Celalettin Tutkun

Celalettin Tutkun

Yazar
0.0/10
0 Kişi
·
0
Okunma
·
0
Beğeni
·
61
Gösterim
Adı:
Celalettin Tutkun
Unvan:
Eğitimci Yazar
Doğum:
İzmir, 1977
1977 yılında İzmir’de dünyaya geldi. Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden ve Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu.
2002 yılından itibaren öğretmen olarak meslek hayatına adım attı. İzmir, Manisa, Ordu ve Samsun’da görev yaptı. Samsun’da yaşıyor.
Öykülerinde eğitimci olmasının da etkisiyle çocuk, eğitim, doğa ve hayvan temalarını kullandı. Dünyayı iyiliğin kurtaracağına inanıyor. Bu sebepten bazı sivil toplum kuruluşu, yardımlaşma derneği ve kültür derneğinin üyesi ve gönüllüsü olarak çalışıyor. Hayatı, insanları, canlıları ve çocukları çok seviyor. Yazmayı insanlara söyleyecek sözleri olmasından ve düşünmenin en iyi yöntemlerinden olduğu için tercih ediyor.
Ben bir gürgen ağacıyım.
Sarp bir kayanın dibinde yeşermeye başladım. Uzaktan bakıldığında bir kibrit çöpünü andıran incecik bedenim günler, geceler, aylar ve yıllar boyunca gelişti. Her fırtınada, sağanakta, sallanır, titret ve üşürdüm. Bedenimi soğuk bembeyaz karların kapladığı zamanlarımda oldu, çamurlu, kahverengi sellerin köpüklü sularında köklerimin çıkıp savrulacağımdan korktuğum zamanlarımda. Kurt seslerinin yankılandığı uzun soğuk kış gecelerinde, yapraklarımızı döktüğümüz o anlarda tüm ormanı karanlıkla beraber bir korku kaplardı. Uzun kış gecelerinde adeta fırtına, rüzgâr ve yağmur tüm ağaçlarla oyun oynardı. Bizleri ıslatır, tümümüzü bir sağa bir sola savurur, tuhaf ve korkunç sesler çıkartarak korkuturdu. Bazı yaşlı ağaçlar ve genç sürgünler bunda etkilenir, dalları savrulur, kökleri sökülürdü. Taşlar bazen yerinden oynar, dallar çatırdayarak kırılırdı. Kolu kanadı altında yetiştiğimiz asırlık, babacan gürgenler bile uğultular çıkartarak savrulurlardı.
Ben ise dibinde hayat bulduğum sarp kayalığın eriyip ufaldığı yıllar boyunca serpildim, geliştim, yeşerdim. Dünyaya ilk geldiğimde başımın üstünde esen yeller yıllar geçtikçe belime dolanmaya başlamışlardı. Toprağı sapasağlam tutan derin köklerim, üzerinde bulunduğum bereketli toprak parçası, güneşi tam ve karşıdan alan ince kabuklu açık kurşuni bedenim… Bir gürgen ağacının olabileceği en güzel hale gelmiştim. Çevremde kestane, kayın, meşe, sandal ağaçları… Etrafımda sürgün vermeye başlayan küçüklü büyüklü gürgenler.
Etrafı saran çiçek kokuları içerisinde giyindiğimiz yeşilin bin bir tonuyla baharı karşılardık. Üzerimizden sürü sürü, çığlık çığlığa geçen göçmen kuşlar bazen dallarımıza tüner, dinlenir ya da yorgun sesler çıkartarak geçer giderlerdi. Allı morlu gelincikler, nazlı çiğdemler, sümbüller, düğün çiçekleri, dere boyunda nilüferler açardı. Bu rengârenk çiçekler kök saldığımız toprakta da açar ve bize adeta komşu olurlardı. En ufak rüzgârda bile nazlı nazlı titreşirlerdi.
Hep uzaklarda olan ve hep uzaklarda kalacağını zannettiğim başı dumanlı dağlara bakar ve oraları düşünürdüm. Sonra onların arkasında nelerin gizli olduğunu. Şu kıvrıla kıvrıla giden coşkun ırmağın nerede nihayete erdiğini dert ederdim kendime.
Yazın son günleriydi. Bugünlerde her yer kupkurudur. Biz hareket edemeyiz, kuş uçup uçamayız, börtü böcek gibi toprağı eşeleyemeyiz. Karacalar, geyikler gibi sevinçli sıçrayışlarla zıplayıp oradan oraya koşturamayız. Sadece bekleriz.
Yangın mevsiminin bitmek üzere olduğu, yakında yağacak olan yağmurun kokusunu, nemini köklerimizde hissetmeye başladığımız bir sabahtı. Bedenime konulan çarpı işareti bir şeylerin değişeceğinin habercisiydi sanki. Sonra bir düzine kadar insan ağaçların önünde durdular, alıcı gözlerle bakıştılar.
Teker teker devrildik. Bazılarımızın asırlardır devam eden kıyamları bir motorlu testerenin dişleri arasında birkaç dakikada son buluverdi. Güneşin tepeye doğru yükseldiği bir anda yıkıldım. Sanki güneş batmış, yer yarılmış, orman tersine dönmüştü. Oysa değişen hiçbir şey yoktu. Onca yıldır dimdik durmaya alışkın gövdem boylu boyunca toprağın üzerinde uzanmaktaydı. Olan sadece bana ve benim gibi kesilen diğer ağaçlara olmuştu. Güneşte, ormanda yerli yerindeydi. Birbirimize çarpa çarpa yıkıldık. Demirin ve çeliğin sertliği karşısında ağacın ne hükmü olabilirdi ki? Dallarımızı geride bırakıp kereste adıyla oradan oraya taşındık, bağlandık. Birbirimize hiç olmadığımız kadar kenetlenmiştik işte. Ama ne fayda, artık hepimiz ağaç olmaktan çıkmıştık.
Hep nereye gittiğini merak ettiğim coşkun ırmağın derin sularına atıldık. Köpük köpük, çağıl çağıl akan coşkun sularla aşağılara doğru birbirimize çarpa çarpa, bata çıka gittik gittik. Irmağın bir ovaya yayılıp sakinleştiği yerde insanlarca yapılan bir engele takılıp kaldık. Teker teker çıkartıldıktan sonra kamyonlara yüklendik. Ve hep ardında nelerin olduğunu merak ettiğim başı dumanlı dağların arkasına doğru bir kamyon kasasında taşındık.
Sonraki günlerin ne getireceğini kim bilebilir? Bende bir bilinmeze doğru sürükleniyordum. Kaderimin beni nerelere taşıyacağını bilmeden, ama merak ederek bekleyerek, sabrederek.
Celalettin Tutkun
Sayfa 11 - Baygenç yayıncılık
Şu an önümde duran bu eski akordeonun belki bana söyleyecekleri vardı. İhtimal çok hüzünlü, derinden yaralayan bir hikâyeydi bu. Bu eski sazendenin anısına saygı duymalı, onu dedikoducu insanlar gibi bir kahve keyfine meze yapmamalıydım. Başkalarının acılarını bin bir gece masalı dinler gibi dinleyemezdim. Sadece bir kez konuştuğum, birkaç kez selamlaştığım eski bir müzisyenin, eski bir dostun acıklı sonunu, alın yazısını artık öğrenmek istemiyordum.
Ben o yaşlı sanatçıyı nefes nefese sesler çıkararak icra ettiği enfes musikisi ile hatırlamıştım hep ve bunun hep böyle kalmasını arzu ederdim. Bazen aklıma gelirdi, yaşlı annesi ile mutlu olduğunu umut ederdim. Mutluluk… Ah mutluluk… O çoğu zaman gerçekleri sevmez. Anlatılacak gerçekler yaşlı sanatçıya dair tüm hayallerimi yıkacaktı belki de. Oysa o benim aklımda en güzel haliyle yaşamalıydı. Gerçekler kimin umurunda, insan bazen hayalleriyle yaşamayı ister…
Celalettin Tutkun
Sayfa 15 - Baygenç yayıncılık
Sahabe, peygamber efendimizi hayatta iken ve peygamber olarak gören mümin kimselerdir. Peygamberimizin yapmış olduğu mücadeleye gerek mallarıyla gerekse canlarıyla destek vermişlerdir. Bu uğurda çok farklı fedakârlıklar içerisinde olmuşlar, yeri geldiğinde vatanından, evlad-ü ıyâlinden ayrı kalmak zorunda kalmışlardır. Onlar İslam’ı din olarak seçtikten sonra peygamberimize sonsuz bir sevgi ve saygı ile bağlanmış ve büyük bir teslimiyet içerisinde dinlerini yaşamışlardır.
İslamiyet’in yüceltilmesi ve bu günlere ulaşmasında sahabenin yeri çok önemlidir. Onlar yapılan tüm tehdit ve baskılara rağmen seve seve ve bilerek İslam’ın içerisinde olmuşlardır. İçlerinde toplumun hatırı sayılır bazı kişileri olmakla beraber ilk müminler genel olarak zayıf insanlardan oluşuyordu. İman edip peygamberimizin yanında yer aldıklarında ise her türlü fiili ve sözlü saldırıya uğrama ihtimallerinin olduğunu da biliyorlardı.
Yaşadıkları sıkıntıları Allah’ın rahmetine bir vesile olarak görmüşlerdi ve hep sabrederek yaşamışlardı. Bu uğurda yaralar almayı, hatta ölmeyi bile seve seve göze almışlardı. Ve bu uğurda yeri geldiğinde canlarını feda etmekten de geri durmamışlardı.
Fedakârca yaşamaları sebebiyle de Kur’an-ı kerimde vasıfları anlatılmış ve övülmüş bir topluluktur onlar. Fahri kâinat efendimizin ifadesiyle: “Hangisine uyulsa yol gösterici birer yıldızdır.” Çünkü onlar sıradan bir insanın göremeyeceği şeyleri yaşamış, azim, kararlılık sebat ve kahramanlık gibi vasıflarında en eşsizlerini bizlere sunmuşlardır.
Günümüz insanı ile değerlendirildiğinde şaşılacak derecede farklı özellikleri bulunan; infakları, hayâları, ibadetleri, hicretleri ile belki de dünya üzerinde bir daha rastlanmayacak bir devrin inananları idi onlar.
“Hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz” nebevi müjdesine hitap olan sahabe efendilerimizin en üstün faziletlerinden bir tanesi de “şecaat” idi.
Dinî ve dünyevî hukukunu korumak için canını dahi verecek derecede gösterilen bir yiğitlik olarak tarif edilen şecaat’i günümüzde cesaret, kahramanlık gibi kelimeler ile ifade ediyoruz.
Her devrin kendi içerisinde fedakârları, sıddıkları, cömertleri, inananları, inkâr edenleri, hatta cesurları, gözünü budaktan sakınmayanları da muhakkak olacaktır. Sadakatte Hz. Ebu Bekir, adalette Hz. Ömer, hayâ da Hz. Osman, ilimde Hz. Ali ilk akla gelen sahabelerdir. Bununla beraber şecaat dendiğinde de bilinen ve bilinmeyen nice sahabeler bulunmaktadır. İşte İslamiyet’in yeni yeni filizlendiği o ilk dönem nice şecaat örnekleri ile doludur.
Allah’ın aslanı lakabını alan Hz Hamza. Daha çocukluk yaşlarından itibaren peygamberimizin yanında her muharebede yer alan Hayber fatihi Hz. Ali. Uhud savaşında peygamberimizin öldüğünü işitince “Onun öldüğü yerde siz niye yaşıyorsunuz” diye haykırarak şehadete koşan Enes bin Nadr. Yine Uhud’da peygamberimizin “Ne yana baksam onu görüyordum” dediği hanım sahabelerden Ümmü Ümare ve daha niceleri.
Sahabe efendilerimizin gösterdiği “şecaat” örneklerine geçmeden önce, feyz aldıkları, ilham kaynakları peygamber efendimizin şecaatinden bahsetmek daha doğru olacaktır.
Celalettin Tutkun
Sayfa 21 - Baygenç yayıncılık
Yazara henüz inceleme eklenmedi.

Yazarın biyografisi

Adı:
Celalettin Tutkun
Unvan:
Eğitimci Yazar
Doğum:
İzmir, 1977
1977 yılında İzmir’de dünyaya geldi. Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden ve Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu.
2002 yılından itibaren öğretmen olarak meslek hayatına adım attı. İzmir, Manisa, Ordu ve Samsun’da görev yaptı. Samsun’da yaşıyor.
Öykülerinde eğitimci olmasının da etkisiyle çocuk, eğitim, doğa ve hayvan temalarını kullandı. Dünyayı iyiliğin kurtaracağına inanıyor. Bu sebepten bazı sivil toplum kuruluşu, yardımlaşma derneği ve kültür derneğinin üyesi ve gönüllüsü olarak çalışıyor. Hayatı, insanları, canlıları ve çocukları çok seviyor. Yazmayı insanlara söyleyecek sözleri olmasından ve düşünmenin en iyi yöntemlerinden olduğu için tercih ediyor.

Yazar istatistikleri

  • 6 okur okuyacak.