkizlerin yaşadıklarını, kitabı özetler nitelikte bir alıntı ile bitireyim:

"Bir kitap ne kadar hüzünlü olursa olsun bir hayat kadar hüzünlü olamaz." s.267
372 syf.
·5 günde·Puan vermedi
"Bir kitap ne kadar hüzünlü olursa olsun bir hayat kadar hüzünlü olamaz."
Evet öyle,
Kitapta da geçen bu cümle her ne kadar yazar tarafından söylenmiş olsa da kitabı okuduğumda aslında bir kitabın da ne kadar hüzünlü olabileceğini, kitaplardaki hayatın da gerçek hayat kadar acımasız olduğunu gözler önüne seriyor.

Büyük defter, kanıt, üçüncü yalan. Aslında üç ayrı romandan oluşan daha sonra tek kitap haline getirilen oldukça başarılı bir roman üçlemesi. Yazarın okuduğum ilk kitabı ancak en beğendiğim kitaplar arasında yer alacağı muhakkak.
Yazarın kalemi güçlü, güçlü olduğu gibi bir o kadar da acımasız diyebilirim. Okurken savaşın yaratmış olduğu o büyük acıyı, karmaşayı, yıkımları yazar büyük bir başarı ile ortaya koymuş ki insanın canının sıkılmaması elde değil. Belki de ilk bölüm olan büyük defter bölümünde olayların, savaşın yaratmış olduğu en büyük acıya maruz kalan çocuklar tarafından anlatılmasından da kaynaklanması muhtemel.

Adını bilmediğiniz bir ülke düşünün, yine adını bilmediğiniz bir savaş ve o savaştan nasibini alan binlerce hatta milyonlarca aileden yalnızca birinin hikayesi.
Şehirde yaşayan ancak savaş nedeniyle göç etmek zorunda kalan bir aile. Anne çocuklarını köyde yaşayan ve pek de fazla görüşmediği anneannelerinin yanına bırakıyor ve göç etmek zorunda kalıyor. İşte bu iki çocuğun da hikayeleri tam bu noktada başlıyor.
Çocuklar o denli zeki ve güçlülerki hayran olmamak elde değil. Sıradan bir çocuktan farklı olarak kendilerini hayata, savaşa, her türlü güçlüğe karşı o kadar iyi hazırlıyorlar ki belki de onların hikayesini farklı kılan da bu. Hem zihinsel acıyla hem de fiziksel acıyla mücadele ederek birbirlerini güçlendiriyorlar. Birbirlerini öldüresiye dövüyorlar, ağlamamayı öğreniyorlar, hatırladıklarında gözlerini
dolduran sözcükleri kafalarından silip atıyorlar, bir daha asla o sözcükleri söylememeye yemin ediyorlar. Kısacası bir çocuktan bırakın çocuğu bi yetişkinden fazlasını gerçekleştiriyorlar.
Tabi bu esnada tüm gördüklerini, yaşadıklarını da yazmayı ihmal etmiyorlar. Ancak bunu yaparken de asla yüreklerindeki gerçek duyguları sözcüklere geçirmeyeceklerdi. Sadece gördükleri, duydukları ve yaptıkları...
Her şeyin son bulduğu gibi savaş da elbet son buluyor, devrim kazanılıyor. Ancak yine de özgürlükten bahsetmek komik olur. Kimse özgür değil. Her şey yasak. İnsanlar dikdatörlerin altında ezilerek yaşamaya devam ediyor. Bu sırada kardeşlerden biri sınırı geçip diğer kardeşini geride bırakıyor. Bu onlar için ilk kez ayrılık demek. İşte bu noktadan sonra ikinci bölüm olan kanıt bölümü başlıyor.
Ancak kardeşi onun bir gün mutlaka geri geleceğine ve kendisini bulacağına olan inancını asla kaybetmiyor. Bu noktada kitaptaki şu alıntıyı eklemek güzel olur
"Ölenler ile gidenler arasındaki tek fark bu değil mi? Ölmeyenler geri döner."

Son bölüm ise üçüncü yalan.
Kardeşi onu aramak için geri dönüyor. Bu kadar acıdan sonra tam işte mutlu son diye bir heyecanla bekliyorsunuz ancak bir anda her şey birbirine karışıyor. Ne gerçek ne hayal? Aslında öyle bir kardeş hiç var olmamışmıydı?
Yoksa tüm bunlar bir kandırmacadan mı ibaretti? Bu noktada yazara içten içe kızsam da son sayfaları o kadar iyi bağlamış ki kitap bittiğinde şöyle bir durup düşündüm.

Yine de her şeyi güzelleştirmek, olanları öylece anlatmaya bir türlü cesaret edememek ve aslında olduğu gibi değil de istediği gibi anlatmak. Ya da unutmak...

Agata Kristof'un yazdığı yaşamın söylenemez yanının kitabı.
84 syf.
“Yaşıyoruz. Ama zamanımızın değerini bilmeden... Geçmiş ve geleceğe bağlı kalıyoruz sürekli. Ya geçmişten pişmanlık duyuyoruz her gün ya da gelecekte yapmamız gerekenleri düşünüp kaygılanıyoruz. Şu anı düşünüyor muyuz? Sorguladım kendimi. Şu an değil miydi önemli olan? Geçmiş geçmemiş miydi? Gelecek ise daha gelmedi ki... “

Kendi yazdığım satırlarla incelemeye başlamak istedim. Bir nefeste okuduğum şu 80 sayfalık kitap bana neler kazandırdı bilemiyorum. Peki acaba bir şey kazandırmalı mıydı? Belki de kazanmaktan öte bir şeyler kaybettim içimde. Kazanmak ve kaybetmekten neler anladığımıza bağlı bir durum galiba.

Hayatımızın gidişatına bazen bizler karar veremiyoruz. Aile, arkadaşlar, çevresel faktörler, sesler, görüntüler... hepsi yeteri kadarıyla yönlendiriyor bizi. Acaba bizi de “BİZ” yapan bunlar mıdır? Neyiz biz? Ne hissediyoruz? Duygularımızı ne kadar dinliyoruz ya da ne kadar hakim olmasını biliyoruz? Hep bir soru. Her zaman olduğu gibi yine tonlarca soru sordum kendime ya da okuyanlara. Kararsızlığım da yine zirvede tabi.

Agota Kristof.. seni geç tanıdığım için üzüldüm. Gerçekten son zamanlarda okuduğum en akıcı kitaptı. Yazar sayfa sayısını kısa tutarak çok güzel bir iş başarmış. Çünkü kitabın konusu daha ne kadar uzardı bilemiyorum. Tam yerinde ve dozunda bitirdiğini düşünüyorum.
Hiçbir şekilde içinde bir kaygı barındırmadan yazmış satırlarını. Cümlelerim dolu gözüksün telaşına girmemiş ve okuyucuyu boğmamış. Olabildiğince yalın ve sakin bir üslup kullanmış.

Kitabın konusuna gelirsek eğer..
Yazar ana kahramanımızın çocukluğundan, yetişkinliğine kadar geçen süreyi ve yetişkin dönemini çok güzel aktarmış. Bu kısımlarda inanın fazla ayrıntıya giremiyorum. Çünkü bu kitap ya da diğer kitaplarda öyle ufak ayrıntılar oluyor ki buraya aktardığım zaman okuyacak olan kişinin büyüsünü çalacakmışım gibi hissediyorum. Üf ne cümleydi, yoruldum.

Tobias(ya da Sandor mu demeliydim?) karamsar bir adam. Ama karamsarlığı dibine kadar yaşıyor. Annesi kötü yola düşmüş fakat bunun farkına varmıyor mu ya da zamanında bilerek gerçeklerden mi kaçıyor bilemiyorum.(Daha sonra her şeyi anlıyor tabi.) Köyde her gece farklı adamların geldiği bir evde yaşıyor ve o adamların getirdiği yemekleri yiyor, o adamların çocuklarının eski kıyafetlerini giyiyor. Tabi bu duruma ne kadar katlanıyor ve kaç yaşında kendine geçmişini unutamayacağı hatıralar bırakıyor okurken görürsünüz. Sürekli yazılar yazıyor ve yer yer ilerde bir kitap çıkaracağını hayal ediyor. Kendi ülkesinden sığınmacı olarak gelen arkadaşlarıyla kısa süreli arkadaşlıklar kuruyor.
Kendileri bir de hastalıklı bir aşk yaşıyor içten içe.. Baya saçma sapan bir aşk. Hayatında biri olmasına rağmen ya da etrafına çıkan başka kızlar için de “acaba seviyor muyum?” kafasında epey güzel zamanlarını geçiriyor. Tabi bu dakikalarda yine karamsar ama yine karamsar.. Ee bunun da bir sebebi var elbette. :)

Son olarak bu hikayede kültür çatışmasını, aşağılamayı, ihaneti, ihtirası... hepsini birlikte görmeniz mümkün olacaktır. Şahsen bitince hepsi için “Oh iyi olmuş,” dedim.
Okuyacak olanlar varsa şimdiden keyifli okumalar diliyorum..
372 syf.
1986'da Büyük Defter, 1988'de Kanıt, 1991'de Üçüncü Yalan olarak ayrı ayrı basılan üçleme bir kitap. Daha sonra birleştirilerek tek kitap halinde basılmış. Tabi yine isimleri ayrı ayrı belirtilerek.

Ayrı ayrı değerlendirmek gerekiyor.

Büyük Defter

Öncelikle bu bölümde hiçbir kahramanın ismine yer verilmiyor ( Bu bölüm bitip ikinci bölüm olan Kanıt'a geçince farkettim.) Çünkü öyle akıcı ve sade dili var ki farkına bile varamıyorsunuz okurken. Daha sonraki bölümde isimleri söyleyince fark ediyorsunuz. Konusuna gelecek olursak şehirde yaşayan ancak savaş çıktığı için şehirden göç etmek zorunda kalan bir anne ve iki çocuğu. Anne çocuklarını köyde yaşayan annesinin yanına bırakıp gidiyor. Sonrası çocukların hayatta kalabilmek için bulundukları yerin şartlarına alışması gerektiklerini öğrenmeleri, bunun için her türlü alıştırmaları yapmaları. Aç kalmaları, soğukta kalmaları, vs. ve yaşadıklarını yazmaları. Bu bölüm baya etkileyici. İki çocuktan birinin sınırı geçmesi ile sonlanıyor ve sonrası merak uyandırıyor.


Kanıt

Bu bölümde savaş bitmiş oluyor. Kalan çocuk Büyük Defter'e yazmaya devam ediyor. Kardeşine bir gün kavuşacağını ve defteri ona vereceğini düşünerek. Ve kardeşinin de aynı şekilde yazdığını düşünüyor. Hayatına bir kadın ve çocuğu giriyor ve bu şekilde hayatına devam ediyor. Ancak bu bölümde diğer kardeşten bahsedildiğini hatırlamıyorum. ( Yani ne yapıyor, nerede nasıl yaşıyor falan )


Üçüncü Yalan

Bu bölüm tam bir keşmekeş. Hangisi gerçek, hangisi yalan çözmek tam bir muamma. Açıkçası çözemedim. Diğer kardeş geliyor. Ötekisi yok oluyor. Gerçekten iki kardeş var mı, yok mu çok karışık durumlar.

Tekrar okuduğumda umarım çözerim :)
84 syf.
·1 günde
Yine ben,yine az okunmuş kıyıda köşede kalmış Ve daha fazlasını kesinlikle hak eden bir yazar ve kitapla birlikteyiz.Açılış konuşmamı yaptığıma göre artık incelemeye geçebiliriz.Teşekkürler,saygılar ve alkışları da sona saklayalım!!

Başlangıçta bir yazar olma istegi ve yazdıklarıyla köşeyi dönme arzusu aynı zamanda yoksullukla cebelleşen bir adam portresi cizince dediydim ki aha tamam 2. Knut Hamsun Açlık vakasıyla karşı karşıyayız.Sonra işler kızıştı,çekirdeğimi çitleyip izlemeyi tercih ederdim ama vay anasını sayın seyirciler olaya gel demekle yetinmek zorunda kaldım.Bu durum beni haliyle bir miktar üzdü fakat olsundu.Pes etmedim.Siz sevgili kitapkurdu canım arkadaşlarımı,dostlarımı bu kitaptan mahrum bırakamazdım,benim gibi delikanlı bi kıza yakışmazdı,bir daha duymayayım ağzınıza acı biber sürerim he!! Neyse kitap öyle bi noktaya geldi ki eee gülüm etme bulma dünyası dedim.Valla benden duymuş olmayın ama kimseyi öyle anan hayat kadını baban kim bilir kim diye yargılamayın.Bakarsınız üvey kardeş çıkarsınız Allah’ın işi işte..Kitapla alakası Yok tabii ki söylediğimin nereden çıkarıyorsunuz tüm bunları kuzum aklıma geldi söyledim.Spoi değil kamu spotudur böyle yazılsın!!! Hocam yalnız sonunu nece bağladın öyle erkek değil misiniz hepiniz aynısınıza kadar götürdüm ben olayı 🤔 Ama götürürüm sen hak ettin Sandor görünümlü Tobias!! Hani çok aşıktın haniiii!! Neyse sinirlenmeyeceğim.Şimdi cici kız olup özetliyorum mevzuyu.Vallahi yazarın o kısacık sayfalara bu kadar güzel öykü yazacağını tahmin etmediydim,beni oldukça şaşırttı.Yer yer karamsar olsa da aynı zamanda umudu da bünyesinde taşıyarak insanın zıtlıklarla beraber olduğunu yeniden gösterdi bana.Şaşırdık,yeri geldi üzüldük,yeri geldi bağrımıza bastık,yeri geldi oha be ne hayatlar var dedik ve böyle böyle sona geldik.Böyle ben uzun kitaplara gelemiyorum afakanlar basıyor bana efendime söyleyeyim hem kısa olsun hem sürüklesin diyorsanız bence müthiş bir tercihtir.Yazarla tanışmak için de güzel bir kitap olduğunu düşünüyorum en azından kendi adıma.Saygılar,sevgiler ve selamlar.Üstüne hadi gece tarifesinden torpilli olarak keyifli okumalar :))
Ruhi..
Ruhi.. Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan'ı inceledi.
372 syf.
BÜYÜK DEFTER
Anne ve ikiz olan erkek çocukları Büyük Şehir’deki savaştan kaçıp, Küçük Şehir’e, ikizlerin varlığından dahi haberdar olmadığı, anneannelerinin yanına geliyorlar. Anne çocuklarını anneanneye emanet etmek istediğinde, anneanne önce karşı çıkıyor, sonrasında kendisine günlük işlerde yardım etmeleri karşılığında yanında kalmalarına izin veriyor. İkizler anneannenin sınıra çok yakın olan büyük evinde ona yardım ederlerken yazılar yazmaya başlıyorlar.Bu yazıları birbirlerine okuyup, beğenmediklerini yakarken, beğendiklerini Büyük Defter’lerine geçiriyorlar. Savaşın devam ettiği bu günlerde ikizler, dayanıklı olmak ve acı çekerek hayatta kalmayı öğrenebilmek için her gün çeşitli egzersizler ile de kendilerini eğitiyorlar. Yıllar sonra anneanneleri öldüğünde, ikizlerden biri sınırı geçerek diğerini arkasında bırakıp ülkeyi terk ediyor.

Papaz bir süre susup, ”On Emir’i biliyor musunuz? On Emir’e uyuyor musunuz?” diye soruyor.
”Hayır bayım, uymuyoruz. Kimse de uymuyor zaten. On Emir’den biri ‘Katletmeyeceksin’dir, oysa herkes birbirini katlediyor.”
Papaz ” Ne yazık ki savaştayız…”

KANITu
Aradan 21 yıl geçtikten sonra öğreniyoruz ki, ikizlerden gidenin adı Claus, kalanın adı ise Lucas. Artık savaş bitmiş ve devrim kazanılmıştır. Ancak kimse özgür değildir ve her şey yasaktır. Lucas, şehirdeki kitabevinin sahibi Victor sayesinde, yıllarca kendisine destek olacak olan bürokrat Peter ile tanışır. Yıllar önce giden kardeşini unutamayan Lucas, bir gün onun mutlaka kendisini bulmak üzere geri döneceğine inanmaktadır. Birkaç yıl sonra kitabevini devralan Lucas, buranın üzerindeki dairede yaşamaya başlar.

”Ölenler ile gidenler arasındaki tek fark bu, değil mi? Ölmeyenler geri döner.”

ÜÇÜNCÜ YALAN
Claus kardeşini aramak için geri dönüyor. Ancak kardeşi oradan ayrılalı yıllar olmuştur. Ya da kardeşi aslında hiç var olmamıştır …

Ailesinden, ikizinden, vatanından, hayatından kopan bir insanın yalnızlığı okunuyor üçlemenin her satırında. Kitap boyunca ne toplumsal uzlaşma sağlanabiliyor, ne de kişiler amaçladıklarına ulaşılabiliyor. Kitap boyunca kendinizi iyilik ve kötülük kavramlarını sorgularken buluyorsunuz. Kurmacanın gerçeklerle iç içe geçmiş haldeki anlatımına sahip olan son kitapta kendinizi kandırılmış hissetseniz de, son sayfalarda her şeyin yerli yerine oturması ile yazarı bu ustalığı nedeniyle takdir ediyorsunuz. Kitapta uzun açıklamalar, betimlemeler, kelime oyunları yok. Bunun yerine anlatım oldukça yalın ve sade olmasına karşın insanı duygudan duyguya sürüklüyor.

Herkesin mutlaka okuması gerektiğini düşündüğüm bu kitap konusundaki tek sorun; şu anda kitabın baskısının olmaması. Kitap yeniden basılana kadar, sizi ya sahaf yolları ya da benim gibi kütüphane yolları bekliyor. Ama bu kitapla hayatınızın bir yerinde yollarınızın mutlaka kesişmesi gerektiğini düşünürsek, inanın çabanıza değecek
84 syf.
·1 günde·10/10
Bu kitabı bugün satın aldım ve az önce bitirdim. Kısa 80 sayfalık bir romandı fakat bende etkisi büyük oldu. Agota Kristof çok bilinmeyen bir yazar olmasına rağmen yazın tarzı olarak Camus 'ya benzettim. En az onun Yabancı romanı kadar etkileyiciydi bence. Kurgusu ve çevirisi gerçekten başarılıydı. Yazarın hayatından izler taşıyan bu kısa romanı en kısa sürede okumanızı öneririm.
372 syf.
·Puan vermedi
Az kişinin bildiği muhteşem kitaplar listesinde net ilk 3e sokarım. Ama bırakın herkes öğrenmesin diyerek buraya yazmam bir ironi olsa da aslında değerini bilecek kişilerin fark etmesini içten içe istediğim biraz düşündükten sonra ortaya çıkacak bir yargı olabilir. Evet.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ayşe İnce Kurşunlu
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
Ankara, 1955
1955 yılında Ankara’da doğdu. İstan­bul Üniversitesi Roman Dilleri ve Edebiyatları Bölümü mezunudur.

Yazar istatistikleri

  • 140 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 115 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.