Bülent Doğan

Bülent Doğan

Çevirmen
8.2/10
117 Kişi
·
264
Okunma
·
0
Beğeni
·
11
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
108 syf.
Öncelikle bu güzel kitabı hediye eden minik kıymetli kitap kurduma çok teşekkür ediyor sevgilerimi sunuyorum. Var olsuun *-*

Steinbeck amca tarım işçisi bir ailenin çocuğu, Kaliforniya’nın Salinas kentinde doğmuş ki çoğu eserinde doğduğu yeri değinir imiş. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını çiftliklerde çalışarak geçirmiş.

Erken yaşlarda yazar olmak isteyerek okuldaki derslere sadece yazarlığa katkısı olacaklara katılıvermiş ^_^
6 yıl öğrenim hayatında neler yapmamış ki : ırgatlık, marangozluk, tezgahtarlık, kapıcılık, boyacılık gibi pek çok işte çalışıvermiş efendim ,yüreğine, emeğine sağlık vallahi. Pek tabi bu yaşam deneyimleri de eserlerine yansımış ve emekçilerin, işçilerin koşullarına değinerek harmanlamış biz okurların önüne sunuvermiş.

Üniversiteyi bırakıp gazeteciliğe yönelmiş lakin yazılarını bir türlü yayınlayamamış sonraları ‘’Kenar mahalle ‘ adlı kitabıyla (şimdiki adı Yukarı Mahalle diye geçiyor) yayınlayarak adım atmış. 1962 yılında da Nobel Edebiyat ödülünü almış ^_^

Al midilli ismi kitabın ilk öyküsünün adı oluvermiş sonrasındaki 3 öykü farklı .
En çok etkileyen öykü de benim için Al midilli oluverdi ^_^

Sert ve disiplinli bir baba, çiftliğin bakımıyla özellikle de atlara dair bilgisi ve deneyimi çok olan Billy amca ile Jody'e midilli alırlar. Sonrasında Jody’nin midilliye olan sevgisini ,sadakatini, sorumluluk duygusunu, merhametini görüyoruz. Steinbeck ‘in anlaşılır, çok güzel betimlemeleriyle sanki çiftlikteymiş havasını almak, koyunlar, inekler, çayırlar, otlar, bıldırcınlar, çiçekler vs derken okuduğum gün pazar olup sanki çiftlikteymişim gibi bir sevinçle evde olduğumu bana unutturdu. Minnettarım Steinbeck amca sana *-*


3. Öyküde de Jody’nin taya sahip olmak için gösterdiği sabır, çiftliklerindeki kısrağa olan titiz bakımı, davranışı, bazı geceleri ahır da uyuması, Billy amcanın tayın doğumu için uğraşları vs Steinbeck farkıyla sanki oradaymış da tüm olaylara tanık oluyormuşuz gibi bir durum söz konusu. ^_^

Bazılarımız için belki zaman kaybı gibi, çocukça gelebilir lakin arada böyle ödüllendirmelerle ruhu dinlendirmek, betonlaşmış kentlerde yaşadığımızı bir kez unutmak isteyip çiftlikte olmayı istersek bu sımsıcak bir o kadar da hüzün barındıran Al Midilliyi öneririm ^^

The Rolling Stones- Wild Horses https://www.youtube.com/...VhTMgUGQ&index=1

America - A Horse With No Name https://www.youtube.com/watch?v=zSAJ0l4OBHM iki güzel gruptur tavsiye ederim *-*

Spirit: Stallion of the Cimarron (2002)
Özgür Ruh http://720pizle.com/...of-the-cimarron.html animasyonu da çok güzeldir :)

Bundan sonraki kısım herhangi bir bilgi içermiyor
Neden bu kadar atları seviyoruma dair hikayem :)
Üniversitede ilk yılımda at topluluğunun varlığını öğrendim, çiftlik uzak olduğu için de pek bilinmiyor imiş , insan sevince valla uzak muzak dinlemiyor zorluklara nasıl da katlanıveriyor . Yalnız başıma gidiverdim ormanvari yerlerden geçerekten :D tabi korkmadım değil , telefonumdan sevdiğim müzikleri (bkz: Midlake- Core of Nature gibi , sözleri de çok derindir , tavsiye ederim ) dinleyerek vardım çiftliğe.
Atların olduğu kısma girince kalbim ıp ıp ıp atıverdi :D 12 tane birbirinden yakışıklı , güzel farklı ırklarda ( İngiliz, Arap ) atlar mevcuttu. Ordaki amca sağ olsun tek tek isimleriyle tanıttı, bilgilendirdi. Sonrasında ben de aranıza katılabilir miyim dedim ve hemen işe koyuluverdim kikikikikİ , samanları temizlemek falan benim için keyif verici, mesud ediciydi. ^_^

Hocalar, arkadaşlar biniş için için dışarı çıktıklarında fırsat bu fırsat diyerek içerdeki atlarla yalnız kalırdım, bol bol dertleşirdim, özellikle Melek adındaki atla( İsmi gibi melek, masum, mahzun bakışlı ) kalplerimiz etkileşimdeydi sanki , o gün üzgünüm lakin neşeli olmaya çalışınca kabul etmezdi üzgünsen üzgünlüğünü yaşa net ol derdi adeta, çok şey öğretti ^_^
Anlardı beni , anlattıklarımı buğulu gözlerle bakarak cevap verirdi. Hüzünlenirdim.

Bazı zamanlarda metal müzik açardım onlara :D psikolojilerini bozduysam burdan atlar adına özür diliyorum .

Bir de tımar olayı var ki en en sevilenler arasında, dokunup hissederek yelelerini, tüylerini taramak (tabi huysuzlukları tuttuğunda zapt etmek çok zor) çok güzel bir şey. Bazı zamanlar hocalarım kızardı kedi, köpek mi bu sakinsin , bağıracaksın yeri geldikçe diye uyarıverirlerdi , atların sayesinde bağırmayı da öğrendim ses tellerim açılıverdi :D

Tabi çiftliğin ağır bi kokusu oluyordu eve dönüşlerde toplu taşımalarda çok keskin bakışlar atıyordu insanlar çoğu zaman yürüyordum ama :D ben seviyordum o kokuyu rahatsız etmiyordu ^_^ gibi gibi..
Velhasıl kelam atları sevelim, imkanınız varsa ziyaret edin, binin, okşayın efendim siz böyle yaptıkça bu yavrucak da çok mesud oluverir ^_^

Huzurla ve sağlıcakla kalın.
392 syf.
·Beğendi·9/10
Kendisinden kaçışın mümkün olsa da kurtuluşun olmadığı bu kitabı tekrar okumak zorunda olmam, hiç olmazsa önceki okumamdan neler kaldığına dair kendimle de yüzleşmemi sağlayacakken siteye de faydalı gereksiz bir inceleme de katmış olacak. Kaldı ki yanlış bakmadıysam, sitedeki ilgili ilgili alıntı da bana ait ve okunma sayısı da sadece üç. Başlamadan evvel "bu kıymetli kitabı bir ara okuyun" klişesini de eklemiş olayım. Adettendir.

Ulrich Beck, bir bakıma Wallerstein'in bıraktığı yerden devam ediyor toplumsal analizine ve onun "risk toplumu" tahayyülü, analizine ciddi bir önem atfediyor. (Kim bu Wallerstein, ne bırakmış diyenlerin haklı itirazları bir tarafa, şimdilik bilenler için), o malum 1789 olayları sonrasındaki total kırılmayı sağlayan şey -hatta pekiştiren şey- 1979'daki gelişmeler olmuştu. Fordist üretim biçiminin vaadettikleri bir de ABD'nin öncülüğünde giderek kamusallaşan öğrenim alanları, 1945-60 arasındaki yoğun ve hızlı gelişmeleri de tetikleyerek Ulrich Beck'i kendi tabiriyle "gözetleme kulesinden bakan, sönüp giden feodal tarım dönemin arkasından beliren, ama henüz bilinmeyen sanayi çağının şeklini şemalini ayırt etmeye çalışan 19. Yüzyıla başlarındaki bir toplum gözlemci" yapmaya yetmişti.
Kitabın bir derdi var. Bir meselesi, ardından koşmak zorunda hissettiği hayreti var.

Kitap, sanayi sonrasını anlamaya çalışıyor. Post-sonrası toplumlarına eğilirken bu geçişin temel kaidelerine değinmeyi unutmuyor. Tabi bu esnada dile kolay gelen "post" kavramını tartaklamayı da henüz giriş sayfalarından itibaren ihmal de etmiyor Beck. Beck'in bu tarz gözlem seyri, ilk etapta bizlere Chicago Okulu'nun tüm farklılık ve yoğunluk içerisinde bir biyolog edasıyla inceleme yapmayı vazeden duruşunu hatırlatıyor ve pek de haksız sayılmayız. Bu paradigma, Wallerstein'in dünyayı birimlere değil, bir bütün olarak ele aldığı ve ayrık/bağımsız devlet tipolojilerine cevaz vermeyen analizine devam olarak Beck'in de bu şartlar altında kamusal alanın herkesin refahını sağladığı durumdan sıyrılıp, herkesin ancak piyasa konumuna göre kabul edildiği "risk toplumu" hikayesine de önayak olmaya yetiyor. Ki biz bu ideolojik kasırgaya sonraları "neo-liberalizm" diyeceğiz ve bunun açtığı gediklerden sızan sancıları Beck'ten daha açık ve acımasızca söz edeceğiz. Daha ferah bir vakitte...

Beck'in "risk" dediği hikaye, sadece belirli kişi ya da toplumları etkileyen olaylar dizisini değil, bir bütünü, evrenseli kapsıyor. Teknolojinin her zaman iyi olduğu durumdan çıkıp onu sorguya açık hale getirme refleksi kazandırmayı dert ediniyor Beck. Kaldı ki ona göre modernite, bir anksiyete halidir: kaygıyla başa çıkamama hali. Haksız da sayılmaz, modernitenin -uzun bir zamandır postmodernitenin- telkini hep kaygı duymamamız üzerine şekilleniyor. Her şeyi bizim için, fakat sadece bizim için düşünen birilerinin varlığını, işlerin iyi gittiğini ve bu gidişatın sırtını bilimsel, rasyonel verilere dayadığına dair birey odaklı fakat kolektif bir telkin bulunuyor. Oysa bu telkin gerçekte yalnızca aksini doğuruyor zira hâlâ baş edilemeyen ciddi problemler var. Gelişigüzel bir örnek olması hasebiyle, sanayi sonrası dönem toplumlarının herhangi birisine bile baktığımızda iyiden iyiye beliren bir kimlik siyasetinin ete kemiğe büründüğünü görmemek elde değil. Bunun getirdiği risk, kitleleri kimlikler üzerinden tanımlayarak -bir nevi tanıyarak- onları birer meta haline getirmek durumudur. Günümüz dahil, politikaları vergiler üzerinden yürümeyen herhangi bir siyasal idare biçimi yoktur herhalde. Refah toplumları için de, geriye kalan toplumlar için de hikaye budur ve tüm retoriğine rağmen bu kimlik fetişizmi Beck'in risk toplumu dediği olgu için haklılık derecesi yüksek bir durumu da temsil ediyor. Ha, kimlik siyaseti yalnızca birey veya sivil topluluklar için değil, doğrudan siyasal idare için de kaçınılmaz bir öncül durumunda. Devletleri birbirine bağlayan, mecbur kılan, kısıtlayan -fakat bir o kadar da serbest bırakan- paradoksal bir düzen mevcut: devletler arası anltlaşmalar. Ticaret için ayrı, askeri mutabakat için ayrı bir yığın antlaşma yapılmakta ve Wallerstein'in dibini doldurduğu devletler-sistemi içerisinde risk, resmi bayanlara teslim edilmiş durumda.

Risk toplumu, sanayi toplumlarının çözüldüğü toplumları ve toplumsal muhtevayı temsil eder. Beck için bu risklerin yalnızca birkaçı "bölünmüş yurttaşlık", "refah devletinin geri çekilmesi", "yeni siyasi kültür" ve "bir öncenin gayri siyasi sayılan durumlarının artık siyasal sayılması" gibi ilk etapta naif birkaç itirazda toplanıyor.

Kitap için açık ilan herkesin risk altında olduğu ve piyasa konumlarına göre değer kazandığı/kaybettiği bir toplumun varlığı üzerine. Yapısal mertebe ekolojik riski de, parasal riski de ve hatta toplumsal riski de barındıracak kudrettedir ve buradan çıkış için Beck "refleksif modernite" fikrini öne sürer. Bu fikir, modernitenin ortaya çıkardığı problemlere bakarak eylem üzerinde alternatif yollar bulma çabasını kapsar. Bu da Kant'ın "bilmeye cüret etme" idealini önümüze koyar. Riskin üç aşamasının (ekoloji, finans ve küresel ilişkilerin) risklerine karşı galip gelmek -veya bağışıklık kazanmak- bilmeye cüret etmekten, risklerin kendisinden yola çıkarak refleks geliştirmekten geçer.

Okunmaya fazlasıyla değer.
108 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Middilisine birşey olucak mı? Atı sağlıklı doğum yapıcak mı? Babası yaptığı işi begenicek mi? Annesi duygularını anlayabilecek mi? Billy sözünü tutabilecek mi? Jody'nin çevresinde olup biten herşeye ve kalbine dokunabilen herkese dair çok sıcak bir hikaye. Küçük bir çocuğun gözünden hayaller ve umutlara dair şiirsel bir hikaye olmuş.
Steinbeck duygusallıktan yine içimi delik deşik etti desem yeridir. Bayıldım.
108 syf.
·2 günde·7/10
1930’lu yılların başı, Büyük Buhran döneminde Kaliforniya’nın Salinas Vadisi’nde uzanan, biraz dış dünyadan kopuk, küçük bir çiftlik ve bu çiftliği her türlü zorluklara rağmen idare ettirmeye çalışan bir aile. Çiftlikte yaşam zordur ama her şey son derece düzenlidir. Yapılan her işte tam bir disiplin hâkimdir. Disiplin her duygunun önüne geçmektedir. Kitapta 10 yaşındaki Jody Tiflin’in yaşamından alınan 4 farklı öykü yer alıyor. Dört hikâyede de Jody umudu, sevinci, hayal kırıklığını, sorumluluğu, hayatın zorluklarını öğreniyor. Hikâyeler tamamıyla Jody’nin duygusal olgunluğunun ne şekilde geliştiği, çevresindekilerle ilişkileri ve etrafındaki dünyayı anlamlandırma çabası içinde yaşadıkları olaylarla ilgili. Jody büyümeyi öğreniyor, hayatın kelebek ve gökkuşaklarıyla dolu olmadığını öğreniyor. Hayatın içinde ölüm, acı, keder, öfke, mutsuzluğun da var olduğunu öğreniyor. Hayat her zaman mutlu sonlarla bitmez, hayatın içinde adaletsizlikler de vardır. Çok sevdiğimiz, tanrılaştırdığımız her şey bir gün bizi yüz üstü bırakacaktır. Steinbeck günlük yaşamın trajedilerini ve hayal kırıklıklarını (Jody’nin gözünden) okura çok etkili ve adeta kelimelerle resim yaparcasına anlatmayı başarabilen az sayıda yazarlardan biri bence.
258 syf.
Sineklerin Tanrısı kitabıyla tanıdığımız William Golding'in Deniz Üçlemesi'nin ilk kitabı olan Geçiş Ayinleri'nin konusunu kısaca özetlersek: Edmund Talbont, soylu vaftiz babasının torpiliyle Avustralya'ya yol alan bir gemide göreve getirilir. Vaftiz babası, Talbont'tan gemide yaşayacağı her şeyi kendisine hediye ettiği deftere yazmasını ister. Zamanında kendisi de böyle deniz yolculuğuna veya yolcuklarına çıkmış olduğu için vaftiz oğlunun kaleminden eski günleri tekrar yaşamak istiyor.

Edmund Talbont, soyluluğun verdiği kibirle gemide her şeyden şikayetçi olur; kamarasından, gemiye sinmiş kokudan, geminin eski bir savaş gemisinden bozma bir yapıda olmasından ve Tiran diye nitelediği geminin kaptanı Anderson'dan...
Edmund Talbont'un gelecek planında başarılı bir siyasetçi olmak vardır. Vaftiz babası biraz da Talbot'un siyaset konusunda pişmesi için bu deniz seyahatinde bulunmasını istemiş sonucuna vardım ayrıca.

Talbot'un Tiran dediği gemi kaptanı Anderson ise bir nevi bu gemiye sürülmüş hayatı deniz olmuş, kara ve kara ile bağlantılı her şey ile ilişkisi kesilmiş yalnız bir adam. Yalnızlık hele de denizde geçen bir yalnızlık insanı haliyle sert, despot ve empatiden yoksun yapıyor. Bu nedenle Anderson'un en sevmediği şey gemide kendisinin koyduğu kurallara riayet edilmemesi.

Talbont ve Kaptan Anderson'un iktidar çekişmeleri üstü örtülü şekilde ve İngiliz kibarlığıyla sürdürülür. Bu iktidar savaşında tarafların üstünden çarpıştıkları araç ise gemide kimsenin değer vermediği -hasta genç bir kız dışında- vaiz Colley olacaktır. Yazar, siyasilerin çekismesinde dinin önemli bir saha teşkil ettiğini burada göstermiş olur. Tabiki siyasilerin çekişmesinde başkalarını kullanmaktan nasıl çekinmediklerini ve eğer çıkarları örtüşürse hayatta yan yana gelemeyecek olan bu zıt kutup siyasetçilerin bile nasıl bir araya gelebileceğini akıcı üslubuyla Golding ortaya koyuyor.

Yazarın kullandığı karakterlere baktığımızda görüyoruz ki devrin İngiltere'sinin sosyal tabakalarının sert bir şekilde birbirinden ayrılmış durumda. Bu ayrımı yer yer mizahi dokundurmalarla yeriyor yazar yer yer de bu sert şekilde ayrılmış görünen tabakaların birbirleriyle aslında benzerliğini de aynı üslupla ortaya koyuyor.

Son olarak kitapta yazar ne kadar kutsal varsa hepsini kıyısından köşesinden zaman zaman ise direkt kalbinden yermekten geri durmuyor. Burası deniz, sizin tabularınızın, inançlarınızın, değerlerinizin kutsallıkları karada geçerli; denizin kutsallığı hiçbir şeyin kutsal olmamasıdır demek istiyor gibi. Deniz özgürlüktür.

Keyifli okumalar
108 syf.
·16 günde·Beğendi·10/10
çok sevdiğim bir dostumun 14. doğum günümde armağan ettiği Al Midilli kitabını aynı gün okumaya başladım ve iki haftada bitirdim.. hâlâ kütüphanemin en güzide eserlerindendir..
271 syf.
Serinin ikinci kıtasında Edmund Talbot bu sefer günlüğünü kendisi için tutmaya başlar. Gemide geçmeyen zamana karşı koymak ve aklını oynatmamak için biraz da...

Gemi, diğer soylu kişi olan Deverel'in tedbirsizliği yüzünden hasar alır. Kitap boyunca gemimiz bu hasarın faturasını öder. Bu sırada gemimize yabancı bir gemi yaklaşır; bu mürettebat arasında savaş korkusuna sebep olur. Bir süre iki gemi yan yana durur.

Bu ikinci eserde, dünya düzenine büyük etki edecek olay meydana gelir: Napolyon'un mağlup olmasi. Eserde Napolyon'un mağlup olmasi ve akabinde dünyayı bekleyen büyük değişimleri başta Talbot olmak üzere diğer mürettebatın diyaloglarinda sıkça görüyoruz.

İlk kitabın aksine, ikinci kitapta aşkin,dostlugun, paranın insanlar arasındaki öneminin, ölümün varlığının insanlar için öneminin; onun korkusunun dahi Lord falan tanimamasinin, büyük değişim esiginde insanların ruh hallerinin durumundaki degisimin işlediğini görüyoruz.

Elestirecegim yani, Lord Talbot'un uşağınin intihari üzerinde durulmamasi ve gecistirilmemesi. Çok havada kalmış bu durum.

Keyifli okumalar
265 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
Ünlü yanılsama deneyi olan görünmez goril fenomenini yaratan ekibin hazırladığı, gündelik yanılsamaların neler olduğunu, nasıl işlediğini, bu yanılsamalardan nasıl etkilendiğimizi bilimsel bir şekilde, deney ve araştırmalar eşliğinde ortaya konan bir başucu kitabı.
Okurken sık sık not alma ya da altını çizme ihtiyacı duyacaksınız. Algıların ve zihnin nasıl çalıştığını ve nasıl kolayca yanılabildiğini farkedeceksiniz.

Gündelik yanılsamaların bilincine vararak, bunları gelecekte fark etmenizi sağlayacak, yanılsama tuzaklarına düşmenizi engelleyebilecek bu kitap, algılarınız hakkında eskisi kadar kendinizden emin olmamanızı, ancak zihninizin nasıl çalıştığını farkederek insan davranışlarını daha iyi anlamanızı sağlayacak.
108 syf.
·2 günde·Beğendi·7/10
Hikaye yazarın doğup, büyüdüğü California da ki salinas kentinin ciftliklerinde geciyor. Tahminim yazar bu kitapta yaşamış yada şahit olduğu bir olayı hikayelestirmiş.

Kitapta 10 yaşındakı jody'nin babasının hediye etmiş olduğu küçük midilliyi yetistirmesini anlatıyor. Jody cok yaramaz ama ailesinin sözünü dinleyen bir çocuk. Ama bir gun midilli ihmal sonucu ölüyor. Hikaye burda bitmiyor jody babasının hediyesi olan baska bir atı yetistiriyor. kitabin adı al midilli ama asıl kahramanı jody. Keyifli bir çocuk kitabı uzun soluklu kitaplardan sonra kısa bir hikaye kitabı okumak isterseniz öneririm. Cok iyi bir kitaptı diyemiyecegim. Ama ben atları cok sevdigim icin keyiflenerek okudum.
180 syf.
·69 günde·Beğendi·8/10
Algılarımız ve görüşümüz ne kadar iyi olursa olsun zihnimizin bizi nasıl yanıltabileceğini, bu yanılgıların gündelik hayatta karşımıza nasıl çıktığını ve ne tür hatalara sebep olduğunu, bilimsel deneyler eşliğinde sade bir dille anlatıyor bu kitap.
Okunmalı.

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 264 okur okudu.
  • 12 okur okuyor.
  • 324 okur okuyacak.
  • 9 okur yarım bıraktı.