Daphne du Maurier

Daphne du Maurier

Yazar
8.2/10
50 Kişi
·
145
Okunma
·
13
Beğeni
·
2193
Gösterim
Adı:
Daphne du Maurier
Tam adı:
Dame Daphne du Maurier
Unvan:
İngiliz hikaye, roman ve oyun yazarı
Doğum:
Londra, İngiltere, 13 Mayıs 1907
Ölüm:
Fowey, Cornwall, Birleşik Krallık, 19 Nisan 1989
Dame Daphne du Maurier (13 Mayıs 1907 – 19 Nisan 1989) İngiliz hikaye, roman ve oyun yazarı.

Romanlarından Rebecca (film uyarlaması 1941'de En İyi Film Oscar'ını kazandı) ile Jamaica Inn ve kısa hikayelerinden The Birds veDon't Look Now başta olmak üzere birçok çalışması sinemaya uyarlanmıştır.

Büyükbabası oyuncu ve yazar George du Maurie, babasıysa oyuncu Gerald du Maurier'dir. Ablası Angela da yazardı ve kız kardeşi Jeanne ise bir ressamdı.

Gençliği

Daphne du Maurier, tanınmış bir aktör olan Sir Gerald du Maurier ve aktris Muriel Beaumont'in üç kız çocuğundan ikincisi olarak Londra'da doğdu. Büyükbabası, Trilby romanında Svengali karakterini yaratan yazar ve karikatürist George du Maurier'dir.

Bu bağlantılar ona edebi kariyer kurmasında yardımcı oldu ve du Maurier, erken dönem çalışmalarından bazılarını Beaumont's Bystander dergisinde yayımlattı. İlk romanı The Loving Spirit 1931'de yayımlandı. Du Maurier ayrıca James Matthew Barrie'ye Peter Pan, or The Boy Who Wouldn't Grow Up'ta ilham olmuş Llewelyn Davies çocuklarının da kuzenidir. Küçük bir çocukken babasının ünü sayesinde tiyatronun birçok parlak yıldızıyla tanıştı. Tallulah Bankhead ile tanıştıktan sonra onun gördüğü en güzel canlı olduğunu söylediği kaydedilmiştir.
Maddi hiç bir şey kalmaz arkamızda, ne bir firteke, ne bir boş aspirin tüpü, ne de bir yastık arkasında unutulmuş mendil ama arkamızda tarifi imkansız bir şeyler kalır, hayatımızın bir ânı, bir nevi varlık kalır arkamızda...
Gecelerce kaçtım, günlerce kaçtım ondan. Kaçtım gök kubbesi altından. Düşüncelerimin labirentine dalıp kaçtım. Gözyaşlarıma gömülüp saklandım ondan. Unutmak gülmek nedir? Sarp yamaçlardan indim. Müthiş uçurumlar aştım. Kavi adımlarıyla peşimi yine bırakmadı...
Derler ki, insanlar ıstırap çekerse daha kuvvetli ve daha iyi olurlar. Dünyada yükselebilmek için ıstırap ateşi ile yanmak lazımdır.
Şimdi pencerede küçük kuşlar vardı. Gagalarının yumuşak vuruşundan, kanatlarının hafif hışırtısından tanımıştı. Şahinler pencereye gelmemişlerdi. Saldırılarını kapıya yöneltmişlerdi. Nat yarılan tahtanın parçalanırken çıkardığı sesi dinlerken düşünüyordu. Vuran gagaların, içeriyi gören gözlerin gerisinde bu küçücük beyinlerde kim bilir kaç milyon yıllık anı birikmişti. Bu birikim şimdi onları makinaların usta şaşmazlığıyla insanoğlunu yok etme içgüdüsüyle harekete geçirmişti.
Bir gün -bütün öbür günler gibi bir gün- gelecekti ki, dönüp arkamıza bakınca çocukluğumuzun bir gölge gibi bizden uzaklaştığını, gerilerde kaldığını görecektik. Geriye dönmek istesek bile dönemeyecek, o gölgeyi bir daha elimize geciremeyecektik. Ilerlemek devam etmek zorundaydık. Bu düşünceden ne kadar korkarsak korkalim, adımımızı geleceğe doğru atmak zorundaydık.
Daphne du Maurier
Sayfa 64 - Güven yayinevi
62 syf.
·4 günde·Beğendi·5/10
Aynı adla beyazperdeye de uyarlanan filminin daha korku dolu ve daha doyurucu içeriği olduğunu söyleyebilirim bu eser için.

Bu nedenle " Kuşlar " kitabı bu bağlamda biraz kısa ve eksik kalmış gibi hissini veriyor.

Tavsiye eder, iyi okumalar dilerim.
460 syf.
·10/10
Daphne Du Maurier!
Bu yazarın nasıl olurda kitapları artık yayımlanmaz aklım almıyor. “Rebecca” çok duydum, çok methettiler. Artık yayımevleri basmadığı için sahaf sahaf gezip sonunda bulduğum bir kitap oldu ve iyi ki de oldu. Gotik ve psikolojik gerilim türünde enfes bir kitaptı. Kitap türü bakımından (ve içeriği bakımından da diyebiliriz) bana birazcık Jane Eyre’ yi hatırlattı. İtiraf etmeliyim ki aşk klasiklerini seviyorum, ve yine itiraf ediyorum işin içinde gizem , kasvet ve tuhaf olaylar örgüsü var ise o kitaba aşık oluyorum.
Ana karakterimiz kadın bir mürebbiye. Adı sanı belirtilmiyor sadece “Mrs Winter” olarak geçiyor. Bunun sebebi de Max Winter adlı zengin, malikane sahibi olan bir beyefendi ile evlenmesi. Her şey ana karakterimizin bu beyefendi ile evlenmesiyle başlıyor. Malikaneye yerleşen ana karakter bir türlü uyum sağlayamıyor. Sebebi ise “Rebecca” yani bizim Maxim’in ilk eşi. Çok sevdiği, biricik aşkı ,ruhunu kaza sonucu denize teslim eden dillere destan güzel Rebecca. Bizim ezik ruhlu , yeni Bayan Winter’ımız ise bir türlü Rebecca’yı aklından çıkartamıyor çünkü çıkarttırmıyorlar. Bütün malikane Rebecca’yı tapar şekilde seviyor ve hala evde ,malikanedeymiş gibi davranıyorlar. Bizim yeni gelinde kafayı sıyırıyor tabii. Müdahale de edemiyor , üstelik korkuyor da malikanede çalışan hizmetlilerden. Ne vasıfsız durum bu yahu! “Biri şu kadına malikanenin sahibi olduğunu söylesin.” Diye diye yeni geline sövmüşlüğüm doğrudur. Kitapta şirret bulduğum ve nefret kustuğum baş karekterlerden biri ; Mrs Danvers! Hizmetçi! Evet hizmetçi! Lakin zannedersiniz malikanenin sahibi o. Bizim yeni geline de yapmadığını bırakmadı şirret kadın. Kendisi “Rebecca” ya aşık olduğu için yeni gelini her türlü psikolojik buhrana soktu.. Beyefendi ile yaş farkınız, yetiştirilme standartlarınız sürekli Rebecca ile kıyaslanışı cart curt..
Mrs Danvers için başlı başlına bir gotik öge dememiz yanlış olmaz. Suratsızlığı, sert tavırları, konuşmaları, insanı aşağılayan cinsten bakışları.. Yeni geline ne kadar kızsam da ben bile yer yer gerildim.Psikolojik gerilim ve gotik türünde unutamayacağım ve okurken şaşırtan kitaplardan birisi oldu kesinlikle. Eğer Jane Eyre, Uğultulu Tepeler gibi kitaplardan hoşlanıyorsanız bir şekilde temin edip okuyunuz efenim.

Bundan sonrası spoiler içeriyor;

Yeni gelinin psikolojik durumunu da çok güzel analiz ettik. Gerçekleri öğrenmeden önceki davranış tutumu ile öğrendikten sonra kendine gelen öz-güveni görmemek mümkün değildi. Bence feminist bir okuma bile yapılabilir. “Rebecca” şu ana kadar okuduğum en zeki kadın karakterdi kesinlikle. Beni çok etkiledi. Ölümünün bile kendi isteği ile olduğu konusunda da her bahse varım. Bence karşı tarafı kendini öldürtmek için kışkırttı. Kışkırtınca karşı taraf tarafından öldürüleceğini biliyordu. Ve bana soracak olursanız kesinlikle ve kesinlikle (şirret) “Rebecca” kazandı!.
62 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Kitap yarım bırakılmışlık duygusu içinde soru işaretleriyle dolu olarak bitiyor. Kuşlar, insan türüne neden savaş açmıştı? Kuşlar, insan türü için neden tehdit haline gelmişti? Bu ve benzeri sorulara teşvik ediyor yazar. Kitabın etkisi kitap bittikten sonra bir süre daha devam ediyor, kurgunun yarım kalmış gibi gözüken belirsizliğiyle. Soğuk savaş atmosferinden fazlasıyla etkilendiğini düşündüğüm bir kitap.
62 syf.
·Beğendi·9/10
Birçoğumuz Alfred Hitchcock’un “Kuşlar” filmini duymuş ya da izlemişizdir ancak bu filmin bir kitaptan esinlenerek yapıldığını sanırım birçoğunuz benim gibi ilk kez öğreniyor. Bu kitap filmle aynı adı taşıyan Maurier’in kitabıdır. Bazı kitaplar kısadır ama çok şey anlatırlar, bu söz bence bu kitap için söylenmiş. Ortada çok basitmiş gibi görünen bir olayın altında pek çok anlam ve sır saklı. Bu yönüyle kitap bende daha da bir hayranlık uyandırdı. Kitaptaki olaylar ve anlatım gerçekten çok gerçekçi ve merak uyandırıcı. Yazar oluşturduğu çevreyle, bilinmezliklerle, korkuyla okuru germeyi fazlasıyla başarıyor.

Olaylar küçük bir İngiliz sahil kasabasında, 2. Dünya Savaşından kısa bir süre sonra, Soğuk Savaştan önce, buz gibi bir havada, soğuk rüzgârların estiği, doğanın tümüyle kabuğuna çekildiği, kuşların kafayı yediği bir Aralık ayında geçiyor. Bir ailenin yanında çiftçi olarak çalışan Nat zamanının çoğunu yalnız başına kuşları seyrederek geçirir ve bir gün kuşlardaki garipliği sezinler, üstelik birtakım kuşların ufak çaptaki saldırılarına bile uğrar, bunun üzerine çiftlik sahiplerini uyarır, ancak etrafındaki hiç kimse bu uyarıları dikkate almaz. Zaten bu kuşbeyinli yaratıkların saldırılarını dikkate almayanlar ilk ölenler oluyor. Radyodaki haberlere kalırsa ortada henüz garip bir durum yoktur. Haberler onu yatıştırmaz, sanki bu doğal tehdidi dikkate alan bir tek kendisiymiş gibi hisseder. Olaylar ilerledikçe hükümet ve askeri yetkililer yapacak hiçbir şeyin olmadığını söyleyince bir savaş gazisi olan Nat ne yapacağını bilir ve kendini ve ailesini kuşlardan korumak için başının çaresine bakar ve hazırlıklar yapmaya başlar. Burada güçlünün hayatta kalması söz konusudur artık. Hikâye bu kadar basit işte. Zaten karakter yönüyle oldukça kısır. Yani tüm hikâye Nat’in hayatta kalmasına ve ailesini kurtarmasına dayanıyor. Ancak Nat ne kadar hazırlık yapsa da yine de doğanın saldırısı karşısında acizdir.

Kitapta kısıtlı, sınırlı bir bakış açısı ve anlatım tekniği var. Nat ne görüyorsa ya da biliyorsa biz de onu görüyor ve biliyoruz. Her şeyden Nat’in haberdar olduğu ölçüde haberdar oluyoruz. Nat’in yaşam savaşı kitabın sonuna kadar sürüyor ve sonunda kara gün için sakladığı çok değerli purosunu yakması sanırım kaçınılmaz sonu, kuşlar tarafından öldürüleceğini kabul ettiğini gösteriyor. Kitap da burada bir anda bitiyor. Okuyucu sanki kitabın eksik kaldığı hissine kapılıyor.

“Kuşlar” son derece metaforik bir yapıya sahip. Kuşları isteyen istediği şeye benzetebilir ama hiç kuşkusuz bu kitap akla savaşı çağrıştırıyor. Kuşların kamikaze tarzındaki saldırıları 2. Dünya Savaşı sırasında düşman uçaklarının Londra’yı hava bombardımanına tutmasını, masum ve çaresiz sivil halkın acımasızca katledilmesini akla getirmiyor mu sizce? Bunun yanında bu saldırılar kitle imha silahlarının dehşetini ve korkusunu da akla getiriyor desek yanlış söylemiş olmayız. Radyodaki haberlere göre bu felaket o kasabayla sınırlı değildir, şehirlerde durum çok daha vahimdir. Buradan bu felaketin yöresel değil çok büyük bir alanı kapladığı sonucuna varabiliriz. Kuşlar bir yandan nükleer savaşı da çağrıştırıyor diyebiliriz. Çünkü her yerdeler ve her an saldırıya hazırlar. Bacadan, pencereden, kapı altlarından her delikten girmeye çalışırlar. Ancak saldırı zamanları gel-git saatine göredir. Nat ister istemez yiyecek bulmak üzere evinden kuşların saldırılarının bittiği saatlerde çıkmak zorundadır. Çıktığında bütün kuşlar kendisine bakmaktadır. Kuşların hiçbir şey yapmadan onu izlemeleri ortada bir nükleer radyasyon tehdidini akla getiriyor. Başka bir yorum da kitapta kuşlardaki tuhaflığın doğru rüzgârıyla alakalı olduğu telaffuz ediliyor. Doğu rüzgârı kitapta sık sık geçiyor. Aslında ortada rüzgâr yoktur, komünizmin Batı Avrupa’da ve Amerika’daki olası tehdidi vardır. Kitabın çıktığı yıllarda komünizm Batılı demokrasiler için en büyük tehditti. Trigg ve ailesi kuşlardaki doğal olmayan bu davranışın sorumlusu olarak Rusya’yı gösterirler. Rusya o zamanlar komünizmin, soğuk savaş paranoyasının, kötü, sıra dışı ve tuhaf her şeyin kaynağı olarak gösteriyordu. Doğu rüzgârı kuşların gelişi ile ilişkilendiriliyor, yani doğu ideolojilerinin batıya sızmaya çalışması, komünist propaganda hep bununla ilgili. Son olarak kuşların saldırıları karşısında hükümetin insanların güvenliğini sağlamaması sanırım 2. Dünya Savaşı yıllardaki iktidara açık bir taşlama olsa gerek.

Kitapta bence ön plana çıkan başka bir tema da insanoğlunun kibrine ve teknolojiye aşırı güvenmesinin doğa karşısında hiçbir artısı olmamasıdır. Teknolojinin doğa karşısındaki yetersizliğini de düşen uçaklardan anlıyoruz. Modern teknoloji, radyo, silahlar, telefon hepsi doğa karşısında yetersiz kalıyor. Etrafımızdaki dünyayı kontrol edebiliriz düşüncesi, insanın kendini doğa karşısında güçlü sanması burada geçerliliğini yitiriyor.

İlginçtir ki yazar kuşların acımasız ve amansız saldırılarına dair hiçbir açıklamada bulunmuyor. Kuşların derdi insanlardır, kuşların çiftlik hayvanlarına bir kez bile saldırmamaları kuşların hedefinde sadece insanların olduğunun açık bir göstergesi. Komşular tarafından ortaya atılan iddialar ise son derece akıl dışıdır. Sanırım yazar bu konuda cevapları okurdan bekliyor. İnsanoğlunun mantığına aşırı güvenmesi onların gerçek karşısında gözünü kör ediyor. Bu gerçekten çok ciddi bir iddia. Bir anormallik karşısında hemen mantığımıza sığınır ve bu durum mantık dışıysa bunun gülünç ve ciddiye alınacak bir mesele olmadığına kanaat getiririz. Nat’in kendisine kuşların saldırdığını iddia etmesi ve çevresindekiler tarafından alaya alınması sanırım bunun en açık kanıtı.

Düşen uçaklar, radyo sinyallerinin kaybolması, dış dünyadan hiçbir haber alamamaları okura sanki yeryüzünde son kalan insanların onlar olduğunu hissettiriyor. Yazarın da onları savunmasız ve yalnız göstermesi bu hissi daha da güçlendiriyor. Dış dünyadan iyice soyutlanmışlardır. Etraflarında hiç kimse kalmamıştır, tanıdıkları kim varsa ölmüştür. Kim bilir belki yeryüzünde kalan son insanlar onlardır!
62 syf.
·1 günde·7/10
Alfred Hitchcock’un klasikleşmiş 1963 yapımı Kuşlar filminin bu kitaptan uyarlandığını görünce kitap ilgimi çekti. Sanırım şu an kitabın yeni basımı yok. Ancak sahaflarda bulunabilir.

Kitap, denize kıyısı olan küçük bir kasabada yaşayan Nat ve ailesinin birden garip bir şekilde insanlara saldırmaya başlayan kuşlara karşı mücadelesini anlatıyor. Kitabın dili oldukça sade ve olay örgüsü sizi baya meraklandırıyor. Ancak kitap sanki güzel bir romanın başlangıç taslağı gibi. Hatta sonu da her şeyi havada bırakarak olmadık bir yerde bitiyor. Bu konu kısa bir hikaye yerine harika bir roman olabilirmiş. Zira yazarın anlatımı çok hoşuma gitti. İnsanı ister istemez heyecanlandırıyor ama havada kalan sonuyla da hüsrana uğratıyor.
62 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Kısacık ve gerilim dolu bir kitap. Aynı isimle bir sinema filmine de ilham kaynağı olmuş zamanında. Sonu biraz belirsiz bitti ama kitabın en güzel kısmı da yine okuyucuyu belirsizlik içinde bırakan sonuydu. Keşke aklımızdaki sorulara cevap verip öyle bitseydi ama o zaman da bu kitabı özel yapan bir son olmazdı. İncecik bir eser size okurken bir sürü soru sordurup oraya buraya sürükleyecek.
Keyifli okumalar...
319 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Yazari olmak isteyecegim okuduğum en güzel romanlardan. Duygudan duyguya taşıyan, düşündüren, hayati detayları vurgulayarak anlatan enfes bi kitap. Yazarın gözlem yeteneği, psikolojik ve felsefik yaklaşımı insanı derinden etkiliyor boyle guzel kitapların neden basimi olmaz ki.
397 syf.
·3 günde·Beğendi·7/10
fena degil okunur, zamanin cok gerisinde kalmis bazi eski romanlar ki biz bunlara dogal olarak klasikler diyoruz her zaman okunuyor ve her zaman bir baska tad veriyor insana. Yazari sevdigim icin bu eserinide merak ettim ama bana o kadarfazla bir sey vermedi. maden isletmeciligi, kapitalizmin anayapisina sadik patronlar ve onun ailesi yozlasmis bir duzen. bir cok generasyon atlayan bir roman torunun torunu hikayesine almis. Bu zamanin yazarlarindan Somerset'in verdigi duygu zenginligini ne yazikki bu defa burda yazarimiz Daphne du Maurier verememis
288 syf.
·5 günde·6/10
19. yüzyıl İngilteresi'nin kasvetli bozkırlarında geçen hikaye gerilim romanı kategorisinde yer alıyor ancak pek de germiyor açıkçası. Bol betimlemeli, ağır aksak ilerleyen roman, dönemin taşrası hakkında epeyce bilgi içeriyor. Yazarın Rebecca ve Kuşlar romanlarından sonra oldukça yavan geldi bu kitabı bana.

Yazarın biyografisi

Adı:
Daphne du Maurier
Tam adı:
Dame Daphne du Maurier
Unvan:
İngiliz hikaye, roman ve oyun yazarı
Doğum:
Londra, İngiltere, 13 Mayıs 1907
Ölüm:
Fowey, Cornwall, Birleşik Krallık, 19 Nisan 1989
Dame Daphne du Maurier (13 Mayıs 1907 – 19 Nisan 1989) İngiliz hikaye, roman ve oyun yazarı.

Romanlarından Rebecca (film uyarlaması 1941'de En İyi Film Oscar'ını kazandı) ile Jamaica Inn ve kısa hikayelerinden The Birds veDon't Look Now başta olmak üzere birçok çalışması sinemaya uyarlanmıştır.

Büyükbabası oyuncu ve yazar George du Maurie, babasıysa oyuncu Gerald du Maurier'dir. Ablası Angela da yazardı ve kız kardeşi Jeanne ise bir ressamdı.

Gençliği

Daphne du Maurier, tanınmış bir aktör olan Sir Gerald du Maurier ve aktris Muriel Beaumont'in üç kız çocuğundan ikincisi olarak Londra'da doğdu. Büyükbabası, Trilby romanında Svengali karakterini yaratan yazar ve karikatürist George du Maurier'dir.

Bu bağlantılar ona edebi kariyer kurmasında yardımcı oldu ve du Maurier, erken dönem çalışmalarından bazılarını Beaumont's Bystander dergisinde yayımlattı. İlk romanı The Loving Spirit 1931'de yayımlandı. Du Maurier ayrıca James Matthew Barrie'ye Peter Pan, or The Boy Who Wouldn't Grow Up'ta ilham olmuş Llewelyn Davies çocuklarının da kuzenidir. Küçük bir çocukken babasının ünü sayesinde tiyatronun birçok parlak yıldızıyla tanıştı. Tallulah Bankhead ile tanıştıktan sonra onun gördüğü en güzel canlı olduğunu söylediği kaydedilmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 13 okur beğendi.
  • 145 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 110 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.