Begüm Kovulmaz

Begüm Kovulmaz

YazarÇevirmenEditör
7.8/10
3.145 Kişi
·
7,1bin
Okunma
·
11
Beğeni
·
2.069
Gösterim
Adı:
Begüm Kovulmaz
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen, Editör
Doğum:
Adana, Türkiye, 1977
1977, Adana doğumlu. Lise öğrenimini İstanbul Ortadoğu Koleji'nde tamamladı, mezun olduktan sonra bir sene Belçika'da yaşadı. Türkiye'ye dönüp İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı'nı bitirdi, bir yandan çeşitli yayınevlerinde çevirmenlik ve redaktörlük yaptı, Kipling, Mastretta, Healy, Carter, Burgess gibi yazarların eserlerini çevirdi. Kasım 2002'den beri Everest Yayınları'nda çalışıyor. Halen Bilgi Üniversitesi Sinema-TV bölümünde yüksek lisans yapıyor. 
88 syf.
·2 günde·9/10 puan
Öncelikle kadınların da erkekler gibi hür ve baskı altında olmadan yaşayabildiği bir ‘’ütopya’’ düşünmek ve bunun sadece bir ‘’ütopya’’ olarak ifade edilmesi ne kadar da yürek burkan bir his. Daha feminist ve daha eşitlikçi bir dünya görme dileğiyle incelememe başlıyorum. Spoiler içerir.

Bir edebiyat dünyası düşünün ki kadınlar eserlerini rahatça kaleme alamadıkları için müstear isim (takma ad) kullansınlar. Mary Ann Evans’ın George Eliot, Emily Brontë’nin Ellis Bell, Joanne Rowling’in J. K. Rowling (Robert Galbraith) takma isimlerini kullanması edebiyatta kullanılan müstear isimlerin en bilinen örneklerindendir. James Tiptree Jr da bu kadınlardan biri, gerçek ismi Alice Bradley Sheldon. 1977’ye kadar personasının gizemini koruyup takma ismiyle eserler üretti. Eserleriyle Hugo, Nebula, Locus ve Jupiter gibi birçok ödül almaya hak kazandı. Bürokratlar dünyasındaki tanışıklıklarıyla, avcılık ve hayvancılık konularındaki hâkimliğiyle yazınındaki maskülenlik ve sert dil her cümlesinde daha da belli oluyordu. Bu yüzden 1977’de, edebiyat dünyasında bu denli sert ve eleştirel yazılar yazan bir adamın(?) gerçekte bir kadın olduğu öğrenildiğinde, kimse inanmak istemedi. Hatta her daim mektuplaştığı Ursula K. Le Guin, yazarın Uzaktan Kumandalı Kız adlı kitabına yazdığı önsözde kendisinden şöyle bahseder: ‘’Tek söyleyebileceğim, kadın olduğunu başından beri bilmediğime memnun olduğumdur, aksi takdirde o neşeli ifşa anını, tüm sürprizi kaçıracaktım.’’ İşte yazarımız kullandığı dil ile maskülenliği o kadar iyi yansıtmış ki, zamanında kullandığı erkeksi dil için sevilirken şuanda feminist bir ütopyacı olarak okunuyor. Feminist yanını, yazdığı ‘’The Women Men Don't See" (Erkeklerin Görmediği Kadınlar) adlı eserinde de fazlasıyla gösteriyor. Kadınların, erotik çıkarları hariç erkeklerin önemsemediği görünmez varlıklar olarak nitelendirildiği bir olay örgüsünde sert eleştiriler dile getiriyor.

Kitabımız Dr. Orren Lorimer’ın lise zamanlarında yanlışlıkla kızlar tuvaletine girmesiyle etrafındaki herkesin ona bakıp kıkırdadığı anısını hatırlayıp, ürkmesiyle başlıyor. Bu bahsedilen anı aslında okuyanların sonlara doğru anlayabileceği çok güçlü bir metafor. Lorimer bir astronot, ve yanında Binbaşı Norman Davis ve Yüzbaşı Bud Geirr adında diğer iki astronot da var. Lorimer daha feminen bir erkekliği ve ateizmi temsil ederken, Geirr ise zorbalığı, vahşi ve daha yabani erkekliği anıştırıyor. Davis ise en amiyane tabirle insanlığın dindar tarafının resmedilmiş hali. Zaten yazarın amacını ve kitabın temalarını başlıca ‘’Feminizm’’, ‘’Erkek Şiddeti’’ ve ‘’Dindarlığın Eleştirisi’’ gibi konular oluşturuyor. Karakterler ve iç dünyaları çok başarılı biçimde seçilmiş. Bu üç astronot erkek Güneş’e keşif için giden Güneşkuşu adlı uzay gemisinin içindedir. Houston Uzay Merkezi ile iletişime geçmeye çalışırken, iletişim radarlarında Avustralya aksanlı bir kadının sesini işitirler. Bu kadın Escondita adlı uzay gemisinin üyelerinden biri olan Lorna Bethune’dur. Bu kadın ile iletişime geçtikten sonra uzayda balık gibi süzülürken, Dünya’ya dönüş yolunda güneş püskürtüsünden geçerken ‘’zamanda ileri sıçradıklarını’’ öğrenirler. Yani kendileri uzay gemisinde bir yıl geçirmelerine karşın, Dünya’da yaklaşık üç yüzyıl geçmiştir.(Interstellar izleyenlerin gözleri yaşlı.) Ve takdir edersiniz ki bu üç yüzyıl içinde Dünya’da birçok şey değişmiştir. Hatta Dünya’daki yaşam bir salgın sonucu sona ermiştir. Bizim üç erkek astronot karakterimiz telsizdeki kadın sesinden bunları duyunca inanamazlar, inanmak istemezler. Kandırıldıklarını iddia ederler veyahut kullandıkları ilaçların etkisiyle bir halüsinasyon bir sanrı gördüklerini dile getirirler. İkircikli bir ruh hali içerisine girerler.

Bizim erkek mürettebatımız karşı taraftan gelen sesleri kaydedip tekrar tekrar dinlerler. En sonunda karşı tarafın yardım isteklerini kabul edip, Luna Merkez (yeni uzay istasyonu) ile iletişime geçip, Gloria gemisinin gelmesini beklerler. Gloria gemisinin gelmesiyle Lady Blue, Connie, Andy, Judy Paris ve Judy Dakar (Bu son ikili klon ‘’kızkardeşler’’, bu meseleyi kitapta özümsemeniz daha iyi olacaktır) beşli kadın mürettebatıyla tanışırlar. Ve bu kadınlar karşılıklı sohbet havasında bilgilendirmeye başlarlar bizim erkekleri. Yönetim biçimlerinden, ilgi alanlarına, dünyayı yok eden epidemiden, üremelerinden, çalışma sistemlerine kadar bilgiler veriyorlar. Bu açıdan biraz Thomas More’un Ütopya’sını andırdı bana okurken. Ve onların dünyaları bizim bildiğimiz dünyamızdan çok çok daha farklı ve yaşanabilirdir benim nazarımda. Daha fazla içerik hakkında konuşup ‘’sürprizkaçıran’’ vermek istemiyorum, sadece 8 milyar nüfustan geriye kalan 11 bin genotip ve 2 milyon nüfus ve ‘’anaerkil’’ yeni bir dünya diyorum. Okumak için yeterince merak uyandırıcı bence… Elinizdeki kitap 88 sayfa kısacık bir novella olmasına rağmen, içinde koskoca bir galaksi barındırıyor. Ayrıca kitabın kapanış cümleleri gerçekten çok vurucuydu, beni vicdanımla baş başa bıraktı açıkçası.

Bu kitap yazıldıktan sonra çok zaman geçti. Belki eskisi kadar değil, bu doğru ama hâlâ ataerkil toplumu iliklerimize kadar hissettiğimiz bir dünyada yaşıyoruz bu bir gerçek. Bazen doğrular gerçeği gizleyebiliyor. O yüzden sizden tek isteğim bu kitabı okuduktan sonra ataraksiya etkisinde uyuşuk bir şekilde kitabın kapağını kapatıp normal yaşantınıza devam etmeyiniz. En azından bir süre üzerine düşünmek için kendinize vakit ayırın, gözlerinizi kapatın ve daha güzel, eşitlikçi bir dünya düşününüz. Unutmayın bir şeyleri değiştirebilmek her zaman mümkün.

Keyifli okumalar diliyorum herkese!
72 syf.
·1 günde·9/10 puan
İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 29. kitap oldu. Hugo Kısa Roman Ödülünü de kazanmış bu kitap, önsözü saymazsak toplamda 55 sayfalık bir eser. Ancak hacmine kıyasla sarsıcı bir içeriğe sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Kitap, Huckster Yasası denen bir kanunun kabulü ile ortaya çıkan reklamsız bir gelecek toplumunu anlatıyor. Huckster Yasası'nın kabulü ile satıcılar markalarını, ürünlerinin içinde veya üzerinde bulunan, yalnızca ürünün kullanımı veya yerinde satışı sırasında sergilenen teşhirlerle kısıtlamak zorunda kalıyorlar. Aslında ilk bakışta, her yeri saran reklam panosu, logo, slogan, tanıtım gibi şeylerden bıkmış günümüz insanları için, reklamsız bir gelecek bir ütopya gibi gelebilir; ancak karşı karşıya olduğumuz dünya yazarın da kitapta sıklıkla ifade ettiği üzere bir distopya.

Kahramanımız ise P. Burke isimli on yedi yaşında çirkin ve hastalıklı bir kız. Çok zor bir hayat süren, geleceğin ona yaşam şansı tanımadığı birisi ve bu hayata daha fazla dayanamayıp sonunda intihar ediyor. İntihar etmesi sonucunda ise kendini hastanede buluyor ve şans eseri, zorlu ve sefil yaşamı baştan aşağı değişiyor. Hastanedeyken bir yayın şirketinden ona bir teklif sunuluyor ve teklifi kabul etmesiyle yeni bir dünyaya adım atıyor.

Teklif ise, reklamların yasak olduğu bu gelecek dünyasında, tüketim ürünlerini teşhir ederek, ürünlerin gizlice reklamını yapmak. Tıpkı bizim sosyal medya fenomenlerinin şu an yaptığı gibi. Günümüzde markalar reklamını yapabilmek için sosyal medya fenomenlerini giydirip kuşatıyor veya evine tonlarca içecek gönderiyor. Fakat kitaptaki ikonların günümüz fenomenlerinden bir farkı var. Bu ikonlar bir insan ürünü olarak tasarlanıyor, yani bir çeşit andoid olarak uzaktan kumandalı olarak yönetiliyorlar. Gerçi günümüzdeki fenomenlerin birçoğunun da uzaktan kumandalarla yönlendirildiğini söylesek yanlış söylemiş olmayız herhalde... İşte GTX isimli yayın şirketi bu şekilde Huckster Yasaları'nın getirdiği reklam yasağını delmiş oluyor ve bunu yasal bir şekilde yapıyor. Öncelikle tabii Burke'ün ismi değiştiriliyor ve Delphi oluyor. Zamanla Delphi tüketiciler tarafından seviliyor ve plan başarıya ulaşıyor. Böylece, Delphi de kariyer basamaklarını hızla tırmanıyor.

Bu noktada Delphi'nin hayatının ve çektiği acıların bana Kemal Sunal'ın Yüz Numaralı Adam filmini hatırlattığını da belirtmeden geçmemeliyim: https://www.youtube.com/watch?v=dMKmdoJ-sTo Kim bilir belki de Yüz Numaralı Adam filmimiz bu kitaptan ilham almıştır...

Zamanla Delphi, GTX şirketinin yönetim kurulu üyelerinden birinin oğlu olan Paul Isham isimli genç bir çocuk ile tanışıyor ve birbirlerine aşık oluyorlar. Ancak Delphi bir kukla olduğu için aşık olması yasak, daha doğrusu imkansız. Bu noktadan sonraki konu ise oldukça hüzünlü bir şekilde devam ediyor ve kitabın sonunda oldukça sarsıcı bir son sizleri bekliyor.

İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum en ince kitap olmasına karşın, içeriği bir hayli doluydu ve oldukça duygu yüklü bir kitaptı. 1 günde okunabilecek bir bilimkurgu kitabı isteyenlere öncelikli tavsiyemdir.
200 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10 puan
Hayatımız boyunca kaç tane insanla gerçek bağ kurma şansımız olur? Bunlardan kaç tanesi ile romantik bir ilişki olabilir? Peki ya insanın hayatı boyunca tahmini kaç tane ciddi ilişkisi olur? Evlilik, sanki altıpatlar tabancaya mermiyi koymuş, çevirmiş ve bakalım vurup da hayatımı mahvedecek mi diye Rus ruleti oynamak gibi midir? Yoksa iki beyin her zaman bir beyinden güçlü diyip bu hayat denilen en zor seviye oyunda seviyeleri birlikte geçmek midir? Belki de insanların yaşlandıkça evlenmelerinin sebebi yalnız başlarına idare edememeleridir kim bilir? Halbuki aynı yaşam alanını paylaşmak yalnızlıktan bile daha zor değil midir? Sorgulamalarımızı geçip yazımıza başlayalım artık.

Hayatımızdaki iyi şeylerin daha fazla farkına varmamız gerekiyor çünkü işler iyi giderken bunları fark etmek zordur dikkat etmemiz gerekir. Hayatta olduğu gibi ilişkilerde de iyi şeyleri işler yolundayken fark etmeli ve unutmamalıyız. Çünkü tren rayından çıkmak için sallanmaya başladığı zamanlarda tüm dikkati o anki sıkıntılı duruma kaydırmak çok daha basittir. Trenin sallandığı ve hatta rayından çıkmaya başladığı zamanlarda iletişim kurmanın çok önemli olduğunu ve dürüst bir konuşmanın dürüst bir iletişimin ne kadar çok işe yaradığını anlamamız gerekiyor.

İlişkilerde sırlar olur mu? Sırrı olmayan insan var mıdır? İlişkideki sırların sayısı mı önemlidir büyüklüğü mü? Sırları gizli tutmak adına yalan söylemek mübah olur mu? Bunlardan daha önemlisi karşı tarafta güvensizlik oluşturacak hareketlerde, söylemlerde bulunmamak olabilir. Güvensizlik olduysa ilişkinin en önemli elementi olan şey eksik demektir. Yalan söyleniyor mu? Benim şuan karşılaştığım durumda hangisi gerçek hangisi değil. Ve gerçeklik ortada yoksa da ortaya çıkan durum aynı hayalet bir arabaya bakım yaparken gerçek arabanın garajda motoru dışarda bir halde durması gibi. Kimseyi tam olarak tanıyamıyoruz, ilişkilerin kurulması ve devam etmesi mucizelere dayanıyor adeta. İletişim kurmak, konuşmak, anlamaya çalışmak, çok önemli çünkü kimse zihin okuyamaz. Keşke hepimiz olmasa da en azından bazılarımızın zihin okuma gücü olsaydı ama gerçek dünyada böyle bir şey söz konusu değil. Kimsenin zihin okuyamadığı bir dünyada da karşıdakini anlayabilmenin en iyi yolu onunla iletişim kurmak neyi neden söylediğini neden yaptığını anlamaya çalışmak.

İletişim eksikliğinin yol açtığı sorunlardan birisi de bazen ilişkiyi bitirmeyi düşündüğü halde söyleyememek, konuşmamak, konuşamamak. İnsanlar neden son kullanma tarihi geçmiş ilişkilerini sürdürmeye devam eder? Gelin fizik kurallarını suçlayalım; Newton’un ilk yasası “Hareketli nesneler hareket etmeye devam eder” diyerek alışılmışlığın devam ettiğini ve sırf bu yüzden zarar görüldüğü halde ayrılıkların olamadığını anlatır. Başka bir fizik kuralı olarak Termodinamiğin ikinci kanunu da entropinin yani düzensizliğin varlığını ve sürekli arttığını söyler. Peki tüm evrende düzensizlik ve kargaşa, kaos artarken ilişkilerde neden böyle olmasın? Bu durumu da önlemenin, düzeni olabildiğince sağlamanın yolu iletişimden geçiyor. Bazen sizin için önemsiz gibi görünen küçük jestler, küçük hareketler karşı tarafta belki de hiç küçük olmayıp iletişim için pozitif çok büyük adımlar olabilir.

Hayata bir kere geliyoruz, mutlaka bir gün öleceğiz ve ölünce de bizi kimse hatırlamayacak. En azından 200 yıl sonrasında hatırlanmayacağız, düşünsenize siz 1820 de yaşayan kaç kişiyi biliyorsunuz tanıyorsunuz? Zaten anılarımız bile tam olarak doğru mu ki her hatırlanışında başka değil mi? Hiçbir şey unutulmaz değil ve her şeyin bir bölümü mutlaka unutulacak ne kadar iyi olursa olsun. Halen sevdiklerimizi hatırlarken ve onlar hayatımızdayken seviyorsak sevdiğimizi söyleyelim, sorunumuz varsa neden böyle olduğunu konuşalım iletişim kuralım çözmeye çalışalım. Birazdan yaparım, birazdan söylerim diye diye bu birazdanlarla ömür geçiyor ve sevdiklerimiz de bu yazı gibi bir anda bitip gidebilir.
424 syf.
Merhabalar 1000 Kitap! Normalde beğendiğim eserlerin incelemesini yaparım fakat nedendir bilinmez bu kitap fazla merak konusu oldu :) Zodyak denilince akla gelen çağrışımlardan olabilir.. Fakat pek iyi haberlerim yok size. Şöyle ki kitabın neredeyse yarısına kadar bir anlaşılmazlık hâkimdi ve 'burçlarla seri katil birlikteliğinden ne bekliyordum ki lanet' düşünceleriyle geldim, velev ki son 150 sayfasına kadar da durum değişmedi. Denemiş olduk diyelim o hâlde :) Burçlara ilgisi olup da, e biraz da aksiyon olsun burçlarla ilgili roman bulamıyoruz diyenlere birkaç cinayetle harmanlanmış; kapağına direkt olarak polisiye etiketi koyulacak kadar da ol(a)mayan, ama "yazarın ilk kitabı be kardeşim olsun o kadar" denilecek bir romandı :)
216 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
Nickel Çocukları ile yeni tanıştığım yazar Colson Whitehead, kitabın sonunda anlatılanların kurgu olduğunu ve karakterleri kendisinin uydurduğunu belirtmiş. Ancak bu kurgu fazla gerçekçi ve ne yazık ki bunun nedeni de gerçek olaylardan esinlenmesi.Olayları oldukça yalın bir dil ile yer yer yüreğinize taş gibi oturan ufak kelime oyunları yaparak anlatan Colson, Elwood üzerinden okuldaki diğer Nickel Çocukları ile tanışıyor, onların hayata bakışına, hayata karşı duruşlarına tanık ediyor okuyucuyu.Disiplin anlayışı adı altında çocuklara yapılan eziyetler, siyahi insanlara karşı ırkçı yaklaşım ve kendilerini üstün gören beyazlar çileden çıkarıyor bizleri de!
Zenci-beyaz çatışmalarını, bununla ilgili haksızlıkları ele alan çok fazla hikâye okumuş veya film izlemiş olabilirsiniz.Nickel Çocukları da bu konuyu ele almasına rağmen konunun çok daha derin, çok daha karanlık yerlerine iniyor.En etkileyici olan ise gerçekten bu korkunç olayların yaşanmış olması.Binlerce masumun hayallerini ellerinden alan bir grubun hala cezalandırılmamış olması
Kitap kurdu arkadaşlarımın Nickel Çocuklarını bir solukta okuyacağını düşünüyorum ve şimdiden iyi okumalar diliyorum
334 syf.
İlk sayfasından itibaren beni içine alan; uzun zamandır bu kadar tadına vararak okuduğum, anlamlı ve amacı olan bir kitap görmemiştim.
Bende uyandırdığı etki o kadar muazzam oldu ki daha otuzuncu sayfasında beğeneceğini düşündüğüm arkadaşlarıma kitabı önerir oldum. Uzatmadan sizlere bir kaç fikir edindirmek adına kendimce kitabı tanıtmak isterim.

-Yılın en iyi kitabı- sloganıyla dikkatimi çeken, prestijli ödülleri toplayan bir kitap. Ödül alması kitabın ederini ne ölçüde etkiler, bence hiç. Ancak konusu dikkatimi çekti ve sonuç olarak kütüphaneme girdi.

'Yeraltı Demiryolu' ismini Amerika tarihinde, kuzeye kaçan kölelerin yol üzerinde barındıkları, güvenli yerlerin tamamına verilen mecazi bir ifade. Ancak kitapta gerçek anlamıyla kullanılmış ve kaçış yerlerimiz olmuştur.
Başkahramanı 'Cora' adlı siyahi bir köle. Annesi de köleydi, onun annesi de. Yaşadıkları yer (kitapta plantasyon olarak adlandırılıyor) tüm özgürlüklerini kısıtlayan, onları pamuk tarlalarında çalıştıran, işkence edildikleri beyaz adama ait bir çiftlik.
Cora'nın annesi Mabel'in çiftlikten kaçışı ile Cora tek kalıyor. Mabel'in hikayesi, başına neler geldiği tüm kitap boyunca merak konusu. Çünkü ilk kez kaçmayı başarmış, yakalanamamış bir köle. Cora kendisini bıraktığı için hem nefret ediyor ondan hem de özgür olmayı başardığı için gurur duyuyor. Nitekim bu asi kan Cora'da da mevcut.
Baskaldırışları oluyor düzene karşı. Öldüresiye dövülüyor, tecavüze uğruyor. Sonunda da kendisine kaçma teklifinde bulunan 'Caesar' a tamam diyor.

Kurgu sade, abartısız cümleler ile zamanda ileri gitme, geri dönme teknikleri ile yapılmış.
Çok acı çeken bu insanların durumu acitasyon yapılmadan anlatılmış. Zaten karakterlerin çok gelistirilmedigi, iç dünyalarının tam yansitilmadigini düşünüyorum. Diğer bir eleştirim ise yan karakterler sürekli, hızlı bir şekilde değişiyor. Kaçış bunu gerektirir sanırım. Bu konu bizim Türk yazarının elinde olacak ki ne ağlatırdı. Ancak ben hiç gözyaşı dökmeden bitirdim kitabı. Soğuk ve yalın anlatım çok hakim kitaba.

Tabi ki bu kedi - fare oyununda bir de köle avcısı lazım bize. Cora'nın annesini yakalayamamanın hırsıyla kızının peşine düşen bir beyaz avcı.

Yok mu hiç kölelik karşıtı düşünen insanlar? Var. Bizim içimizi ısıtan satırlardalar. Siyahilere yardım eden, evinde saklayan ( idama rağmen), kaçmalarını sağlayan beyazlar da var. Burada Schindler'in listesi filminden karelerle tamamladım hayal gucumdeki bu tahayyül edemeyeceğim sahneleri. Biz kölelik nedir bilmeyen bir toplumuz. Allah yaşatmasın da.

'Kim bana zincir vuracakmış, şaşarım.'

Cora eyaletten eyalete kaçıyor. Özgür olduğu bir anda kitap okuyor. KİTAP OKUYOR. Alfabeyi öğreniyor ve okuyor. Onu okurken gören adam gibi adam çiftlik sahibi şöyle diyor: "Alfabeyi öğrendiği için bir köleyi öldürenler bir kütüphane hakkında ne düşünür sence?"
Nitekim kütüphaneleri de yakılıyor.
Çok etkilendiğim bir yer de Cora'nın Bağımsızlık Bildirgesi okunduğunda düşündükleri.
Sf:133 " Söylediklerinin çoğunu anlamıyordu ama eşit yaratılmıştır sözcüklerinin ne anlama geldiğini biliyordu. 'Bütün insanlar' sözcükleri de gerçekten insanların tümü anlamına gelmiyorsa, bildirgeyi yazan beyazlar da o metni anlamıyor demekti. Başkalarına ait olan, toprak gibi avucunuza alabileceğiniz veya özgürlük gibi elinizle tutamayacağınız bir şeyi zorla alıyorlarsa, anlıyor olamazlardı. "

Kitabın sonunda annesi Mabel'in başına gelenleri öğreniyoruz. Bu benim için tam anlamıyla beklenmedik bir şeydi.
Cora mı? O ise hep batıya, daha batıya, özgürlüğe kaçışını sürdürmekte..

Kölelik kavramı Amerika tarihi okuyanlar için tanıdık gelecektir. Topraklarından sürülen yerliler, 'beyaz'ların emrinde, onların malı muamelesi görmüşlerdir. Çalıştırılmış, satılmış, dövülmüş, tecavüz edilmiş ve işe yaramayacak duruma gelince öldürülmüştür.
Bu kitap bunları bir kacak kızın gözünden bizlere sunuyor. Hayatta kalmaya çalışan bir siyahi kız.

Tavsiye ediyorum. Okuyunuz efendim.
Hatta bir de izleyiniz.
'The Fence' ( Çit ) filmi bu kitapla o kadar benzer ki.

Okuduğunuz için teşekkür ediyorum. Sevgiyle kalın.
288 syf.
Kitap üç bölümden oluşuyor; Baba, Erkekler, Kızkardeşler (kitapta da bitişik yazılmıştır).
Kitabın ilk bölümünü yani ‘baba’ kısmını yer yer büyük kızkardeş Grace’nin ağzından, yer yer ortanca kızkardeş Lia’nın ağzından yer yer de üç kız kardeş olan Grace,Lia, Sky ağzından dinliyoruz. Bu bölümde yazar bize distopik bir yaşam sunuyor. Tuhaf ritüelleri olan bir aile. Kendisine Kral diyen ve dedirten bir baba. Bilemiyoruz gerçeği, belki de gerçekten de adı Kral’dır. Ama eminim ki yazar Sophie Mackıntosh bilerek seçmiştir bunu. Bu bölümde kızkardeşlerin ağzından ailenin yaşamını öğreniyoruz. Kitabın başında bir ada da yaşadıklarını düşünüyoruz. Yazar da bunu istiyor. Kızlar da öyle olduğunu sanıyorlar. –Kitapla ilgili yapılmış bazı incelemelerde de ada deniliyor ama bu arkadaşlar sanırım kitabın sonunu çok dikkatli okumamışlar.- Bu yaşam alanına hasta olarak nitelendirilen kadınlar dışında kimse uğramıyor. Ama buna rağmen kitapta Grace’nin hamile olduğunu öğreniyoruz. Eminim benim gibi birçok okur da kendine hiçbir erkek gelmiyorsa Grace kimden hamile, diye sormuşlardır. Akıllarına ensest ilişki de gelmiştir. Benim de geldi. Ama bu sorularla kitabın sonuna ilerlemek ve bu düğümün sonunda çözüldüğünü öğrenmek de yazarın ustalığı ve okurun dikkatini, merakını sürekli diri tutmanın başarısı denilebilir.

İkinci bölüm ‘erkekler’i Lia’nın ağzından dinliyoruz. Kitap bu bölümle derinleşiyor. Aileye dair gerçekleri öğrenmeye başlıyoruz. Bir kere daha insanın yetiştirilme tarzı, büyüdüğü aile, içinde bulunduğu toplumun önemini vurguluyor bize. Okuduğumuz aile de tuhaf denilebilecek bir aile. Erkekler tehlikeli ve onlardan korunmalıdır gerçeği öğretilmiştir üç kızkardeşe. Bu kısma katılmadım desem yalan olur. Çok da hoşuma gitti. Yazarın dilinin sadeliği, yalınlığı, söylemek istediğini uzatmadan birkaç cümleyle bize derinden hissettirmesini ayrıca çok sevmekle kalmadım, çok da başarılı buldum. Gerçekten de sıkılmadan okunan bir distopik serüven. Ama gerçekten distopik mi? Dünya da bu kadar tuhaf ritüelleri, tuhaf kürleri olan ailelerin olduğunu biliyoruz. Kendilerini dünyadan soyutlamışlar. Bu aileler her ne kadar dinin buyurganlığına bağlı ya da bir cemaat, örgüte bağlı olsalar da varlıkları gerçek. O yüzden ben bu kitabı çok da distopik bulmuyorum. Sadece öyle bir havası var. Çünkü aile çocuklarına bir toksinden bahsediyor. Onun ölümcüllüğünden ve dünyanın onun pençesine kapıldığından söz ediyor.

Çocuk olmak ne masum bir şey, demeden edemiyorum. Hele ki babalığı daha bir haftadır tatmış birisi olarak çocukların masumluğu en yüce ve savunmasız duygu. Onlara ne öğretirseniz onlar ona inanırlar. Hele ki dış dünyaya onları tamamen kapatırsanız onlar sizin onlara öğrettiklerinizden başka hayat şekli öğrenemezler büyüyene kadar. Zaten bu da onların omurgası olur. Onların tüm yaşamlarını etkiler. Ondan sonra değişmek isteseler dahi değişim çok zor olur. Fakat kitapta ki üç kızkardeş yaşam yerlerine üç tane erkeğin gelmesiyle değişiyor. Kendileri ve yaşadıkları yer hakkında gerçekleri öğrenebiliyorlar. Sevmenin tehlikeliğini hem yalanlığını hem de doğruluğunu test edip öğrenebiliyorlar.

Tüm bunların farkına varan insan, yani kendisinin diğer insanlardan farklı olduğunu anladığında ne kadar kendisiyle yaşamaya zorlanırsa üç kızkardeş de o kadar zorlanıyorlar. Yeri gelip kendi kalplerini taşıyamayacak hale gelebiliyorlar. Kitap da yazar tüm bu duyguları ustaca bize hissettiriyor.

Son bölümü Grace’nin ağzından dinliyoruz. Onun ve Kral’ın hakkındaki gerçeği de öğreniyoruz. Anneleri ve yaşadıkları yer hakkındaki gerçeği de. Yaşamak için her yolun mubah görülebileceği bir nokta da onlarda zor kararlar alırlar. Kendi yollarını kendileri çizip, kendi yaşamlarını kendileri seçeceklerdir. Önlerindeki seçeneklerin zorluğunu her şeye rağmen başaracaklardır.

Sophie Mackıntosh’un ilk romanı Su Kürü. İlk roman için çok başarılı buldum. İncelemeyi yazarken mümkün olduğunca kitabın büyüsünü bozmamaya çalıştım okumayı düşünen okurlar için. Kitaptaki bazı kısımlardan özellikle bahsetmedim. Yazarın özenle sakladıklarını ben söyleyip tüm heyecanı kaçırtmak istemedim. Keyifli okumlar ve kalıcı farkındalıklar diliyorum.
136 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Hayvan Çiftliği kitabında anlatılanlar okuyan pek çok kişide eminin farklı çağrışımlar yapmış ve tanıdık gelmiştir. Bence bu kitabı herkes okuyup yaşadığı hayatı objektif bir şekilde sorgulamalı.
George Orwell yıllar öncesinden bugünlere bu kadar güzel atıflarda bulunan bir kitabı nasıl yazdı bilemiyoruz. Lakin bir söz vardır "Devir değişse de insan değişmez"diye belki bu kitapta anlatılmak istenen belki de budur.
288 syf.
·2 günde
“Aile sevgisi her şeyi haklı kılar” mı ?

Kitap için bir çok kişi feminist bir roman olduğunu öne sürselerde ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Tamamen aile içi ensest ve kişilerin kendi bedenleri ve kardeşlerinin bedenleri üzerinde yaptıkları çeşitli işkence/ ritüel / kür ile iyileşeceklerine inandırılmaları üzerinde duruyor.

Dış dünyadan uzak bir adada yaşayan bir aileyi anlatıyor. Kitapta üç ana başlık var; Baba, erkekler ve Kızkardeşler.

*286 sayfa tek soru; “Garace kimden hamile?”

Kitaba başlayıp 50 sayfa okuduktan sonra elimden bırakamamamın tek bir nedeni var, daha doğrusu cevabını tahmin ettiğim ama yinede doğruluğunu teyit etmek istediğim tek soru, Garace, yani en büyük kız kardeş, hiç erkek olmayan bir adada kimden hamile kalabilir?

Tüm olaylar son 60 sayfada çözülüyor aslında. Sona gelene kadar ise kendisine “Kral” denmesini isteyen bir “baba”nın kızları sözde dış dünyadan, erkeklerden ve onların vereceği zararlardan korumak için yaptığı tuhaf şeyler... Akla mantığa yatmayan ve bedenlerinin hep temiz kalacağına inanan kızlar kendilerini kesiyorlar, buz dolu küvete giriyorlar, havuzun dibinde boğulma oyunu adı verdikleri oyunu oynuyorlar. Daha bir sürü değişik kür, ritüel adı artık her neyse...

Durumun tuhaflığını anlatacak kitaptan küçük bir bölüm mesela; “Kollarımızı uzatır, üzerimizde yalnız iç çamaşırlarımızla öylece dikilir, annemizin kollarımızı kaba kumaştaki deliklerden geçirmesini beklerdik. Sonra kumaşları arkadan boğazlarımıza kadar dikerdi. Bizi saunaya sokar, kapıyı üzerimize kitlerdi; ellerimize tutuşturduğu şişelerdeki su kısa sürede kan gibi ısınırdı... Başımız dönerdi, kötü duygulardan kurtuldukça hafiflerdim sanki. Zaman geçtikçe, birer birer bilincimizi yitirirdik.”

Lina kız kardeşlerin en güçlüsü, Garace bence en fazla hasar alan kız kardeş. Kendisine yapılana ne annesi ne kendisi müdahale ediyor. Sky henüz çok küçük fazla zehirlenmeden kurtulduğunu düşünüyorum. Romanda biyolojik kızkardeşlik bağının önemine ve bu bağın gücüne yapılan vurgu, en önemli noktalardan biri: ”Birbirimizin ellerini sıkı sıkı tutuyoruz ki ben’in bittiği yerle kızkardeş’in başladığı sınır bulanıklaşsın.”Kızkardeşlik bağı, romanın ve tüm bu tekinsiz anlatıyı bir arada tutan ana damar. Baba bir anda ortadan kaybolduğunda da adaya gelen yabancı erkeklerin reddedilemeyişinde de, annenin kaybında da ortadan kaybolmayan, şüphe duyulmayan tek şey kızkardeşlik bağı.

Ve son olarak Garace’nin kendisi ile yaptığı bir monolog ile bitirmek istiyorum;

“Ölümünden sonraki günlerde yas tutarken -gerçekten yas tutuyordum, yemin ederim, çünkü canavar değilim ben- tekrarladığım gizli dua şuydu:
Lütfen gelme
Kal denizin dibinde
Üzgünüm ama
Bana görünme
Sana “baba” dememi istemediğini söyledin çünkü babam değildin, koşullar değişmişti ama ölümünden önce bunu başaramadım. Alışkanlıkla yine baba diyordum sana. Öyle uzun zamandır üç kızdan biriydim ki.”

Yazarın biyografisi

Adı:
Begüm Kovulmaz
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen, Editör
Doğum:
Adana, Türkiye, 1977
1977, Adana doğumlu. Lise öğrenimini İstanbul Ortadoğu Koleji'nde tamamladı, mezun olduktan sonra bir sene Belçika'da yaşadı. Türkiye'ye dönüp İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı'nı bitirdi, bir yandan çeşitli yayınevlerinde çevirmenlik ve redaktörlük yaptı, Kipling, Mastretta, Healy, Carter, Burgess gibi yazarların eserlerini çevirdi. Kasım 2002'den beri Everest Yayınları'nda çalışıyor. Halen Bilgi Üniversitesi Sinema-TV bölümünde yüksek lisans yapıyor. 

Yazar istatistikleri

  • 11 okur beğendi.
  • 7,1bin okur okudu.
  • 216 okur okuyor.
  • 4.824 okur okuyacak.
  • 136 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları