Bartolomé de Las Casas

Bartolomé de Las Casas

Yazar
8.1/10
45 Kişi
·
113
Okunma
·
11
Beğeni
·
617
Gösterim
Adı:
Bartolomé de Las Casas
Unvan:
Yazar
Doğum:
Sevilla, İspanya, 11 Kasım 1484
Ölüm:
Madrid, İspanya, 18 Temmuz 1566
Yazar
Doğum: 11 Kasım 1484, Sevilla, İspanya
Ölüm: 18 Temmuz 1566, Madrid, İspanya
Eğitim: Salamanca Üniversitesi
Ebeveynleri: Isabel de Sosa, Pedro de las Casas
Yerliler iki şekilde yok edildiler:
İspanyollara karşı savaşırken
ve onlara köle olarak hizmet ederken.
... İspanyolların yerlilere yaptıkları, alışkanlık haline gelmiş işkencelerdi. Amaçları tanrıları saydıkları şeyi elde etmekti. O da altındı.
Herkesin olanakları ölçüsünde kendi rızasıyla verdiği onlara yetmedi. Uğradıkları şiddet ve aşağılama karşısında, Amerika yerlileri, bu adamların gökten inmediğini anladılar. O zaman, bazıları yiyeceklerini, bazıları karılarını, bazıları da çocuklarını sakladı. Diğerleri, böyle gaddar ve korkunç insanlardan uzaklaşmak için ormanlara kaçtı. Hristiyanlar halkı tokatla, yumrukla, sopayla dövüyorlardı, hatta köy beylerini ele geçiriyorlardı. Cüretkarlıkları ve küstahlıkları öyle arttı ki, hristiyan bir yüzbaşı, bütün adanın beyi sayılan, en büyük hükümdarın öz karısının ırzına geçti. İşte o zaman, yerliler hristiyanları topraklarından kovmak için yollar aramaya başladılar. Silahlandılar. Çok zayıf, az saldırgan, dayanıksız ve savunmasızdıla. (İşte bu yüzden savaşları bugünkü değnek oyunları ya da çocuk oyunları gibiydi. Atlarını, kılıçlarını ve mızraklarını alan hristiyanlar, yerli Amerikalıların daha önce hiç görmediği eylemlere başladılar. Katliam ve kan dökme! Köylere giriyor, çoluk çocuk, yaşlı, hamile, lohusa (kadın) demeden, ağıllarına sığınmış kuzulara saldırır gibi, karınlarını deşiyor, parçalara ayırıyorlardı. Kimin tek bıçak darbesiyle bir insanı ortadan ikiye ayıracağı veya tek mızrak atışıyla başını keseceği ya da bağırsaklarını ortaya dökeceği üzerine bahse giriyorlardı. Anne sütü emen bebekleri zorla alıyor, ayaklarından tutup başlarını kayalara çarpıyorlardı. Bazıları ise onları yüksekten ırmaklara atıyor, bir yandan da gülerek şakalaşıyorlardı. Çocuklar suya düştüğünde: "Kımıl kımıl oynuyorsun, seni komik şey seni!" diyerek gün geçtikçe daha da iğrençleşiyorlardı. Çocuklarla annelerini ve önlerine çıkan herkesi kılıçtan geçiriyorlardı. İsa Peygamber'imizi ve on iki havariyi kutsamak ve saygılarını iletmek için darağaçları kuruyorlardı. On üç kişilik gruplar halinde onları bağlıyor, ateşe veriyor ve diri diri yakıyorlardı. Bazıları ise bütün vücutlarına kuru saman yapıştırılarak ateşe veriliyorlardı. Diğerlerinin ve hayatta bırakmak istedikleri herkesin ellerini kesiyorlardı. Elleri sarkar durumda, onlara: "Gidin, mektupları götürün" diyorlardı. Bu ormana kaçanlara haber götürmek demekti. Beyleri ve soyluları öldürme şekilleri de aynıydı. Önce direkler üzerine tahta çubuklardan bir ızgara yapıyorlardı. Sonra, onları ızgaraya bağlıyor, altlarına da hafif bir ateş yakıyorlardı. Yerliler, bu korkunç işkenceler altında, çığlıklar atarak can veriyorlardı. Bir keresinde dört veya beş önemli beyin ızgaralar üstünde yandığını gördüm. Yüksek çığlıklar attıkları için subayın içi sızlamış veya uykusu bölünmüş olmalı ki boğulmalarını emretti. Onları yakan cellattan da kötü bir polis memuru boğmak istemedi. Önce gürültü yapmasınlar diye kendi elleriyle ağızlarına odun parçacıkları tıktı. Daha sonra istediği gibi yavaş yavaş kızarsınlar diye ateşi körükledi. Yukarıda anlattığım her şeyi ve sayısız daha birçok olayı gözlerimle gördüm. Kaçabilenlerin hepsi ya ormanlara sığınıyor ya da dağlara tırmanıyorlardı. Amaçları böyle insanlıktan uzak kişilerden, bu kadar merhametsiz ve yırtıcı hayvanlardan, insan soyunun en büyük düşmanları ve yıkıcılarından kaçabilmekti. Bunun üzerine hristiyanlar, özellikle kötü tazı ve köpekler yetiştirdiler. Bu hayvanlar bir yerliyi görür görmez, kaşla göz arasında paramparça ediyor, bir domuzdan daha çabuk yiyorlardı. Bu köpekler büyük zararlar verdiler, korkunç kasaplıklar yaptılar. Çok ender olarak, yerliler birkaç hristiyan öldürdüğü için, hristiyanlar kendi aralarında bir karar aldılar. Öldürülen her bir hristiyan için yüz yerli öldürülecekti.
Hıristiyanların tanrısını altın yerine koyup İspanyollar'ın kendilerine zarar vermemesi için saygıdan etrafında dans ettikten sonra

Kral Hatuey
“Bana kulak verin
Bu tanrıyı (Hıristiyanların tanrısını) çevremizde tutarsak ona el uzatmak için bizi öldürürler. Hadi tanrıyı şu nehre atalım.”
Hepsi kabul etti ve altınları civardaki büyük bir nehre attılar.
İspanya'daki patronlarından birine yazdığı bir mektupta da Kolomb, yerlileri tanıtmak için şöyle diyor: 'Son derece sade, dürüst ve aşırı düzeyde eli açık insanlar. Herhangi birinden, sahip olduğu herhangi bir şey istenince, hemen veriyorlar. Başkalarına olan sevgileri, kendi özlerine olandan çok daha fazla.' Ama bu övgüleri sıralayan Kolomb, günlüğün bir yerinde de şöyle diyor: 'Bunlardan çok iyi hizmetkâr olur. Sadece elli adamla bütün bu yerlilerin hepsine kolayca boyun eğdirebiliriz ve her istediğimizi yaptırabiliriz.
----------------------------------------------------------------
Sunuştan
Bartolomé de Las Casas
Sayfa 6 - Şule Yayınları
Yeni İspanya, 1517’de keşfedildi ve bölgenin yerli halkına İspanyollar tarafından büyük zulümler yapıldı ve bir kısmı öldürüldü. 1518’de Hristiyanlar bölgeye yerleşme bahanesiyle halkı soymaya ve öldürmeye başladılar. O yıldan itibaren (şu anda 1542 yılındayız), bu Hristiyanların yaptığı büyük haksızlıklar, insafsızlıklar, beklenmedik şiddet eylemleri ve kanlı barbarlıklar giderek arttı, bu eylemleri gerçekleştirenler içlerindeki Yaradan korkusunu, bütün sevgi ve haysiyet duygularını kaybettiler.
1492’de Amerika kıtası, yeryüzünün gördüğü en trajik alışverişlerden birine sahne olmuştur. Yerliler altın, yiyecek ve toprak verdiler, karşılığında salgın hastalık, yağma ve ölümle ödüllendirildiler. (...)

(...)ABD’li tarihçi Samuel Eliot Morison’a ait şu satırlar bize vahşetin boyutu hakkında bir fikir verecektir: “1492’de bir yeryüzü cenneti olan İspanyol Adası‘nın bütün insanlarının yokedilmesi siyaseti ve o siyasetin uygulanması, tek sorumlusu olan Kolomb tarafından başlatıldı. Çağdaş’ bir etnologa göre, 1492’de 300.000 olması gereken ada nüfusunun üçte biri 1494-1496 arasında öldürüldü. 1508’de, sağ kalan yerlilerin sayısı 60.000 idi. 1548’de Oviedo (İspanyolların resmi fetih tarihi yazarı), adada yaşayan Kızılderililerin 500’ü bulduğundan kuşkuluydu.”
Yalnız şu bir gerçek; İspanyol adasına ilk çıktığımızda 3 milyon yerli vardı, bugün ise 200'den fazla kalmadı.
Bartolomé de Las Casas
Sayfa 10 - Şule Yayınları
145 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Böyle bir kitaba nasıl bir inceleme yapılabilir? İnanın ki yazmaya, nasıl ve nereden başlanacağını hiç bilemiyorum. Bu güne kadar gerçekleri anlatan tarihi kitaplar, kurgulanarak yazılan kitaplar ve romanlar da dahil olmak üzere bir çok kitapta türlü türlü vahşetler okudum ama bu kitapta anlatılan kadar büyük çapta ve acımasız vahşetlere rastlamadım diyebilirim.

Sadece bir örnek vermek gerekirse : Tamam anladım keyfi olarak insanları öldürüyorsunuz, bu hep yapıldı, onları diri diri yakarak öldürüyorsunuz, bu da yapıldı ama be vicdansızlar ! suçsuz, günahsız insanları ızgaralarda yavaş yavaş kızartarak öldürmek nasıl bir vahşettir . Bunu nasıl yaptınız ? Bunu nasıl yapabildiniz ?

Maalesef kitapta, akla hayale gelmeyecek şekilde gerçekleştirilen vahşet ve katliamlar anlatılıyor. İşin en acı tarafı ise bütün bunların gerçekten yaşanmış olması. Çünkü olayı anlatan kişi direk olarak bütün bu olayların şahidi olan yazar.

Kitap tamamen bir anı kitabı. Yazar, ''gördüklerimin sadece küçük bir kısmını anlatıyorum'' diyor. Peki anlatamadığı büyük kısımlarda neler oldu acaba ? Hatta yazarın gidemediği diğer bölgelerde neler yaşandı acaba ? Vahşetin boyutunu düşünebiliyormusunuz ? Milyonlarca yerli, en vahşi yöntemlerle katledilmiş.

Yazar Bartolome De Las Casas, aslında bir rahip. Kolomb'un seferlerinden biriyle Amerika'ya giderek bir süre sonra Küba' ya yerleşiyor. Fakat gözlemlediği vahşetleri önlemek için tekrar İspanya'ya dönerek, Kral'a başvuruyor ama bazı tedbirler alınmasına rağmen yine de başarılı olamıyor. 1547 yılına kadar Amerika'nın çeşitli bölgelerinde bu vahşetlere karşı mücadelesini sürdürüyor ancak katliam ve vahşetler durdurulamıyor.

Tamamen bu vahşetin görgü tanığının anılarından oluşmuş bu çok kısa kitabın, Amerikan'ın asıl sahibi olan yerlilerin, nasıl bir acımasız vahşetle yok edildiğinin öğrenilmesi bakımından, mutlaka okunması gereken çok değerli bir kitap olduğunu düşünüyorum.
119 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Bu kitap keşke hiç yazılmasaydı ve var olmasaydı ya da yalnızca hayalgücü ile kurgulanmış bir distopya olabilseydi. Ama ne yazık ki gerçek. Öyle ki bu gerçeklik, sağlıklı bir insan beyninin idrak edemeyeceği, kolay kolay sindiremeyeceği derecede rahatsız edici. Okuduklarım beni hasta etti; kan, ölüm, vahşet, açgözlülük... Kötü insanlara ait olan bu çirkinliklerin, iyi insanların güzelliklerini darmadağın etmeleri ve onları yoketmeleri (keyifle) beni hasta ediyor. Rahatsızım! Geçmişte yaşanmış örneklerden, günümüzde yaşananlardan ve ne yazık ki gelecekte yaşanacaklardan. Çok rahatsızım; insanlardan, insan olmaktan. Utanç! Utanç duyuyorum. İnsanın karanlığı, ne yıldız bıraktı gökyüzünde, ne ay, ne de güneş. Kendimizi, kendi ellerimizle mahkum ettik karanlığa. Tıka basa kan içiyor, ölüm kusuyoruz. Abarttım mı? Evet, evet! Elbette hepimiz barıştan yanayız canım! Zaten barış için savaşıyoruz şurda!
120 syf.
·2 günde·9/10
Papa karşıtı kral yanlısı bir din adamının işgal edilen Latin Amerika'da İspanyol Katoliklerin yaptığı katliam, işkence ve vurgunları dönemin kralı Philip'e sunduğu bu raporun Osmanlı devrinin yükselme döneminde yazılmış olması da ayrı bir gerçekliktir. Yıllardır klişeleşmiş İstanbul'un fethiyle güneye kaçan hristiyanların İtalya'da Rönesansa neden olduklarına artık Latin Amerika'da da katliam yaptığını eklemek şart oldu. Latin Amerika'daki altın, elmas ve hatta inciye gözünü diken bu 'aydınların' köleleştiremediği yerli halkı böcek gibi ezmesi de zannediyoruz ki Sanayi Devrimini vacib kılmıştır...
119 syf.
Sözün bittiği kitaplardan birisi...Ne diyebilirim ki? Bu kitabın sömürgeciliğin masum insanlara verdiği zararın sadece küçük bir kesmini anlattığını düşünürsek, ne kadar kötülük dolu bir dünyada yaşadığımızı anlarız.
111 syf.
Bugünün şahşalı Avrupa toplumunun temelindeki karanlığı okudum ben. İnsan onurunun nasıl yok sayıldığı merhametten yoksun sömürgecilerin birkaç altın için nasıl vahşileştiğine tanık oldum. Günümüzde hala kızılderililer üzerinden pirim yaptılar. 60 - 70'li yılların filmlerinde onlar canavar kendileri masumdu. Toplumu böyle uyuşturdular. Medeni Avrupanın medeniyetsiz yüzünün siliuetlerine rastladım satır aralarında çığlıkları dinledim. Okunması gereken tanık olunması gereken bir kitap.
145 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Nasil bir vahşettir? Nasil bir zulümdür? Insan, insana karşi nasil bu kadar zalim olabilir? Bu kitap beni derinden etkiledi, ve bu kitap her zaman medeni olmakla övünen avrupalilarin nasil birer cani, ruhsuz oluşu , altin ve diger değerli taşlar için nasil hayvanlaştiklarinin açik bir kanitidir . Kisacasi eğer fazla duygusalsaniz okuduklarinizdan çabuk etkileniyorsaniz okumanizi tavsiye etmem.
142 syf.
Yorumuma bir kızılderili şiiri ile başlamak istiyorum;
Geliyorlar ötelerden.
Başıma garip belalar geldi ama
yine de benimdir bu koskoca ülke...

Bartolome de Las Casas, yerli halka hristiyanlığı aşılamak için Amerika’ya gitmiş bir papaz.
Kristof Kolomb’un yakın arkadaşlarından birisinin oğlu. Ömrünü Kızılderililerin haklarını korumaya adamış ve onların lehinde yasalar çıkartacak kadar da başarılı olmuş.
Kitapta, yerlilerle İspanyolların nasıl karşılaştıkları ve İspanyolların yaptığı vahşeti aktarmaya çalışmış.

Örnek olarak adaların birinde yaşananları aktarmak istiyorum;

İspanya’daki patronlarından birine yazdığı bir mektupta da Kolomb, yerlileri tanıtmak için şöyle diyor: ‘Son derece sade, dürüst ve aşırı düzeyde eli açık insanlar. Herhangi birinden, sahip olduğu herhangi bir şey istenince, hemen veriyorlar. Başkalarına olan sevgileri, kendi özlerine olandan çok daha fazla.

Ama bu övgüleri sıralayan Kolomb, günlüğün bir yerinde de şöyle diyor: “Bunlardan çok iyi hizmetkâr olur. Sadece elli adamla bütün bu yerlilerin hepsine kolayca boyun eğdirebiliriz ve her istediğimizi yaptırabiliriz.”

Bu sözleri sonrası çok farklı gelişmeler yaşanıyor Yerli halktan Yararlanmak veya kötüye kullanmak amacıyla karılarını, çocuklarını alıp emek ve alın teriyle kazandıkları besinlere el koyuyorlar bu gelişmeden sonra uğradıkları şiddet ve aşağılama karşısında yerliler, bu adamların gökten inmediğini anlıyorlar. O zaman, bazıları yiyeceklerini, bazıları kanlarını, bazıları da çocukları saklıyor. Diğerleri, böyle gaddar ve korkunç insanlardan uzaklaşmak için ormanlara kaçıyor. Hristiyanlar halkı tokatla, yumrukla, sopayla dövüyorlar, hatta köy beylerini ele geçiriyorlar. Cüretkârlıkları ve küstahlıkları öyle fazla ki Hristiyan bir yüzbaşı, bütün adanın beyi sayılan, en büyük hükümdarın öz karısının ırzına geçiyor. İşte o zaman, yerliler hristiyanları topraklarından kovmak için yollar aramaya başlıyor. Ancak Atlarını, kılıçlarını ve mızraklarını alan hristiyanlar, yerli Amerikalıların daha önce hiç görmediği eziyetlere başlıyor. Köylere giriyor, çoluk çocuk, yaşlı, hamile demeden, ağıllarına sığınmış kuzulara saldırır gibi, karınlarını deşiyor, parçalara ayırıyorlar. Kimin tek bıçak darbesiyle bir insanı ortadan ayıracağı veya tek mızrak atışıyla başını keseceği, ya da bağırsaklarını ortaya dökeceği üzerine bahse giriyorlar. Anne sütü emen bebekleri zorla alıyor, ayaklarından tutup başlarını kayalara çarpıyorlar.Bazıları ise onları yüksekten ırmaklara atıyor, bir yandan da gülerek şakalaşıyorlar. Çocuklarla annelerini ve önlerine çıkan herkesi kılıçtan geçiriyorlar. Hz. İsa ve 12 havariyi kutsamak ve saygılarını iletmek için uzun dar ağaçları kuruyorlar. Ayakları yere neredeyse değecek şekilde, 13 kişilik gruplar halinde onları bağlıyor, ateşe veriyor ve diri diri yakıyorlar. Bazıları ise, bütün vücutlarına kuru saman yapıştırıyor ve bu şekilde ateşe veriyorlar. Diğerlerinin ve hayatta bırakmak istedikleri herkesin ellerini kesiyorlar. Beyleri ve soyluları öldürme şekilleri de aynı. Önce direkler üzerine tahta çubuklardan bir ızgara yapıyorlar. Sonra, onları ızgaraya bağlıyor, altlarına da hafif bir ateş yakıyorlar. Yerliler bu korkunç işkenceler altında, çığlıklar atarak can veriyor.

Konuyu özetlemek için Nietzsche’nin şu sözlerine başvuralım der ki: “Hristiyanların yeni dünyayı çirkin ve kötü göstermeyi çözüm olarak görmesi, dünyayı kötü ve çirkin hale getirmiştir.”

Velhasıl Kelam;
İnsan en zalim hayvandır!!!
134 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Sam Amca Amerikaya medeniyetini nasil getirmis, belge ve mektuplarla detayli anlatim. Soykırım kelimesinin yaratildigi topraklar ve kana doymayan medeniyetler, kandan beslenen mutsuz insanlar yığını...
119 syf.
·Beğendi·9/10
Şimdi Amerikalı diye bahsettiğimiz Avrupa kırmaları. Amerikan yerlilerini katledip kendilerini Amerikalı diye isimlendiren bozuk Avrupalılar. Bunlardan birisi de bu kitabın yazarı. Yazarımız zamanında Amerikanın gerçek sahibi Kızılderililere yaptıkları katliamlardan dolayı vicdan azabı duymuş ve yaptıkları soykırımı gelecek nesillere aktarmak istemiştir. Güzelim Amerika kıtasının nasıl tahrip edildiğini, savaştan bihaber Yerlilerin nasıl katlediklerini, vahşeti tüm gerçekliğiyle ortaya koyan bir eser. Canilerin torunları da atalarından el almışlar 21. Yüzyılda hala bir yerlere demokrasi götürme peşindeler(!) Aslında çok da şaşırmamak lazım.

Okunmalı. Hatta nerede Kızılderilileri anlatan bir kitap varsa bulunup okunmalı.
119 syf.
·Puan vermedi
Sözün bile bu kadar zalimliğin yanında anlamsız kalacağı bir durumun vehameti karşısındayız. İnsan doğasının bu kadar zalimlikle, barbarlıkla dolu olduğunu gören insanın kayda değer hiçbir şey söyleyemeceği bir kitlesel imhanın, soykırımın en ağırını yaşamış kızılderililerin yaşantısı bir papazın ağzından ve birebir olayların içinde olmuş insanın ağzından anlatılmış. Her ne kadar bu barbarlığı tasvip etmeyen bir insan durumunda olsa bile Casas monarşiye yönelik sempatik tavrı eleştiri hedefidir. Bu tavrı diğer taraftan korkudan kaynaklı bir tutum olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

Yazarın biyografisi

Adı:
Bartolomé de Las Casas
Unvan:
Yazar
Doğum:
Sevilla, İspanya, 11 Kasım 1484
Ölüm:
Madrid, İspanya, 18 Temmuz 1566
Yazar
Doğum: 11 Kasım 1484, Sevilla, İspanya
Ölüm: 18 Temmuz 1566, Madrid, İspanya
Eğitim: Salamanca Üniversitesi
Ebeveynleri: Isabel de Sosa, Pedro de las Casas

Yazar istatistikleri

  • 11 okur beğendi.
  • 113 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 164 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.