Deniz Günal

Deniz Günal

Yazar
8.4/10
7 Kişi
·
13
Okunma
·
2
Beğeni
·
379
Gösterim
Adı:
Deniz Günal
Unvan:
Yazar
Doğum:
Ankara, 1964
1964 yılında Ankara’da doğdu. ODTÜ Maden Mühendisliği bölümünden mezun olan Günal, 1994 yılına kadar İstanbul’da çalıştı. Halen ailesiyle Avustralya’da yaşamaktadır. 1999 yılında SBS Radyosu Öykü ve Şiir Yarışması’nda birincilik kazandı. Öyküleri ve şiirleri Adam Öykü ve Adam Sanat dergilerinde yayınlandı. Ada ve Arda adında iki oğlu vardır.
Ne zaman kitabı açıp yaprağa dokunsam içimden ağlamak geliyor. Acıdan kederden değil. Tuhaf bir mutluluk duygusundan. Buna hüzün deniyor değil mi? Hüzün, mutluluğu tatmış birinin yalnızlığı değil mi?
Deniz Günal
Sayfa 65 - İletişim Yayınları
Ve yıllar geçtiğinde belki soracaklar. Neden bazı insanların acısı daha önemlidir diğerlerinden?
Deniz Günal
Sayfa 37 - Artshop, Sanat Dükkanı Yayıncılık
Kimse ayrımsamadı.

İçine çekiliyordu. Usul usul çöküyordu. Bu çöküşün yavaşlığı kimseye bir şey çaktırmadan ölüme varabilirdi. Dünya değişiyor. Herşey hep kötüye, anlamsıza, tuhafa dönüyor. Üstelik insan yaşlandıkça bunu daha iyi görüyor. Hatta sanki, insan yaşlandığı için değil de, bu anlamsızlık, tuhaflık, saçma sapanlık son hadde vardığı için pes edip ölüyor. Eski, güzel günlerine beyaz kefen gibi sarılıp sarmalanarak.
Deniz Günal
Sayfa 93 - Artshop, Sanat Dükkanı Yayıncılık
115 syf.
·22 günde·Beğendi·10/10
Bir masal âleminde gibi hissediyorsunuz okurken kendinizi ama hakîkî bu “masal.”

“Uzman”larının berbat ettiği, uzmanı olmayanların da “eğitim şart” reklam sözünü dillerine pelesenk edip deyimleştirerek içini boşaltıp tüy diktiği o “eğitim”in esâsında ne olduğunu ve her derde devâ olabileceğini öyle yalın, içten bir üslûpla anlatıyor ki, nasıl okuyup bitirdiğinizi farketmiyorsunuz bile… Sonra da yüreğinizde, bu kitabın herkes tarafından okunması gerektiğine dâir zaptolunmaz, kıpır kıpır bir isteğin coşkusuyla umutlarınızı parlatıyorsunuz…

“ Köylülerim uğurlamaya geldi. Ahmet amca dedi ki: Hoce sen gitmeyesen askere, sen burada kalasan, senin yerine ben giderim.

Köylülerim dedi ki: Gitme hoce, biz seni çok seviyoruz, sen gidersen buraya iyi adam gelmez.”

Böyle güzel bir roman kahramanını tanımak, hâlâ yüreğindeki katıksız insan sevgisiyle öteki “dağ çiçeklerini” yetiştirmesine de tanık olmak ayrı bir mutluluk verdiği gibi, ara ara solgunlaşan umudun ışıltısını da tâzeliyor…

Romanlaştıran Deniz Günal ve sevgili Edip “hoce”lerin, “canım öğretmenim”lerin hiç tükenmemesi dileğiyle…
120 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Çocukluğuma götürdü, tanıdık mahallelere, bahçelere… Çok beğendim. Öykülerdeki benzer vakitlerde geçmesi mi çocukluğumun, sırf ondan mı? Belki de…

Emine Hatun, Tahir Bey, Büyükbaba, Koca Anne’ler; Horoz Şekeri, uzun dalga radyo, istiklal marşıyla kapatılan televizyon, Masa Örtüsü, vişne ağaçları; “çık” diyenin olmadığı, efendi efendi oturulan, tapu olsa n’olur olmasa n’olur; göz kırpar, hapşırır, şaka yapar gibi dizilmiş bir kısmı hâlâ yarım ve eksik evler mi? Kim bilir belki de, sayamadıklarım da dâhil, hepsi… Öyle tanıdık ki…

Kitabın tanıtımı, öykülerin içeriğini kısaca ve mükemmel takdim ediyor zaten. Bende uyandırdığı heyecanı dile getirmeye çalışayım.

Çocukluğuma âit olan, şimdiye çok uzak o vakitlerde herhangi bir şeyi, hem de bazen hiç sebep yokken hatırladığımda sözcüklerle ifade edemediğim bir duygulanım sarar beni. Bu kez de “Emine Hatun”daki “masumiyet çağından” öykülerin eşliğinde hüzünlü bir keyifle, aynı his ruh buldu, dört yanımı buram buram çocukluğumun kokusu sardı…

Çıplak olarak ölü bulunduğunda Romy Schneider'ın avucunda sıkışmış bir kağıt parçasından babası Wolf Albach-Retty'nin bir zamanlar kendisine yazıp bir yaş gününde hediye ettiği şu sözler okunuyordu: Çocukluğunu cebine sıkıştırıp kaç buralardan, çünkü sadece senin olan tek şeydir o!

Kitabı okurken, her öyküde cebime sıkıştırdığım çocukluğum, gazoz kapaklarım uzaklaştım, o vakitlerin uçan halısıyla, mâzîye… Sıcak bir yaz günü öğleden sonra, bahçede ayran içerken altında oturduğumuz ağacından nasılsa bir anda bardağımın içine düşen zerdâlinin bana yaşattığı şaşkınlığı, korkuyu; sonrasında annemin, babaannemin gülümseyerek beni yatıştırdıkları ânın demini sürerek…
...
“... Evden çıktı. Kapının önünde iki tane ufak oğlan çocuğu zıplıyordu. Eğildi, tüm şirinliği ile sordu.

-Siz en çok hangi rengi seviyorsunuz bakalım?

Çocuklardan birinin üst dişleri çürümüştü. Sırıtınca dünyaya nanik yapar gibi duruyordu. Diğeri burnundan akan parlak sümükleri parmağı ile dudaklarına sürüp yalıyordu. Kocaman sırıtışlarla baktılar bir şey demeden.

Bir şeyi en çok sevmek ne demektir ki?

Niye?

Baktılar, Sami Bey’e sorusunun tüm anlamsızlığını yansıtarak.

Tabii ki henüz koşullandıkları seçimleri yok, bellekleri taze, temiz diye düşündü Sami Bey.
...
-Şeker sever misiniz?

Çocuklar parlak kara gözlerle başlarını salladılar. Yandaki pencerelerden birinden altın küpeli, pembe tombul yanaklı bir kadın uzandı.

-Dişlerinden belli olmuyor mu Sami Bey? Deli oluyorlar. Hele horoz şekerine.
-Hâlâ horoz şekeri yapıyorlar mı?
-Aa, tabii. Köşedeki bakkal satıyor. Bizimkilerden kaldıysa tabii.
-Horoz şekeri öterdi değil mi? Ondan mı çok seviyorlar.
-Bilmem ki…
...
-Neden horoz şekerini çok seviyorsunuz çocuklar?

Çocuklar bu soruya da bir yanıt düşünmediler. Herşeye bir neden aramak için büyümek gerekiyor, belleği tepeleme doldurmak, hayattan rahatsızlıkları olmak… O belleğe sürekli girip bir türlü çıkmayan kayıtlar kurtçuklara dönüşüyor sonra. İnsanı bir türlü rahat bırakmıyor. Boşaltmak gerek. Sırtındaki tuz, şeker çuvalını dereye indirmek. Tazelenmek. Hep temiz bir bellekle yaşamak. Kendini sınırlamadan, yormadan. Bağlanmadan. Diye düşündü Sami Bey, ılık bir yaz gününün henüz taze ilk saatlerini içini çekerek.

Bahçeden çıkarken, başlarını okşadı çocukların, aferin dedi onlara, niye dediğini ayrımsamadan, karıncaları bırakmış bahçe kapısının kilidiyle oynuyorlardı.” (S. 103,104)
...

“Kıpır kıpır bir gün. Arada gün de yoruluyor. Gün yorulunca sebze bahçesine girip bir salatalık koparıyor. Üstü daha tüylerle kaplı, toprağa bulanmış, ucunda sarı çiçeği kuru. Tahta perdenin üstüne abanarak yiyor salatalığını. Sebze bahçesinin kapısını kapatmayı unutuyor. Unutmak bu körpe salatalık tadında. Umursamamak öyle kokuyor. Hiçbir şeyi dert etmeden, küçük bir salatalığın kokusunda sevmek dünyayı. Unutmak ayrıntıları. Unutmak umursamayı.” (S. 7)

Yukarıdaki satırları okurken kendimi, bahçemizdeki sokak tarafına bakan erik ağacına tırmanıp, her zaman oturduğum kalın dalının üzerinde bir yandan gelen geçene bakar, bir yandan da dalından olmamış erik yerken buluveriyorum. Körpe erik kokusunda dünyayı severken bulduğum bana bakıp, öylece kalakalıyorum…

Çocukken kitap hediye edilirdi türlü vesîleyle, çok sevinirdim. “Emine Hatun” ise bana çocukluğumu armağan etti. Cahit Sıtkı Tarancı’nın Çocukluk şiirindeki horoz şekeri gibi hiç bitsin istemedim…

Affan Dede'ye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var, ne adım;
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiçbir şey sorulmasın benden;
Haberim yok olan bitenden.

Bu bahar havası, bu bahçe;
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim;
Hiç bitmese horoz şekerim!
115 syf.
·15 günde·Beğendi·10/10
Bu kitabın içinde olmak beni çok heyecanlandırıyor. Yaşanmış ve yaşananlardan esinlenmiş hikayeler benim başımdan geçenler, gençliğimin güzel hatıraları.

Yazarın biyografisi

Adı:
Deniz Günal
Unvan:
Yazar
Doğum:
Ankara, 1964
1964 yılında Ankara’da doğdu. ODTÜ Maden Mühendisliği bölümünden mezun olan Günal, 1994 yılına kadar İstanbul’da çalıştı. Halen ailesiyle Avustralya’da yaşamaktadır. 1999 yılında SBS Radyosu Öykü ve Şiir Yarışması’nda birincilik kazandı. Öyküleri ve şiirleri Adam Öykü ve Adam Sanat dergilerinde yayınlandı. Ada ve Arda adında iki oğlu vardır.

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 13 okur okudu.
  • 3 okur okuyacak.