D.H. Lawrence

D.H. Lawrence

Yazar
7.5/10
167 Kişi
·
436
Okunma
·
68
Beğeni
·
4.454
Gösterim
Adı:
D.H. Lawrence
Tam adı:
David Herbert Richards Lawrence
Unvan:
İngiliz Yazar
Doğum:
Eastwood, Nottinghamshire, 11 Eylül 1885
Ölüm:
Vence Fransa, 2 Mart 1930
David Herbert Richards Lawrence (d. 11 Eylül 1885 – ö. 2 Mart 1930), 20. yüzyıl İngiliz yazarıdır. Roman, şiir, tiyatro oyunları, denemeler, gezi kitapları, edebiyat eleştirileri, yazmış, çeviriler yapmıştır. Eserlerinde modernizm ve endüstirileşmenin birey üzerindeki yabancılaştırıcı etkisi üzerinde durmuştur.
" Aslında trajik bir çağ bizimkisi, bu yüzden onu trajik olarak görmeyi reddediyoruz. Büyük tufan kopmuş, yıkıntıların arasındayız şimdi, yeni yeni küçük yaşam alanları kurmaya, küçük küçük umutlar beslemeye başladık. Doğrusu zor iş; geleceğe uzanan düz bir yol yok şimdi, bunun yerine bir çember çiziyoruz ya da düşe kalka ilerliyoruz. Dünya başımıza yıkılmış olsa da yaşamak zorundayız. "
''Hiçbir şey için “BENİMDİR” deme Sadece de ki; “YANIMDADIR”

Çünkü ne altın,
Ne toprak,
Ne sevgili,
Ne hayat,

Ne ölüm, Ne huzur, Ne de keder… Daima seninle kalmaz.''
"Kuşkumuz olmazsa, işler yolunda," dedi Paul. "Kuşkuya düşersek yitiriyoruz."
D.H. Lawrence
Sayfa 111 - Notos Kitap Yayınevi, 2013. 1. basım, Çeviren: Celâl Üster - Ayşe Nihal Akbulut
Bu kuru söz kalabalığı, sana dokunamadığım için. Seni kollarıma alıp uyuyabilseydim, bunca mürekkep şişede de durabilirdi.
https://youtu.be/bb2yTX1uj7o
Tam neşelenecek kadar özgür olamıyordu. İçinde hissetmemesi gerektiğine inandığı katlanılmaz bir duygu vardı.
«Sevgili bayan,
... Ben o gün size veda etmek için gelmiştim. Oysa su buna fırsat bırakmadı. Ama ben umut içinde yaşıyorum.

Hizmetkârınız,
Joe Boswell
İngiliz yazar David Herbert Lawrence' i "Aaron'ın Asası"kitabıyla tanıdım. Kitaptaki ana karakter Aaron yalnız ve özgür olmayı , yaşamak istemediği hayatın içine sürüklenmeyi sevmeyen , "insan asla kendini kaybetmemeli ve yaşadığı insanlar arasında önceliği kendisi olmalıdır" düşüncesine sahip bir karakterdi. Başına buyruk, eşine, çocuklarına ,evine tam anlamıyla bağlanamayan bir maden işçisiydi Aaron. "Oğullar ve Sevgililer"otobiyografik özellik taşısa da 1922 yılında yayımladığı "Aaron'ın Asası" kitabında da kendi yaşamından , dönemin sosyal yapısından izler bulmak mümkün. İki eseri de karşılaştırdığım zaman ikisinde de aynı özelliklere sahip karakterler mevcut.

"Oğullar ve Sevgililer" kitabına gelirsek;
Hikaye bazı ailelerde görülen bir sorunsalı ele alıyor. Karısına karşı ilgisini, sorumluluğunu kaybeden bir adam ve tüm sevgisini, ilgisini çocuklarına vererek evliliğindeki sorunları hafifletip üstesinden gelmeye çalışan bir kadın...
Anne(Getrude) ve babanın (Walter) birbirlerine karşı tutum-davranışları özellikle çocuklar üzerinde kalıcı etkiler bırakır; Anneye aşırı bağlı, babaya mesafeli çocuklar...
Anneye karşı bu aşırı bağlılık çocuklar üzerinde saplantı haline gelir. Bu durumu kitapta, ailenin üçüncü çocuğu Paul üzerinden gözlemliyoruz.
Annesinin sevgi ve ilgisiyle büyüyen Paul'un annesine olan aşırı bağlılığı, yaşantısına serbestçe yöne verebilme, bir kadını sevebilme ve ona bağlanabilme durumunu ortadan kaldırıyordu. Sevdiği kadınlarda annesini görmek istemesi, onlar üzerinde dilediği gibi hüküm sürmek istemesi ve bencil davranışları onu ilişkilerinde başarısız kılan diğer unsurlardı. Zaman zaman annesinin etkisi altında kalmaktan bunalıp ondan uzaklaşmaya çalışsa da yine dönüp aynı noktaya geliyordu; annesine...
Analar , oğullar ve sevgililer arasındaki çatışmayı, kadının dönemin şartlarına göre toplumdaki yerini ve ekonomik değişimleri anlatan güzel bir Lawrence kitabıydı. Mutlaka tanıyın Lawrence'i , kendi toplumunu eserlerine yansıtsa da kitaplarında her toplumdan bir şeyler var. İyi okumalar dilerim.
Lawrence annesinin hastalığı ve ölümünden yıkılmıştı ve 1910 yılında biyografik bir roman kaleme alma kararını veriyor. Romanın ilk varyantının adı ‘’Paul Morel’’ idi ve anne konusu ön planda. Son rötuşları yapıldıktan sonra çok planlı ve genel olarak bakıldığında otobiyografik bir roman meydana gelmişti. Romanda Morel ailesinin iki kuşağının hayatlarını bize anlatılıyor. Kitap iki ana bölümden oluşuyor;
Birincisi : Paul Morel’in çocukluğu ve gençliği, onun sanata yatkınlığı. Aile içerisindeki anlaşmazlıklar çocuğu ister istemez etkiler; neşeli , çalışkan ve içki seven, kömür ocağı çalışanı babası ve yönetmeye eğilimli , kocasının köylü olmasını içinden bir türlü kabullenemeyen ve çocuklara daha iyi geleceği isteyen annesi. Aralarındaki bitmez tükenmez sorunlar Paul’u babasından soğutuyor ve annesine çok sıkı bağlanıyor. Bu bağ, Gertrude’un hayatının sonuna kadar hiç gevşemez, aksine güçlenir.

İkincisi: Gertrude Morel’in / Paul’un annesi/ oğul için diğer kadınlara açtığı soğuk savaşı ve onun galibiyeti. Burada Paul, ruhen yakınlık hissettiği Miriam’a, bir türlü onunla kalamıyor, zaman zaman onu sevgili, zaman zaman arkadaş görüyor, zaman zaman seviyor, zaman zaman nefret ediyor ama her hissettiği duygudan pişman oluyor. Annesinin etkisinin altından doğru zamanda çıkamayan Paul artık ondan kopamıyor. Ebeveyn sağlam duruşu ve her konuda doğru adımların atıldığını gören oğul, bu mükemmel örnek ile başka kimseyi yanına barındıramaz oluyor. Annesi onun için ilham perisi idi, onun sayesinde kendini bu kadar başarılı bulabilmişti. . Paul’un annesine hissettiği sevgisi, Miriam’a ve Clara’ya hissettiklerini buğulamayı yetmişti. Annesinin ölümünün ardında yalnız kalan Paul Gertrude’nın onun için her şeyi olduğunu çok iyi biliyordu, o Paul için bir dünya idi ve diğer her şey onu tamamlayan detayları idi.

Romanda çözülmesini bekleyen birden fazla konu var ve onlar çözülmeye başlayınca gerginlik artıyor.

Mesela, davul dengi dengine çalarmış, hepimizin bildiği deyim. Burada Gertrude Morel ve Wolter Morel’in eşit olmayan bir evliliği, karı koca arasındaki duygusal uzaklaşma, bundan dolayı da Mrs.Moore oğullarına kıskançlık ölçüsünde bağımlılığı ve tabii ki erkek – kadın arasındaki ebediyen çatışmalı bir ilişki şekli.

İç içe işlenen bu konuları, dış mekanların anlatımı ile ana karakterlerinin içsel hayatları ve bir birine nasıl geçiyor anlamıyorsun. Dinamik bir anlatımı beklemeyin, gerginlik derecesi sayfaları çevirdiğinde yükseliyor, üstelik bunun farkına zor varılıyor. Sadece belli bir noktadan sonra, Paul’un yaşadıklarının ne kadar zor olduğunu hissetmeye başlıyorsunuz ve Paul’un bazı yaptıkları, size o kadar da korkunç, saçma ve anlamsız gelmiyorlar.

Kitap, baştan sona usta elinde çarkta dönen ve ‘’doğmayı’’ hazırlanan bir çömlek gibidir. Dışarıdaki seyirci, ustanın becerikli ellerinin ne kadar marifetli olduğunu hemen anlayamayabilirler, bazı sabırsızlar biraz sabretmeden sonucunu öğrenmeden çekip gider. Ama bu onların kararı, Lawrence’i zaten herkes okumamalı.
David Herbert Richards Lawrence yaşadığı zamanın en açıksözlü yazarıdır. Lawrence İngilizce kelimenin ''sex'' çağdaş önemini kazandıran biriydi. Ondan önce, bu kelime sadece cinsiyet anlamını taşıyordu . Onun yazdığı bazı kitapları müstehcenlik nedeniyle uzun bir süre için yasaklandı.

Kaba ve yarıokur madenci - kocasını hor gören gururlu ve otoriter annesi tarafından en sevilen oğlu idi Lawrence. O zayıf ve hastalıklı idi, etrafı kadınlarla çevrili büyüdü. 16 yaşında iken şiddetli psikolojik travma, sonra pnömoni nöbeti ve 1910 senesinde annesinin ölümünün ardından yazar itiraf ediyor "Sevgilime aşık gibi sevdim annemi ''. Annesinin ölümünden sonra da yarattığı etkinin altından çıkmak kolay olmuyordu onun için. Gün boyunca okulda öğretmen olarak çalıştı, ama geceleri ilk başyapıtı olan "Oğullar ve Aşıklar" (1913) yazıyordu. Bu romanda Oidipus kompleksi (Oedipus karmaşası) edebi anlamda açığa vurmuş bulundu. Her zaman zayıf, darmadağınık saçlı ve ateşli kırmızı sakallı Lawrence olağanüstü kişiliğinin sayesinde kadınların dikkatini çekmeyi her daim başarıyordu. Yazarın yoğun ve karışık özel hayatı eserlerinin üzerinde izleri taşıyor.

‘’Bakire ile Çingene’’
Yazarın detaycı anlatımı sayesinde kitaptaki geçen olayları hayal etmeyi kolaylaştırıyordu. Her asırda olduğu gibi burada da gençliğin delidolu zamanını yaşandığını görebiliyorsunuz. Saf ve isyankar, asi Yvette'nin aşkı ve cinselliğini kardelenin yapraklarının karın üstüne çıkıp açılması gibidir. Lucille, papaz – babası, babaannesi,halaları ve tabii ki Çingene; hepsinin net ve belirgin kişilikleri var, onları takip etmek ve devamında ne olacak diye sorusunu sormadan, kopmadan ve akıcı anlatımı ile romanın doruk noktasına gelmiş bulunuyoruz. ..

Son zaman hep ‘’büyük final ‘’i olan kitap arayıp okumak istemişimdir, sayfa sayısı az olan bu kitabın yoğun içerikle ters orantılıdır. ‘’Büyük final’’ yıkıcı ve şaşırtıcıydı. Yazarın üslubunu beğendim. Diğer kitapları da çok merak ediyorum, en yakın zamanda okumayı düşünüyorum.
Mutlu olmak…Hani derler ya her şey para ile satın alınamaz…Mutluluk da para ile olmuyor.

Varlıklı ve meşhur ressam ailesinin kızı Constance (Connie) daha da varlıklı ve meşhur Clifford ile evleniyorlar. Birinci Dünya Savaşı geçici olsa da ayırıyor yeni evlileri. Clifford’un geri dönmesi eski mutluluklarını getirmiyor, hayat farklı yönde akmaya başlar çünkü o (Clifford) artık kötürüm.
Clifford ne pahasına olursa olsun evli ve mutlu olması için gerekenleri yapıyor. Soğuk mantık ve duygudan uzak Cliffordun sonradan bu çabaların sadece kendisi için olduğunu anlaşılıyor. Karısı, genç Connie, eşini seviyor, kendini ona adamıştı. Şatodaki böyle sürdürülen yaşam Connie’yı yıpratmaya, zayıflatmaya, tüketmeye başlar çünkü böyle yaşamaya o alışık değil, çünkü o sıcak ve hayat dolu bir insan.

Bir kadın içindekileri, bazen kendine bile itiraf edemediklerini, kağıda dökebilmek nasıl bir şeydir diye soranlara bu romanı okumasını öneririm.
Yazar başka nelerden bahsetmiş bu kitapta? Emir veren ve emir alandan, yöneten ve yönetilenden, her şeyden alakalı toplumdan, madencilerin üsten üsten hayatlarından, kadın dayanışmasından (çıkarı varsa bile), anne olma isteğinden ve tabii ki cinsellik.
Kitap, ''Papazın karısı, beş parasız genç biriyle çekip gittiğinde çıkan skandal hiç bir sınır tanımaksızın yayıldı.'' cümlesiyle hızlı bir şekilde başlıyor. Sanıyorsunuz ki olaylar, arka arkasına gelecek ve çok sürükleyici bir kitap okuyacaksınız. Ama kesinlikle böyle bir şey olmuyor.
Kitap, esas itibariyle ,annesiz büyümüş ve ergenlik çağına gelmiş iki kız kardeşin özellikle de küçük kardeş Yvette 'nin hayatına odaklanıyor. Yvette'nin kendisi için işkence haline gelmiş olan yaşantısıyla, hayalindeki yaşantı arasında sıkışıp kalmış halini ve iç dünyasında kopan fırtınaları bize detaylı olarak aktarıyor.

Son bölümlerdeki olaylar ve gizem hariç genelde günlük basit yaşantıları anlattığından dolayı çok da sürükleyici bir kitap değil ama yazarın, kişi özgürlüğü konusunda verdiği mesajlar yönünden önemli bir kitap olduğu düşüncesindeyim.
Kimi insanların zihinlerinde çokça canlandırdıkları bir ada fantezileri vardır. Genelde toplumdan ve insan ilişkilerinden kaçışı sembolize eder. Ulaşımın kısıtlı olduğu ve insanın kendiyle baş başa kalabileceği, kendine de yetebileceği kurgusuyla bezenmiş bir fantezidir bu. Ada fantezisi genelde ekvator kuşağındadır, her daim tropikal iklim hakimdir. Ha bir de palmiye ağaçları... Palmiye olmazsa olmaz!

Edebiyat geçmişine bakıldığında ilk olarak İbn Tufeyl'in Hay Bin Yakzan ında bir adada yalnız kalan bir insanın kendisi ve çevresiyle olan durumu anlatılmıştır. Hay bin yakzan'da gerçi adanın biricik insanı adada doğmuştur, dış dünyayla perçinleri bozulmamış, kapalı bir ilişkisizliği vardır. Tanrı-Alem-Adem figürünün incelendiği bu kitap daha sonra batı edebi metinlerini etkileyerek Robinson Crusoe un doğumuna sebep olmuştur. Robinson Crusoe ise bilinçli bir seçim değil de bir mecburiyet sonucu ada yaşamına girmiş bir acaip adalı'dır. Onun kendisi ve çevresiyle girdiği amasız mücadele anlatılmıştır. Başka bir örnekte, Sineklerin Tanrısı dır. Eser, mahrumiyet durumundaki insan davranışları ve hiyerarşinin acımasızlığı üzerine yoğunlaşmıştır. Çocuk hiyerarşisi !

Dinsel metinlerde de adalı insana dair anlatımlara değinilmiştir. El-Münziri'nin Tergib ve Terhib isimli eserinde Hz. Muhammed'den adada tek başına yaşayan bir insanın yaşamı ve neticesinde, ahirette ki durumu hadis olarak aktarılmıştır. Dinsel metin de olsa kanaatimce konuya dahil edilebilir.

Esere girersek, kitaba daha çok deneme demek yerinde olur. Kısa bir kitap ve olaylar örgüsünün hızlı bir şekilde gerçekleştiği de görülebilir. Dolayısıyla eserde anlatılan konulara dair ne söylesem spoiler vermiş olacağım için, içeriği kısaca ifade etmem gerekirse; Ada'da yaşamayı seçmiş bir insanın kendisi, çevresi (toplum) ve doğa ile alakalı durumuna kısaca değinilmiştir. Ada'daki bir insanın yaşamı kısaca üç farklı örnekle anlatılmıştır diyebilirim. Üç örnekten her biri farklı bir insan-ada ilişkisini ortaya koyar. Keyifli okumalar dilerim.
kitabı okuyanların çoğu aksine benim gözüm çok tutu bu Ölen Adamı ın hikayesi
kabul çoğu satırda binlerce kelime tekrarı vardı bu yüzden neyin ne olduğunu anlamak zordu ve ipin ucunu çok çabuk kaçırma ihtimaliniz baya vardı
belki şiir altyapımdan dolayı kayboluşlarım kopuşlarım küsürce olmadı
yani beğendim şiirden haz alanlar ve mistiklillere tavsiyece tavsiye ederim
ki alın size küsüratça kafka vari saramagoca
D.H Lawrence'in Günahkâr Ruhlar'ı, 1912'de, Helen Corke'un 1909'da yazdığı "Tatlı Su Günlükleri'' (Freshwater Diary) 'inden ilham alarak yazdığı bir kitaptır.

Günahkâr Ruhlar, orta yaşlı bir müzisyen (keman öğretmeni) olan Sigmund'un trajik hikayesini konu alır.

Sigmund uzaktaki bir adada genç sevgilisi ve aynı zamanda keman öğretmenliğini yaptığı Helena ile kısa bir tatile çıkar. Bu tatil, Sigmund'un hayatı için koca bir çıkmaza dönüşür. Çünkü, evine geri döndüğünde karısı Beatrice ve çocukları onu büyük bir nefret ve kırgınlıkla karşılayacaktır.

Yanında tek mutlu olduğu kişi sevgilisi Helena olmasına karşın onunla olmak, Sigmund'u büyük bir vicdan azabına sürükler. Aynı zamanda evde olmak, ailesi tarafından sevilmemek ve saygı görmemek de onun için olası bir hayat değildir.

Helena'ya aşık olsa bile, onunla bir hayat da mümkün değildir.

Çaresizce odasına kapanır, evde aileden kimseyle iletişime geçmez, mektuplarına cevap vermez. Sonunda geleceğini, ne yapacağını, nerede olacağını düşünmek ona azap vermeye başlar. Müthiş bir kararsızlık.. Ve umutsuzluk onu intihara sürükler.

Kitap bu şekilde.. Devam eden bazı olaylar daha var.

Kitap hakkındaki yorumuma geçeyim. Öncelikle kitabın bitmesine bir 80 sayfa kala eserin melankolisinin içine dalabildim. Çünkü saygıdeğer Lawrence'in o zamana kadar yaptığı tasvirler ve Helena şunu dedi, Sigmund şunu yaptı şeklinde ifadeler birbirine oldukça fazla benziyordu. Sürekli kendini tekrarlayan olaylar ve sözler çok sıkıcıydı. Kitaba bi iki ay önce başlamış olmam ve yeni bitirmem de neden böyle düşündüğümü açıklıyor sanırım :)
Kitap oldukça romantik. Ve kahramanların her birini anlamak zordu, mesela, yaşamak onlar için büyük bir haz mı yoksa büyük bir acı mıydı?, gerçekten birbirinden nefret mi ediyorlar yoksa çok mu seviyorlar anlamıyorsunuz bi süre. Özellikle Helena'nın o zamanda teşhisi konulsaydı bipolar olması olasıydı.

Bazı cümlelerin fazlasıyla etki alanına girdim. Zaten onların çoğunu alıntı yaptım.

Sonunda üzülüyorsunuz ama kitap bittiği için değil gerçekten trajik bir sonu olduğu için.

Benden bu kadar. Keyifli okumalar.
Lady Chatterley'in Sevgilisi kitabını Can Yayinlarindan Akşit Göktürk çevirisiyle E-pub formatında okudum. Yeni baski ve cevirisinde Lady Chatterley'in Aşığı adının kullanılması daha uygun görülmüş sanırım. "Sevgili" ibaresi "Aşığı" ibaresinden daha masum kalıyor muhakkak... Ama kitap okadar da masum gelmedi yazıldığı döneme...
Kitap 1928'den 1960'a kadar İngiltere vd Amerikada yasaklanmış. Victoria dönemi etksinin sürdüğü ahlâk anlayışına, sınıfsal farklılıkların sebep olduğu zorluklara, eziyetlere bir baş kaldırı var kitapta.
Kadını evde oturan kocasına hizmet eden, çocuk doğurmaktan ibaret sayan cinsel açıdan hiçbir tutkuyu yaşamasına izin vermeyen bir anlayışı delip geçen bir kadın profili sergileniyor kitapta...
Bunda ne var diyebilirsiniz tabii ki...
"Yasak Aşk"
Yasak mı tam olarak bilemedim aslında... , Karisinin sirf cocuk sahibi olmasi icin baskalariyla birlikte olmasina izin veren belden asagisi sakat bir koca ve kizinin aldatmasina izin veren bir baba var... Kadın dayanismasi mi desem ne desem bilemedigim bir kiz kardes ve hasta bakici bir kadinin durumu olağan karşilamasi var bir de... Tek sorun, her seyi kaosa ceviren sadece Lady Chatterleyin aşığının bir koru bekcisi olması.... Cunku alkıs almasi icin kendi siniflarindan biri olmaliydi... Lord olmaliydi Sör olmaliydi vs... Victoria dönemine inat düşüncelerde bir soysuzlaşma mevcut. Kimsenin kabul edemeyeceği düşünceler...

Anneligi tatmak isterken kendini ask dolu tutku dolu bir heyecanda bulan Connie (Lady Chatterleyn) ile "yaşamın özünü bir kadınla gerçek bir ilişki" olarak gören Oliver Mellors 'un gayri ahlaki iliskisini okuyoruz kitapta.
Öyle satırlar var ki, birçok kadının düşünmekten bile korktuğu... Ve öyle satırlar var ki bir erkegin bilmek istemeyeceginiz düşünce ve tutkulari...
Yazarın, özellikle bir kadin gözünden dunyaya bakisini ve kadina dair ruh cözümlemerini cok basirili buldum.
Cinselligi hayatin merkezine alan ve yücelten ifadeler cok sık yer aliyor kitapta...Kitabin ortalarindan sonra bu mevzunun detaylı olarak anlatilmasi ve karakterlerin düsünce tarzlari sıktı biraz...
.... ....
" İnsanlar da doğal çevre gibi bitkin, biçimsiz, bıkkın, arkadaşlıktan uzaktı."
....
"Hayır evreni zehirleyen insandır."

Cinsellik dısında kitaba hakim olan diger bir konu da Sanayi Devrimi idi...
D.H. Lawrence okudugum hemen her kitabinda sanayilesmeye değinir. Ama bu kitapta daha yogun islenmis... Ingiltere icin sanayilesme zor bir surec olmus. Bacalardan cikan gri dumanlar, tarihi mekanlarin yikikip yerine tuglali binalarin yapimina kadar cevresel ve ekonomiksel degisim zamanin Ingilteresini oldukca etkilemis. Sinifsal farkliliklarin ortadan kalkmasini isteyen isciler, dunyaya sesini duyuran sosyalizm ve bolsevikligin ruzgarina kapilan genclik... ama yine de akli havada, devamli para harcayip eglenceden geri kalmayan genclik...

Okuyanlar bilir Lawrence kendini mutlaka bir karakterde gizler...
Sanayi devrimine, tarimda makinelesmeye gecise olan tepkisi , doganin tahrip edilmesine yönelik hassasiyeti , zatürre gibi bir hastaliga yakalanmasi, kâtiplik yapmasi gibi özelliklerle koru bekcisi Oliver Mellors karakterinde vücut buluyor Lawrence...

Ve son olarak ...
Lawrence yine kendine has bir sonla bitiriyor kitabi... Anında perdeyi kapatıyor.. Devami biz okurlarin hayal gucune birakiyor herhalde... Üslup olarak akici bir dili var kitaplarının... Kolay okunuyor ve mutlaka toplumsal sorunlara cesurca deginiyor. Kitabi, yazarı ve yasadıgı donemi ogrendikten sonra okumanizi tavsiye ederim. Yoksa bir önyargı oluşabilir yazar hakkında...
Bu kitap kendi ulkesinde dışlansa da ilk olarak Floransa'da basılmıs olduğunu da belirtmeden gecmeyeyim. Ve Ingilterede yasak kalktiginda iki yüz bin kopya satmış...
Velhasıl...
Yazarin okudugum diger kitaplarina gore daha alt seviyede buldugum icin 7 puan verdim kitaba.. Bence yine de iyi bir puan..:)

Bazı kitaplar, yıllar gecse de toplumda değisen bir şey olmadığını bagirir ya yuzumuze... Sanirim bu da onlardan biriydi...
Iyi okumalar...
Ölen , sonra dirilen, dünyada kefenini sürüye sürüye dolaşmaya başlayan bir adam...
Peki bir fark var mıydı ?Kendinde ya da yaşayanlarda...
Kısa , metaforlu bir hikaye... Bazen okurken dağıldım bazen geri döndüm hikayeye.

Sonuç ölsek ve geri dönsek bu dünyaya, biz yine o bildik biz olurduk her halde, günahımızla,
sevabımızla,
saçmalıklarımızla
ve
zalimliklerimizle!!!

"Garip dünya, garip doğrusu; hem kirli hem de temiz. Ben de öyleyim işte...
her şeyin kaynaşması içinde de yalnız kalacağım. Hep yalnız, her şeyden çok, yalnız..."
(39/78)

Yazarın biyografisi

Adı:
D.H. Lawrence
Tam adı:
David Herbert Richards Lawrence
Unvan:
İngiliz Yazar
Doğum:
Eastwood, Nottinghamshire, 11 Eylül 1885
Ölüm:
Vence Fransa, 2 Mart 1930
David Herbert Richards Lawrence (d. 11 Eylül 1885 – ö. 2 Mart 1930), 20. yüzyıl İngiliz yazarıdır. Roman, şiir, tiyatro oyunları, denemeler, gezi kitapları, edebiyat eleştirileri, yazmış, çeviriler yapmıştır. Eserlerinde modernizm ve endüstirileşmenin birey üzerindeki yabancılaştırıcı etkisi üzerinde durmuştur.

Yazar istatistikleri

  • 68 okur beğendi.
  • 436 okur okudu.
  • 25 okur okuyor.
  • 712 okur okuyacak.
  • 14 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları