Ebrar Karadeniz

Ebrar Karadeniz

Çevirmen
8.4/10
43 Kişi
·
Okunma
·
0
Beğeni
·
22
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
80 syf.
Eric Rohmer'in 1970'te çekmiş olduğu Claire'nin Dizi, filmi bana Amok Koşucusunu hatırlattı. Rohmer, altı bölümlük filmden oluşan bir bölümünde- Claire'nin Dizi- masumiyetin yıkılmasını anlatır. Claire diye bir kadın karaktere karşı duyulan 'masumiyete dokunulması ' tutkusunun veya merakının doğurduğu, açıklanması güç bir itkiyi film boyunca bir kitap havasında anlatır. Filmi izlerken, evet şuan bir kitap bitirdim diyebileceğiniz bir filmdir. Zweig'in Amok Koşucusu kitabındaki doktor karakterin hastasına duyduğu tutku, ilk bakışta değil, son bakışta mümkün olmuştur bana sorarsanız. Ilkinde onun o küstah tavırlarını dayanılmaz bulmasına rağmen garip bir dürtü hisseder içinde lakin ona aşık olması için yeterli değildir bu. Erkeğin, gücünün gösterilmesi der Doktor.


Walter Benjamin, ilk bakışta aşk yoktur, son bakışta aşk vardır, demiştir zamanında. Amok Koşucusunun duyduğu tutku veya derin aşk da, kadının mekanı terketmesiyle birleşmiştir. Toplamın sonucu olarak bir aşk meydana gelmiştir. Ki bana sorarsanız aşk denilen şey, toplamların sonucudur. Tıpkı bu kitapta gösterildiği gibi. Amok Koşucusu ile Eric Rohmer'in filmi arasındaki en büyük farklardan biri, Doktordan yardim isteyen kadının 'masumiyetin kırılganlığını ' tensil etmemesi Claire'nin Dizi filminde başroldeki erkek karakter, Claire'yi teselli etmek için dizine dokunduğunda tüm tutkusu yerine gelmiş ve büyük bir haz alarak deneğinden, nesnesinden kurtulmuştur. Kitaptaki doktor karakteri ise, nesnesine boyun eğmiş, masumiyet olarak adlandırdığı durumun kurbanı olmuştur. Ya da kötü diye nitelendirdiği durumun, dilin, tavrın kölesi haline gelmiştir. Nesne konumuna üst ben ozneyken alt ben bir özneye yani bir çeşit şeye dönüşmüştür.

Sonuç olarak tutku ve masumiyet arasındaki bu ikili karşıtlık gibi görünen fakat hiç de birbirinden uzak olmayan hatta olamayan anlamlar ve ilişkiler yığını, her daim kendisini bir son ile noktalar. Tutkunun nihayeti bir sondur. Aşkın nihai amacı bir sondur. Masumiyetin kırılması ilk kivilcimdir ve tatmin sonun kendisidir. Delleuze'nin arzu makine kavramıyla tartışırsak eğer işin içine başka etkenler girer ve yukarıda söylediklerimizi öğütüp, sorunları doğru şekilde ortaya koymamız ve işin içine birçok psikoanalitik öğe katmamiz gerekir.
80 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Nasıl bir kitap derseniz bitince "nasıl biter " diye bileceğiniz bir kitap . İlk başlarda insanın satrança olan ilgisini baya arttirsada sonlara doğru tamamen aksine düşünmenizide sağlıyor.
Ayrıca Satranç, Stefan Zweig’in son kitabı olma özelliğini de taşıyor. Bu kitabı tamamladıktan kısa bir süre sonra eşiyle beraber intihar etmiştir.
384 syf.
·1 günde·Beğendi·7/10
Sonu ne yazık ki çok acıklı yani Kafka tüberküloza yakalandığı için bitiremiyor tabi zaten bitirmek istememiş diyenler de var son cümlesini yazamaması çok kötü olmuş.Bürokrasinin katılığını anlattığı bu kitapta kendinizden bir şeyler bulmamanız imkânsız.Baş kahramanın isminin bile olmaması Size değerinizi sorgulatacak. Diktatörlük kokan şatodan nefret edicek,Frieda ile ilgili kafanız her zaman karışık olacak.
75 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
Bu kitap,siz de ufak bir kusur olsa da milletin o kusuru ne kadar büyüttüğünü ve siz onlara ne kadar iyi davransanız da onlarin size ne kadar acımasız davrandığını anlatıyor. Kitapda en çok şaşırdığım kısım samsa ölünce annesinin bu duruma hemen alışması, herkesten beklerdim ama bir anneden asla. Demekki olabiliyormuş...
80 syf.
·8/10
Zweig ne yazsa okutuyor cidden. İnsanı içine alan, sürükleyen, sonunda kıyıya vuran bir hikâye. Bir kadının kararlığı, bir adamın pişmanlığı ve üzüntüsü, merakla yanan bir başka adam ve her şeyden habersiz üçüncü adam. Hepsinin kesiştiği nokta bu hikâye. Kesinlikle okunmalı.
384 syf.
·Puan vermedi
'Kafka'nın romanlarında konuya bodoslama dalışına alışkınız. Şatoda da değişen bir şey yok. Hiç bir betimlemeye girmeden, farisi sözcükler kullanmadan, direk derdini anlatmaya girişiyor bu yapıtında da. ''Gecenin geç bir vakti köye vardı K.'' Ve bir daha da çıkamıyor o köyden..

    Kafka'nın Şato'su (orijinal olarak; das Schloss) kesinlik ve şüphe, ümit ve korku, mantık ve saçmalık, düzen ve kaos ikilemleri üzerine kurulmuş bir başyapıt. Diğer yapıtlarından ayrılan nokta ise (belki sadece Amerika (Kayıp) ile benzetebileceğimiz) umudunun olması. Şato'yu kesinlikle tek bir yapıt olarak düşünmemek gerek. Kafka'nın Dava'sının devamı gibi okumalara son derece açık - ve de uygun- bir eser karşımızdaki. Benzerlikler baş karakterden başlar, -İkisinin de ismi K.'dır.- kadınlara bakış açısı noktasında belirginleşir, -Kafka'nın tüm yapıtlarında kadınlara karşı sert ve uygunsuz  bir bakışı vardır ve bu bakışını, fahişelerle olan geçmişine yormak mümkün. Ancak kadın olgusu Amerika ve Dönüşüm eserlerinde güvenilmez ancak güven verici figürlerken, Dava ve Şato'da tamamen çıkarcı ve uygunsuz bir cinsiyete dönüşür.- toplum yapısına bakışı ile birbirinin devamı hüviyeti kazanır ve bürokrasi noktasında yek hale gelir. Ayrıca Dava ve Şato eserlerinin çıkış noktası da aynıdır. İkisi de, Kafka'nın muazzam kısa öyküsü ''Yasa önünde'' öyküsünün uzun versiyonları gibidir. Bu ve bunun gibi benzerlikler, Dava ile Şato'yu sadece yazar bakımından değil, tema ve konu bakımından da kardeş eserler olarak görmek mümkün. Tabii bunun sonucunda, Şato'suz bir Dava ya da Dava'sız bir Şato okuması yapmaya çalışmak, çok yetersiz ve sağlıksız olacaktır diye düşünüyorum. İki eser arasındaki temel fark, yazımın başında da belirttiğim gibi Şato'nun daha umut dolu olmasından ileri gelmekte. Dava yaşama kapkara gözlerle bakar, K.'nın davayı kazanma şansı yoktur ve K. da davayı kazanmak uğruna hiçbir şey yapmaz, büyük bir kabullenmişlikle karşılar her şeyi. Dava'daki atmosfer, kesinlikle sonucun kötü olacağı yönünedir. Şato'da ise umut vardır. K., sürekli Şato'yu bulmaya çalışır ve kendisini hep şato'ya yakın hisseder, şato tarafından atanmış bir kadastrocudur sonuçta. Klamm'ın onunla haberleşiyor olması da onun umutlarını arttırır. Kısa yoldan söylemek gerekirse, Dava kanserken, Şato tedavisi henüz keşfedilmemiş ama ilkel yöntemlerle yenilebilen bir hastalıktır. Umut hissi her zaman vardır. Ancak faydasız bir umuttur bu. Hancının karısının dediği gibi, Şato seninle asla iletişime geçmez ve sen de asla Şatoyla iletişime geçemezsin. Yani şatonun umut dolu olduğunu söylememize rağmen, bir çözüm sunmadığını da belirtmeliyim. Yazar, kazanamayacak olsak da savaşmamız gerektiğini önerirmiş gibi bir hava hakim kitaba.

Biraz da Kafka'nın Şato metaforuna göz atalım. Kafka'nın K. 'sının bakışının üzerinde sabit duramadığı şeyin  kendisidir Şato. Kaçmanın, tepede olmanın, bulanık ve kaygan olmanın, her şeyin elden gelmesinin, sistemin ulaşılmaz iç mantığının unutmayla, unutulmayla, hatırlama ve hatırlatmayla ilişkiye girdiği insan köylerinin yönetim merkezi ya da Gregor Samsa'yı böceğe çeviren sihirli ama çirkin işlerin, insan olmanın hiçbir değerini gözetmeyen modern dünyanın,-kadastrocular atayan- öz mekanıdır. Şundan eminiz ki bir ''Şato'' var, saklıyor kendisini ve yaşama tümden hakim. Buna ister bürokrasi deyin, ister Tanrı, ister devlet. Genel kanıya göre, Şato cennet olarak nitelenmiştir, K. ise cenneti arayan yalnız bir yabancı. Ancak işin kolayına kaçmak gibi geliyor bu bana. Her şey bu kadar basit olamaz.

Bana göre Şato devlettir. Köy ise uyuyan ve itaat eden toplumu temsil eder. Şato köyün üzerinde, kendisine sorgusuz sualsiz itaat edecek toplumu baskı altında tutar. Memurlar, onların sekreterleri, kalem odaları, haberci ve kuryeler ise Dava'da çok net gördüğümüz karmaşık ve çoğu zaman tıkanan bürokrasinin sembolüdür. Kafka yapıtında, mükemmel bir ''başkaldırı'' örneği sunar. Köye kadastrocu olarak atanan ancak kitabın sonunda aslında kadastrocu olmadığını anladığımız K., çok masumane bir sebeple köye geliş sebebini arayan başkaldıran insanı temsil eder. Başkaldırısı çok masumane ve kabul edilebilir bir düzeydedir, tek amacı geliş amacını ve görevini anlamaktır. Ancak sistem, her şeyi olduğu gibi, onu da öğütür ve K., ilk geldiği zamanki isteğiyle Şatoyu aramayı bırakır. Onun yerine, dışlandığı topluma tekrar geri kazanılmak ister. Kafka, burada ortaya öyle bir tipleme koyar ki, sayfaları çevirme hızınıza kendiniz bile şaşırırsınız: Barnabas ailesi! Bu son derece varlıklı ve köyün kalburüstü ailelerinden biri olan ailenin, tüm varlığını kaybetmesi için, kızlarının şatonun basit bir memurunun koynuna girmeyi reddetmesi yeterli olmuştur. Günümüzde de durum bundan ibaret değil midir? Devletler dokunulmaz durumda değil mi? Herhangi bir memur bile, toplumda istediği insanı gözden düşürebilecek güce sahip. Bu da, Kafka'nın gözlem yeteneğini gözler önüne seren bir durum olsa gerek. Kafka'nın kitaptaki büyük başarısı da tam olarak burada yatıyor. Başkaldıran insan tiplemesindeki K.'nın davasından haklı olmasına rağmen hemen vazgeçip kendini şato'nun gazabından koruması, ancak Barnabas ailesinin davalarında direnip şatonun gazabına uğraması. K.'nın Olga Barnabas ile yüzleşmesi ise, dillere destan.
75 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Okuduğum ilk zweig kitabı ve biliyorum ki arkası gelecek..okuyun okutturun... Insan zihninin gücünü etkiyeci bir şekilde kaleme almış yazar.. kurgusuyla akıcılığıyla ve sayfa sayısının azlığıyla bir solukluktu
Kafka'nın en önemli eserlerinden biri olan Şato, umutsuzluk içindeki umudun romanıdır. Romanın başkahramanı Bay K., gittiği yabancı bir köyde oradan oraya sürülürken aslında bir umudun peşindedir. Bay K., köy halkı tarafından hem korkulan hem de sevilen bir insandır. Köyün sahibi olan Kale'nin sahipleri tarafından şekillendirilmiş sıradan hayatları yaşayan köylüler için K. Bir tehdittir. Ancak K. hem onlarla, hem de kendisiyle bir yüzleşmeye girişir. Asıl amacı ise bu kurulu düzenin sahibi Kale'ye ulaşmaktır. Ama bu pek de kolay değildir.
80 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Stefan Zweig'in beğendiğim bir kitabıdır. Çok fazla kitabını okumadım. Bu adamın iyi yazdığına inanıyorum ama iyi olan kitaplarının revaçta olmadığını düşünüyorum. Bir gün aklıma eserse okuyacağım tabi. Ama bu kitap gerçekten güzeldi. Helal olsun konuyu güzel bulmuş.
384 syf.
·231 günde·3/10
SONUNDA BİTTİ. Tanrım sana geliyorum. Bu kitabın bir kısmını baya zevkle okumuştum. Çünkü o kafkaesk, o içinden çıkılamayan ruh halinde idim ben de. Fakat aylardır arasında ayraçla bekledi. Ben de kitapları yarım bırakmaktan nefret ettiğim için bir gayret son 50 sayfasını okudum. Yani Kafka'nın başka kitaplarını da okudum. Böyle, hani karakteristik denir ya böyle kitabı kimin yazdığını bilmeseniz de Kafka olduğunu anlardınız. Kitap zaten genel olarak bürokrasiyi topa tutuyor. Ama detaylar çok fazla. Olay anlatılıyor ve ayrıca,, olayı gelişebileceği diğer olasılıklar denk gelseydi nasıl olurdu onlar da anlatılıyor. Çok fazla kendini açıklama çabası içinde. Yani bu kitaba herkes başlayabilir fakat herkes bitiremez. Ve son olarak yazar, kitabı, spekülasyonlara göre öldüğü ya da bitirmek istemediği için falan yarım bırakmıştır. Bence bu çok güzel bir sondu. Çünkü o kısır döngüyü kırma şekli açısından.