Begüm Kovulmaz

Begüm Kovulmaz

YazarÇevirmen
7.8/10
396 Kişi
·
855
Okunma
·
0
Beğeni
·
427
Gösterim
Adı:
Begüm Kovulmaz
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Adana, Türkiye, 1977
1977, Adana doğumlu. Lise öğrenimini İstanbul Ortadoğu Koleji'nde tamamladı, mezun olduktan sonra bir sene Belçika'da yaşadı. Türkiye'ye dönüp İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı'nı bitirdi, bir yandan çeşitli yayınevlerinde çevirmenlik ve redaktörlük yaptı, Kipling, Mastretta, Healy, Carter, Burgess gibi yazarların eserlerini çevirdi. Kasım 2002'den beri Everest Yayınları'nda çalışıyor. Halen Bilgi Üniversitesi Sinema-TV bölümünde yüksek lisans yapıyor.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 29. kitap oldu. Hugo Kısa Roman Ödülünü de kazanmış bu kitap, önsözü saymazsak toplamda 55 sayfalık bir eser. Ancak hacmine kıyasla sarsıcı bir içeriğe sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Kitap, Huckster Yasası denen bir kanunun kabulü ile ortaya çıkan reklamsız bir gelecek toplumunu anlatıyor. Huckster Yasası'nın kabulü ile satıcılar markalarını, ürünlerinin içinde veya üzerinde bulunan, yalnızca ürünün kullanımı veya yerinde satışı sırasında sergilenen teşhirlerle kısıtlamak zorunda kalıyorlar. Aslında ilk bakışta, her yeri saran reklam panosu, logo, slogan, tanıtım gibi şeylerden bıkmış günümüz insanları için, reklamsız bir gelecek bir ütopya gibi gelebilir; ancak karşı karşıya olduğumuz dünya yazarın da kitapta sıklıkla ifade ettiği üzere bir distopya.

Kahramanımız ise P. Burke isimli on yedi yaşında çirkin ve hastalıklı bir kız. Çok zor bir hayat süren, geleceğin ona yaşam şansı tanımadığı birisi ve bu hayata daha fazla dayanamayıp sonunda intihar ediyor. İntihar etmesi sonucunda ise kendini hastanede buluyor ve şans eseri, zorlu ve sefil yaşamı baştan aşağı değişiyor. Hastanedeyken bir yayın şirketinden ona bir teklif sunuluyor ve teklifi kabul etmesiyle yeni bir dünyaya adım atıyor.

Teklif ise, reklamların yasak olduğu bu gelecek dünyasında, tüketim ürünlerini teşhir ederek, ürünlerin gizlice reklamını yapmak. Tıpkı bizim sosyal medya fenomenlerinin şu an yaptığı gibi. Günümüzde markalar reklamını yapabilmek için sosyal medya fenomenlerini giydirip kuşatıyor veya evine tonlarca içecek gönderiyor. Fakat kitaptaki ikonların günümüz fenomenlerinden bir farkı var. Bu ikonlar bir insan ürünü olarak tasarlanıyor, yani bir çeşit andoid olarak uzaktan kumandalı olarak yönetiliyorlar. Gerçi günümüzdeki fenomenlerin birçoğunun da uzaktan kumandalarla yönlendirildiğini söylesek yanlış söylemiş olmayız herhalde... İşte GTX isimli yayın şirketi bu şekilde Huckster Yasaları'nın getirdiği reklam yasağını delmiş oluyor ve bunu yasal bir şekilde yapıyor. Öncelikle tabii Burke'ün ismi değiştiriliyor ve Delphi oluyor. Zamanla Delphi tüketiciler tarafından seviliyor ve plan başarıya ulaşıyor. Böylece, Delphi de kariyer basamaklarını hızla tırmanıyor.

Bu noktada Delphi'nin hayatının ve çektiği acıların bana Kemal Sunal'ın Yüz Numaralı Adam filmini hatırlattığını da belirtmeden geçmemeliyim: https://www.youtube.com/watch?v=dMKmdoJ-sTo Kim bilir belki de Yüz Numaralı Adam filmimiz bu kitaptan ilham almıştır...

Zamanla Delphi, GTX şirketinin yönetim kurulu üyelerinden birinin oğlu olan Paul Isham isimli genç bir çocuk ile tanışıyor ve birbirlerine aşık oluyorlar. Ancak Delphi bir kukla olduğu için aşık olması yasak, daha doğrusu imkansız. Bu noktadan sonraki konu ise oldukça hüzünlü bir şekilde devam ediyor ve kitabın sonunda oldukça sarsıcı bir son sizleri bekliyor.

İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum en ince kitap olmasına karşın, içeriği bir hayli doluydu ve oldukça duygu yüklü bir kitaptı. 1 günde okunabilecek bir bilimkurgu kitabı isteyenlere öncelikli tavsiyemdir.
İlk sayfasından itibaren beni içine alan; uzun zamandır bu kadar tadına vararak okuduğum, anlamlı ve amacı olan bir kitap görmemiştim.
Bende uyandırdığı etki o kadar muazzam oldu ki daha otuzuncu sayfasında beğeneceğini düşündüğüm arkadaşlarıma kitabı önerir oldum. Uzatmadan sizlere bir kaç fikir edindirmek adına kendimce kitabı tanıtmak isterim.

-Yılın en iyi kitabı- sloganıyla dikkatimi çeken, prestijli ödülleri toplayan bir kitap. Ödül alması kitabın ederini ne ölçüde etkiler, bence hiç. Ancak konusu dikkatimi çekti ve sonuç olarak kütüphaneme girdi.

'Yeraltı Demiryolu' ismini Amerika tarihinde, kuzeye kaçan kölelerin yol üzerinde barındıkları, güvenli yerlerin tamamına verilen mecazi bir ifade. Ancak kitapta gerçek anlamıyla kullanılmış ve kaçış yerlerimiz olmuştur.
Başkahramanı 'Cora' adlı siyahi bir köle. Annesi de köleydi, onun annesi de. Yaşadıkları yer (kitapta plantasyon olarak adlandırılıyor) tüm özgürlüklerini kısıtlayan, onları pamuk tarlalarında çalıştıran, işkence edildikleri beyaz adama ait bir çiftlik.
Cora'nın annesi Mabel'in çiftlikten kaçışı ile Cora tek kalıyor. Mabel'in hikayesi, başına neler geldiği tüm kitap boyunca merak konusu. Çünkü ilk kez kaçmayı başarmış, yakalanamamış bir köle. Cora kendisini bıraktığı için hem nefret ediyor ondan hem de özgür olmayı başardığı için gurur duyuyor. Nitekim bu asi kan Cora'da da mevcut.
Baskaldırışları oluyor düzene karşı. Öldüresiye dövülüyor, tecavüze uğruyor. Sonunda da kendisine kaçma teklifinde bulunan 'Caesar' a tamam diyor.

Kurgu sade, abartısız cümleler ile zamanda ileri gitme, geri dönme teknikleri ile yapılmış.
Çok acı çeken bu insanların durumu acitasyon yapılmadan anlatılmış. Zaten karakterlerin çok gelistirilmedigi, iç dünyalarının tam yansitilmadigini düşünüyorum. Diğer bir eleştirim ise yan karakterler sürekli, hızlı bir şekilde değişiyor. Kaçış bunu gerektirir sanırım. Bu konu bizim Türk yazarının elinde olacak ki ne ağlatırdı. Ancak ben hiç gözyaşı dökmeden bitirdim kitabı. Soğuk ve yalın anlatım çok hakim kitaba.

Tabi ki bu kedi - fare oyununda bir de köle avcısı lazım bize. Cora'nın annesini yakalayamamanın hırsıyla kızının peşine düşen bir beyaz avcı.

Yok mu hiç kölelik karşıtı düşünen insanlar? Var. Bizim içimizi ısıtan satırlardalar. Siyahilere yardım eden, evinde saklayan ( idama rağmen), kaçmalarını sağlayan beyazlar da var. Burada Schindler'in listesi filminden karelerle tamamladım hayal gucumdeki bu tahayyül edemeyeceğim sahneleri. Biz kölelik nedir bilmeyen bir toplumuz. Allah yaşatmasın da.

'Kim bana zincir vuracakmış, şaşarım.'

Cora eyaletten eyalete kaçıyor. Özgür olduğu bir anda kitap okuyor. KİTAP OKUYOR. Alfabeyi öğreniyor ve okuyor. Onu okurken gören adam gibi adam çiftlik sahibi şöyle diyor: "Alfabeyi öğrendiği için bir köleyi öldürenler bir kütüphane hakkında ne düşünür sence?"
Nitekim kütüphaneleri de yakılıyor.
Çok etkilendiğim bir yer de Cora'nın Bağımsızlık Bildirgesi okunduğunda düşündükleri.
Sf:133 " Söylediklerinin çoğunu anlamıyordu ama eşit yaratılmıştır sözcüklerinin ne anlama geldiğini biliyordu. 'Bütün insanlar' sözcükleri de gerçekten insanların tümü anlamına gelmiyorsa, bildirgeyi yazan beyazlar da o metni anlamıyor demekti. Başkalarına ait olan, toprak gibi avucunuza alabileceğiniz veya özgürlük gibi elinizle tutamayacağınız bir şeyi zorla alıyorlarsa, anlıyor olamazlardı. "

Kitabın sonunda annesi Mabel'in başına gelenleri öğreniyoruz. Bu benim için tam anlamıyla beklenmedik bir şeydi.
Cora mı? O ise hep batıya, daha batıya, özgürlüğe kaçışını sürdürmekte..

Kölelik kavramı Amerika tarihi okuyanlar için tanıdık gelecektir. Topraklarından sürülen yerliler, 'beyaz'ların emrinde, onların malı muamelesi görmüşlerdir. Çalıştırılmış, satılmış, dövülmüş, tecavüz edilmiş ve işe yaramayacak duruma gelince öldürülmüştür.
Bu kitap bunları bir kacak kızın gözünden bizlere sunuyor. Hayatta kalmaya çalışan bir siyahi kız.

Tavsiye ediyorum. Okuyunuz efendim.
Hatta bir de izleyiniz.
'The Fence' ( Çit ) filmi bu kitapla o kadar benzer ki.

Okuduğunuz için teşekkür ediyorum. Sevgiyle kalın.
Ursula Guin’in önsözde belirttiği;
“Tiptree, yazıda ve üslupta 'erkek' ile 'kadın'ın ne olduğunu belirleyen sınırları yerle bir etti." Bir söz bir kitaba ancak bu kadar oturur.
Kitabın çok farklı bir dili var anlatıcı bazen çok uzaktaki birisi gibi hissediyorsunuz bazen de olayların çok içinde size “anladınız mı?” diye soran birisi gibi...
Yine anlıyoruz ki işin içine aşk girince bütün olaylar sarpa sarıyor.Kitap çok ince olmasına rağmen ağır bir kurgusu var. Yüzyılın en iyi bilim kurgu öykülerini okuduktan sonra sanırım hiç bir bilim kurgu kitabına tam puan veremeyeceğim...Onun yanında çok hafif kaldı ama değişik bir kurgu farklı bir bakış açısı sırf bunlar için bile okunur.

****
Filmi rastgele buldum izledim. Sonra yorumlarda kitabı olduğunu öğrendim. Açıkcası film kesinlikle mükemmeldi kitabını düşünemiyorum bile. Bazen dışardan baktığımızda ınsanlara sıradan insanlar gibi gözükebilirler ve ya sıradan duygular barındırdığını düşünebiliriz. Ama bazılarılarımız bunu kabullenmez bazılarının hayatları gerçekten sıradan olmayacak kadar farklıdır. Yaşadığımız her şey bir parça mutluluğa değer. Hayal etmekten, pes etmemekten ve bazende umut edip sevmekten korkmamak gerektiğini tekrar hatırlamamız gerekiyor.
Tüm hayatın bir aldanmadan ibaret olduğu 70 sayfalık bir kitapta yazılanlarda saklı. Yazılanlar size çarpa çarpa ilerlerken ve bir anda tüm dünyanız yerle bir oluyor. Ve soruyorsunuz; Güç uğruna, kariyer uğruna, para uğruna kalbimizi ne zaman teslim ettik. Güç neredeyse, kimdeyse onun peşinde ilerliyoruz ve buna yaşamak diyoruz.
İnsanı, insan yapan bedeni mi yoksa ruhu mudur? Beden sadece sahip olduğumuz bir görünüş, bir aldanmadır. Bedenimize can veren ruhumuzken, biz ruhumuzu ne uğruna kaybettik? Bedenler bu kadar metalaşmışken, bedenlerimiz bir başkasının elinde sermaye kaynağı olurken, ruhumuzu nerede kaybettik? Ruhumuzu ne uğruna sattık?
Amerika'nın acımasız,karanlık tarihine yolculuk...

Irkçılık,kölecilik gibi insanlığın utanç kaynağı olan konuların işlendiği bu kitapta zamanında Amerika'nın güneyinde,pamuk eyaletlerinde Afrika'dan gemilerle getirilip zalimce çalıştırılan kölelerin çektikleri zulmü konu alıyor.
Kitaba gelince;

Çoklu karakter tanıtımlarıyla bölüm bölüm işlenmiş detaylı anlatım var.Farklı karakterlerin gözünden hikaye anlatımı hoşuma gitti. Bu tekniği çok seviyorum.Fakat yan karakterlere bolca yer verilmiş, bu da ara ara konu bütünlüğünü sekteye uğratıyor.

Cora karakterinin özgürlüğe kaçış macerasında tempo yer yer düşüyor ancak kitabın sonuna doğru heyecan artıyor tekrar.

Paragraflar arasında zaman geçişleri ile farklı konuşmacı gözünden anlatım araya giriyor,kaçırmamak için dikkatli okumak lazım.

Mabel'in anlatıldığı bölüm çok dokunaklıydı .Dönem kitaplarına merakınız varsa bu kitaba bir şans verin bence. İyi okumalar.

'' ... uyuduktan sonra ters yöne ilerlemeye başladığından korktu.Tünelin derinlerine doğru mu gidiyordu,geldiği yöne mi? Köle tercihinin ona rehberlik edeceğine güvendi,kaçtığınız yer hariç her yer uygundu.Bunca yolu böylelikle gelmişti.Ya çıkışı bulacak ya da rayların üzerinde ölecekti.'' s.332
Bu tüyler ürpertici kitap gece vakti okumak için iyi bir seçim değil galiba, çünkü son yarım saattir oldukça gerildim. En son Kafes ve ardından muhteşem Şeytanın Eli'nde böyle ürkmüştüm, şimdi de bu kitap etkiliyor beni, hem doğaüstü birşey söz konusu da değil, herşey sonra derece sıradan ve olağan. Bütün korku herşeyin doğallığından, sıradanlığından meydana geliyor gibi, binlerce insanın başına gelen şeylerin bir benzerinin bir başkasının başına gelmesini okurken, kitabın özellikle ortalarından itibaren kendini hissettiren klostrofobik hava sonlara doğru bizi iyice sıkıştırıyor ve aynen kitabın baş karakteri gibi hiç çıkamayacağımız bir yerde sıkışıp kalıyoruz. Okuduklarımız bizde garip bir hava yaratıyor, kitabın başından beri bir gariplik var, bunu gerçekten hissetmek mümkün, tuhaf, garip, rahatsız edici bir şeyler dönüyor, ama hiç bir hile, oyun, numara söz konusu değil; tam tersine herşey çok güzel, tek yapmamız gereken jake'le beraber arabayla ailesini kendilerine ait olan o çiftlikte ziyaret edip sonra geri dönmek, bunu yapıyoruz ve yaparken bir yandan da jake'ten ayrılmayı düşünüyoruz, çünkü yolunda olmayan birşeyler var, kendiliğinden olup biten birşey bu, karşımızdaki iyi bir insan olsa dahi o elektrik meselesi, bir başkası değil de sevdiğimiz insanı sevmemizi sağlayan o şey, o bakış, o sözler, o duruş, ne bileyim, işte o şey neyse jake'te o şey yok. Kitap bu yolculuğu çok güzel bir şekilde anlatıyor, kitap boyunca birşeylerin bizi gerdiğini hissediyoruz, oysa gerilmemize sebep olan tek bir olay bile yaşanmıyor, en azından çiftliğe varıncaya kadar. Çiftliğe vardığımızda Jake'in anne ve babası ile tanışınca herşeyi bitirmeyi düşünen zihnimiz bir iyimserlikle geri adım atmamızı sağlıyor sanki, belki de herşey daha iyi olabilir, belki de erken karar veriyoruz, çabuk hareket ediyoruz, yemek sırasında lavaboya gitmek için müsaade isteyip de evin alt katına indiğimizde, gölgeler arasında ve loş koridorun sonunda büyük tabloyu örten örtüyü kaldırınca uzun boylu bir adam ve onun büyük parmaklarını görüyoruz, tablonun kenarındaki küçük çocuk da yüzünü gömmüş ellerine, bunların hepsi ürkütüyor bizi, birden fazla resim söz konusu, korku ve ürpertilerle titreyerek resimlere bakarken jake'in babasının sesini işitiyoruz. Çiftlikten ayrılırken olumsuz düşünceleri geride bırakarak bineceğiz arabaya. Herşey çok güzel olacak.

"Herşeyi Bitirmeyi Düşünüyorum", bir çok korku ve gerilim yazarının başaramadığı şeyi son derece güzel bir şekilde kurgulayarak başarabilen bir eser. Kitapta anlatılan olayı önceden izlemiş ve duymuş olmama, bir gerilim hikâyesi olarak konuya aşina olmama rağmen son çeyrekte artık gerim gerim gerilmiştim, ve bu gerilimin yine en büyük korku kaynağı olan insan psikolojisinin iyi yansıtılabilmesi sayesinde başarıldığını düşünmeden edemedim. Ne yaşandığı değil, yaşanan şeyin ne hissettirdiği önemli, ve bunu yansıtabiliyor yazar;ve kitabın gergin başlayıp çıtası ağır ağır yükselen gerilimi son yirmi otuz sayfada zirve yapıyor. Bütün bunları düşündüğümde kitabın iyi bir gerilim eseri olduğunu söyleyebilirim. Yüzlerce sayfa uyduruk uyduruk kurgularla kendilerince korku ya da gerilim yaratmaya uğraşan nice yazar karşısında ilk kitabıyla Iain Reid dikkat çekici bir başarıya imza atıyor. Büyük bir iddia olacak ve kulvarları çok farklı olmasına rağmen yine de söylemek istiyorum, hiç bir Stephen King kitabında bu etkiyi hissetmedim: Kral'ın kendine özgü dünyasında doğal olan ve olmayanın bütün temasları seyirlik haliyle güzel ve okuması muhakkak ki keyifli, ama okuduğum şeyin gerçek anlamda korku yaratması anlamında bu kitabın yarattığı etkiyi en azından bana hiç vermediğini söyleyebilirim.

Kitabı herkese tavsiye ediyorum.
Günümüz genel olarak ne kadar sahte değil mi? Televizyonda izledikleriniz, sosyal medya, spor, siyaset... Gördüğünüzün ötesinde bir şeyler olduğunu düşünmüyor musunuz? Bu sahteliğin nerede başladığını ve nerede bittiğini (ya da bitip bitmediğini); kimleri kapsadığını ve sizleri ne derece etkilediğini fark etmek ne kadar da zor. Gözleri açmak gerek; fakat etrafta bu kadar körlük varken sivrilmek, kötü sonuçlar da doğurabiliyor.

Kitabın konusuna aslında bir nebze giriş de yapmış bulundum. Daha önceki yazılarımdaki gibi; konulara en fazla bu kadar girerim. Fazlası zaten satırlarda mevcut. Her şeyden önce İthaki'yi tebrik etmek gerekir sanırım. Bilimkurgu Klasikleri gerçekten çok büyük bir adım. Bu adımlardan oluşan yürüyüş de hala devam etmekte. İthaki, son hızla bizlerle klasikleri buluşturuyor. Ah bir de şu eski baskıları yenileseler de okumak istediğimiz kitaplara ulaşabilsek!

Ursula K. Le Guin'in bu eser için yazdığı önsöz sanırım beni en çok etkileyen, karşılaştığım en samimi önsöz. Kısa bir öykünün aslında ne kadar derin olabileceğini bizlere yalnızca birkaç kelimenin derinliği ile gösteren usta kalem de ayrıca tebrik edilmeyi hak ediyor.

"Uzaktan Kumandalı Kız" o kadar derin ve güzel düşünülmüş bir kısa öykü ki elinizde olmadan günümüz ve geçmişimizle ilgili bağlantılarını kuruyorsunuz. Tiptree Jr.'ın anlatım tekniği mükemmel. Kitabı elinize aldığınız an sanki (mevsime de uyum sağlamak lazım) hafifçe esen bir yaz rüzgarı eşliğinde Tiptree Jr. ile bir bahçede yan yanasınız, o anlatıyor, siz de ağzınız açık dinliyorsunuz. Tiptree Jr. bu hikayeyi anlatırken aslında bize günümüzün nasıl kumanda edildiğini, gördüklerimizin sahteliğini gösteriyor. Hikayesini bizlere anlatırken aslında gözümüzü açmaya gayret ediyor. Televizyonlarımıza gözümüzü dört açıp bakarken aslında bir o kadar da kör olduğumuz gerçeğini yüzümüze çarpıyor. Bunu yaparken kullandığı dil masal dili kadar sade, hayrete düşürücü kadar da çarpıcı. Bu gibi kısa öykülere kavuşmak bizim için ödül. James Tiptree Jr.'ın diğer öykülerinin de İthaki'nin radarında olması beni oldukça sevindirdi. Ayrıca unutmadım; baskıları yenileyin Allah aşkına. Lütfen diyorum bakın.
Eser, 1800'lü yıllarda Amerika'nın köle ticareti için Afrika kıtasından koparılıp, çalıştırılmak üzere zincirlere vurulan kölelerin yürek burkan öyküsünü konu ediyor...

Kölelere yapılan insanlık dışı zulmü hoş gören büyük bir çoğunluğun arasında onlara destek vermeye çalışan bir avuç insanın öyküsünü kaleme alan yazar, aldığı ödülleri hak etmiş...
Vahşete seyirci kalan, köle avcılarının iz sürüp hayvan avlar gibi insan avlamayı marifet sayan avcıların ödül için birbirleri ile yarışını dehşet ile okudum...

Ten renklerinden dolayı hor görülen, tacize, tecavüze uğrayan, sürekli kırbaçlanan, dövülen insanların, özgürlük ile ilgili kurdukları hayalleri insanın duygulanmasına sebep oluyor...

Tüm kölelerin duyduğu fakat yerini bilmediği "Yeraltı Demiryolu" efsanesi kaçacak olan kölelerin hayalini süslüyor olmasına rağmen, kimsenin yerini bilmediği fakat bulmak ve özgürlüğe kavuşmak için ölümü göze almaktadırlar...

Eserin bütünü kaçmaya çalışan Cora adlı bir kölenin hayat hikayesini anlatıyor. Bu anlatımın yanı sıra diğer kölelerin yaşadıkları bir kaç bölümde tekrar edilse de beni okurken rahatsız etmedi...

İnsanın okurken 1800'lü yıllardan bugüne kadar zencilerin hayatında bir şeyin değişmediğini, hala ezilen sömürülen bir ırk olarak hayat mücadelesi vermeye devam ettiklerine, sayfaları çevirdikçe daha çok kanaat getirdim...

Okuyacak olan herkese keyifli okumalar diliyorum...
“Yeraltı Demiryolu” Colson Whitehead tarafından 2016 yılında yayınlanmış bir roman. Yayınlandığı yıl New York Times, Washington Post, Time, The Wall Street Journal, Amazon, Goodreads, National Public Radio, Oprah Book Club gibi yayın ve pazarlama mecralarında yılın kitapları listelerinin ön sıralarında yer aldı. Roman, 2016 yılında Amerikan Ulusal Kitap ödülünü aldıktan sonra, ödüller 2017 yılında Pulitzer ile Arthur C. Clarke ödülleri ile gelmeye devam etti.

Türkiye’de Siren Yayınevi tarafından 2017 yılı Ekim ayında basımı yapılan kitap, çıktığı günden itibaren kitapevlerinin raflarında, web satış sitelerinin sayfalarında en dikkat çekici noktalarda yer aldı. Ancak benim kasım ayında edindiğim kitap henüz birinci basımdı. Kitaba dair internette yeterince inceleme ve değerlendirme yazısı göremedim. Sadece K24’de Seçil Epik’in Colson Whitehead ile yaptığı röportaj, İdefix’de Ece Karaağaç’ın yine yazarla kısa bir röportajı, SabitFikir’de bir değerlendirme yazısı gözüme çarptı. Amatör blog yazarları arasında ise sadece bir yazı dikkatimi çekti. 1000Kitap sitesinde, 1 Aralık tarihi itibari ile kitabın okunma sayısı 5, beğeni sayısı da 1 olarak görünüyordu.

Bu durum, Türkiye’de edebiyat okurluğunun kitaba değil yazara odaklı olduğunu gösteriyor. Okur, güvendiği okurun kitabına, herhangi bir değerlendirme okumadan gözü kapalı güvenirken, tanımadığı bir yazarın kitabı için, ödüllere boğulsa dahi mesafeli duruyor.

Colson Whitehead’in “Yeraltı Demiryolu”, Amerikan toplumu için klasik ve çok tekrarlanmış bir konuyu içeriyor olabilir. Kölelik mevzuu, sinema, dizi ve edebiyat dallarında fazlası ile işlenmiş bir konu. Ancak Amerikan toplumunda, özellikle siyahilerde yara o kadar taze ki, bu mevzuya her farklı ve özgün bakış ilgi çekmeye devam ediyor.

Aslında, konu sadece Amerika’ya özgü değil. 20. Yüzyılın ilk çeyreğine kadar kölelik tüm dünyada yaygın bir durum ve köle pazarları Osmanlı topraklarında ve Anadolu’da dahi mevcut. Amerika’yı ön plana çıkaran üç nokta olduğunu düşünüyorum; İlki, Amerika’daki köleliğin, tarımsal endüstrinin en yüksek halinde sistematik bir ihtiyaca yani sadece efendi ile köle ilişkisinin dışında, toplumsal düzenin bir parçasına dönüşmesi. İkincisi Amerika’da köleliğin, dünyanın birçok noktasına göre erken bir vakitte, 1862’de kaldırılmış olmasına karşın, bir yüzyıl daha siyahilerin temel haklarından mahrum kalması. Üçüncü ve bence en önemli nokta ise, Amerikan toplumunun geçmişten kalan bu sorunla yüzleşmekten vazgeçmemesi, yarayı temizlemeden üstünü kapatmaya çalışmaması ve her hatırlama girişimini bir pansuman olarak değerlendirmesi.

“Yeraltı Demiryolu”nu Amerikan Edebiyatının bu pansuman işlevinin ürünlerinden birisi olarak görebiliriz. Gerçi Colson Whitehead verdiği röportajlarda, ABD’nin hala ırkçı olduğunu ve kendisinin ömrünün sonuna kadar da böyle olacağını düşündüğünü söylüyor. Yani ona göre yara hala açık ve kanamaya devam ediyor.

Romanın aldığı ödüllerden birisi olan Arthur C. Clarke ödülü fantastik ve bilim kurgu eserlere veriliyor. Bu roman için fantastik ve bilimkurgu diyemesek bile gerçeküstü kılan bir yönü var, 1800’li yıllarda Amerikalı zenci köleler arasında bir efsane olan “yeraltı demiryolu” ifadesini, gerçek bir tren yolu olarak kurgulaması. Oysa, o dönemlerde “yeraltı demiryolu” olarak isimlendirilen sadece, kölelerin çiftliklerinden ya da efendilerin hakimiyet alanlarından kaçarken kullandıkları tüneller.

“Yeraltı Demiryolu” kitabını, yazarının da beklemediği ölçüde popüler kılan şeyin, döneminin dilinde metafor olarak kullanılan bir kavramı gerçek anlamına dönüştürerek kullanması. Demiryolu istasyonlarının romanın en heyecan verici, merak uyandırıcı kısmı olduğuna şüphe yok.

Bazı kitapların özetleri, kitabın derinliğine gölge düşürür. Aynı şeyin bu roman için de geçerli olacağını düşünüyorum. Tek cümle ile kitap genç bir kızın köle olduğu çiftlikten (romanda plantasyon olarak tanımlanıyor) kaçarak özgür olacağı coğrafyalara ulaşma çabasının hikâyesi. Ama bu cümleden sonra kitaba tekrar dönüp baktığımda, bu özetin kitaba anlatmak için asla yeterli olmayacağını görüyorum.

Kölelerin kendi içindeki hiyerarşiden, beyazlar içinde köleliğe dair farklı bakış açılarına, coğrafyalara göre fark eden fikir akımları ve davranış kalıplarından, insan öldürmede cinayetin nerede başladığına dair detaylarla bezenmiş bir kurgu ile karşı karşıyayız. ABD’nin güneyindeki Georgia eyaletinde başlayan hikâye Güney Carolina, Kuzey Caroline, Tennessee, Indiana eyaletine uzanıyor. Amerika’da kuzeye gidildikçe kölelik karşıtlığı dolayısı ile özgürlük artış gösteriyor. Ama baş karakter Cora’nın kaçış hikâyesi inişli çıkışlı bir grafik seyrediyor. Kitabın sonunda anlıyorsunuz ki, 1800’li yıllarda Cora’ya kurtuluş yok, o her defasında yakalanacak, her defasında yeniden kaçmaya çalışacak, her defasında ona başka vicdanlar yardım edecek ve o vicdanlar her seferinde vicdansızlığın bataklığında boğulacak.

Kitapla ilgili en dikkat çekici eleştiri, Cora etrafında dönen, özellikle üçüncül karakterlerin çok çabuk değişmesi, yeterince betimlenmemesi ve karakterlerin çok silik kalması. Açıkçası ben bu eleştiriye katılmadım. Bu akışkanlığı, Colson Whitehead’in dönemin panoramasını geniş tutmak için çok fazla karakteri sahneye aldığı ama romanı boğmamak için onları sahnede çok fazla tutmamaya gayret etmesi şeklinde yorumladım. Oysa her bir karakterin hayatı, acısı, çilesi başlı başına bir roman olmayı hak ediyor. Diğer bir eleştiri ise romanda zamanın ileri geri akışkanlığının fazla olması. Bunun bir kurgu tercihi olduğunu ve romanı derinliğini arttırdığını düşünüyorum. Whitehead romanı bir puzzle gibi kurgulamış. Parçaları tek bir yönde yan yana değil, farklı noktalarda farklı yönlere doğru yerleştirerek ilerlemeye başlamış. Bunun okuru yorduğunu kabul ederim. Ama edebiyat okurunun biraz da çalışkan ve uyanık olması gerektiğini düşünürüm. Whitehead’ın da çalışkan ve uyanık okuru hedeflemesinde bir yanlışlık yok bence.

Kitabın, Türkiye’de daha fazla okunmasını ve Türk edebiyatına, Ermeni, Kürt, Alevilik gibi tarihsel yaralara pansuman olma işlevini bulaştırmasını umuyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Begüm Kovulmaz
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Adana, Türkiye, 1977
1977, Adana doğumlu. Lise öğrenimini İstanbul Ortadoğu Koleji'nde tamamladı, mezun olduktan sonra bir sene Belçika'da yaşadı. Türkiye'ye dönüp İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı'nı bitirdi, bir yandan çeşitli yayınevlerinde çevirmenlik ve redaktörlük yaptı, Kipling, Mastretta, Healy, Carter, Burgess gibi yazarların eserlerini çevirdi. Kasım 2002'den beri Everest Yayınları'nda çalışıyor. Halen Bilgi Üniversitesi Sinema-TV bölümünde yüksek lisans yapıyor.

Yazar istatistikleri

  • 855 okur okudu.
  • 41 okur okuyor.
  • 1.011 okur okuyacak.
  • 18 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları