Bediüzzaman Said Nursî

Bediüzzaman Said Nursî

YazarÇevirmen
8.9/10
4.060 Kişi
·
12.465
Okunma
·
1.577
Beğeni
·
21.260
Gösterim
Adı:
Bediüzzaman Said Nursî
Tam adı:
Said Okur
Doğum:
Hizan, Bitlis, 12 Mart 1878
Ölüm:
Şanlıurfa, 23 Mart 1960
Bediüzzaman Said Nursî (Mart 1878, Bitlis - 23 Mart 1960, Şanlıurfa), İslam alimi, düşünürü, Risale-i Nur adlı tefsir külliyatının yazarı ve Nur cemaatinin kurucu lideridir.

1892'de Bitlis'te Şeyh Emin Efendi ve diğer İslam alimlerinin de bulunduğu ilim meclisinde yapılan imtihan ve münazara sonunda Molla Fethullah tarafından Bediüzzaman unvanı verilmiş; diğer alimler tarafından da kabul görmüş ve bu isimle anılmaya başlanmıştır.

I. Dünya Savaşı'nda gönüllü alay komutanı olarak Kafkas Cephesi'nde mücadele etti. Savaş sırasında birçok öğrencisi ölmüş, kendisi ise gazi olmuştur. Başarılarından dolayı kendisine Harp madalyası verildi. Ordu-yu Hümâyun'un tavsiyesi ile Dar'ül-Hikmet'ül İslamiye azası olarak atandı. 1922'ye kadar görevini yerine getirdi.

23 Mart 1960'ta Şanlıurfa’da vefat etti. Urfa Halil-ur Rahman Dergahı'na defnedildi.[75] 27 Mayıs Darbesi sonrasında 12 Temmuz 1960'ta cuntanın emriyle mezarı yıktırıldı. Naaşı konusunda yapılan iddialara göre Isparta’ya götürülerek şehir mezarlığına gizlice defnedilmiştir. Vasiyeti üzerine 1969'da bir-iki talebesi tarafından açılarak, cesedi kendileri dışında kimsenin bilmediği bir yere gömülmüştür. Naaşın taşındığı uçakta yer alan Erol Türegün tarafından ortaya atıldı. Buna göre Said Nursî'nin naaşı Isparta-Afyon arasında bir yere gömülmüştür. Şu an mezarının yeri bilinmemektedir.
Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahibsiz olamaz. Bir harf kâtibsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur?
"Biz ki hakiki müslümanız, aldanırız, fakat aldatmayız.
Bir hayat için; yalana tenezzül etmeyiz!"
Lozan Muahedesinden sonra, İngiltere Avam Kamarası'nda "Türkler'in istiklalini ne için tanıdınız?" diye yükselen itirazlara, Lord Gürzon'un verdiği cevab:
"İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz."

Yani Mustafa Kemal ve İsmet'in verdikleri karar, Türk Milletini İslâmiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır.
Evet gençlik damarı, akıldan ziyade hissiyatı dinler...
Bediüzzaman Said Nursî
Sayfa 59 - Envâr Neşriyat •• (Onüçüncü Söz'ün 2. Makamı'nın Haşiyesi)
1254 syf.
·100 günde·Beğendi·10/10
Öncelikli olarak okuduğum en kıymetli, en faydalı, en güzel kitap olduğunu ifade etmeliyim.

Bu sitenin üyeleri olarak okuyan bir kitleyiz. Bu en büyük ve önemli ortak noktamız. Zira bizleri burada buluşturan da bu okuma sevgimiz. Fakat okuduğumuz kitaplar ile bazen buluşuyor, bazen ayrılıyoruz. Tabiki içeriği düzgün, eğlenceli kitaplar da okumalıyız fakat bize faydalı olacak, dünya hayatımızı güzelleştirecek, ahiret hayatımıza yararı olacak eserler de mutlaka okumalıyız. İşte bu açıdan bu muhteşem eseri herkes mutlaka okumalı, okurken istifade etmeye çalışarak okumalı ve etrafımızdaki insanlara okutturmalıyız.

Eser içerisinde eski Osmanlıca kelimeler çok olduğu için anlaşılması biraz zor. Lugat gereksinimi oluyor. Benim tavsiyem ışık yayınlarından okumanız. Herbir sayfanın alt kısmında o sayfada geçen kelimelerin anlamları verilmiş. Bazen kelimelerin anlamlarına baksanız bile bazı yerlerde anlamakta zorlanabilirsiniz. Fakat asla pes etmeyin. Çünkü bir anda karşınıza o kadar net, duru, berrak, enfes bir ifade çıkıyor ki, hayran oluyorsunuz. Zira bu eser insanın aklına hitap ettiği gibi kalbine ve ruhuna da hitap eden bir eser.

Bu kitap kominizimin etkisiyle yurdumuzda ve dünyada dinsizliğin çok yaygınlaştığı bir dönemde yazılmış. Bu sebeple kitapta en çok açıklanan mesele iman meselesi. Allah'a iman, ahirete iman. Daha sonra besmele, namazın önemi, şükür, kanaat, ibadet, doğruluk, tevazu, cömertlik, cesaret gibi konular geliyor. Üslup çok sağlam olduğu için sıkılmıyorsunuz. Üstad Bediüzzaman ile beraber kainat kitabını okuyor, ayetlerde, hadislerde verilen manaları anlamaya çalışıyor, bahara, ağaçlara, çiçeklere bakıp tekrar dirilmeyi düşünüyorsunuz. Okurken düşünceden düşünceye, bir alemden başka bir aleme geçiyor, kelimelerin, cümlelerin verdiği o eşsiz hazzı kalbinizde, aklınızda, ruhunuzda hissediyor, huzur buluyorsunuz...
951 syf.
·9 günde·10/10
Bir haykırış.
İman yangını çıkmış bir asırda,
Tutuşmasın diye evlatlar,
Zalimlere karşı yapılan bir haykırış.
Çıkarıldığı mahkemelerde,
Şahsını savunma gereği hissetmeyip,
İman, vatan, gençlik diyerek,
Ardına aldığı talebeleriyle,
Bugün milyonların da hep bir ağızdan yaptığı,
İmani haykırış.
Üstad Bediüzzaman’ın haykırışı bahsettiğim.
İmani hakikatleri,
Güneşin karanlıkları yarıp geçtiği gibi,
Zihinlere nakşeden İslam mücahidi haykırışı...

Evet “Muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyor, bize Allah’ı tanıt!” diyen lise talebelerinden, girdiği hapishanelerdeki en azılı mahkumlara kadar kurtuluş yolu arayan her insanın üstad edindiği, hem dünyasını hem ahiretini kurtarmaya vesile kıldığı dahi bir haykırış O’nunki…

İngiliz Nazırı’nın “Bu Kur’ân İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur’ân’ı onların elinden kaldırmalıyız; yahut Müslümanları Kur’ân’dan soğutmalıyız” beyanatına karşı “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez mânevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim” diyerek meydan okuyan Kur’an’i bir haykırış.

Mahkemelerden mahkemelere sürüklenirken, siyasi bir cemiyet kuracağı iddialarına karşı her daim, "Ben imanın cereyanındayım, karşımda imansızlık cereyanı var, başka cereyanlarla alakam yok." cevabını veren asil duruş.

Müslüman asildir ona göre. Esir düştüğü Rusya’da, Rus Çarı’na karşı ayağa kalkmayıp “Ben Müslüman bir alimim. İmansız birine kıyam etmem!” diyerek idamı göze alan ve daha sonra özür dileten Muhammedi bir haykırış.

Cenab-ı Hakk’a tam teslimiyet, Kur’an’a tam bir talebe, Efendiler Efendisi Resulullah’a eşsiz bir biat. Seksen küsur sene ömrü boyunca zevk namına bir şey bilmeyen, dünyevi ıstıraplara maruz bırakılan Bediüzzaman’ı hangi cümlelerle anlatırsanız anlatın hep bir şeyler eksik kalacaktır. Haram endişesiyle başkalarının tarlalarından bir şey yeme olasılığına karşı hayvanlarının ağzını bağlayan bir baba ve abdestsiz kesinlikle süt emmediği mübarek bir ananın oğlunu nasıl hakkını vererek anlatabilirim ki?

Ey koca Üstad! Belki iman davanı, seni ve eserlerini hakkıyla anlayamadık, hakkını veremedik bir Müslüman olarak ama söz veriyoruz ki; Allah’ı, Kur’an’ı, Efendimiz’i, Nur eserlerini dilimizin döndüğünce insanlara tebliğ edeceğiz. İhtiyaç sahiplerine ulaştıracak ve bu ülkede İslam Sancağı’nı indirtmeyeceğiz. “Allah’ım yok mu bir talebem?” nidana karşı milyonlarca taleben olarak sana söz veriyoruz.

Minnet ve rahmetle…

Bediüzzaman Hazretleri’nin hayatını anlatan bu eşsiz eseri kaçırmamanızı tavsiye ederim.
Not: Kitabın Latince baskısı mevcuttur...

Saygılarımla…
144 syf.
·4 günde·10/10
Hastalar Risâlesi, hastalara 'Geçmiş olsun' makâmında yazılıp;  aynı zamanda onlara, bir merhem, bir teselli, bir mânevî reçete, bir huzûr, bir kalp ferahlığıdır.

Evet, artık sağlığına kavuşmaktan tamâmen ümidini kesen bir insana, bâzen olur ki, ne  doktorların, ne de ilaçların bir faydası, bir yardımı, bir tesiri olmaz, fayda etmez. Çünkü, hastalığın arkasında saklı olan faydaları, hikmetleri, güzellikleri görmediğinden, düşünmediğinden ve anlamakta zorluk çektiğinden; kalbi ve ruhu öylesine derin hüzünlerle âlûde olmuştur ki, sağlığına kavuşmanın neredeyse imkansız olduğu düşüncesine kapılarak, günden-güne hayatla olan bağlarını koparmaya başlamıştır.

Yalnızca hastalar değil, hayâtın her sahasında böyle insanlara rast gelinir. Hayattan, yaşamdan, yaşamaktan ümidini kesen bir insanın; ayak üstünde yürüyen cenâzeden pek bir farkı yoktur aslında. Tek düşündüğü şey, "Bir ân önce ölüm gelse de, kurtulsam bu sıkıntılı dünyâdan" düşüncesidir..

İşte hayâtın en gerçekçi sahnelerinden biriyle karşı karşıyasınız. Maddî imkanların beş para etmediği, mâl-devletin, şân-şöhretin yetersiz kaldığını gösteren bir gerçekle.. böyle bir manzarayı gözünüzle gördüğünüz ân; tüm ömrünü maddîyat bataklığında çürüterek geçiren birinin; hayattan, yaşamaktan tamâmen ümidini kesen meyyît-i müteharrik (yürüyen cenâze) bir insandan pekte farklı olmadığını görmüş olursunuz.

İşte tam o ânda devreye -maddî ilaçlardan ziyâde- mânevî ilaçlar girmeğe başlar..

Hayâtın sâdece sağlamlıktan, maddîyattan, maldan, mülkten, şândan, şöhretten ibâret olmadığını anlatarak, onlardan daha önemli şeylerin olduğunun bilincine varmasına yardım etmek, kalbini ferahlatmak, hoşnût etmek, motive etmek; doktorların tavsiye ettiği (en çokta doktorların okuması gereken bir kitap) ilaçlardan bin defa daha büyük fayda ettiğini, tesirini gösterdiğini, tekrardan hayâta  tutunmasına yardımcı olduğunu, gitgide solmakta olan letâiflerinin, duygularının, hissiyatlarının yeniden yeşermeğe başladığını, kalbini kaplayan kara bulutların, esmekte olan mânevî rüzgârlar sâyesinde çekilerek yok olmağa doğru hareket ettiğini kendi gözlerinizle görmüş olursunuz..

İşte sırf bu yüzden, hasta olan bir insana verilebilecek en iyi, en tesirli ilaç; o insanın ümitsizliğe düşmesinin karşısını almaktır.

Hastalarınıza, sağlam olanlarınıza ve hattâ kendinize bir ilaç, bir yardım kaynağı, bir mânevî doktor ararsanız,  "Hastalar Risâlesi" size bu konuda yardımcı olacaktır..

Şunu da söylemeden geçemiyeceğim: Bu Risâle, sâdece dört buçuk saatte yazılmıştır.
366 syf.
·62 günde·Beğendi·Puan vermedi
Uzun yıllar aradan sonra, risale bahçesinden tattığım ilk risale. Ama bu defa yavaş, yavaş… Kelime kelime… Hikmetini sorgulayarak, tefekkürler eşliğinde.

Yeri geldi denizlerin, rüzgarın, şimşeğin, rengarenk çiçeklerin, envai çeşit hayvanların; yeri geldi Peygamberlerin, evliyaların, sıddıkların, nurani kalplerin lisanıyla ve şehadetiyle Tevhid hakikatini dinledim. Yeri geldi, kitapta geçtiği tabirle
-seyahat-ı fikriyeye alışan o mütefekkir misafir- misal bir seyyah oldum, tek tek alemlerce nazar edip, sual ettim risale syfalarında. Kan hücrelerinden, yağmur damlalarına, hidrojen ve azot arasındaki aşkı kimyeviden, dağlarda gizli madenlerden, okyanuslardaki acayip balıklara…

Yeri geldi kainat sarayını seyrederken, ölüm hakikatiyle durdum öylece. Ve ne de çok geçiyor âlem kelimesi risalelerde de. Ben neden bilmem çok seviyorum âlem kelimesini. Koskoca âlemler. Yerine başka kelime gelemiyor sanki, kapsayamıyor ki, öylesine derin. Mikroplar âlemi, hücreler âlemi, hava âlemi, deniz altı âlemi, gökyüzü âlemi, hayvanat, nebatat âlemi, çeşit çeşit insanlar âlemi - ki insanın yüreği bile küçük kainatken-. Âlemler içinde âlemler :)

Her bir zerresi Rabbini tesbih eden, sayısını dünyevi rakamlarla sınırlandıramayacağımız âlemler. Koskocaman zikirhane.. Âlemlerin Rabbi'nin varlığını ispat için âlemlerde gezdirirken okuyanı Said Nursi, kendimi hem öyle küçük hissettim zerre misal yaratılanlar içinde; hem de ‘’ KAİNAT sarayının en mükerrem misafiri derken insana ’’ öylesine mutlu oldum, ‘değerliyim be’ diye sayıklayarak…

Çok tekrarlarla kainatın ahenginin düzenini, intizamını, kolaylılığını, çeşitliliği içindeki israfsızlığını tasvir ederken; israf eden, bozan , yıkan insanoğlunu tefekküre davet ediyor Bediüzzaman Hz. O koca ahengin en değerlisiyken, halifesiyken, bunca âlemler onun için dönerken, bu düzen içinde meylettiği her israfı yüreğim sıkışarak hayal ettim ben de.

‘’Sermayeyi ömrünü imha etme’’ diye okurken vaktini,
‘’İnsanın en kıymetli ve üstünde titrediği malı, onun ruhudur ’’ diye okurken ruhunu, Ve dahi bedenini, hissiyatını, duygularını israf eden insanoğlunu…
Hayal ettim işte kendimi ‘ Bil ey nefsim ‘’ demeye çalışarak, önce kendime seslenebilme niyetiyle...

Bir de zevali elem veren lezzetler fanidir deyip geçmiyor yazar; aciz, hassas beşerin en cüzi dünyevi ayrılıklarındaki kalbi sızısını cümlelerle resmediyor sanki. Okurken öylesine hissetiriyor, öylesine yüreğini sıkıyor okuyanın, devamında da ahiret var diye haykırıyor binbir delillerle..

En çok da yıldızların diliyle Allah'ın varlığını haykıran şiiri… Semanın yıldızlarını temaşa eden ne güzel gözler.. tekrar tekrar okudum.. Nette de var, ne güzel okumuşlar:))

"Dinle de yıldızları şu hutbe-i şirinine
Name-i nurîn-i hikmet, bak ne takrir eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:
Bir Kadîr-i Zülcelal'in haşmet-i Sultanına
Birer bürhan-ı nur-efşanız vücud-u Sânia
Hem vahdete, hem kudrete şahidleriz biz.
Şu zeminin yüzünü yaldızlayan
Nazenin mu'cizatı çün melek seyranına.
Bu semanın arza bakan, cennete dikkat eden
Binler müdakkik gözleriz biz
Tûbâ-i hilkatten semavat şıkkına, hep kehkeşan ağsanına
Bir Cemil-i Zülcelal'in, dest-i hikmetle takılmış pek güzel meyveleriyiz biz.
Şu semavat ehline birer mescid-i seyyar, birer hane-i devvar, birer ulvî âşiyane,
Birer misbah-ı nevvar, birer gemi-i cebbar, birer tayyareleriz biz.
Bir Kadîr-i Zülkemal'in, bir Hakîm-i Zülcelal'in birer mu'cize-i kudret
Birer hârika-i san'at-ı hâlıkane; birer nadire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, birer nur âlemiyiz biz.
Böyle yüzbin dil ile yüzbin bürhan gösteririz, işittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü, hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz.
Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize müsahharız. Müsebbihiz, zikrederiz abîdane.
Kehkeşanın halka-i kübrasına mensub birer meczublarız biz..."

Yapılacaklar listesine ekledim ben de – Rabbim Lütfederse elbet- ; alacağım teleskopla semanın süslerini seyran ederken, açıp dinleyeceğim bu şiiri tekrar tekrar diye …

Keyifli okumalar, bereketli tefekkürler, latif seyirler efenim...
144 syf.
·573 günde·Puan vermedi
Yürüyen risaleler vardır etrafınızda. Çokturlar hem de. Papatyalar gibi her bir yerde. Hastanede, yolda, otobüste, durakta. 1000 kitapta da elbet. Sevgili Murat Suha mesela, Sevgili Rojhılat.. Beyamca.. Sevgili Hakan mesela..

Hal diliyle okuyandır onlar. Bakışları risale konuşur sessizce, buram buram risale kokarlar. Bakarsınız ciddiyet, heybet, basiret… Bir o kadar da merhamet. Rahlesinde yetiştiği Koca Alim’in haliyle hemhal. Manen sessizce der ki; terki dünya. Bakışları burada da değildir zaten. Ahirete hasret, ukbaya müştak. Bu dünyada sıkıntılıdırlar da, bedenine hapsolmuş gibi özlerler öteleri.

İşte bu yürüyen risalelerden; tertemiz, safi genç bir üniversite talebesiydi yıllar önce poliklinikten içeri giren. Her adımın hesabını verecek olmanın ciddiyetiyle, aynı zamanda dünya denen ağaç gölgesinde nefes alır misal sakin, koşturmacasız, sessizce girdi içeri.

‘’Ne şikayetiniz var’’ diye sordum. ‘’ Estağfirullah ne şikayeti abla. Şikayet değil elbet, lakin şedid karın ağrım var ‘’ dedi isyanın tozuna tahammül edemezcesine. Aynı sahneyi okumuştum önceleri. Zübeyir Gündüzalp ‘ti sanırım aynı cümlelerle doktora cevap veren??. Bana onun bu cümleleri taklidi ya da yapmacık gelmedi zerrece. Aynı ilmin aynı haliyle boyandıklarından muhtemel.

İşte sonraları da çok gördüm onu. Lenfoma tanısıyla çok defalar kemoterapi için yatmıştı hastaneye. Onun yerine ben üzülüp endişelenirken; her uğradığımda yanına, mütebessim risale okuyordu teslimiyetle. Hatta o beni teselli etmek için muhtemel, bir gün polikliniğe geldi ziyaretime. Elinde de ‘’hediyeleşmek sünnettir abla ‘’derken uzattığı ‘’Hastalar Risalesi’’ . Aslında kendi reçetesini uzatmıştı bana mütevazice. Evet manevi reçete. İşte tam da sayfalarca-- saatlerce -- günlerce gözlerim kıpkırmızı ders çalışmaya çalışırken, tıp ilminin zerresini hecelemeye gücüm yetmezken … Daha satırları okuyup sıkılmaktan şekva ederken -ki başkaları bu satırlardaki hastalıkları yaşayıp imtihan olurken-… Ve dahi hastalıkları sadece okumakta bile zorlandığım bu kitapların her bir satırında bilmediğimiz âlemlerce ilim yüklüyken...Tesirim, kudretim zerreyken… Kendimi öylesine aciz, yorgun hissederken… Kütüphanemde bana gülümseyen bu manevi reçeteyi tekrar okumak için aldım elime bugün:)

Derler ya risaleler meyve bahçesi gibidir, herkes istidadına göre nasiplenir elbet. Kimisi en yüksek dallara ulaşırken... Hani kİtabın yazarı der ya; ’’ Allah a giden yollar mahlukatın, yaratılmışların nefesleri adedincedir’’ diye. İşte, o yolların belki de zerresine, etrafımda O’na davetiye veren şahit olduğum yollara uğramaya çalışırken, yoruldum da. Karar verdim risale bahçesinde nefes almaya. Ve her hayrın başı BİSMİLLAH diyerek, yerdeki meyveleri toplarım belki diye açtım tekrar kitabının sayfalarını….

Hayırlı ve bereketli cumalar efendim…
245 syf.
·40 günde·Puan vermedi
Nerden başlasam bilemedim :)

Evet hiç bu kadar uzun serüvene çıktığım bir kitap olmamıştı. Niye bu kadar uzun sürdü bu kitabı bitirmen diye sorarsanız, kitap gerçekten nasıl desem her sayfasını okudukça sanki insana biraz vakit lazım oluyor, o satırları hazmetmesi için. Eser içerisinde eski osmanlıca kelimeler çok bulunuyor. Ve gerçekten okuyupta, anlamadığım sayfalar oldu, hatta en başa dönüp baştan da okudum bir çok sayfayı, ama anlamayınca, anlaşılmıyor valla :) garip bir şekilde anlamamama rağmen sanki o satırları anlamışım gibi ruhumda bir doyum hissetim kitabı okurken. kitabın ilk sayfalarına göz atıp, ya bu kitap hiç bana göre değil diyip okumaktan vazgeçe bilirsiniz, bende öyle dedim ilk başlarda, ama bir zaman sonra yazarın anlatış dilinede alışıyor insan. Hatta osmanlıca kelimeler bile öğrendim diye bilirim :) benim size önerim “Risale-iNur“ kütüphanesi adlı bir uygulama var. onu indirip oradan okumanızı öneririm. Çünkü anlamadığınız kelimelerin üzerine basılı tutunca, anlamının ne olduğunu açıklayan bir yazı çıkıyor yukarda, ve böylelikle yazarın dilini daha çabuk kavrıyor, ve tabikide anlıyorsunuz. En azından kendinizi google’de bulmuyorsunuz dakika başı :) ağır ilerleyen, çokça sabır gerektiren bir kitap olduğunu düşünüyorum. Ama eğer okumayı düşünüyorsanız ilk sayfalar da pes etmeyin kesinikle devam edin. Herkezin okumak istiyiceği bir kitap olmadığını biliyorum. Ama aradada böyle kitaplar da okumamız gerektigini düşünüyorum ben.


Keyifli okumalar...
271 syf.
·6 günde·10/10
Bir arkadaşımın üniversite yıllarında iken "Al oku! Kafandaki sorulara cevap olacak!" diyerek verdiği ama ısrarla 2 sene kütüphanemde gözüme çarptığı halde okumadığım, 2 sene sonra bir bakayım diye aldığım ve Osmanlıca terimlerden dolayı ürktüğüm bir kitap.

Bediüzzaman ismi bile nedense o dönemde bana hep ürkütücü gelmişti. "Acaba bu cemaat yanaklarına şiş sokuyorlar mı?" diye düşündüğüm bile oldu. Nihayet rüyamda gördüğüm uçan kırmızı kitaplardan birini yakaladım ve bir daha da Risale-i Nur eserlerini elimden bırakamadım.

Hayatıma huzur, bereket ve suhulet getirdi. Bana kim olduğumu, nereden gelip, nereye gittiğimi öğretti bu eserler.

Allah Üstad Bediüzzaman ve talebelerinden ebeden razı olsun.

Saygılarımla...
168 syf.
·1 günde·10/10
.. Her insan aynı değil, olamaz da. İnsanlar birbirinden farklı olduğu gibi, görüşleri, fikirleri, düşünceleri de farklı farklıdır. Kimseye zorla bir fikri kabul ettiremezsin. Fikirlerin senin için var. Başka insanları, senin fikirlerine katılmıyor diye dışlayamazsın. Senin fikirlerin veya yaptığın mesleğin daha güzel olabilir ama, en güzel benim fikrimdir, benim mesleğimdir.. benim.. ben.. ben.. diyemezsin.

   Haklı olabilirsin ama, haklı olmak, her zaman kurtarmıyor insanı. Senin haklı olman, karşındaki insanın haksız olduğu anlamına gelmiyor. Onunla alay etmene, onu dışlamaya olanak sağlamıyor. Herkes kendince haklıdır zâten.

   Ne var ki, herkesin kendine âit fikirleri, kendine has düşünme tarzı, kişiliğine has görüşleri, aklına uygun bakış açıları var. İster katılırsın, ister katılmazsın, istersen de redd edersin.. ama küçümseyerek, dışlayarak, alay ederek yaklaşamazsın kimseye. Birinde kusur arayacaksan, önce kendine bakmalısın.. kusursuz musun? Değilsin.. kimse kusursuz değildir. Birilerine bir şeyler söyleyeceksen, söylemeden önce, kendini onun yerine koy, bin kere düşün, ona göre davran, ona göre söyle....

   Yukarıda yazılanların muhâtâbı kendi nefsimdir. Kimse üzerine alınmasın, "Acabâ bana mı diyor" diye :)

   İsminden de görüldüğü üzere mu'minler arasındaki uhuvvetten, kardeşlikten bahseden bu muhteşem kitap; Bediuzzaman hazretlerinin "Mektubat" eserinden alıntı olup, Yirmiikinci Mektubun Birinci ve İkinci Mebhas'larının broşür hâlinde neşrolunmuş versiyonudur.

   "Hak yalnız bizim tuttuğumuz yoldur, diğer yolların hepsi yanlıştır" gibi kalbe gelen şeytâni düşüncelerden sakınmak için bu kitabı okumanızı, okutmanızı cân-ı gönülden tavsiye ederim..

   Üstad, Uhuvvet Risalesiyle ufkumuza yeni yeni pencereler açıyor; mu'minler arasındaki birliğin, uhuvvetin, kardeşliğin, saygının, sevginin, ihlâsın ne olduğunu, nasıl yaşandığını öyle güzel bir üslûb kullanarak dile getiriyor ki; okudukça, ne kadar noksan kaldığımı görmemek için, "Hayır ben öyle değilim, bana demiyor, başkaları için söylüyor" gibi düşüncelere kapılsamda, nihâyetinde noksanlığımın parlak bir şekilde gün yüzüne çıkarılıp,  gözüme gözüme sokulmasından kendimi kurtaramamış ve iknâ olmaya mecbur kalmıştım desem yeridir..

  Ek olarak kitapta, "Hırs" ve "Gıybet" hakkında da çok geniş açıklamalar yer almıştır..

  Üstad, Hırsın sebeb-i mahrûmiyet olduğunu, yâni insanın bir şeyi hırs ile talep etmesinin, o şeyden mahrum kalmasına sebep olduğunu; küçük, lâkin küçük olmasıyla berâber, içinde çok büyük hakikatleri barındıran, herkesin kolaylıkla anlayabileceği misâllerle öylesine güzel izâhlar vererek isbât ediyor ki, okurken zerre kadar da olsa insanı incitmiyor, kırmıyor, dökmüyor, âsi olan nefis bile bu hakikatler karşısında teslîm-i silâh etmeğe mecbur kalıyor.

  Gıybete âit küçük bir yer var kitapta. O küçük yerde, gıybet hakkında merâk edilen her şeyden bahsediliyor. Meselâ, bu alıntıdaki gibi:

  "Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerâhet edip darılacaktı.
Eğer doğru dese, zâten gıybettir.
Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftirâdır.
İki katlı çirkin bir günahtır."

   Her ehl-i îmanın okuması, okutması gereken kitaplardandır "Uhuvvet Risalesi" .......

   Son olarak Bediuzzaman Said Nursî hazretlerinin, kendisine kardeş olarak görüp de, ehl-i îman'a hitâben söylediği, kitabın son kısmında yer alan küçük fakat kalbinin ne kadar geniş olduğunu gösteren sözlerini, sizlerle paylaşarak, incelemeyi hitâma erdirmek istiyorum..

  "Kardeşlerimden rica ederim ki:

   "Sıkıntı veya ruh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan, arkadaşlardan sudûr eden fenâ ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve "Haysiyetime dokundu" demesinler.
Ben o fenâ sözleri kendime alıyorum.
Damarınıza dokunmasın.
Bin haysiyetim olsa, kardeşlerimin mâbeynindeki muhabbete ve samimiyete fedâ ederim."

 
112 syf.
·1 günde·10/10
... Bediuzzaman Said Nursî'nin, "Sözler" kitabından Otuzuncu Söz'ün broşür hâlinde neşr olunan "Ene ve Zerre" Risalesi bize, Cenâb-ı Allah tarafından verilen "Benlik", "Enâniyet" hissini nasıl ve hangi istikamette istimâl etmemiz gerektiğini gösteriyor.

  Şöyle ki, Ene'yi yani enâniyet hissini, düzgün yolda kullanınca, ne kadar harika bir ni'met olduğu; yanlış yolda istimâl edince, ne kadar kötü, olanaksız sonuçlar doğurduğunu bu kitap, apaçık delillerle gözüme soktu desem yanlış etmiş olmam..

  Üstad Ene'yi, kâinatın tılsımlarını açacak bir anahtar olarak görüyor ve o anahtarı, anahtar sahibinin, yani Cenâb-ı Allah'ın yolunda sarfedince çok kapalı pencerelerin açılabileceğini ve açılmasının mümkün olduğunu söylüyor.. ki kendi hayâtına nazar edersek buna en büyük şahidin de yine kendisi olduğunu görmüş oluruz.

  Uzun lafın kısası, herkesin okuması, okutması gereken kitaplardan bir tânesi de bu "Ene ve Zerre" Risalesidir. Okuyanlara tekrar okumasını, okumayanlara da, en kısa zamanda okuyup istifâde etmelerini cân-ı gönülden tavsiye ediyorum.. keyifli okumalar.
480 syf.
Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri en büyük müfessirlerden biri olmakla beraber,O'nun tefsirlerini her açıp okuduğunuzda daha evvel görmediğiniz bambaşka bir buutla hakikatin keşfine mazhar olur,sonunu getiremeyeceğiniz bir ilmin nuruyla serfiraz olursunuz.
Lemalar, Otuzüç Lema ve Münacaat'tan oluşan,pek çok meselenin bir bütün içinde sırt sırta verdiği bir hazine...

Hz. Yunus'un (a.s.) kıssası ile başlayan eser,Hz. Eyyûb'un (a.s.) duasının tefsiriyle devam ediyor.

Bediüzzaman Hazretlerinin risalelerini ve diğer eserlerini okuyanların aşina oldukları 'nükteler' ve 'sırlar' la genişletilen mevzularda ki örgü ve belâgat hayret uyandırıcıdır.

Lemalar'dan birkaçı Sözler ve Şualar eserlerinde de neşredilmiş.

Böyle muhteşem bir ilim membagını tahlil etmek şöyle dursun,tedrisine mazhar olmak en büyük temennimdir.

Yalnız bir paragrafı bile üzerinde günlerce mütalaa gerektirir ki,ayrı bir kitap konusudur.

"Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan bîçare insan! Rahmet ne kadar kıymetdar bir vesile ve ne kadar makbul bir şefaatçi olduğunu bununla anla ki: O rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelal'e vesiledir ki, yıldızlarla zerrat beraber olarak kemal-i intizam ve itaatle -beraber- ordusunda hizmet ediyorlar. Ve O Zât-ı Zülcelal'in ve o Sultan-ı Ezel ve Ebed'in istiğna-i zâtîsi var ve istiğna-i mutlak içindedir. Hiçbir cihetle kâinata ve mevcudata ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i Alel-ıtlak'tır. Ve bütün kâinat taht-ı emir ve idaresinde ve heybet ve azameti altında nihayet itaatte, celaline karşı tezellüldedir."

Bu kısmı anlıyabilmek için dimağlarınızı,
kâinatın bütününü ve içinde ki en küçük misgâl zerrelerini (ki bu bilinen en küçük ağırlık birimidir.),atomu ve atomun içindeki çekirdeği, elektronu, nötronu,güneşi,ayı, gezegenleri yekün tefekküre davet ediyorum,aralarında öyle bir yardımlaşma, dayanışma, bütünlük, haberleşme ve birbirini koruma altında, emniyette tutma vardır ki,hiçbir ordu donanımıyla,hiçbir birim iştiyâkıyla,hiçbir harekât proğramıyla bu aksamayan teşkilâta misâl teşkil edemez.Örneğin çekirdek elektronu ve protonu şevkâtle kollamasa atomda işler karışır,şimdi uzay boşluğunu düşünelim, sayısız göktaşı,sayısız gezegen,sayısız yörünge,birbirine dostluk ve vefa sunmasa, yeryüzü kendini koruyabilir mi? Ve atmosferin katmanları bu müthiş kenetlenmeyi stâbil ve dengeyi aksatmadan yürütebilir mi?Peki Rahman'ın bu olağanüstü işbirliğine ihtiyâcı var mı?Kainatla birlikte 70 bin âlemi ve içindekileri Rabb'im şefkâtinden ve Rahmetinden nâsipdar etmese,onlara kim merhamet edebilir.Onları kim helâk olmaktan kurtarabilir.

Bu Rahmetin sahibi Allah (c.c),hem mükemmel yaratılışımızın bütün tasarrufunu, kullanma hakkını elimize veriyor,hem de benim dostluğum senindir, dilersen yakınlığım senindir,hem de bunun için söze gerek yok,hissetmeyi dilemen yeter, perdeler,engeller,koşullar hiçbiri aramızdaki konuşmayı ve buluşmayı engelleyemez diyor. Yani uyuman gerekmez,uyanman gerekmez,yol yürümen,bedel ödemen gerekmez,yeter ki beni bulmak için dön kalbine,ritmini ve işleyişini sonsuzmuş gibi varettiğim kalbin,sonsuz lezzetleri yâlnız haz duygusunu yaradana,emrine verene,seni nefes nefes kuşatana tâlip olursan beni sana getirir diyor.Ben meselâ en aciz anlarımda,elimin kulağımın, gözümün, bütün uzuvlarımın silindiğini hissederim, sanki sadece ilticâ makamı ve benim tâkâtsiz ruhum kalır,demek ki sâdece ruhtan ve O'nun ünsiyetinden ve dostluğundan ibâretiz.Madde âleminde ise toprağın içine akıtılan bir damlanın güneşin mevcudiyetine yakın olabilmesi nasıl izafiyete sığmaz,akla aykırıdır,öyle de Mevlâ yalnız bize kendini Esması,isimleri ve şefkâtiyle gösterebilir.

Rabbim'in rahmeti üzerinize olsun...
Feyizli okumalar...

Yazarın biyografisi

Adı:
Bediüzzaman Said Nursî
Tam adı:
Said Okur
Doğum:
Hizan, Bitlis, 12 Mart 1878
Ölüm:
Şanlıurfa, 23 Mart 1960
Bediüzzaman Said Nursî (Mart 1878, Bitlis - 23 Mart 1960, Şanlıurfa), İslam alimi, düşünürü, Risale-i Nur adlı tefsir külliyatının yazarı ve Nur cemaatinin kurucu lideridir.

1892'de Bitlis'te Şeyh Emin Efendi ve diğer İslam alimlerinin de bulunduğu ilim meclisinde yapılan imtihan ve münazara sonunda Molla Fethullah tarafından Bediüzzaman unvanı verilmiş; diğer alimler tarafından da kabul görmüş ve bu isimle anılmaya başlanmıştır.

I. Dünya Savaşı'nda gönüllü alay komutanı olarak Kafkas Cephesi'nde mücadele etti. Savaş sırasında birçok öğrencisi ölmüş, kendisi ise gazi olmuştur. Başarılarından dolayı kendisine Harp madalyası verildi. Ordu-yu Hümâyun'un tavsiyesi ile Dar'ül-Hikmet'ül İslamiye azası olarak atandı. 1922'ye kadar görevini yerine getirdi.

23 Mart 1960'ta Şanlıurfa’da vefat etti. Urfa Halil-ur Rahman Dergahı'na defnedildi.[75] 27 Mayıs Darbesi sonrasında 12 Temmuz 1960'ta cuntanın emriyle mezarı yıktırıldı. Naaşı konusunda yapılan iddialara göre Isparta’ya götürülerek şehir mezarlığına gizlice defnedilmiştir. Vasiyeti üzerine 1969'da bir-iki talebesi tarafından açılarak, cesedi kendileri dışında kimsenin bilmediği bir yere gömülmüştür. Naaşın taşındığı uçakta yer alan Erol Türegün tarafından ortaya atıldı. Buna göre Said Nursî'nin naaşı Isparta-Afyon arasında bir yere gömülmüştür. Şu an mezarının yeri bilinmemektedir.

Yazar istatistikleri

  • 1.577 okur beğendi.
  • 12.465 okur okudu.
  • 728 okur okuyor.
  • 3.021 okur okuyacak.
  • 150 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları