1000Kitap Logosu
Byung-Chul Han

Byung-Chul Han

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.4
859 Kişi
3.079
Okunma
320
Beğeni
8,1bin
Gösterim
Unvan
Güney Koreli, Filozof, Yazar
Doğum
Seul, Güney Kore, 1959
Yaşamı
Byung-Chul Seul’da doğdu, 2012/13 kış sömesterinden beri Berlin Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde felsefe ve kültür bilimi dersleri veriyor. Han birçok kitap yayımladı, “Müdigkeitsgesellschaft” (Yorgunluk Toplumu), “Topologie der Gewalt” (Şiddetin Toplojisi), “Transparenzgesellschaft” (Şeffaflık Toplumu), “Im Schwarm” (Oğulda) ve “Agonie des Eros” (Erosun Can Çekişmesi) bunlardan birkaçı.
64 syf.
·
2 günde
Yüreğiniz yorgunluk görmesin!
Sanayileşme ve modernleşme süreçleriyle birlikte insan ve toplumların hayatında yaşanan değişim ve dönüşümler tüm hızıyla sürüyor. Özellikle teknolojinin, iletişim ve ulaşım araçlarının baş döndürücü bir şekilde gelişmesiyle yaşanan hız ve rekabet ortamında üretim ve tüketim sürekli artıyor. İnsanlar daha fazla kazanma ve daha fazla tüketme adına büyük bir hırsla koşuşturup duruyor. Bu koşuşturma ortamında birçok insan, kendine yabancılaşarak günün sonunda yorgun ve mutsuz düşüyor. • • • Tüm bunların yanında salgınlar, sel felaketleri, depremler ve genetiği bozulmuş yiyecekler durmadan artıyor. Dijital dünya yaşadığımız hayatın kalbi haline dönüşüyor. Hız yalnızca fiziksel değil sanal dünyanın da birinci gündem maddesi haline geliyor. Sosyal medya yaşamlarımızı her geçen gün daha da etkisi altına alıyor. Böylesi “tuhaf zamanlar”dan geçerken filozofların ve sosyologların toplumları anlama ve tanımlama çabaları da aralıksız sürüyor. İşte onlardan biri de Kore doğumlu Alman felsefe ve kültürel çalışmalar profesörü Byung-Chul Han. Nitekim Han, günümüz toplumunu “Psikopolitika”, “Şiddetin Topolojisi”, “Zamanın Kokusu” ve “Şeffaflık Toplumu” gibi birçok kitabının yanında “Yorgunluk Toplumu” eseriyle de anlamaya ve tanımlamaya çalışıyor.  • • • Han bu eserinde, Foucault’un bahsettiği hastaneler, tımarhaneler, hapishaneler, kışlalar ve fabrikalardan oluşan “disiplin toplumu”nun yerini günümüzde fitness salonları, gökdelenler, bankalar, havaalanları, alışveriş merkezleri ve gen laboratuarlarından oluşan “performans toplumu”nun aldığını söylüyor.  Sakinlerinin de “itaatkâr özne” değil, bir “performans öznesi” haline dönüştüğünü dile getiriyor. Performans toplumunda sürekli koşturmaktan insanların “yorulduğunu” belirten Han, bu yorgunluk halinin fiziksel olmaktan ziyade sinirsel olduğunu, o nedenle de insanların depresyon, dikkat eksikliği, hiperaktivite, sınırda kişilik bozukluğu ve tükenmişlik sendromu gibi birçok psikolojik rahatsızlığa yakalandığını ifade ediyor. • • • Han bu görüşlerini Heidegger, Foucault, Nietzche, Arenth, Baudrillard, Ehrenberg gibi filozof ve toplum bilimcilerin düşünce ve kavramlarını harmanlayarak ortaya koyuyor. Özellikle Heidegger’in ontolojik kavrayışıyla, Baudrillard’ın “hipergerçeklik ve tüketim toplumu”, Ehrenberg’in de “performans toplumu” kavramlarına ara ara atıflar yapıyor. Kitabı okurken beni en çok şaşırtan konulardan biri de Han’ın, görüşlerini desteklemek için Herman Melville’nin kaleme aldığı “Kâtip Bartleby Vakası”nı bir bölüm olarak ele alıp incelemesi oldu. O nedenle kitaba ilgi duyan okurların isimlerini andığım filozof ve toplum bilimcilerin ana görüşleriyle ilgili genel bir bilgi edinmelerinin ve Katip Bartleby’in* hikâyesini okumalarının Han’ın ortaya koyduğu görüşleri anlamalarını kolaylaştıracağını düşünüyorum.            • • • Han, birçok filozof ve toplum bilimcinin yaptığı gibi görüşlerini soyutlayarak aktardığı için insan, ortaya koyduğu düşünce ve kavramları anlamakta gerçekten zorlanıyor. Bazı cümleleri ve paragrafları defalarca okuma, üzerinde düşünme ve araştırma ihtiyacı hissediyor. Kitabı elinize aldığınızda bir lokma gibi geliyor, ancak okumaya başladığınızda o lokmayı yutmakta ve sindirmekte zorlanıyorsunuz. Eğer emek verir ve ortaya konulan düşünceleri sabırla anlamaya çalışırsanız eser, günümüz toplumlarını anlamada insana bambaşka ufuklar açıyor. Bu yönüyle “Yorgunluk Toplumu”, kısa ama sindire sindire okunması gereken bir eser. Yorgunluğun ve sonuçlarının toplumları katman katman sardığı şu son yıllarda kitabı okuyan/okuyacak olan her okurun Han’ın tespitlerinden kendine yönelik birçok şey bulacağını belirtmeliyim. Bu itibarla kitabı yukarıda sıraladığım görüşlerim çerçevesinde ilgi duyan tüm okurlara tavsiye ederim.   “İnsanların vakit öldürmek için çırpındığı zamanlar bitti. Artık vaktin ölü olarak doğduğu, bir gelecek ufkunun yerini ‘hemen şimdi’nin aldığı çağda yaşıyoruz.” Öyle ki artık “Yerimizde duramıyoruz. Gündemimiz aralıksız olarak ‘güncel’leniyor ve tüm bu bitmek bilmeyen yepyeni şimdiden bezmiş durumdayız, bugün olmazsa yarın…”** tespitlerinin ne anlama geldiğini merak eden okurlara… Keyifli okumalar dilerim!  ......................................... *#134725834. **Bu sözler kitabın arka kapak yazısında geçiyor.
Yorgunluk Toplumu
7.6/10
· 494 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
2
138
136 syf.
·
Puan vermedi
Zamanın Kokusu ve Geç kalmışlığın Tadı
Neden kimse bir yavaşlık tanrısı icat etmedi? PETER HANDKE ‘’Yeryüzünde geç kalmışlığın ilacı yoktur’’ bir kitaptan altını çizdiğim bu cümleyi ilk okuduğum günden bu yana düşünüyorum ve ara ara beni kaygılandırsa da bir yerlere kapı araladığını söylemeliyim. Telafisi mümkün olmadığını söylediğimiz bu çetrefili hastalık tam olarak nedir? Ben bu eğilip bükülebilen, hızlanan bazen yavaşlayan zamanın içinde bir şeyleri kaçırıyor muyum? Bu soruyu muhtemelen yirmili yaşlarındaki herkes sormuştur. Bir cevaba ihtiyaç duyuyor gibiyiz bu konuda. Biz bu soruyu Byung- Chul Han, Zamanın Kokusu kitabıyla inceleyelim. Zaman kavramı çağlar boyunca gizemini korumuştur. Mısırlılar gök cisimlerinin hareketine bakarak bir takvimi buluyor, zamanı kristal bir çizelge yapıyor ve biz bir döngünün içine düşüyoruz. Ocak, şubat mart…. Pazartesi, Salı, Çarşamba tekrar pazartesi….. Bir başa dönüş var fakat şairin dediği gibi ‘’burada kalamazsın başa dönemezsin’’ hep ilerlemek zorundayız ki sen dursan da seni omuzlarıyla ittiren bir zaman çizelgesi, akış, yaşayış, hız ve gelişim var. Bir gelecek var hepsinin bir adım ötesinde. Geleceğin bir kaçan ayna olması muhtemelken bizim onun peşinde sürekli koşturmamız da kaçınılmaz oluyor. Kendi kendimizin peşinde koştuğumuz ama kendi kendimizi kaybettiğimiz bu hızlanma çağında azığımız ise geç kaldım korkusu oluyor. Geç kaldığımızı hissettikçe daha hızlandığımız hızlandıkça da uzaklaştığımız bu yolda bir süre durup etrafınıza bakmalısınız. Hızlandıkça deneyim oranını arttırdık, peki nitelik? Yaşadığınız onca şeyin arasında durup ne hissettiğimizin farkına varmaya zaman yoktur. Geldiği gibi gönderdiğimiz bu yaşantıların ardından yenisini istiyoruz çünkü, daha fazlası daha çok yaşadım hissini vermek zorundadır(!). Burada modernite aleyhtarlığı ya da teknolojinin en büyük nimeti olan mekânsal aralığı kısaltarak hızı hayatımızın merkezine sokmasını eleştirmiyoruz. Olay tamamen değişen durumlara verilen tepkide yatıyor. Kendimizi sürekli uyarıcılara maruz bırakmak, bir an olsun düşünmemek bir eksiklik doğuruyor. Eksikliği kapatmaya çalıştıkça daha fazla uzaklaşıyoruz uzaklaştıkça geç kaldığımızı düşünüyoruz daha fazla tüketip daha fazla kaçırıyoruz.Kaçırma hissinin ardından gelen o tüketme dürtüsü bizi saldırganlaştırıyor ve ardından hızlanma geliyor. Hızlıca almaya çalışıyoruz her şeyi çünkü telafi edemeyeceğimiz bir şeyin riskini alamayız. Kitapta bunun alakalı bir pasajı paylaşmak istiyorum: Acele ettirilme hissinin ‘kaçırma korkusunun’ bir sonucu olduğu varsayımı yanlıştır; (değerli) şeyleri kaçırma korkusu ve bunun sonucunda hayatın temposunu arttırma arzusu erken modern dönemde gelişmeye başlayan ve kişinin ‘ dünyevi seçeneklerin tadını çıkaran’ bir hızlanma – yani deneyim oranını yükseltme-sayesinde hayatın daha tam ve zengin bir deneyim haline getireceğini ve böylece‘ iyi hayatı’ gerçekleştireceğini varsayan kültürel programın sonucudur. Bütün bu karmaşanın içinde yani kaçırma- telafi etme, hız- yavaşlık gibi kavramlar arasında savrulurken kitapta Hannah Arendt’ın üzerinde durduğu üç terimden bahsediliyor. Bu biraz kafamızı toparlayacak cinsten bir ayrıma götürüyor bizi. Kısaca bahsetmek gerekirse: Vita Contemplativa: Derin düşünce demektir, eylemsizlik hali durum ve olaylar üzerine tefekkür etme diyebiliriz. Vita Activa: Eylem hali, hareketlilik, aktif yaşam Vita Melancholia: İlk çağlardan beri üzerine düşünülen bir konu olan melankoli kimi düşünürlerce yaşam karşısında güçsüzlük hissetme hali olarak tanımlanmıştır. İlk çağlarda Vita Contemplativa yaşam için vazgeçilmez bir durum hali olarak tanımlanmış, mutluluk için vazgeçilmez bir koşul olarak düşünmek ve bir hakikati aramak olarak kanıksanmıştır. Hannah Arendt ise bu durum üzerine eylem halinin ayırt edici bir alan, vazgeçilmez bir parça olduğunu belirten bir karşıt görüş ileri sürse de zamanla içene düştüğü Vita Melancholia durumundan sonra bir ortak alana ulaşmıştır. İlk Çağ filozoflarının insan odaklı felsefelerini Vita Contemplativadan çıkarıp Vita Activa seviyesine getiremedikleri için gelenekselleştiğini vurgulamış, bu geçişin bir kabuk kırmak olduğunu söylemiştir. Sonuç olarak bu hızlanma çağında en büyük kaygı unsuru olan bir şeyleri kaçırma kaygısının temelinde belki de Vita Contemplativa ve Vita Activa arasındaki derin uçurumdur. Tefekkürsüz eylem ve eylemsiz tefekkür bizi kaçan aynanın peşinde bir çıkmaza sokacaktır.
Zamanın Kokusu
8.6/10
· 348 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
4
22
84 syf.
·
3 günde
Şeffaflık ve Kontrol
ŞeffaflıkToplumu ile yeniden karşınızdayım uzun zaman oldu herhalde ilgimi çeken konular üzerinde bir şeyler karalamayalı. :) Kısmet bu kitabaymış. Kitaba kabataslak baktığımızda 84 sayfa gözükmesine rağmen yayınevi reklamı, kitap reklamı ve notları falan çıkarınca okunacak 61 sayfa kalıyor. Yazar 61 sayfada kendi öngördüğü toplum çeşitlerine göre fikirlerini dile getiriyor. Yazarın öngördüğü toplum çeşitleri a) Olumluluk Toplumu b) Teşhircilik Toplumu c) Apaçıklık Toplumu d) Porno Toplumu e) İvme Toplumu f) Teklifsizlik Toplumu g) Enformasyon Toplumu h) İfşa Toplumu i) Kontrol Toplumu Aslında hepimizin aşina olduğu konular mevcut lakin sistemli birşekilde biraraya getirilmiş hali diyebiliriz bu kitap. Tabiki bazı konularda bildiğimiz yanlış veya yazarın doğrusuyla bizim doğrumuzun kesişmediği yerler mevcut. “ Şeffalık ” kavramıyla başlamamızın doğru olacağını düşünüyorum ne de olsa kitabada ismini vermiş. Birçoğumuz şeffaflığın aslında bir özgürlük olduğu ve hatta özgürlük ve şeffalık kavramını eş tutanlarımızda mevcuttur. Lakin postmodern toplum modern toplumun ( devletin) ideoloji aygıtlarına bilgisayar ve akıllı telefonuda eklemesiyle bence insanları baskılayıcı bir şekilde gözlemeyi örtük bir şekle çevirmiş ve hatta insanların gönüllü olarak kendini teşhir etmesini sağlamıştır. Gerek yer bildirimi gerek fotoğraf bildirimi gerek video bildirimiyle…7/24 gönüllü olarak toplum kendini evini devlete açmıştır. Yazar bunu önsözünde “ Şeffaflık toplumu bir güven toplumu değil kontrol toplumudur.” diyerek ifade etmektedir. Bir diğer şeffalığın yararına(!) baktığımızda ise farklılıkları tek tipleştirmektedir. Bunun nasıl olduğunu herhâlde çoğumuz idrak edebilmektedir. Son zamanlarda epey toplumu rahatsız eden konulardan biri ünlü sanatçılar,biliminsanlarının…giydiği tek tip kıyafetler. Ne de olsa paraları olmasına rağmen bu insanlar neden hep tek tip kıyafetler giyiyorlar diye soruyorlar kendilerine. Hatta pazarladıkları şeylerden kendileri uzak durmaya çalışıyor bu adamların kafaları hiç çalışmıyor herhalde. :):) Kim bu deliler eski ABD başkanı Barack Obama hep lacivert ve gri takım elbise, New York’un ünlü sanat direktörü Mathilda Kahl hep aynı kıyafetleri, Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg aynı tişörtü, ünlü yönetmen Christopher Nolan siyah pantolon ve mavi gömlek, ünlü fizikçi Albert Einstein gri takım, Apple mucidi Steve Jobs aynı kıyafeti…giyiyormuş. Peki niye giydiklerine baktığımızda bu insanlar zamanlarını ne giyeceklerini düşünüp zamanı harcamamak için ve ayrıca giydikleri şeyin onları stres altına sokup verecekleri kararlara etki etmemesini sağlamak için bu yolu seçmişler. Herhalde bizde olsa cevabı bunlar cimri, para harcamamak için tek tip giyiniyorlar olurdu. Buda bizim ne kadar teknoloji ile iç içe geçtiğimizi güzel gösteriyordur. Yazarımız bu konuda “ Şeffaf iletişimin her şeyi düzgünleştirici, hizaya getirici bir etkisi vardır. Eşzamanlılığa ve bir örnekliğe yol açar. Ötekiliği ortadan kaldırır. Uyum sağlama zorlaması şeffaflıktan kaynaklanır. Böylelikle şeffaflık egemen sistemi sabitleştirir.” diyor. Şunun unutulmaması gerekir burada bir zorlamadan çok gönüllü bir kölelik mevcuttur. Hani biz kendi özgür irademizle karar alıyoruz söylemi vardır ya. Oysa size sunulan seçenekler arasından seçim yapmak özgür bir iradenin kısmi seçeneklere hapsolmasıdır. Bir nevi simülasyondan tercihlerde bulunmaktır. Günümüzde “ Özlem duymak “ kavramı tozlu raflara kaldırılmıştır. Çünkü insanlar arasındaki mesafeler maalesef şeffaflığın ikiyüzlülüğüne feda edilmiştir. Asla iletişimin özgürleştirici yanını yadsımıyorum. Lakin insanlar artık olduklarından çok ideal bir ben çizmektedirler sosyal ağlarda ve bu şekilde karşı tarafı aldatmaktadırlar. İlişkilerde bir boşluk olması gerekir, mekânsal veya zamansal çerçevede. Eğer bu boşluk bulunmazsa bu tarz ilişkilerin kısa süreli veya bir amaç üzerine kurulduğuna emin olabilirsiniz. Misal bir çift birbiri hakkında her türlü bilgiye sahipse bu ilişkinin süresi kısalmış ve ölme yoluna girmiştir. Boşluk olarak nitelediğimiz gizem ilişkileri ayakta tutmaktadır. Günümüzde şeffaflık ilişkilerde çekicilik ve canlılıktan yoksun bırakmaktadır tarafları. Şeffaflık kavramını burada doğru söylemekle bir tutmuyorum asla bu anlaşılmasın tabiki ilişkilerde doğru söylenmelidir lakin arada gizem bırakılması bu ilişkinin ayakta kalmasını sağlayacaktır. Bu konuda yazara kulak kabarttığımızda ise “ Almancada ‘mutluluk’ ( Glück ) kelimesi ‘ boşluk ‘tan ( Lücke ) gelir. Bu kelime Ortaçağ Almancasında ‘Gelücke ‘ şeklindeydi. Yani boşluğun olumsuzluğuna yer vermeyen bir toplum mutluluk içermeyen bir toplum olacaktır. Görme alanında boşluk bırakmayan aşk pornografidir. Bilgide boşluk bırakmayan düşünme ise bozularak hesaplamaya dönüşür.” diyor. Hiç dikkatinizi çekti mi sosyal ağlarda genelde like/beğendim yargısı olmasına rağmen dislike/ beğenmedim yargısı ya hiç yoktur ya da çok çok azdır. Bunun sebebi her şeyi olumlu gösteren toplumun ilişkileri sekteye uğramasın düşüncesi olabilir mi? İletişimin olumsuzluğu sosyal ağları sekteye uğratıp üye sayısını düşürebilir mi? Bunların cevaplarını size bırakıyorum. Bu eleştiride 1000kitap kadrosu nerede? :):) Hatırlayanlarınız vardır hatta benden yaşça büyüklerim bunu daha iyi anlayıp daha iyide anlatacaklarını düşünüyorum : Fotoğraf. Fotoğraf 2008 yılına kadar herhalde hala o basılı olma halindeki anlamı çok yüksekti. Çünkü başkada bir örneği olmayan ve bir geçmişin karelenmesinden çok daha anlam yüklü olan anın ölümsüzleştirilmesi. Her fotoğraf karesi özellikle seçilir ve dikkat kesilirdi insanlar o karenin boşa harcanmaması için. Çünkü çok önemliydi o karenin yanmaması ve şahısların en ideal hallerini sergilemesi. Ne de olsa bir daha çek ben çirkin çıktım demek gibi bir şansınız yoktu. Herkes en güzel elbisesini giyer olmadı kendine bir çekidüzen verir, saçını düzeltir gülümsemesini veya o andaki hüznünü takınırdı. Sonra ne mi oldu fotoğraf makinesi olan akıllı telefonlar, çok fonksiyonlu fotoğraf makineleri…icat oldu hani tüfek icat oldu mertlik bozuldu denir ya aynı şey burda da geçerli o anlar o anlam başını alıp gitti. Şimdi onlarca fotoğraf karesine sığdırılamayan samimiyetsiz anlar, tek çekimlik tek paylaşımlık olan bir daha geri dönüp bakılmayan anılmayan fotoğraflar dolu telefonlar. Aslında basılı fotoğraflar bir maddeye basıldığından dolayı bir olma hali mevcuttu. Hadi Roland Barthes ve yazara kulak verelim “ Dijital fotoğrafçılıkta negatif yoktur. Ne karanlık oda ne de banyo gerekir. Öncesinde bir negatif bulunmaz. Pozitiften ibarettir. Olma, yaşlanma ve ölme. ( Fotoğraf ) sadece ( çürüyüp giden ) kağıdın kaderine ortak olmakla kalmaz, daha sert bir maddeye basıldığında da aynı derecede fanidir. Canlı organizma gibi filizlenen gümüş parçacıklarından doğar, bir an serpilir ve hemen sonra yaşlanmaya başlar. Işık ve nemin hücumuyla solar, zayıflar ve yok olur…” diyor. Aslında belkide biz abartıyoruz sonuçta her nesil nostalji özlemi duyar. :) Kitap okuyan, sinemaya veya tiyatroya giden, ilgilendiğimiz konuya ilgi duyan birilerini görünce nedense sebepsiz bir mutluluk kaplar içimizi oysa olağan şeylerdir yoksa olağan değil mi? Belkide bize empoze edilmeye çalışılan şeylerden farklı bireyler gördüğümüz için mutlu oluyoruzdur. Hani ülkesinin istikbalini düşünüp ama müfredat var demeyen öğretmenleri görmektir mutluluk. Bize televizyonlarda veya diğer iletişim araçlarında örnek diye gösterilenlere hiç dikkat ettiniz mi? Misal konuşmalarına, el hareketlerine, mimiklerine … nedense ben çoğu zaman onların ne dediklerinden ( zaten pekte kayda değer bir şey anlatmıyorlar ) çok bu özelliklerine dikkat ederim. Çünkü ben insanların söylediklerinden çok ne yaptıklarına bakmayı tercih ediyorum. Çokta yanıldığımı söyleyemeyeceğim. Peki bu tipleri tasvir etmeye çalışsak herhalde çoğu şık giyinen, albenisi olan, diksiyonuna dikkat eden, belli sorulara hazırlanıp gelmiş, iki eylemi aynı anda organize edecek kabiliyeti olmayan…şahıslardır. İç birikimden yoksun dışa yatırımlık şahıslardır. Sonuçta iş yapan iç değil dış görüntü fikri mevcut toplumda da. Hatta içe yatırım yapılmaz dışa yatırım ise epey revaçta olan bir durum haline gelmiştir bu tarz toplumlarda. Misal estetik ameliyatlarında çığır açmaya başlar bu ülkeler. Ben de mi yaptırsam ne bildiğiniz gibi bende de kellik var neyse bu başka bir konu bunu bi ara konuşalım. Sonuçta görüntü önemliymiş öyle deniyor. :) Birazda şeffaflığa güç ve dini çerçeveden bakalım. Şeffaf olan bir şey kutsal olur mu? Hakkında her şeyi bildiğiniz bir şeyi kutsal atfedebilir misiniz? Galiba şeffaflıktan uzaklaşan bir şeyin kutsallaştırılması daha kolaydır diyebiliriz sonuçta bunu mitler ve mitoloji ile veya gizem ile desteklemek daha kolaydır diye düşünüyorum. Dinlere bakıldığı zaman Semavi dinler daha çok tarihsel öğelerle desteklenmektedir bir felsefi altyapıdan uzaktır Uzakdoğu dinlerine baktığımızda ise tarihsel arka plandan çok bir felsefi altyapıyla ayakta durmaktadırlar. Burada hangisi doğru demek hata olacaktır ben burada sadece durum analizinde bulunmaya çalışıyorum takdir sizindir bu konuda. Augustinus, Tanrı’nın arzu uyandırmak amacıyla metaforlar kullandığını ve Kutsal Metni kasıtlı olarak müphemleştirdiğini söyler: “ Bu şeylerin adeta mecazi bir giysiyle örtülmüş olmasının nedeni inanç içinde araştıran insanın zihnini çalıştırmak ve çıplak (nuda ) ve açık (prompta) olarak sunularak değersiz bir görünü kazanmalarını engellemektir… Mecazi esvap kelamı erotikleştirir, onu bir arzu nesnesi düzeyine yükseltir. Kelam mecazi olarak giydirilip kuşandırıldığında baştan çıkarıcı etkisi artar. Saklılığın olumsuzluğu yorumbilgisini erotik hale getirir. Keşfetme ve çözme , haz dolu bir ifşa halini alır. Enformasyonsa çıplaktır. Çıplaklığı Kelamın bütün cazibesini yok eder. Onu düzleştirir. Sırdaki kapalılık ( die Hermetik ) şeffaflık uğruna ne pahasına olursa olsun ortadan kaldırılması gereken bir şeytanlık ( Diabolik ) değil, bir simgecilik, hatta görünüşte bile olsa derinlik oluşturan özel bir kültür tekniğidir. “ Bu konu üzerindeki düşüncelerime son verirken bi noktaya daha değinmek istiyorum. Kontrol toplumu, öznesi dış bir zorlama sonucu değil kendi ihtiyacı nedeniyle şeffaflığa soyunmaktadır. Bu da kurban ve faili aynı kişide toplamaktadır. Bugün gözetleme, genelde sanıldığı şekliyle özgürlüğe saldırı şeklinde gerçekleşmiyor. İnsanlar kendilerini daha ziyade gönüllü olarak teslim ediyor panoptik bakışa. Kendilerini soyarak ve teşhir ederek dijital panoptikonun oluşuna bilerek katkıda bulunuyorlar. Dijital panoptikondaki mahkum aynı zamanda hem kurban ve hem faildir. Özgürlüğün diyalektiği budur işte. ( syf. 72 ) Kitapla kalın.
Şeffaflık Toplumu
Okuyacaklarıma Ekle
22
146