Barış Bayıksel

Barış Bayıksel

Çevirmen
7.9/10
62 Kişi
·
30
Okunma
·
0
Beğeni
·
60
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
216 syf.
·6 günde·Beğendi·8/10
Yüzünüz, sesiniz, boyunuz, vd. fiziksel özellikleriniz… Tüm bunlar sizin kimliğinizi oluşturan, size dair ‘kendiliği’ meydana getiren öğelerdir. Hatta yüzünüzdeki bir ben, doğum lekesi, çil, vs. nin de kişiliğiniz üzerinde etkisi vardır. Ve hatta kullandığınız gözlük ya da başka bir şey varsa bu bile sizin kişiliğinizin oluşumunda etkiye sahiptir. Daha farklı birisi olacakken olduğunuz kişi olmak, sahip olduklarınızın yani her şeyiyle sizi siz yapanların sonucudur. Çünkü görünen, dış dünyaya, yoruma ve etkiye açık olan her bir ürün, her bir sonuç (nihai somut hâl) karşılığında da bir tepki bir oluş meydana getirecektir.

“İnsanın ruhu derisindedir.”

Yüzdeki bir et benine yönelen bakış ve yorumlar, maruz kalanı diğer insanların düşünmediklerini düşündürüp, hissetmediklerini hissettirebilir. Başka bir açıdan bakarsak; yüzünde ciddi bir kusur ya da hasar meydana gelmiş biri, baskın, sosyal birisi olacakken, içe kapanık, pasif birisi olabilir. Tabi zor bir süreci aşıp daha kuvvetli, az yargılayan, kendiyle barışık birisi olarak çıkması da mümkün. Peki bu süreci aşamayıp sürekli garip bakışlara maruz kalan biriyse ne olabilir? İşte kitap baştan sona bu izi sürüyor. Yüzü bir kimya laboratuvarında deforme olan bir adamın psikolojisi, kendiyle savaşı, sevgisi, nefreti, zayıflıkları ve bir başkası olma durumu, maske ve makyaj üzerinden yürüttüğü felsefe ile anlatılıyor.

Maske ve Maskele(n)mek
Kullanışlı ve gerçekçi bir maske; yeni bir kimlik, bir başkası demek. Peki bu maske, sadece sınırsız özgürlük mü demek? Olanı gözlemeye yarayan bir araç mı? Ardına saklanılan bir maske, kimi zaman diğer görünmez maskeleri düşürmeye yarayabilirken, aynı zamanda durup düşünme, normal zamanda görünmeyeni görme imkânı da verebilmekte. Peki ya birbirine görünmez maskeleriyle oynayan insanlar, imkân olsaydı da yüze tam oturan ve sahte olduğu anlaşılmayan yüzler (maskeler) takarak günlük hayatlarını yaşayabilseydiler yani gerçekçi maske takmanın yasal ve yaygın olduğu bir maske toplumu olsaydı nasıl olurdu? Belki maskenin yani yeni kimliğin eskisini bastırarak kontrolü ele geçirdiği, sınırsız özgürlüğünde boğulan insanlar ve çürüyen bir toplum olurdu. Belki de herkesin kendini istediği gibi ifade ettiği, her düşündüğünü yaptığı-söylediği bir toplum… Bilinmez. Eserdeki karakterimiz bu konuya epey kafa yoruyor ve kendi tasavvurunu ortaya koyuyor. O tasavvurda insanın yıkıma dair dürtüleri daha ön planda çünkü temelinde ilaç olmaktan çıkan sonsuz özgürlük var. Maske duruma göre ilaç ya da kendini iyi hissettiren bir şey olabilir. Burada makyajla analoji kuruluyor. Makyajın, kendini makyajsız solgun, hasta hisseden kadınlara daha iyi hissettirdiğini, bu yüzden makyajı iyice özümseyen kadınların ondan vazgeçemez hâle geldiklerine değinirken, maskenin de tıpkı bunun gibi iyi hissettiren bir ilaç olabileceğini anlatıyor. Ancak riskli tarafı; onsuz yapamayacak kadar bağımlı hale gelmek.

“…maskem yokken ben de sönük bir hayalet gibiydim. Maskeli halimse -ve maske aracılığıyla dokunabildiğim diğer dünya- çok daha gerçekçi geliyordu.”

Yüz; dışarıya açılan, insanların sizi tanıdıkları kapı. Diğer azalarınız değişmese de bu kapı değiştiğinde zor tanınırsınız. Bu da sizi tanımlayanların, bir kalıba sokanların yargı ve beklentilerinden sıyrılıp yeni bir çevre oluşturabileceğiniz, yeni bir kimlik meydana getirebileceğiniz imkân demek. Hele de kullanışlı bir maskeye sahipseniz, bu sizi ancak içerideki ‘ben’in durdurabileceği sınırsız özgürlük imkânı da olabilir. ‘Ben’in bir başka kişiye dönüşebilme durumu, sayısız imkân ve ihtimalleri de beraberinde getiren enteresan bir durum. Katıksız iyi, tam bir kötü, zevk peşinde arsız bir hovarda, intikam hesabı tutan ve hesabı bir bir kapatan bir kindar ya da önceden yapamadıklarını yapmaya çalışan sıradan bir insan… Hepsi de mümkün. Burada karakterin seçtiği yol da ilginç. Planını, amacını anlattığı kısma geldiğimde kurguyu şöyle genel olarak düşününce aklıma Pedro Almodóvar geldi. Sanki bir Almodóvar filmi izliyormuşum gibi enteresan bir planın, ilginç bir kurgunun içinde buldum kendimi. Planın sonunun vardığı noktaya belki bu yüzden çok şaşırmadım belki de Abe biraz açık verdi. Ancak yine de sonu kötü değildi. Okuyucunun kendi tasavvurunda oluşan karaktere uygun bulduğu sonu işleyebileceği geniş bir manevra alanı bırakılmış. Belirgin bir sona alışkın olanlar da hayal kırıklığı yaşamayacaklardır.

Kobo Abe’nin diğer romanı Kutu-Adam’da da izleme-izlenme, bir şeylerin ardına sığınarak-gizlenerek gözleme durumu vardı. Kutu-Adam bu kitaptan dokuz yıl sonra yayımlanmış. Ancak bu ortaklık, acaba bu konuya fazla mı kafayı taktı ya da bu konuda bir takıntısı var mıydı? sorularını akla getiriyor. Yoksa bu sadece toplumdan kaçışın bir başka yönü mü?

“Aslında, sargıların gizleyici etkisine daha önceleri de kafa yormuştum. Evet, … başkaları tarafından görülmeyip, sadece gören tarafta olduğum için kendimi görünmez adama benzetmiştim.”

Bu roman, tahlillerin ve fikir yürütmelerin olduğu psikolojik bir roman, Dostoyevsky, Kafka okumalarına dalmış birine yakışır bir eser. Abe’nin en meşhur romanı; Kumların Kadını , ancak bu romanının bu kadar az duyulup az popüler olması ilginç. Sitede dahi bilinmiyor, en az okunan Abe kitabı, sadece yirmi bir kişi okumuş, ancak çok daha fazlasını hak ediyor. Açıkçası ben Kumların Kadını’ndan çok beğendim bu kitabını. O yüzden psikolojik roman sevenlere tavsiye ediyorum, pişman olmayacaklardır. (8.5/10)
174 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Kobo Abe, Japon Edebiyatının 20. Yüzyılda dikkat çeken yazarlarından biri olarak görünüyor. Onu farklı kılan üslubu ve kurduğu atmosfer. Bu okuduğum ilk kitabıydı ve aynı zamanda en meşhur kitabı. Bu eserinde de, o üslup ve başarılı atmosfer kurgusunu oldukça iyi bir biçimde fark etmek mümkün. Abe’nin oluşturduğu kurguyu kendimce sorguladığımda, çok fazla düşünmeden aklıma gelen ilk kelime ‘kuşatıcı’ olduğuydu. Bu kelime K. Abe’nin bu kurgusu için oldukça doğru bir kelime.

Eserin ana teması; kum. En başından okuyucuya kumlarla alakalı çeşitli bilgiler veriliyor. Hatta bir ara Zemin Mekaniği dersini aldığım günleri dahi anımsadım :) Kumun topraktan farkı, uçuculuğu, kohezyon oranı, çapı, vs…. Tabi bunlar kısa bir yer tutuyor, öyle okuru bezdirecek bir belgesel ya da mühendislik ders kitabı gibi değil. Yazar, bu bilimsel bilgilerin yanı sıra kum üzerinden felsefe dahi yapıyor. Kurduğu atmosferde başat rolün kumda olduğunu da düşünürsek, yazar, kumu epey verimli kullanmış diyebiliriz :)

Havada kumların uçuştuğu, her yanın kum duvarlarıyla çevrili olduğu bir yerde kulağınızda uğultuyla bir kum tipisinin içinde buluyorsunuz kendinizi. Yazar anlatım üslubuyla size o atmosferi fazlasıyla duyururken, olayların gelişimi ve içine düşülen durumla da o ‘kuşatılmış’lığı yaşıyorsunuz. Burada anlatım gücü ve yeteneği ön plana çıkıyor. Kurguyu beğenmeyebilirsiniz, ya da sıkıcı bulabilirsiniz ancak o baskın atmosferi ve anlatılanın okurda yaşanması durumunu reddemezsiniz. Yazarın en başarılı olduğu kısım buydu bana göre.

Eserde; bir adamın, kumdan sakınmak üzerine kurulu bir köy hayatını yaşamak zorunda bırakılışı anlatılıyor. Kurulan atmosfer ve olan olaylar, gerçekleşme ihtimali düşük olsa da kara bir kurguyu tamamlıyor. Bu kurguyla toplum eleştirisi yapıldığı gibi, yalnızlık, evlilik hayatı, insanın dünya ile kurduğu ilişki gibi farklı konularda da kurgu üzerinden birçok okuma yapmak mümkün. Kitabın başındaki biyografisinde Kobo Abe'nin Kafkaesk bir çizgide olduğundan bahsediliyor. Kitaba şöyle bir bakarsak; Kafka’nın romanlarındaki gibi karakterin ani ve saçma bir şekilde absürt bir durumun ya da davanın içine düştüğünü burada da görüyoruz. Yine burada da “bu durum nasıl sonuçlanacak?” endişe ve merakıyla o kasvetli, pek ümidin, çıkışın olmadığı o durumu yaşıyorsunuz. Yani bu roman aslında olaydan çok durumun ön plana çıktığı, yer yer sembolik anlatımla çeşitli sorgulamaların ve eleştirilerin yapıldığı bir eser. Sonu da yazar tarafından önemsenmiş ve anlamlı bir şekilde bağlanmış. Birçok şey söyleyebilirim ama okumayı düşünenlerin hevesini kaçırmayalım :) Tek mekanda geçen durum anlatımı olmasına karşın kısa sürede okunabilen ilgi çekici bir eser diyelim.

Kitaplar bizleri ya başka kitaplara götürür ya da başka kitapları aklımıza getirir. Bu kitap da benim aklıma Dava ve Tatar Çölü kitaplarını getirdi. Bu iki kitabı beğenenlerin bu kitap da ilgisini çekecektir diye düşünüyorum. (7.4/10)
184 syf.
·1 günde·8/10
Merhabalar,
Japon edebiyatına, Kobo Abe gibi güzel bir yazarla tanışarak giriş yapmış bulunuyorum. Japon edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan yazar aynı zamanda Japonya'nın en saygın ödüllerinden olan Yomiuru Ödülüne de sahip. Ayrıca sinemaya da uyarlanan bu kitap, hem kitap severlerin hemde sinema severlerin büyük ilgisini çekeceğini düşünüyorum.
Kitabın konusuna gelirsek, Cumpei Niki isimli bir adam, farklı türlerde böcek toplamak için yarım günlük bir yolculukla kumlarla kaplı bu köye geliyor. Kısa süreli bir seyahat olarak planlasa da, kendisinden bir daha haber alınamıyor. Cumpei, köye vardığı gün hemen böcek aramaya başlıyor. Hem istedigini bulamıyor hem de son otobüsü kaçırıyor. Yardım istediği bir köylü onu bir kadının evine getiriyor. Bu durumdan memnun olmasa da mecburen kabulleniyor. Ama bilmediği bir şey var, o da bu evden bir daha dışarı çıkamayacağı... Bunu anladığında ise artık her şey için çok geçtir. Bağırıp çağırması ve tehditleri boşunadır. Üst üste kurduğu planlar, farklı stratejiler geliştirmesi, ortama uyum sağlamaması onu bu hapishaneden kurtarmaya yetmiyor.
"Beklenti ve endişe... Özgürlük ve sabırsızlık... Dayanılması en güç olan şey, akışını ağırdan almasıydı."
Kasvetli betimlemelere rağmen kendine çeken bir kitap. Okurken bile zaman zaman o kumların arasında olduğum hissine kapılıp, boğulacak gibi olsamda kesinlikle beğendiğim bir kitap oldu. Farklı bir tarzda, güzel bir kitap arayanlara tavsiyemdir.
184 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Kahramanın içinden bir türlü çıkamadığı çaresizlik.. Aklının bir köşesinden anlık da olsa silinmeyen ümit.. Sabrın bir kaybediş değil de kazanış olduğunu düşünen bir kahraman vardı kitapta.. Ben mi? Ben de bol bol empati yaparak kitabı yaşadım. Kahramanımız Cumpei Niki gibi çaresiz kaldım, kumları küredim, kum taneciklerinin altında nefessiz kaldım, kaçma planları yaptım.. Kısacası empatinin dibine vurdum. Ben de bu gerilimi yaşamak istiyorum diyorsanız eğer kitabı okuyabilirsiniz. Hem Japon Edebiyatına da böylelikle bir merhaba demiş olursunuz.
Unutmadan kitapta güzel alıntılar yapılacak ve farklı anlamlar çıkartılacak bölümler vardı. Elimden geldiğince alıntı yapmaya çalıştım ama bir o kadar da yazmaktan yorulduğum için hepsini buraya yazamadım
220 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
‘İnsanlar evrim sürecinde maymunlardan bağımsızlaşırken,söylendiği gibi ellerini ve aletleri kullanarak değil de yüzleriyle mi kendilerini ayrıştırmışlardı?’
.
.
Kobo Abe,yine aklın sınırlarını zorluyor.Yüzünüzün oldukça hasar alması,sizi neler yapmaya iter?Neleri düşünür,neleri kurmaya başlarsınız?Sahi sizi siz yapan fiziksel özellikleriniz (bilhassa) yüzünüz müdür?Karakter ile çok yakınlaşabileceğiniz bir kitap Başkasının Yüzü.Bu yüzden de oldukça iz bırakıcı~
.
.
‘Belki de güzellik denen şey,yıkılmayı reddedişteki direncin gücüdür.Güzelliğin derecesini belirleyen ölçekse onu kopyalamanın zorluğudur.Bu yüzden eğer seri üretimi olanaksız olsaydı,ince bir cam levha kuşkusuz bu dünyadaki en güzel şey olarak kabul edilirdi.’
220 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Kobo Abe ile tanışma kitabım “Başkasının Yüzü” derin toplum eleştirileri içeren felsefi bir kitap ve çok özgün bir konuya sahip. Sinemaya da uyarlanmış ve kült filmler arasına girmiş, izlemek lazım..
•Kişilik mi görünüşü belirler? görünüş mü kişiliği?
184 syf.
·3 günde·8/10
Japon edebiyatına ait okuduğum ilk kitap. Oldukça farklı bir konusuyla okuyucuyu kumların içine ativermis yazar. Farklı böcek türlerinin izini sürmek adına kendini gidiş var dönüş yok köyünde buluyor adam. Burası çölün içinde kurulmuş bir köy. Hayatta kalabilmek adına evlerine çöken kumları kuüremekle geçiyor hayatları ve adamımız kendini bu köyde yalnız yaşayan bir kadinin evinde buluyor. Aslinda kandiriliyor cunku 1 gece konaklayip ucretini de odeyip ertesi gunu geri donecekti. Maalesef düşündüğü gibi olmuyor ve çaresizlik içinde bitmek bilmeyen umutla besleniyor 7 sene boyunca... Her ne kadar Franz Kafka'nin tarzına benzetilmiş olsa da gerek konusu gerek işlenişi bana daha çok Körlük kitabını anımsattı. Ara ara anlatımın sıkıcı olduğunu dusundurse de kitap ne olacak diye sonunu merak ettiren bir tuzak da kurmuyor değil...
174 syf.
·2 günde·7/10
Adı: Cumpei Niki
Böcek araştırması yapmak üzere iş yerinden üç günlük izin alır.Kaplan sineğinin peşine düşer.Ancak bir daha geri dönmez.Arkasından, kayboluşuna dair pek çok dedikodu yapılır.
Adamın cesedi hiçbir yerde bulunmaz.
Kayboluşunun üzerinden yedi yıl geçince, Medeni Kanun' un 30. maddesi gereğince, resmen ölü ilan edilir.
Oysa adam kumlarla kaplı bir çukurda hapis kalır.Hep kaçma planları yapar.Her seferinde başarısız olur.Taki...
184 syf.
·8/10
Japon edebiyatını genelde pek tanımasam da okuduğum örnekleri başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Bu kitapta yazar eğer okuyucunun kumdan nefret etmesini kum lafının bile sıkıntı yaratmasını hedeflediyse (ki bence düşünmüştür) başarılı olmuş. Nadiren sıksa da genel olarak başarılı buldum.
220 syf.
·3 günde·7/10
Konunun güzelliği ile kitabın yarısına kadar gelip de sonunu çok zor getirdiğim bir kitaptı. İnsan yüzünün sadece bir yüz olmadığını ancak yüzünü kaybedince anlayan bir adamın kendisine yüz aramasıyla yüzün gerçek anlamını bizlere felsefeyi de içine katarak okura aktarmış yazar. Ben bu tür kitapları zor okuyorum yine böyle oldu. Yazıldığı yıllar da göz önüne alınırsa enfes orijinal bir konusu var kitabın. 1966 yapımı filmini de izlerseniz zaten ne anlatmak istediğimi anlayacaksınız. "yüzümüz ruhumuzun dünyaya açılan kapısıdır" bu kitabı en iyi anlatan cümledir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Barış Bayıksel

Yazar istatistikleri

  • 30 okur okudu.
  • 2 okur okuyor.
  • 53 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.