Derya Aybakan Saliya

Derya Aybakan Saliya

YazarÇevirmen
8.0/10
2 Kişi
·
2
Okunma
·
0
Beğeni
·
8
Gösterim
Adı:
Derya Aybakan Saliya
Kadınların dil ve siyaset içinde nasıl daha etraflı bir biçimde temsil edilebileceklerini sorgulamak yeterli değildir.

Feminist eleştiri “kadınlar” kategorisinin, feminizmin öznesinin, onu kurtuluşa götüreceği varsayılan iktidar yapılarının ta kendileri tarafından nasıl üretilip kısıtlandığını da kavramak zorundadır.
Başlangıçları bulmak zordur.

İnsanlar kendilerini bir işe yeni başlayan kişi olarak görmezler. İleride onları neyin beklediğini nasıl bilebilirler?

Arkada bıraktıklarını görebilirler ama önlerindekini hayır. Kadınların karşı koyma başlangıcı olmadığı anlamında alınırsa kadın hakları savunuculuğunun bir başlangıcı yoktur. Ama –bunun böyle olduğu anlaşılmadan önce bile– kadın hakları savunuculuğu olasılığının bir başlangıcı vardı. Kadınların direnişi birkaç tarihsel aşamadan geçmiştir.
İlişkisel ve bağlamsal bakış açısına göre kişinin ne “olduğu” , hatta toplumsal cinsiyetin ne “olduğu” her zaman, içinde belirlendiği inşa edilmiş ilişkilere bağlıdır.

Değişken ve bağlamsal bir fenomen olarak toplumsal cinsiyet tözel bir varlığı değil, kültürel ve tarihsel açıdan özgül ilişki kümeleri arasındaki göreli yakınsama noktasını ifade eder.
Hiçbir kadın tek başına ayağa kalkıp, öbürleri adına özgürlük isteyemez, çünkü böyle yapmakla öbür kadınların örgütlenme ve kendileri için konuşma olanaklarını ellerinden almış olur.

Aynı zamanda o bir gözdağı da oluşturamaz. Tek başına “özgürleşmiş” bir kadın eğlendirici bir uyumsuzluk örneği, iç gıcıklayıcı bir nesne olmaktan öteye gidemez ve kolaylıkla tüketilir. Ancak kadınlar büyük ölçüde örgütlenmeye başladıkları zaman siyasal bir güç oluşturabilir.
Fransız filozof Michel Foucault’nun farklı toplum ve bağlamlarda cinsiyetin ve cinselliğin farklı kuruluşları/inşaları hakkında yapmış olduğu tarihsel analizler, Butler’ın kendi cinsiyet formülasyonları için teorik bir çerçeve sağlamıştır. Bu formülasyonlara göre cinsiyet ve cinsellik, sabit olmayan ve oluşturulmuş şeylerdir. Foucault’nun yanı sıra 20. yüzyıl Fransız düşünürü Jacques Derrida’nın dilsel teorileri de Butler’ın özneyle ilgili bu formülasyonlarına ilham verir.
''Bazı soruların cevapları vardır ama her sorunun değil. Benim için felsefe, cevapları benden bir sır gibi saklanan sorularımın peşine düşmektir. Yalnızca kendi varoluş serüvenime değil başka varoluş serüvenlerine de kulak kabartmaktır. Böylece yapmaya çalıştığım şey, kendimi duyusal ve zihinsel körlük hastalığından uzak tutmaktır.''
Nasıl ki feminist gelenek, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet ayrımına gidip, kadınların sosyal varlıklarının anlamının, onların psikolojik yapılarından kaynaklandığını ileri süren doğalcı açıklamalarla eleştirel bir ilişki yürütmüş ise insanın bizzat kendisi hakkındaki fenomenolojik teoriler de benzer bir şekilde, bedensel varlığı ve biçimlendirilmiş varlığın yaşanan deneyim bağlamında varsaydığı anlamları yapılandıran psikolojik ve biyolojik nedensellikler ayrımıyla ilgilenmiştir.
Önce cinsiyetin ve/veya toplumsal cinsiyetin nasıl, hangi yollarla verildiğini sormadan “verili” bir cinsiyetten ya da “verili” bir toplumsal cinsiyetten bahsedebilir miyiz? Zaten “cinsiyet” nedir ki? Doğal mıdır, anatomik midir, kromozomlarla mı alakalıdır, yoksa hormonal midir? Peki feminist eleştirmen, bu tür “olguları” bizim için saptadıkları iddia edilen bilimsel söylemleri nasıl değerlendirmeli? Cinsiyetin tarihi var mıdır? Her bir cinsiyetin farklı bir tarihi ya da tarihleri mi vardır? Cinsiyetin ikiliğinin nasıl tesis edildiğini anlatan bir tarih, ikili seçeneklerin değişken bir inşa olduğunu teşhir edebilecek bir soy kütük mevcut mu? Cinsiyete dair doğal görünen olgular, çeşitli bilimsel söylemler tarafından başka birtakım siyasi ve toplumsal çıkarlar uğruna söylemsel olarak mı üretilmişlerdir? Eğer cinsiyetin değişmezliğine itiraz edilirse belki de “cinsiyet” denen bu inşanın da toplumsal cinsiyet denli kültürel bir inşa olduğu; hatta belki de “cinsiyet” in aslında zaten başından beri toplumsal cinsiyet olduğu, yani cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımın aslında ayrım falan olmadığı ortaya çıkar.
Butler, Cinsiyet Belası’nın önsözünde Fransız post-yapısalcılığından faydalandığını açıkça belirtir.

Post-yapısalcı kuramı Amerika’daki cinsiyet kuramlarının ve feminizmin içine taşıyan Butler, post-yapısalcılığın Amerika’da farklı bir biçim aldığından söz eder.

Zaten o, post-yapısalcılığın saf, yekpare, bütünlüklü bir görüş olarak anlaşılmasına karşıdır. Çünkü ona göre post yapısalcılığın farklı biçimleri vardır. Bu yüzden post-yapısalcılık dendiğinde sadece toplumsal ve kültürel bağlamdan ve siyasi hedeflerden uzak bir düşünce tarzı anlaşılmamalıdır. Post-yapısalcı biçimciliği savunanlar böyle düşünse de Butler, son yıllarda cinsellik tartışmaları, sömürgecilik araştırmaları ve ırkla ilgili araştırma ve tartışma alanlarında post-yapısalcılığın etkisinin arttığını düşünür.
Butler’ın toplumsal cinsiyet kuramının feminizme nasıl bir alternatif yol önerdiğini ve feminizme nasıl bir katkıda bulunduğunu soracak olursak, Butler’ın toplumsal cinsiyet kuramından ana hatlarıyla söz etmek gerekli olur.

Toplumsal cinsiyete doğal ya da zorunlu herhangi bir öz atfetmeyen Butler, toplumsal cinsiyetin performatif/edimsel olarak oluştuğunu ileri sürmesi ve böylece eylemlerin oluşturucu ya da inşa edici olduğunu iddia etmesi bakımından fenomenolojik izler taşısa da, toplumsal cinsiyet kuramının bütününde fenomenolojiden belli noktalarda ayrılarak kendine özgü bir yol takip etmiştir.
224 syf.
Geçtiğimiz yüzyıla akademik, bilimsel ve teorik alanda damga vuran fransız ve amerikalı düşünürler oldu. Ancak amerikalı düşünürler ve bilimsel çevreler bir kaç adım daha önde götürdüler süreci diyebiliriz. Feminist teoride de yine amerikalı etkisi oldukça net bir şekilde kendini gösterdi. Çünkü amerika'da ortaya çıkmakta olan bir yeni potansiyel vardı. Feminizm ve post-modernizm birbirini bilgi felsefesi noktasında beslemeye başlamış, bu karşılıklı besleme sonucunda da feminist teori anti-özcü bir kimlik kazanmıştır.

İlkel feminist teoriler olarak sınıflandırdıkları post-modern feminist düşünce öncesindeki feminist teoriler kadını ''doğa'' ile ilişkilendirerek evrenselleşip, kendilerini ortaya koyarken post-modern feminist hareket ise kadına atfedilen bu özcü nitelikleri redderek günümüzün politik ve bilimsel düşüncesinin artık bu sınıflandırmayı kabul etmediğini iddia etmektedir.

Açıkçası post-modern feminist kuramı kendi içinde çelişkili buluyorum. Çünkü ilkel olduğunu iddia ettiği 20. yüzyılın ilk yarısından başlayarak eskiye doğru gidildiğinde ortaya çıkmış olan feminist düşünce akımlarını yadsırken kendi ''yeni'' kuramını ilkel olanın düşünürlerinden fikir devşirerek oluşturmuşlardır.

En bariz örneği de ikinci dalga feminizmin öncü kuramcısı konumundaki Simone de Beauvoir'ın “Kadın doğulmaz, kadın olunur” sözünden hareket ederek anti-özcü bir yaklaşımla kadınların hormonlarına, anatomisine, psikolojisine dayanan argümanları redderek ''yeni bir kadın olma'' başlığı altında bambaşka bir yol çizmeye çalışmasıdır. Ancak bu yol noktasında tam bir netlik yok. Karşı çıkışlar net ancak yerine ne koyulduğu açıkçası tam anlamıyla açıklanabilmiş değil. Bu bana göre kadın mücadelesini sekteye uğratmaktan başka bir işe yaramamaktadır günümüz itibariyle.

Neyse tepkimi gösterdikten sonra yeniden kitap analizine dönecek olursam, Judith Butler, amerika'daki bu anti-özcü feminist hareketin en önemli ideologlarından biridir ve kitap, Butler'in bu anti özcü, evrensellik karşıtı, dikomatik düşünceye karşı fikirleri çerçevesinde post-modern feminizmi bizlere tanımaktadır. Evrensel ataerkil hegemonyaya karşı mücadele eden feminizm'e karşı eleştirileriyle bir hayli fikri çelişki gözüme çarpması bir yanda dursun, feminizmin daha kapsamlı politikalar üretmesi, baskıya karşı gelirken bir baskı unsuruna dönüşmemesi fikri de kayda değer önemli noktalardan biri oldu. Keza bu durum ikinci dalga feminizmi olumlamak oldu ama yine de bunu söylemedim olarak kabul edin.
133 syf.
·8/10
Hannah Arendt üzerine yazılmış bir biyografi kitabıdır. Sadece onun hayatından bahsetmekle kalmamış, aynı zamanda onun tezlerinden de bahsedilmiş bu kitapta. İnce, kısa bir kitap zaten. Arendt'in ele aldığı bir çok konuya değinmiş, özet de olsa...
Daha kapsamlı olanı Elisabeth Young-Bruehl'in "Hannah Arendt Dünya Aşkıyla" kitabıdır. İsteyen onu da okuyabilir. Arendt'in en iyi biyografisi o eserdir.

Sekiz Ana başlığa ayrılmış eser. İlk'inde hayatından bahsedilmiş; ikincisinde totalitarizmden, yani Hitler ve Stalin gibi rejimlere yönelik görüşlerinden; üçüncüsünde insanlık durumu'ndan, yani kamusal-özel alan ve iş-emek-eylem ayrımlarından; dördüncüsünde Hitler'in Subaylarından olan Eichmann'dan ve onun dava sürecinden; beşincisinde karanlık zamanlardan, yani 20. yüzyıldan -ki burada hikayenin sağladığı ortaklıktan, Lessing üzerinden arkadaşlığın ne olduğundan bahseder-; altıncısında Amerika'dan ve oradaki çeşitli politik olaylardan ve devrimden; yedincisinde düşüncenin öneminden; son olarak da kendisinden sonraki -felsefeye, politikaya, etiğe, feminizme- etkisinden bahsedilmiş.

Arendt totaliter rejimleri ele alan bir filozof olduğu için okunması ve bilinmesi elzem bir filozof bana göre. Günümüzü, çağımızı ve geleceğimizi anlayıp öngörebilmek, Arendt'i bilmeden pek mümkün değil ve onu bilerek daha kolay diye düşünüyorum.
Bu siteyi kullanan bir çok okur var ancak bu kitabın bu zamana kadar hiç okunmamış olması beni biraz üzdü... Okuyor olan bile yok sanırım, ki alıntı paylaşan da olmamış...

İnce bir kitap bence bir oturuşta okunabilir... Kitabın dili sade, anlaşılır... Bu yüzden herkesin rahatlıkla alıp okuyabileceği ve okurken pek de sıkılmayacağı bir kitaptır bana göre...

Okumanız dileğiyle...

Yazarın biyografisi

Adı:
Derya Aybakan Saliya

Yazar istatistikleri

  • 2 okur okudu.
  • 7 okur okuyacak.