Banu Gürsaler Syvertsen

Banu Gürsaler Syvertsen

Çevirmen
8.0/10
295 Kişi
·
826
Okunma
·
5
Beğeni
·
97
Gösterim
Adı:
Banu Gürsaler Syvertsen
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
İzmir, Türkiye, 1956
Banu Gürsaler Syvertsen 1956 yılında İzmir’de doğdu. Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji lisansüstü programını bitirdikten sonra, eğitimine Oslo’da devam etmek üzere 1981 yılında Norveç’e yerleşti. Norveç Radyo Televizyon Kurumunda radyo, TV ve daha sonra web sayfalarında haber, kültür ve çocuk programları yapımcısı ve sunucusu olarak 25 yıl görev yaptı. Çeşitli kültür projelerinde çalıştı, Türkçe öğretmeyi hedefleyen 16 dizilik “Merhaba” adlı radyo programını hazırladı, Nâzım Hikmet ve Sevim Burak’ın iki yapıtını çevirip televizyona ve sahneye uyarladı. 1991 yılından bu yana Norveççeden Türkçeye çeviriler yapıyor.

Çevirileri: Dag Solstad’dan Mahcubiyet ve Haysiyet (2018) Hilde Østby’den Aşk ve Özlem Ansiklopedisi (2017) Ingvar Ambjørnsen’ den Gece Gündüzü Düşlüyor (2016) Axel Jensen' den İkarus (2015), Margit Walsø' den Sevgili Voltaire (2014), Per Petterson’dan Reddediyorum (2014), Selma Aarø Lønning’ den Elvira Madigan'ın Kayıp Parmağı (2013) Levi Henriksen’den Kar Yağacak (2012) Ingvar Ambjørnsen’ den Tavandaki Kukla (2002), İnsan Postuna Bürünmüş Köpek (1994), Beyaz Zenciler (1991), İstanbul’da İki İskandinav Seyyah (1993),
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
192 syf.
·Beğendi·9/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

PİLAVIN ALTINI BİLEREK TUTTURANLAR...

İnsan ne için yaşar? basit : sevmek ,sevilmek ,değer görmek ve bunu hissetmek için(bir de pek tabii ki aklıyla ) ..aksini iddaa edecek olanın alnına çokoprens basarım!! hepimiz sevgiye öyle ya da böyle açız ..kendi içimizde bunu kendimize hastalıklı bir derecede , şizofrencesine kabul ettiremesekte onsuz olamayız .. onsuz yaşayamayız.. ne kadar hard core yaşarsak yaşayalım hayatı , bizler de cabbar ustanın torna tezgahından çıkan,özünü inkara yönelemeyecek birer 5 e 10 olmaya mahkumuz bu bağlamda.. şöyle bir durup düşünürseniz ki duygusal bakımdan BANA uzak olanlar , kalbi pamuk helvayla kaplı cenap da dahil hemen ışık hızıyla bu fikrime onay vereceklerdir; insan bünyesi sevgiye ,hoşgörüye, en basitinden kendisine yönelen ilgiye aç..tersi zaten delikanlı türkücü furyası alişana ,hadi hadi meleğim diyen özcan denize ters ...ÇOK SEVDİĞİNİZ BİR İNSANDAN , ONSUZ OLAMAM , AYRILIRSAM ÖLÜRÜM DEDİĞİNİZ KİŞİLERDEN AYRILDIĞINIZI DÜŞÜNÜN.. bu nasıl birşeydir biliyor musunuz?? henüz ilkokula yeni giden ,güneş tutulmasından haberi olmayan , isli camla güneşe bakmayı akıl edemeyen ilkokul çocuğuna güneşe bakma demek gibidir.. sizi yokedeceğini bilmenize rağmen bakarsınız.. gözlerinize ve size bu bakıştan sonra miras kalanlar bembeyaz bir halay ekibidir.. size zarar verdiğini bile bile , üzüldüğünüzü , acıdan yokolacağınızı bile bile ayrıldığınız , hayatınızda yollarınızı ayırdığınız o insana bakmaya devam edersiniz.. kör olmak , eşi benzeri olmayan acılara kucak açmak pahasına .. unutmak ise , henüz kavrulmuş pilavın üstüne sıcak su ekleyip kısık ateşte pişirilmeye benzer.. sabırdır.. sebattır.. et suyunu katmadan önceki bilinçli son andır.. kimimiz bunu atlatırız .. kimimizde dibini tutturuz pilavın .. ( HAYVAN GİBİ PİLAV YAPARIM BU ARADA DÜNYA HARİTASINI SER ÖNÜME MEMLEKET GÖSTER YEMEK İSTE EHEUEHEUEH =) ) hatta bazısı pilavın altını bilerek tutturur da.. tıpkı bu kitapta yeralan kahramanımız gibi..


İşte hikayemiz , daha doğrusu bu kitap içinde yaşananlar , pilavı magmaya gömen, TAKINTIYI ÖVEN , tüm bunlara rağmen farkında olmaksızın ve bilmeksizin dizini döven bir obsesif aşığın karşısına çıkan insanlarda eski (ex) aşkını bulma, bulamasada ZORLAYARAK yaratma çabası üzerine kuruluyor ilk bakışta.. ilk bakışta diyorum çünkü kitabı okudukça bu hastalıklı kişinin romandaki tek KÖTÜ karakter olmadığını anlıyorsunuz..kitap içinde bir moskova devlet sirki düşünün ki tüm kadrosu GERÇEK KÖTÜLERDEN oluşsun... pek tabii bu kadroya bir baş lazım ... o da romanımızın kahramanı Saron. tabi tüm bunları söyledikten sonra kitapta bir çete falan hayal etmeyin. kitap içerisinde yeralan karakterlerin hepsi kendi alanında birer kötü..olaylar da yoğun uyuşturucu kullanımı ile yozlaşmış bu hastalıklı insanlar üzerinden gelişiyor..son olarak ,neşe ile ramazan bayramında kristal bardak takımlarını çıkarıp misafir ağırlayan bünyeler, KUDUZ BİR KÖPEĞİN İÇİNDEKİ OLMAYASICA İNSANLIĞA , insanlığın içinde gizli bir yerlerde kalan açığa çıkmaması gereken KUDUZLUĞA bu kitapla merhaba diyeceksiniz...

not : ilk kez yeraltı edebiyatı okuyacaklar ..

YOKOLURSUN...UZAK DUR!

son not : bu kritiği yazmama sebep olan Gorgasm , çok büyüksün...

https://www.youtube.com/watch?v=VsA9Z_PcrmE
368 syf.
·Beğendi·10/10
Açık söylemek gerekirse yeraltı edebiyat kitaplarından çok hoşlanmam. Bana bu kitabı bir arkadaşım hediye etti. Beni çok iyi tanıyan ve kitaplara ne kadar düşkün olduğumu bilen biri. Suratım ister istemez ekşidi. Bana "Bu kitabı çok seveceksin" dedi. Ankara'da doğup büyüdüğüm için midir bilmiyorum ama ben kış insanıydım hep. Yazı sevmez, kışın battaniye altına girmek için can atardım. İşte kitabı okuduğum dönem Ankara'da kar durmuyordu. Ben o karda parka gidip bu kitabı okuyordum. Kendimi Norveç'te gibi hissediyordum. Ingvar öyle güzel işlemiş ki soğuğu bu kitaba, bana hissettirdiği diğer duygulardan söz bile etmeyeceğim. Her kahramanı kendi içimde ayrı ayrı yaşadım. Onlarla beraber aç kaldım, üşüdüm, uykusuzluk çektim, sarhoş oldum. Kitap bittiğinde bana hissedilecek o kadar çok duygu kalmıştı ki uzunca bir süre etkisinden çıkamadım. Sonuç mu? Arkadaşım haklı çıktı bende birkaç hafta Norveç'in sokaklarında gezmiş oldum...
192 syf.
·Beğendi·8/10
Kararsızlık,ne yapacağını bilememe,kendini tanıyamama,Nefret!
Dünyaya uygun olmadığını yada dünyanın kendisine uygun olmadığını düşünme hissi,Nefret!
Umursamazlık,hayal dünyasında yaşamak,normal olan her şeye takıntı yapmak,Nefret!
Öfke,çelişki,Hüzün,azap,acı,yalnızlık,tatminsizlik,Nefret!
Bu kadar nefretin içinde bir şeyleri aramak...
Neyi arıyorsun?
Sevgiyi?
Huzuru?
Kendini yada...
Ölümü!

Hayata ve insanların sahteliğine karşı duyulan
öfkenin ve başkaldırının romanı İnsan Postuna BÜrünmüş Köpek.
Toplumun toplum olmayı başaramadığı,yalanlarla ve sahte hayatlarla,sahte ilişkilerle dolu,kendi içlerinde yaşadıkları hayatları sever görünen ama hiçbir amaçları olmayan günlük hayatlar.
Sadakat yok...
Bağlılık yok...
Dürüstlük yok...
İyilik yok...
Sevgi yok...
Güvenmek yok...

İşte Ambjörnsen'in İnsan Postuna Bürünmüş Köpek romanı bunu izletiyor size.(Ne kadar da gerçek oysa)
Altı çizilecek,hayata monte edilebilecek bir çok cümle var.

Norveç Yeraltı Edebiyatı'nın usta isimlerinden Ambjörnsen bu kitabında Saron isimli bir hayat yolcusunun ve çevresinin başından geçen olaylar.
İskandinav Yeraltı Edebiyatı diğerlerine göre daha bir acımasız ve serttir ancak bu kitapta o sertliği bulamayacaksınız.Uyuşturucu,seks ve alkol karışımı dolu bir havuz olan Saron'un hayatı okunmaya değer yine de.

Yazarın sıkça karşılaştığım Beyaz Zenciler kitabını daha fazla merak eder oldum açıkçası.Aldım ve okuyacağım onu da ama acele etmeyeceğim,bu kitaptan sonra sanırım Beyaz Zenciler bana çok lezzetli bir okuma zamanı sunacak.

Yeraltı'nı seviyorsanız tavsiyedir ;)


Alıntı
------------------

“Neden sanki barış ve uyum içinde yaşamıyordu şu insanlar?
Niçin bir avuç insan, diğerlerinin hayatını karartmayı hedefliyordu hep?”
------------
"köpek efendi istemezdi, efendi köpeğin dünyasını yıkmasaydı eğer"
------------
“Kuşkusuz ebediyen cehennemde kalmak, şu anda yaşamakta olduklarıma oranla daha tercih edilebilir bir durum.”
-----------
Üşüyorum. Acılar,acılar,acılar içindeyim. Yani hayattayım hala. Ama bir kıymık saplanmıştı ruhuma.
-----------
Büyük kitapların yazılmasının, büyük resimlerin yapılmasının ve şaheser müziklerin bestelenmesinin nedeni, bunları yapanların bu şey'in özlemiyle çıldıracak hale gelmiş olmalarından yatar.
108 syf.
Kalemi güçlü bir yazardan, kısa ama öz olarak bahsedilebilecek bir yaşam savaşı. Yıllar aktıkça, hayat da bu akıma kapılmaktadır. Ve bu akım da yıpratıcı olabilmektedir.

Kitabın ana karakteri, Elias Rukla, kitap okumayı seven, okunması gereken bazı kitaplar hakkında bizlere de önemli bilgiler veren bir eğitimcidir. Geçirmiş olduğu hayat çalkantıları hakkında bilgiler verilmektedir.

Kitap, ağır ama her okur için okunabilir niteliktedir.

İyi okumalar...
108 syf.
·3 günde·Puan vermedi
“Eğitime de ihtiyacımız yok, düşünce kontrolüne de. Öğretmen çocukları rahat bırak. Böyle olduğu sürece hepsi duvardaki bir tuğladan ibaret.” diyor düzyazıya çevirdiğim Pink Floyd’un şarkısı.

Mahcubiyet ve Haysiyet’te de buna benzer bir konu yardımcı içeriklerle desteklenerek işleniyor. Spoiler vermeden kısaca özetlemem gerekirse roman kahramanımız Elias Rukla kendini geri kalmış hisseden, öğrencileri ile arasındaki kuşak çatışmasından mustarip bir edebiyat öğretmenidir. Bir gün sınıfta İbsen’in Yaban Ördeği eserini didik didik edip işlerken kendisi için hayati bir noktaya nüfuz ediyor ve benliğiyle yüzleşme süreci başlıyor. Özellikle ilk sayfalarda Elias Rukla’nın yaşadığı buhran ile karşılaşıyoruz ki bu buhran Peyami Safa’nın Bir Tereddüdün romanı kahramanının buhranına, kendinden geçişine benziyor. Tabi hatırladığım kadarıyla Peyami Safa’nın kahramanı çok daha derin bir kriz geçiriyordu.

Kitabı isminin çekiciliğine kapılıp almıştım aslında. Buna rağmen ilk sayfalar dahi romanın niteliği hakkında mesajlar verdi. Yazar, karakterlerine ilk andan itibaren mikroskobik bir bakış açısıyla yaklaşmış. Benim de çok sevdiğim bu tarzda, sınıftaki en küçük bir iç çekiş veya üfleme püfleme bile romanın akışında önemli bir yer ediniyor. Bundan dolayı roman Ferit Edgü’nün Sait Faik’in incelikli konu anlatışını hatırlattı. Bir taraftan da Roland Barthes gibi evdeki bidonu dahi elli çeşit yönüyle eşeleyerek inceleyip yazan ustaları.

Mahcubiyet ve Haysiyet iki üç ayrı mekanda geçiyor. Mekanlar da kapalı ve romanın çerçevesi için bir değer taşımıyorlar esasen. 12 Kızgın Adam filmi gibi mekanlar çok sınırlı.

Bu gibi sebeplerden dolayı macera veya polisiye roman sevenlerin Dag Solstad’ın kitabından pek tat almayacakları söylenebilir. Onlar için eserin ızdıraba dönüşeceği aşikar diyebilirim.

Sayfaların arasında kaybolurken aklıma İskandinav dizisi Forbydeisen geldi. Polisiye bir dizi olmasına rağmen çok yavaş ilerliyordu. İskandinav ruhu sanatta durağanlıktan zevk alıyor ve ben de öyle. Psikolojik tahlil ağırlıklı yüz altı sayfayı bir macera romanı gibi işim bitse de romana devam edebilsem, diyerek okudum.

Roman, postmodernist bir üslup gözetilerek yazılmış. Romanın özellikle ilk sayfalarında İbsen’in Yaban Ördeği uzun uzadıya incelenmiş, ayrıca oyundan sahneler de senaryodan bazı parçaları ile aktarılmış. O yüzden kitabı okuyacaklar Yaban Ördeği’ni okusalar faydalı olacaktır. Yoksa benim gibi, metin içindeki metinlerden ilk etapta zorlanabilirler.

Kitaptan Norveç’teki eğitim anlayışı hakkında da birtakım bilgiler ediniyoruz. Bu bakımdan öğretmenler, kitaptan İskandinav eğitiminin niteliğini öğrenebilirler. Benim dikkatimi çeken edebiyat dersinde bir dönem boyunca Yaban Ördeği’nin işlenmesi oldu. Bizde böyle bir anlayış maalesef yok. Yazarlar genel hatlarıyla anlatılıp geçiliyor, derinine inmek için ne zaman var ne de müfredat uygun.

Mahçup ve haysiyetli kahramanlarımızın maceraları böyle. Umarım Dag Solstad’ın başka eserleri çevrilir de okurum. Tadı damağımda kaldı çünkü.
368 syf.
·1 günde·Beğendi·7/10
Yeraltı edebiyatı.. Henüz bu iki kelimelik tamlamayı okurken dahi gerilen bir kesimin olduğunu biliyorum. Belki de onlar haklılar. Biz fazla kayıtsızız yada daha doğrusu hiçbir şeye kayıtsız kalamadığımızdan öyle görünme çabamız daha fazla. Bu edebiyatı sevememiş olmayı dilerdim, onları anlayamamak. Kaygılarını ve varoluşsal sancılarını. Fakat anlıyorum. Ve her şeyi anlamak bir intihar sebebidir.

Kitapın detaylarına gelecek olursak.. Hayatta bilmediğimiz ne çok şey var diyerek başlıyor her şey. Erling ve arkadaşlarının yaşam mücadelesi giderek yaşamama mücadelesine dönüyor. İçinde bol miktarda uyuşturucu barındıran bu kitap sizi önce bir sarsıyor sonra bir daha ve sonra bir daha.. Yer yer sıkılsanız bile kitabın sadece başı için dahi okunur, okunmalı. Çünkü onlar Beyaz Zenciler. En çok ötelenen ve yine en çok sorgulananlar.. Onlar hayatla kavgası olan insanlar. Bizim gibi olmamak için çırpınanlar..

İçerik detayı veremeyeceğim fakat orta şekerli bir yeraltı edebiyatı olduğu söylenebilir Hakan Günday ve Chuck Palahniuk’tan sonra..
368 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
Nejat İşler in başucu kitabım dediği okurken bitmesini hiç istemediğim müthiş bir eser. Kitabın dili o kadar akıcı ve samimi geldi ki romanın ana karakterleri olan Charly, Rita ve Erling 'e bende katılıp Norveç in soğuk,ıssız,karanlık, kimsesiz gecelerini sahiplenerek müthiş maceralar yaşadım. Konu olarak baktığımızda bu üç arkadaşın çok güzel hayalleri var(yazar olmak, şair olmak, ressam olmak gibi) ama bu hayallerine ulaşmak için asla yaşam tarzlarından taviz vermiyorlar. Verilen mesaj şu aslında; İnsanın hayal kurması için hayallerin gerçekçi olması gerekmez, yeter ki bir hayaliniz olsun...Arkadaşlık, vefa, samimiyet, üzerine yazılmış, yeraltı edebiyatı dalına girdiği için dili yer yer argo, yer yer küfürlü olan eğlenceli gerçek bir hikaye...okuyun arkadaşlar...
192 syf.
·2 günde·9/10
Doğru ve yanlış, iyi ve kötü kafanızın içinde bir savaşa başlasın istiyorsanız tam olarak okumanız gereken bir kitapla karşı karşıyasınız. Tüm toplum  olarak doğru/iyi olarak benimsediklerimiz ya bir başkası için yanlışsa/kötüyse ve aslında gerçek olan onun doğrularıysa. Böyle bir karmaşa yaşamak için ideal bir kitap.
Peki ya kötülüğe bir de kötünün penceresinden baktınız mı hiç? Bakmadıysak çok şey kaybediyoruz bence.
Can alıcı noktayı koymuş zaten yazar kitabın sonunda: "Köpek efendi istemezdi, efendi köpeğin dünyasını yıkmasaydı." Köpeği evcilleştirmek doğruydu, iyiydi insan için bir dost sağlamıştı kendine, bir koruma aynı zamanda. Peki ya köpek bunu istiyor muydu?
368 syf.
·Beğendi·10/10
Grup Yorum'un bir şarkısı vardır "Madenciden" diye. Tabii ki maden işçilerinin zorlu emeklerinin kitapla bir alakası yok ama o şarkıdaki bir cümle benim için bu kitabın özeti gibi olmuştu; "Yer altında ezilenler, yer yüzüne seslenirler!"
Evet bu kitap yer altının yer üstüne seslenişidir. Ama işçi sınıfının en şerefli evlatlarının seslenişi değil bu. Küçük burjuvanın hayatın içinde savrularak edindiği yer altı pozisyonunun kalbur üstü kapitalizme seslenişi bu kitap.
Ve aslında quantum fiziği sonrası post modernizmin küçük burjuvayı yenilgiye uğratan bilinemezcilik ve bu yüzden de boş vermişlik felsefesiyle savruluşunun da bir hikayesi aynı zamanda.
Ama kalemi güzel bir hikaye, okunabilir ve bence okunmalı da aynı zamanda . . .
320 syf.
·7 günde·8/10
Hediye olarak gelen bu kitap vesilesiyle, Norveç ve yeraltı edebiyatıyla tanışmış oldum. “Beyaz Zenciler” toplumdan farklı düşünce ve yaşam tarzına sahip, dışlanmış, özgürlüğüne düşkün, kötü alışkanlıklara sahip ama kimseye zararı dokunmayan, dostluğun değerini bilenlerin hikayesi. Aslında en güzel düşüncesi şahsen, özgürce kendi hayatını yaşayabilmek.

Başta okurken biraz sıkılmıştım ancak sonra epey sardı. Yazar önce Charly, Rita ve Erling adlı üç dostun şimdiki anını anlatıyor daha sonra Erling’in ağzıyla her birinin geçmişini ve birlikteliklerini ele alıyor. Her ne kadar kötü alışkanlıklara sahip olsalar da ve bu size itici gibi görünse de kendilerinden başkalarına hiçbir zararı dokunmayan hayatlar bunlar. Gerektiğinde herkesten daha fazla insancıllar. Ayrım yapmaksızın, hiçbir karşılık beklemeden yardım eli uzatırlar. Aslında bir yanıyla her yaşam tarzına sahip insanların aynı olmadığına da vurgu yapıyor. Arkadaşların birbirlerine olan düşkünlükleri… Bunlar etkileyici kısımlarıydı. Yer yer argo ve küfürler mevcut türünü dikkate alırsak normal de.

Farklı düşünce ve yaşamlara saygı duymayan ve eleştiren kişilerin bu kitabı okumasını tavsiye etmiyorum. Ama yeraltı edebiyatıyla tanışmak ve farklı yaşam tarzına sahip insanlarla okurken empati kurmak için ilginç bir deneyim olacaktır.

Yazarın biyografisi

Adı:
Banu Gürsaler Syvertsen
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
İzmir, Türkiye, 1956
Banu Gürsaler Syvertsen 1956 yılında İzmir’de doğdu. Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji lisansüstü programını bitirdikten sonra, eğitimine Oslo’da devam etmek üzere 1981 yılında Norveç’e yerleşti. Norveç Radyo Televizyon Kurumunda radyo, TV ve daha sonra web sayfalarında haber, kültür ve çocuk programları yapımcısı ve sunucusu olarak 25 yıl görev yaptı. Çeşitli kültür projelerinde çalıştı, Türkçe öğretmeyi hedefleyen 16 dizilik “Merhaba” adlı radyo programını hazırladı, Nâzım Hikmet ve Sevim Burak’ın iki yapıtını çevirip televizyona ve sahneye uyarladı. 1991 yılından bu yana Norveççeden Türkçeye çeviriler yapıyor.

Çevirileri: Dag Solstad’dan Mahcubiyet ve Haysiyet (2018) Hilde Østby’den Aşk ve Özlem Ansiklopedisi (2017) Ingvar Ambjørnsen’ den Gece Gündüzü Düşlüyor (2016) Axel Jensen' den İkarus (2015), Margit Walsø' den Sevgili Voltaire (2014), Per Petterson’dan Reddediyorum (2014), Selma Aarø Lønning’ den Elvira Madigan'ın Kayıp Parmağı (2013) Levi Henriksen’den Kar Yağacak (2012) Ingvar Ambjørnsen’ den Tavandaki Kukla (2002), İnsan Postuna Bürünmüş Köpek (1994), Beyaz Zenciler (1991), İstanbul’da İki İskandinav Seyyah (1993),

Yazar istatistikleri

  • 5 okur beğendi.
  • 826 okur okudu.
  • 34 okur okuyor.
  • 640 okur okuyacak.
  • 20 okur yarım bıraktı.