Daniel R. Denicola

Daniel R. Denicola

Yazar
8.5/10
2 Kişi
·
15
Okunma
·
5
Beğeni
·
79
Gösterim
Adı:
Daniel R. Denicola
Unvan:
Yazar
"Cehaletin her formu, bağnazlık ve kibirle yoldaşlık ettiğinde özellikle tehlikelidir. Goethe'nin de dediği gibi : " Eyleme geçmiş bir cehaletten daha korkunç şey yoktur."
Adaleti simgeleyen ikonik heykeller kör değildir, gözleri bağlıdır. Heykeldeki kadının cehaleti bir mesuliyet değil, bir stratejidir. Antik çağlardan beri stratejik cehalet, adaleti teşvik etmek için kullanılır ve hakkaniyetli bir şıktır. Yargıç ve jüri aksi halde önyargıyla karar verebilecekken ayrıntılara dair bilgiyle perdelenir.
Karnelerdeki benzer karakter tahlillerinin çeşitlemeleri totaliter rejimle yönetilen ülkelerde oldukça popüler olduğunu daha sonra öğrendim. Ancak öğrenime daha doğrudan ilişkin olan daha başka karakter özellikleri de vardı: Dersleri dikkatle dinleme, kabiliyet geliştirme ve irade gücü kazanma. Epistemik değerler ile tanışmam böyle oldu. Demokratik epistemik topluluklarda, okul yetkilileri "bağımsız düşünme" ve "sonuca mantıkla varma" gibi karakter özellikleri de ekleseler daha iyi olurdu ama yine de hâlihazırdaki listeler önemli özellikleri ele alıyor, belki de daha temel olanları.
Hele ileri demokraside, politik cehalet, özellikle rahatsız edicidir. Tiranlar ve otoriter sistemlerin diğer savunucuları, cahil seçmene sahip olmanın avantajlarına ezelinden beri şükran duymuşlardır. On sekizinci yüzyık filozofu Claude Adrien Helvétius şöyle bir gözlemde bulunmuştur: "Bazı politikacılar cehaleti hükümdarın otoritesinin idamesi, tahtının desteği, şahsının güvenliği için münasip görür. Tebaanın cahilliği gerçekte ruhban sınıfı için de münasiptir."
320 syf.
·10 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kitabevinde felsefe kitaplarına rastgele göz atarken karşıma çıktı bu kitap. İsmi ilgi çekici geldi en başta. Hatta iddialı bir isim olduğunu da düşündüm "Cehaleti Anlamak". İçimden "Anlaşılmaz yaşanır" gibi soğuk bir ironi yaptım ve biraz incelemek istedim. O sırada, yanımda diğer kitaplara göz atan bir kadın ( sanırım kitabın ismi onun da ilgisini çekti :D) kitabı ne taraftan aldığımı sordu. Baktık ki, son kitap benim elimde. Haliyle üzüldü biraz. 10 saniye erken davranarak kendisini cahil bırakmaya sebebiyet verdiğim için özür dilerim :// Bu gereksiz bilgiyi verdikten sonra, kitabın incelemesine gelirsek;

Yazar, kitabın başlangıcından birkaç paragraf sonra, cehaletle ilgili sorular sormaya başlıyor:
》 Hepimiz cahil olduğumuz için mi, cehalet böylesine elini kolunu sallayarak rahatça geziniyor?
》 Yoksa, yeterli bilgiye sahip olamadığımız için mi cehaletle baş edemiyoruz?
》 Peki ya gerçekten kendi cehaletimizin yaratıcısı olabilir miyiz?
》 Cehaletin de bir kültürü olabilir mi?
》 Cehalet doğası gereği bilgim dışında olduğuna göre, cehaleti nasıl anlayabilirim?
》 Cehaleti anlamaya dair her girişim onu değiştirmek, her başarılı girişim onu mahvetmek anlamına mı gelmeli?
》 Bilgi nedir? Bilginin ne olduğunu bile bilmiyorken bilginin eksikliğini bilmeye nasıl cüret edeceğiz?
》 Bildiğim şeyi nasıl bilebilirim?
》 "Nasılını bilmemek" bir cehalet türü müdür?
》 Unuttuğumuz veya hiç öğrenmediğimiz şeyler aynı epistemik konumda mıdır?
》 Platon'un Devlet'indeki "mağara alegorisi" bize cehaletle ilgili neyi anlatmak istiyor?
》 Bilmediğini bilen birisi için, cehaletini azaltma yolu, çok daha kolay katedilebilir ama ya bilmediğini bilmeyen birisi bunu nasıl öğrenir?
》 Yanlış bir inanca inanmak da, az da olsa bir bilgi seviyesinin olduğuna işaret eder mi?
Vs. Vs. Vs.

Kitapta cevap verilen tüm soruları aktarabilmem mümkün değil ama kitapta bahsedilen ve en çok ilgimi çeken iki olaydan bahsetmek istiyorum: Platon'un mağarası ve Cennet bahçesi.

Nedir Platon'un mağarası? Şudur efenim: İnsanlar bir mağarada, bacaklarından ve boyunlarından zincire vurularak karanlığa hapsolmuşlardır. Hareket edemezler. Doğduklarından beri bu mağaraya hapsoldukları için dışardaki hayata dair anıları hatta o hayatın ne olduğuna dair fikirleri yoktur. Sadece, mağara duvarına yansıyan, tanımadıkları objelerin hareket eden gölgeleri vardır; arkalarında duran ve yalanlar söyleyen titrek bir ateşle aydınlanmaktadırlar. Bu gölgelerin ve hiç görmedikleri bekçilerinin yankılanan seslerinden başka hiçbir şey bilmemektedirler. Yani hayatlarını cehaletle devam ettirmektedirler.

Bu sahneyi zihnimizde canlandırdığımızda, içimizi türlü türlü sıkıntıların bastığını hissederiz. En basitinden, kendimizi özgür hissetmeyiz. Özgürlüğün ilk hali hareket edebilmektir çünkü. Hareket edebildiğimizde bir şeyleri deneyimleyebiliriz, öğrenmenin ilk adımlarını atabiliriz. Cehaleti de; öğrenmeyle,, deneyimlemeyle azaltabilir veya yok edebiliriz. Yani cehaleti yenebilmenin ilk adımı, özgür olabilmektir. Çünkü ancak o zaman o mağaranın dışına çıkıp; hareket eden şeyin gölgeler değil de, gölgeleri oluşturan objeler ve objelere yardımcı olan ışık olduğunu bilebiliriz. Hiç görmediğimiz bekçilerin yankılanan o seslerine körü körüne inanmak yerine, doğruluğunu yanlışlığını kendimiz öğrenerek, kendimiz deneyimleyerek bir sonuca varabiliriz. Tıpkı, gece karanlıkta, kapının arkasında duran elektrik süpürgesini canavara benzetmek gibi. Karanlığın bize gösterdiği şey "canavar." Ama biz harekete geçebilir ( yani özgür olabilir) ve o ışığı açabilirsek, canavarın aslında basit bir elektrik süpürgesi olduğunu görebiliriz. Körü körüne, karanlığın bize verdiği şeye inanmayı seçersek de, ömrümüz boyunca inandığımız şeyin korkusuyla yaşar gideriz. (Yaşamak denilebilirse)

İkinci olarak bahsetmek istediğim konu ise: Cennet bahçesi.

Aslında bilindik bir hikayedir bu. Kısaca anlatmak gerekirse; Tanrı, Cennet'e bir bahçe bahşeder. Erkeği ve kadını yaratır. Tanrı'nın yarattığı bu mahluklar bahçenin bakımıyla ilgilenmek ve onunla mesut olmakla, bahçenin ödüllerinden istifade ederek yaşamakla görevliydi. Masumlardı ve utanç hisleri yoktu. Bu mutluluğu korumaları için tek yapmaları gereken özel bir ağacın meyvesini asla yememeleriydi; iyiliğin ve kötülüğün bilgisinin ağacıydı bu. Bu bilgi onlara yasaktı. Yasağa uydular ta ki kurnaz yılan ortaya çıktı ve onlara açıkça Tanrı'nın yalan söylediğini söyledi. Bu meyveyi yerlerse gözlerinin açılacağını, iyiyi ve kötüyü bileceklerini ve kendilerinin de Tanrı gibi olacağını söyledi. Her ne kadar tereddüt etseler de Havva meyveyi tadar ve Adem ile paylaşır. Sonrası malum, Tanrı ilk olarak yılanı, sonra kadını, sonra adamı lanetler. Onları cennetten kovar, acı çekmek, çalışmak ve ölmek üzere sürgüne gönderir. "İnsan artık bizden biri gibi oldu, iyiyi ve kötüyü biliyor. Hayat ağacından yemesine ve sonsuza kadar yaşamasına müsaade edilmemeli."

Bu hikayeyi ( her ne kadar daha farklı şekilde anlatımlar olsa da) dinî olarak yorumlamaktan ziyade, konumuz olan cehalet bazında yorumlamak gerekirse; yazara göre Adem ve Havva'nın cennetten kovulmadan önceki halleri, cehalet olarak değil "masumiyet" olarak anlaşılması gerektiğidir. Ve merak, özellikle yasak bilgiye ilişkin olanı, mutlu masumiyeti yok eder demiştir.

Ancak ben, cennetten kovulmadan önceki hallerinin masumiyet olduğunu düşünmüyorum ve bu noktada yazardan ayrılıyoruz :) Çünkü ağacın yasaklandığını, yılan gelmeden önce de biliyorlardı ve bu ağacın neden yasaklandığına dair bir sorgulama içerisinde değillerdi. Bu bakımdan "masumiyet" olduğunu değil, "cehalet" olduğunu düşündüm. Eğer yasaklanan bir ağaçtan haberleri dahi olmasaydı, bu masumiyet olarak değerlendirilebilirdi.

Cennet bahçesi ise; bilginin peşinde olmanın bize sadece bilgiye ulaşmanın mutluluğunu vermeyeceğini; bilgiyi arttırdıkça, cehaleti azalttıkça, yok etmeye çalıştıkça bize kat be kat acı da vereceğini göz önünde bulundurmamız gerektiğinden bahseder. Çünkü gerçek bilgi, farkındalığı arttırır. Farkındalığı artan bir insan da, etrafındaki olaylara toz pembe bakamaz ve gördüğü gerçekler acı vermeye başlar. Ama aynı zamanda bilmenin ve öğrenmenin rahatlığı içindedir.

Günümüze de uyarlanabilir bu. Öğrenme ve öğretme yolunda, kendi farkındalıklarını başkalarına da bir nebze olsun bulaştırma yolunda, hem kendi cehaletlerini azaltmanın hem de başka cehaletleri yok etme yolunda ilerleyen insanların hapislerde veya toprağın altında olduğuna, "farkındalığı" olan her insan şahit. Diğerleri de zaten "cehalet mutluluktur." mottosuna devam etmekte.

Kitapta geçen, John Milton'un şu sözüyle de incelememi bitirmek istiyorum:

"Orada bir ağaç var ve meyvelerini yemeleri yasak! Peki bilmek yasak mı? Kuşkulu ve mantıksız bir durum. Tanrı bunu neden kıskansın ki? Bilmek günah olabilir mi? Ölüm olabilir mi? Cahil mi kalacaklar? Bu mu onların mutluluğu? İtaatlerinin ve imanlarının kanıtı bu mu?"

İyi okumalar :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Daniel R. Denicola
Unvan:
Yazar

Yazar istatistikleri

  • 5 okur beğendi.
  • 15 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 31 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.