Bülent Doğan

Bülent Doğan

ÇevirmenEditör
8.7/10
5.151 Kişi
·
18.558
Okunma
·
2
Beğeni
·
554
Gösterim
Adı:
Bülent Doğan
Tam adı:
Bülent O. Doğan, Bülent Oral Doğan
Unvan:
Çevirmen, Editör
Doğum:
İskenderun, Türkiye, 1975
1975’te doğdu. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okudu. 1996’dan bu yana çevirmenlik ve editörlük yapıyor. Çevirmenler Meslek Birliği Yönetim Kurulu üyesidir. Edebiyat alanında William Golding, Louis de Bernières, Mark Twain, Viktor Pelevin gibi yazarlardan yaptığı çevirilerin yanı sıra, edebiyat teorisi alanında da çeşitli çeviri eserler vermiştir.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
556 syf.
·4 günde·9/10
"Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?"

Franz Kafka'nın dediği gibi bu kitap beni sarstı, beni fazlasıyla rahatsız etti.

Duyguların, kelimelerle damara enjekte edildiği kitaplardan bu.

Beton yolun iki yanı, birbirine dolaşmış kuru otlardan bir şilteyle  kaplı gibiydi. Her birinin uçlarında ya köpeklere takılmayı bek­leyen yulaf kılçıkları, ya at toynaklarına sırnaşmaya heveslenen  yüksük otları, ya da koyun yünlerinin belası pisi otları hazırdı.  Uyuyan hayat, dağılmanın, yayılmanın fırsatını kolluyordu.  Her tohumda dağılma yetenekleri yaratılıştan vardı. Kıvrık ok­lar, rüzgar için minik paraşütler, ufak mızraklar, dikenler ...  hepsi de kendilerini taşıyacak bir hayvan, bir pantolon paçası,  bir kadın eteği bekliyordu. Hepsi pasifti ama harekete geçecek  donanımları da hazırdı. Hareketsizdiler ... ama birikmiş hareket  yüklüydüler.(s. 19)

Kitabın başındaki yaşadığı yerin tasviri ve bu alıntıdaki gibi, geçişlerdeki dinlendirici küçük bölümler bana Yaşar Kemal'i hatırlattı. Aynı tarz, olayların yaşandığı dönem aynı ve çekilen zulümü de göz önüne alırsak iki eserin birbiriyle birçok bağlantısı var gibi. Aynı tarz ve yaşananların izlerini takip ederek ulaştığımız şey bize insanın ne kadar acımasız olabileceğini gösteriyor. İnsanın insana yaptığını bu dünyada başka hiçbir canlı diğerine yapmaz.

Tom Joad'ın adımlarıyla başlayan kitabımızda birçok etkileyici konudan bahsedilmiş ama asıl mesele bence aile olabilmenin zorluğu. Anne tabii ki bu zorluğun üzerinden gelebilecek en güçlü kişi. Zor zamanlarda aldığı doğru kararlar ailenin dağılmasını ve kötü duruma düşmesini engellerken, yaptığı fedakarlıklar sayesinde birbirine sımsıkı sarılan bir yumak insan görüyoruz. Dönemin şartlarının altında ezilen halkın geçim derdi, toprak biçer gibi kıtlıktan insanların biçilmesi ve gözü doymaz insanların, bankaların avucuna düşmüş biçare insanlar.

Metrobüsler, otobüsler günümüzün işçi kuluçkası. Servis beklenen köşebaşları bundan yüzyıllar öncesinin köle pazarları gibi. İşine mutlu giden var mı cidden? Ordaki asıl yüzlerin kaçı verimli çalışabilir ki bu şartlar altında. Kitabımız yüz yıl önce yazılmış ama aynı şeyi anlatıyor. Metrobüste yolculuk yaparak asgari ücret için çile çeken işçiler = birkaç hasat mevsimine denk gelip üç beş kuruş kazanıp boğazlarından biraz hamur ya da bir parça et geçsin diye yaşam mücadelesi verenlerin mücadelesi.

Bir düşünün aile denen kavram nedir? Günümüzde aile olan bireyler çalışıp geçinmeye çabalamaktan başka ne yapıyor ki? Hee Reina'da İnferno Aura'daki BRİDE partisi düzenleyen ailelerden bahsetmiyorum burda(siz de onlardan değilsiniz herhalde).Kıt kanaat geçim derdinden ne birlikte sosyalleşip tatile çıkmaya, yeni yerler, yeni hayatlar keşfetmeye vakitleri var ne de imkanları. Çocuğuyla vakit geçirip onun büyümesini seyreden kaç aile var etrafınızda? Ana baba olarak çalışmaktan, yaşamaya fırsat bulamayan insanlar topluluğu, yani modern köleler. Kayınvalideler-anneler olmasa torunlara bakıcı bulmakta ayrı bir dert tabi. Oysa aile toplumun en küçük yapı taşıdır. Ve bu taşlar sayesinde halk oluşur, ulus oluşur, devlet oluşur. E bu aile içindeki yaşam bıçak kemiğe dayanmış halde yaşanarak nasıl sağlam bir toplumun temelini oluşturabilir ki bir düşünün. Size güncel bikaç örnek veriyim. Kendiniz de erken kalkarsanız görürsünüz. Kendi bulunduğum çevrede 8.00'da işte olmak için sabah 6.00 da kalkıp otobüsle yol çeken insanlar var. Metrolarla İstanbul trafiğini, büyük şehirlerin çilesini ise hiç sormayın. Peki ne için bunca dert? Çalıştığımızın karşılığı nerde derseniz onu da söyliyim. Manavın önünden geçerken meyve sebzeleri görüp canı çekmesin diye çocuğunun gözlerini kapatan babanın çaresizliğinde.
https://m.haberler.com/...olis-7121420-haberi/

Ölen oğlunu saatlerce yol yürüyerek şehre çuval içinde götüren babanın imkânsızlığında.
https://www.google.com/...tinda-tasidi-1832362

Bunlar gibi daha onlarca örnek var. Biz yüz sene önce yazılmış bu eserdeki trajedileri günümüzde yaşıyoruz. Söyleyecek çokta fazla söz yok aslında bu konuda. Ama daha acı şeyler de var.

Kısır döngü. Kapitalist sistemin zengini daha çok zenginleştirip, fakirinse kıçındaki dona göz koyacağı, soyup iyice soğana çevireceği adi sistemin eseri. Devletin holdinglerin, milyon dolarlık transferler yapan spor kulüplerinin, kan emici müteahhitlerin borçlarını silip asgari ücretle çalışan işçinin vergi dilimini yükseltmesi ve kazandığımız paranın daha bizim elimize geçmeden suyunu çekmesi... Alım gücünün azalıp vergilerin  ve hayatta ihtiyacımız olan her şeyin fiyatının durmadan yükselmesi. Halkı çalışmaya muhtaç kılması, düşünmeye fırsat vermemesi ve koyunlaştırıp gütme politikası buna en güzel örnektir.

SON DAKİKA
İncelemeyi yazdım ve paylaşmayı düşünürken TV de yeni bir haber...
Tatil vergisi. Tatilde otellerde kalanlardan konaklama vergisi alınacak. Otelin yıldızına ve kalınan güne göre 8 tl ile 16 tl arası günlük vergi alınacak :))) Hoş geldiniz. Yeni ülkemiz "Vergiye"

KİTABI OKUYANLAR İÇİN BİR ESER
https://vintagebillboard.com/...en-kadinin-hikayesi/

Kitap dediğin böyle olur işte. Pulitzer ödülünü de kapıp götürür. Küçük Tom Joad, Annesi ve Peder’in sırtına yüklenmiş bir kitaptı. Dilliyle, olayların akışıyla, okuyucuyu düşünüp geçişlerde hafif ve rahatlatıcı betimlemelerle süslemesi, karakter yoğunluğuna rağmen pürüzsüz anlatımla. Yazarın içtenliğine diyecek laf yok. Duygu ve düşüncelerini, bileklerini kullanıp kalemle, kağıda akıtmış. Bu tamamen yazarın kalitesinin eseri. Fareler ve İnsanlar'dan sonra okuyup beğendiğim 2. eseri. Diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum.
557 syf.
·9 günde
Harika, harika, harikaydı...
Vooov! Neredeyim ben yahu :) Muhteşem bir serüvendi.
Bu Fareler ve İnsanlar ve İnci kitaplarından sonra üçüncü Steinbeck kitabımdı. Ben bir yazarın kitaplarını, okuduğum diğer kitaplarıyla değerlendirmeyi hiç sevmem çünkü hepsi farklı zamanlarda, farklı psikolojik durumlarda ve farklı ruh olgunluklarında yazılmıştır. Bu düşüncelerime rağmen, Sevgili John'un okuduğum kitaplarının hepsi birer birer bir şaheserdi benim için ve sanki hepsi birdi. Bir derdi anlatıyordu, insanın sömürülmüşlüğünü... Gelelim tespitlerime...

1)Kitapta mesele traktörlerin insan hayatına girmesi ve ucuz işçilikle başlıyor. İnsanların üzerinde kiracı oldukları toprakları ellerinden alınarak (aç,susuz,beş parasız kalmalarına rağmen) yerine makinelerin getirilmesi ve kapitalizm'in ilk sillesini yemeleriyle olayımız kafamızda açığa kavuşuyordu...

2)Bir pasajda, "insanların artık başkalarını düşünmeyip, sadece kendi ailesinin geçimini sağlamayı düşünmesi gerektiği" geçmişti. İnsanların bencilleşmesi yine bu tarihlere rastlar bknz: Gazap Üzümleri/sayfa: 68.
Adamların karısının, çocuklarının aç olması, çalışacak iş, yiyecek ekmek bulamamaları, insanların açlık sınırında takla atmaları kapitalizm'in çarkına dahil etmişti onları. Zira insanlara başka ne şekilde ne yapabilirsiniz ki? Öldürseniz belki yine korkmazlardı ama, aç kalmak, karısının ve çocuklarının sürünmesini izlemek, herkesin yüreğinin dayanacağı bir durum değildi, Ve karşı taraftakiler bunu çok iyi biliyorlardı...

3)Çok ilgimi çeken şeylerden biri de, insanların birbirine karşı soğukluğu oldu. Biz Türk milleti olarak gerçekten çok sıcak kanlı bir milletizdir. Belki de bu Müslümanlığımızdan kaynaklanan bir değerdir.
Nasıl olur da bir anne oğlunu dört sene görmez de, gördüğünde sımsıkı sarılmaz ona? Gelin siz düşünün. Buzdolabı mısınız arkadaşım ? :)

4)Çok acayiptir ki kitaptaki Hristiyanlar dua etmekten acizlerdi, belki de ekseriyeti böyledir. Bir bölümde Nine, dua etmek için papaz beklemişti, sanki kendi ağzı yokmuş gibi. :)
Bizim bu zamandaki "hocaları dua etmek için" çağırmamız, kendimizi Allah'a münacaatta yetkin görmememiz, bize Hristiyanlardan bulaşan mikroplardan biri olsa gerek...

5)Banka denen faiz lobilerinden hep nefret ettim. Çünkü ben bir mü'mindim. Gazap Üzümleri'ni okuduktan sonra artık iğreniyorum. İnsanların emeklerini sömüren, üç kuruş için onları kendilerine köle eden, insanları aç bırakan, kendinden başka hiçbir sistemi hiç bir canlıyı düşünmeyen bu mel'anete ne denir, gerçekten bilmiyorum...
Tek çare Adil Bir Düzen'in kurulmasıdır diyorum...


Allah'ım dehşetti... Sanki o upuzuuuun yolları ben gidiyordum... Kamyonet bozuldukça benim içime sıkıntılar bastı... Sanki o güneş beni yakıyordu... Çok acıklıydı... İç kemiren hisler bombardımanına tutuldum 9 gün boyunca.
Ama değdi mi? Tabii ki...
Şiddetle tavsiye ediyorum, üzümlerin (kapitalizm'in) gazabına siz de, bir kez daha şahit olun...
480 syf.
John Steinbeck'in yazdığı Gazap Üzümleri hiç kuşkusuz en önemli Amerikan edebiyatı eserlerindendir. 1930lar'ın ekonomik kriz yıllarını etkileyici bir dille anlatmıştır.

" Roman çiftçilerin 1930'lu yıllarda Dust Bowl döneminde Oklahoma'dan Kaliforniya'ya (bereketli topraklara) göçlerini, yaşamlarını ve çektikleri sıkıntıları anlatır. Steinbeck hem bireysel olarak Joad 'ın yaşamını, hem de genel göçten bahsetmiştir. Büyük bunalımdan etkilenen Joad'ın ailesinin yakından inceleyerek bize bu çiftçilerin de insan olduklarını anlatmaktadır. "

Bu kitap kapitalizmi eleştirmektedir. Üzümler verimli Kaliforniya vadilerinin sembolize ederken çiftçiler bu verimli vadilerin bir parçası olamayıp acı çekmektedirler.

"Eh hepimiz hayatımızı kazanmak zorundayız."
"Öyle," dedi Tom. "Ama keşke başkasının hakkını almadan kazanmanın bir yolunu bulsaydın."

Roman bireysel ailenin parçalanışını anlatırken aynı zamanda bütün göçmenlerinde tek bir aile oluşunu bize anlatmaktadır. Bir araya gelip yiyeceklerini, hayatlarını, umutlarını anlatmaktadır.

Bu roman ayakta kalma mücadelesi veren insanların hikayesidir. insanlık dramını olağanüstü bir dille anlatmıştır.

Kitabı okurken ilk başlarda zorlandım açıkçası sindire sindire okuyum dedim , sonrada devam ettim iyi ki etmişim. İlk kez uzun sürede okuduğum bir kitap oldu.

Steinbeck'in en çok okunan romanlarından Gazap Üzümlerini okumayan okurlara tavsiye ediyorum.
556 syf.
·14 günde·Puan vermedi
Ekonomik buhran dönemi, yoksulluk, göç, makineleşme, sermayenin belli ellerde toplanarak insanları zulüm kıskacına alması ve sürekli artacak üretim çılgınlığının başlamasıyla kapitalizmin doğuşu, sömürü düzeninin oluşmaya başlaması… Bir dönemi yansıtması ve belli olguları çarpıcı bir biçimde anlatması bakımından değerli bir kitap. 1900’lerin ilk yarısını anlattığı için bozulmanın başlangıcını, eskinin nasıl yıkıldığını görebiliyoruz.

Kitapta insanların yaşam kavgası, yoksulluğa ve zor şartlara rağmen ayakta kalma çabası anlatılıyor. İnsanların asıl sistemle kavgaları ufak tefek kıvılcımları saymazsak yok. O kavga Bitmeyen Kavga kitabında var. Bitmeyen Kavga bu kitabın bir dalı, ara bölümü gibi. Gazap Üzümleri’ndeki Tom’un akıbetini merak eden Bitmeyen Kavga ’ya başlayıp Tom’u oradaki baş karakterin yerine koyarak kitabı okuyabilir.

Peki bu kitabın anlattığı dönem hikayesi ve olgularının dışında bize alt metinlerle verdiği mesajlar neler?

YİNE NE VARSA YOKSULDA VAR
Gerek başlardaki; barda kamyon şoförlerinin şahit olduğu ekmek sahnesi gerek aralardaki ‘ekmeğini aç olanla böl oğlum’ anlayışı gerekse de sondaki final sahnesi yoksulluğuna rağmen varsılların gösteremediği mertliği ortaya koyan gönlü zenginlere dikkat çekiyor sürekli. Cebinde olmayan gönlünde taşıyor diyor adeta. Hatta Steinbeck, bunu davranışlarla göstermenin de ötesine geçip kendini tutamayarak bir karakterine açıktan da söyletiyor; "Bir tek şeyi iyice öğreniyorum," dedi. "Her zaman, her gün, hep aynı şeyi öğreniyorum. Başın dertteyse, canın yanmışsa, bir şeye ihtiyacın varsa... fakir insanlara git. Sana ancak onlar yardım eder... yalnız onlar." (Syf 461)

BİRLEŞİRSEK TOK OLURUZ, BÖLÜNÜRSEK YOK OLURUZ
Değişen sistem ve bankaların mülk sahibi olmaya başlamasıyla, çok iyi çiftçi olsa dahi tüccar olmayı başaramayıp tutunamayanların sayısı ve uğradıkları zulüm her geçen gün artmaktadır. (Tıpkı bugün bankaların, borçlu olup da borcunu ödeyemeyecek durumda olanların malına yarı fiyatına, üçte bir fiyatına değer biçip el koyması gibi değil mi?) Romanda tarla sahibi çiftçiyken işçi durumuna düşenlerin yaşadığı adaletsizlikleri görürüz. Çaresizlik içinde yere çökenler yan yana geldiğinde sesleri daha gür çıkar. Benzer sahneler ve alttaki o mesaj romanın birçok yerinde döner durur. Steinbeck aslında bize sürekli Yunus Emre’nin “Bölüşürsek tok oluruz, bölünürsek yok oluruz” sözünden destek alarak ifade edersek “Birleşirsek tok oluruz, bölünürsek yok oluruz” diyor. Ayrı ve ümitsiz durmak yerine birleşerek kararlı biçimde karşı koymayı öneriyor.
‘Günlerden bir gün bize fasulye verdiler. Ekşimişti. Adamın biri bağırmaya başladı, hiçbir şey olmadı. Bağırdı, çağırdı durdu. İdare görevlisi geldi, baktı, gitti. Derken bir başka adam bağırmaya başladı. En sonunda hepimiz bağırdık. Hepimizin sesi aynı tona büründü. Bak, işte o zaman koca bina sanki şişti, kabardı, büyüdü. Tanrım! O zaman bir şeyler olmaya başladı işte! Koşa koşa geldiler, bize başka bir yemek verdiler... verdiler... anlıyor musun?"’ (Syf 468)

ADALETE DAYANMAYAN KUVVET ZALİMDİR
Güven ve asayişin temini olan kolluk kuvvetleri (polisler, vs.) eğer işlerini adaletle yapmayıp gücün yanında yer alırlarsa toplumun şirazesi hepten kayıyor ve zulmün şiddeti katmerleniyor. Üstelik bu olayları çözmek şöyle dursun, durumu daha da karmaşık ve içinden çıkılmaz hale getiriyor. Bunun için Steinbeck, adaletsiz polisin olmadığı kendi halinde kavgasız yaşayan insanların oluşturduğu küçük bir devlet kampıyla bize; böyle olacaksa polis vs. hiç olmasın insanlar anlayış ve dayanışmayla da sorunlarını çözebilirler diyor. Ortaya konan resim bize Blaise Pascal’ın o müthiş vecizesini anımsatıyor: “Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet zalimdir.”

Roman verdiği mesajlarla birlikte, bir dönem Amerika’sını gerçeğe yaslanarak dramatik bazı sahnelerle ortaya koyduğu için etkileyici bir niteliğe sahip. Ancak anlatım bakımından birtakım dezavantajları da var. Steinbeck’in uzun betimlemeleri, lüzumsuz yere lafı dolandırmaları ve fazlaca konu dışına çıkarak ayrıntıda boğulması okuyucunun dikkatini dağıtırken, okuma sürekliliğini de etkiliyor. Ayrıca bu yüzden romanın hacmi de gereğinden fazla artmış oluyor. İlla bu hacimde olacaksa anlatılan konulara dair devam niteliğinde çarpıcı adımlar ya da olay örgülerini tercih ederdim. Bu romana dair eleştirimdir. Evet, roman etkileyiciydi ve bir döneme dair detaylı bir portre çizdiği için unutulmayacak bir eserdi. Ama işlenmesi bakımından Cennetin Doğusu ’ndaki profesyonelliği, planlı çalışmayı göremedim. Cennetin Doğusu anlatım bakımından daha hesap edilerek yazılmış bir eserdi. Muhakkak 13 yıl sonra çıkmış olmasının etkisi vardır. Steinbeck, Cennetin Doğusu için boşa; "Bugüne kadar yazdıklarım, bu kitap için bir hazırlık niteliğindeydi” dememiş, buna şimdi ikna oldum :)

Kitaptaki bazı bölümler eserin çekirdeğini oluşturuyor. Bu kısımlarda düzen-sistemin işleyişi sübjektif yansımalarıyla verilirken genel olay akışı da bu anlatılan kısımları beslemek, daha etkili kılarak desteklemek için kullanılıyor. Mesela; 19. Bölüm bunun en bariz örneği. Bu kısımda romanın temellerini bulmak mümkün. Yine 21. ve 25. bölümler de aynı minvalde, sistemi anlatıp aktarılmak istenen fikri veriyor.

Roman için şunu diyebiliriz: İnsan olmayı önemseyip, insan haysiyeti ve onurunu üste koyan, sömürü düzenini kıyasıya eleştirip insanları tekil uyuşukluktan uyanmaya çağıran etkileyici bir eser. -7.5/10-
1088 syf.
·10/10
Peki ya sen, senin olan bir devirde mi yaşıyorsun, yoksa başka bir zamandan gelen bir hayalet misin?

"Başka bir zamana mı aktarıldık, yoksa başka bir zaman mı zamanımızı işgal etti?” 

"Doğumumuz aslında ölüm mü, ya da ölümümüz doğmak mı?"

Terra Nostra'yı okuyunca ortasında kaldığım soru fırtınası...Bakın, bakın ne anlatacağım:)

Dünya edebiyatının farklı tatlılarını keşfetme yolculuğumda ki bu durağım İspanyol edebiyatı ve Latin Amerika Boom kuşağının önderlerinden Carlos Fuentes oldu.Ispanya tarihi hepimizin tanıdığı gibi tabi ki Cervantes’in Don Quijote ile ün kazanmıştır. Lakin Terra Nostra da dönüştürülmüş bir tarih sunuyor bize Carlos Fuentes.Bu dönüştürülen tarih düşleri ve masalları, efsaneleri ve hayal kırıklıklarını, tüm insani saçmalıkları ve kurmaca zaman algısını gerçek zaman algısıyla birlikte alaşağı ederek veriyor.

Terra Nostra, gerçek edebiyat okurunun tekrar tekrar okumadan geçemeyeceği, oldukça hacimli bir kitap(1080 syf).Kitaba ilk başladığında konular o kadar birbirinden kopuk gelir ki ilk 250- 300 sayfayı bitirmiş ama hala ne okuduğunu anlamamış olabilirsin ama sakın pes etme! Çünkü devam ettiğinde aslında okuduğun her şeyi anlamış olduğunu hatta okuduklarından çok daha fazlasının zihninde uçuştuğu farkedersin.

Muhtemelen birçok okur için Hristiyan Avrupa Tarihi, Meksika-Yeni Dünya ya da İnsanlık Tarihi alt yapısı Terra Nostra ile blooming time yaşayacak...

Bu noktada kitabın almış olduğu ödüllerden bahsetmemek olmaz tabii:)
Carlos Fuentes'in 1975 yılında kaleme aldığı, tarihi, kültürü insanlığı ve ataerkil yapıyı acımasızca eleştirdiği bu kitabı 1976 yılında, Xavier Villaurrutia ödülüne ve 1977 yılında, Romulo Gallegos ödülünü
sonuna kadar hakederek almıştır.

Terra Nostra âdeta bir insanlık tiyatrosu gibi. Sahne değiştikçe aynı kişiler başka kılıklarda yeniden karşımıza çıkar. İktidarı ellerinde bulunduranlar hep benzer özellikler taşır, zülme isyan edip bu kötü düzene dur demeye kalkışanlarda öyle yani roller asla degismiyor. Katliam yapanlar ya da katliam emrini verenlerle katledilenler ve özgür bir dünyayı hayal edenler tarih içinde hep kendi özelliklerini taşıyarak-aktararak sürekli bir sirkülasyon halindedirler. Onlar bir şekilde hep varolurlar. Terra Nostra tıpkı bir insanlık belleği gibi(kitapta da bol kullanılan bir tamlama; insanlık belleği). Ezen ve ezilen, katleden ve katledilen, çalan, elindekileri korumaya çalışırken dostlarını satmaktan geri kalmayan, düş kuran, deliren, La Señora bile olsan kadınsan eğer erkekler dünyasında ötelenmekten hor gürülüp hırpalanmaktan asla kurtulamayan...

Kitabın karakterlerinden biraz söz edelim fakat hepsini detayıyla ve hakkıyla incelemek namümkün...
Celestina düğününden kaçırılanve kızlığı kral El Senor tarafından bozulduğu için DELİREN köylü kızı ile kızlığı kocası El Senor tarafından bir türlü bozulmadığı için(sebep ise La Senora'nın kral eşi olduğu için kutsal olması ayrıca prens başka kadından ama annesi La Senora...) DELİREN La Senora hem eş hem anne sorumluluğunu üstlenmiş, umudu tanrısız bir dünyada arayan öğrenci Ludovico, Pedro, Inés, aşağılanmış, entrikacı avcıbaşı Guzmán, saray inşaatında çalışan topraklarından olmuş, köleleştirilmiş işçiler de, hem herkes hem de hiç kimse olan ve Batı medeniyetinin bireyselleşme çabasının kahramanlığını üstlenen Agrippa , yaşama karşı inancını kaybeden keşiş de, iktidarın karşısında çaresizdirler, acizdirler ve hayal kurmaya dahi hakları yoktur.

 Terra Nostra;1999 yılının Paris'inde, Ortodoks hacıların, Paris'in göbeğinde başlayan yürüyüşü ve yakarışlarıyla açılır, kıyamet günü yaşanmış ve dolayısıyla ortalık permeperişandır ve zaman tersine yani kıyametten- yaradılışa doğru akar.

Okuma deneyimi olarak en farklı bulduğum kitaplardan Tetra Nostra ve öyle herkese tavsiye edilebilirligin çok üstünde...bu nedenle kitap okurunu bulur ya da onu okuyacak kişi mutlaka arar bulur bu tarz kitapları...*ilge
Keyifli okumalar...
556 syf.
·18 günde·Beğendi·10/10
Nasıl bir sondu öyle !!!
Mükemmel bir kitap...

Makinelerin insan yüreğini ezip geçişine ve insanların bir somun ekmek için bütün gün çalışmalarına tanıklık ediyorsunuz.
! Kahrolsun Kapitalizm !
İnsanları köleleştiren Californiaya kaçan binlerce insanın öyküsü yüreğinize dokunacak...

Tam 79 yıl önce kaleme alınıp 5 aylık bir süreçte yazılan dev bir eser...

Geç bitirdim çünkü araya irili ufaklı on adet kitap ve yarım yamalak bir taşınma işi sıkıştırdım.


Spoiler*
Eksik bulduğum sonucunu merak ettiğim bir kaç şey havada kaldı, şimdi oldu mu ki böyle ?
Tom ve Connie kaçıp gittikten sonra ne yaptılar ne ettiler??? Bunları da açıklasaydı keşke yazar. Mesela connie gittiğinden beri merak ediyorum onu insan hamile karısını bırakıp bir şey demeden ne diye nereye çekip gider. Hep onun traktörcü olacağını ve ailesiyle karşılaşacağını düşündüm..
Kitap o kadar akıcı ki onların dertleri benim dertlerim oldu resmen araba bozulunca Canım sıkıldı et almak için para biriktirince ben sevindim. Kalemine, yüreğine sağlık Steinbeck..Yazacak çizecek çok detay var aslında ..

——
“Weedpatch Camp” kitapta böyle bir kamptan bahsediliyor steinbeck kitabı yazarken o kampa uğramış ve adını oradan esinlenmiş, günümüzde o kamp göçmen işçiler tarafından kullanılmaya devam ediyor.
Bkz: http://m.radikal.com.tr/...azap-uzumleri-396094

Yazarın biyografisi

Adı:
Bülent Doğan
Tam adı:
Bülent O. Doğan, Bülent Oral Doğan
Unvan:
Çevirmen, Editör
Doğum:
İskenderun, Türkiye, 1975
1975’te doğdu. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okudu. 1996’dan bu yana çevirmenlik ve editörlük yapıyor. Çevirmenler Meslek Birliği Yönetim Kurulu üyesidir. Edebiyat alanında William Golding, Louis de Bernières, Mark Twain, Viktor Pelevin gibi yazarlardan yaptığı çevirilerin yanı sıra, edebiyat teorisi alanında da çeşitli çeviri eserler vermiştir.

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 18.558 okur okudu.
  • 723 okur okuyor.
  • 15.569 okur okuyacak.
  • 445 okur yarım bıraktı.