Ekin Odabaş

Ekin Odabaş

Çevirmen
8.4/10
876 Kişi
·
1.856
Okunma
·
0
Beğeni
·
94
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
248 syf.
·3 günde·9/10
İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 26. kitap oldu. Bilimkurgunun en büyük ustalarından biri olarak kabul edilen Isaac Asimov’un dünyasına bu kitap ile girdim ve korkarım tüm kitaplarını okuma isteği oluştu içimde. İşte bu gerçekten de korkutucu.

Öncelikle Isaac Asimov, Robotbilim Kanunları (Robot Yasası) olarak da adlandırılan 3 maddelik bir kanun ortaya çıkarmış. Kanunun maddelerini dikkatli bir şekilde incelediğimde, Asimov’un bu üç madde üzerinde ciddi ve titiz bir çalışma ortaya koyduğunu fark ettim. Mesleğim gereği, kanunlarla ve kurallarla yakında ilgili olan biri olarak, maddelerin her birinin kendi içerisinde tutarlı olmak üzere, çerçeve nitelikte, mükemmel maddeler olduğunu söyleyebilirim. İleride bir robot kanunu çıkarılacak olursa sadece bu üç madde biz insanlara yeterli olacaktır:

"1. Robotlar, insanlara zarar veremez ya da eylemsiz kalarak onlara zarar gelmesine göz yumamaz.
2. Robotlar, Birinci Kanun'la çakışmadığı sürece insanlar tarafından verilen emirlere itaat etmek zorundadır.
3. Robotlar, Birinci ya da İkinci Kanun'la çakışmadığı sürece kendi varlıklarını korumak zorundadır. "

Sıkılmayacağınızı bilsem, bu üç maddeyi de ayrıntılı bir şekilde irdeleyip neden çok beğendiğimi uzun uzun ifade etmek isterdim. Ancak kitabın incelemesi açısından böyle bir çabaya girişmem tamamen gereksiz ayrıntıya girmek olur.

Kitabın konusuna gelirsek, kitap robotlarla ilgili farklı farklı öykülerden oluşuyor. Her birinin ortak özelliği, yukarıda belirttiğim Robotbilim Kanunları ile robotlar… Kitabın içerisindeki öyküler, robotlar konusunda uzmanlaşmış robopsikolog (robot psikoloğu) Dr. Susan Calvin ile genç bir muhabirin röportajı esnasında Susan Calvin tarafından anlatılan çeşitli robot öyküleri ve anılardan oluşuyor. Bütün öyküleri ayrıntılı bir şekilde anlatmaktansa genel hatlarıyla ifade etmek en mantıklı yol olarak görünüyor.

Robot öyküleri içerisinde, çok ilginç ve insanı gerçekten robotlar üzerine düşünmeye iten çeşitli konular mevcut. Kimisinde bir robot, bir çocuğun en iyi arkadaşı oluyor ve aralarında duygusal bir bağ kuruluyor. Kimisinde insanları küçük gören dindar bir robot ile karşı karşıya kalıyoruz. Kimisinde zihin okuyabilen bir robotla, kimisinde ise politikaya atılma mücadelesinde olan bir robotla karşılaşıyoruz... Hepsi de mantık zemininde önümüze sunulan ve ileride karşı karşıya kalabileceğimiz türden öyküler. En ufak bir saçma bilgiyle karşılaşılmadığı için Asimov’un ne kadar usta bir bilimkurgu yazarı olduğunu kolaylıkla anlayabiliyor insan. Kaldı ki, bu öyküler, Asimov tarafından çok küçük yaşlardan itibaren yazılmaya başlamış öyküler.

İleride robotlar hayatımızın neresinde olurlar kestirmek mümkün değil; fakat yakın zamanda en iyi dostlarımız olan hayvanların yerlerini almaları mümkün görünüyor.

- Kim bütün işlerini gören, itaatkar bir robota hayır diyebilir ki?
- Kim sürekli çocuğunun başında ona çok iyi bakan bir robotu istemez ki?
- Kim insanı zehirleyen madenlere insanları değil de robotları gönderip çalıştırmaya hayır diyebilir ki?
- Kim robotuna bütün işlerini yaptırıp kendine daha fazla vakit ayırmak istemez ki?

Robotlar ileride çok işimize yarayacak. O sebeple bu kitabı bir an önce edinip okumanızda fayda var.
238 syf.
·4 günde·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Ben Robot kitabını önerdim : https://youtu.be/b1teQgT1toE

14 milyar yıllık evrende robotların üretilmeye başlandığı döneme denk gelmek.

Şu anda bu yazıyı 30 Ekim 2018 tarihinde yazıyorum. Bir zaman kapsülü gibi düşünecek olursak, eğer ki, 1000kitap babadan oğula ya da herhangi bir şekilde nesilden nesile geçen bir site haline gelirse, evren ve dünya da varlığını hala sürdürüyor olursa bu yazının, 50 ya da 100 yıl sonra robotlar tarafından yorumlanabilecek olması hiç işten bile değil.

Robotların evriminin ne kadar hızla geliştiğinin küçük bir kanıtı olarak, bazı sitelere giriş yaparken karşımıza çıkan "Ben robot değilim." kutucuğuna kendi iradesiyle olmasa bile tik atabilen robotların olması https://www.youtube.com/watch?v=fsF7enQY8uI ve Boston Dynamics şirketinin her yüklediği videoyla önümüzdeki yıllar içerisinde robotların yaygınlaşacağı gerçeğini yadsımak mümkün değil gerçekten. Örnek : https://www.youtube.com/watch?v=kHBcVlqpvZ8

Asimov'un robotları, Üç Robot Kanunu denilen, insanlara zarar veremeyen, insanlara zarar gelmesine göz yumamayan, insanlar tarafından verilen emirlere itaat etmek zorunda olan ve robotların kendi varlıklarını korumak zorunda olduğunu bildiren küçük bir kurallar bütünüyle düşünülmüş. Böyle bir durumda ise en sıkıntı konu, otoriteler değiştiğinde, kanunların kararları başka düşüncelerdeki ellere geçtiğinde kanunların eski hükümlerinin sürüp sürmeyeceğidir.

Robotlar konusunun kırılma noktası benim açımdan, robotları bir birey yani tıpkı bir insan gibi mi göreceğimiz, yoksa onları birer makine, kablo zırvalarından ibaret olarak mı tanımlayacağımız. Aynı Pitbull cinsi köpeklerin kötü niyetli kişiler tarafından eğitildiğinde sonuçlarının vahşet olabildiği gibi, iyi niyetli kişiler tarafından terk edilmiş bir yerde bulunup onlar tarafından eğitildiğinde de etrafına hiç zarar vermeyen köpekler haline gelmeleri gibi.

2 puanı Özgür Demirtaş'ın robot olma ihtimalinden bahsetmediği için kırd... Şaka şaka. Kelime çeşitliliği, edebi anlatım zenginliği ve yazarın yazım üslubu konularında bana pek bir edebi zevk vermediği için 2 puanı kırma kararı verdim. Bunun dışında konunun özgünlüğü ve içerdiği ütopik-distopik karışımı dünya gayet ilgi çekici.

Ütopik yönden bakacak olursak, insanların gücünün yetmediği ekstrem durumlarda robotlar pek çok işlev görecek. Belki de ileride robotların çeşitlenmesiyle birlikte bir Transformers misali bakkala ekmek almaya bir robotu yollayabileceğiz ya da krizle beraber artan otobüs fiyatlarından etkilenmemek için yine aynı robotumuzla istediğimiz kadar seyahat edebileceğiz.

Distopik yönden bakacak olursak, robotlar pek çok meslekteki kişinin işsiz kalmasına yol açacaktır. İnsanların kolaylığı için düşünülen pek çok şey, insanların aynı zamanda tembelliğine ve iletişimin kısırlaşmasına da yol açmaktadır. Robotların iş görme özellikleri bir bakıma insanların gittikçe tembelleşme evrimi olarak zamana yavaş yavaş yansıyabilecektir. Otorite paradigmaları değiştikçe, kanunlar ilk halleriyle kalmadıkça, robotların yaşayışını belirleyen kurallar da ister istemez kötü niyetli kişiler tarafından değiştirilecektir. Böylelikle Orwell'ın Hayvan Çiftliği yasaları misali, kanunlar kolaylıkla değiştirilebilme imkanı bulacak ve otorite sahibi insanlar da bu kanunları kendi siyasi çıkarları için maalesef ki kullanabileceklerdir.

Kitabın kapağındaki görselin Auguste Rodin’in Düşünen Adam heykelini çağrıştırdığı ise aşikâr. Zamanın Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi başhekimi Fahri Celal Göktulga’ya, bu heykelin bir akıl hastanesinin bahçesinde bulunmasının neyi ifade ettiğini sormuşlar. Göktulga yarı şaka yarı ciddi gülümseyerek: “Hastane dışındakilerinin durumu içeridekilerden daha kötü, bu heykel onların durumu ne olacak diye düşünüyor.” demiş. Aslında buradan robotlar konusuna tümevarım yapacak olursak, insanların durumunun dünya şartlarıyla da beraber zamanla daha da kalitesizleşip robotların çağının yavaş yavaş gelmeye başladığı da söylenebilir. Distopik yön olarak bu, insanların geldiği güncel halin çıkmazına ve çaresizliğine karşılık Asimov tarafından getirilen bilimkurgu türünde bir kaygı olarak belirtilebilir.

Asimov, kendisinin de dediği gibi, bu kitabıyla birlikte ne bize herhangi bir siyasi sınıfı, ne dönemin siyasi bir karışıklığını, ne de dinle ilgili herhangi bir mesaj vermek istemiş. Tam tersine, dinlerden ve siyasi karışıklıklardan meydana gelen savaşları tekrar tekrar anlatmaktansa konuyu robotlar gibi epey ileri görüşlü, insanlara belki de çok farklı konularda yarar sağlayabilecek ve göz alıcı bir konuyu çekmek istemiş.

Filminin, kitabından daha çok bilinip izleniyor olması konusunda Maymunlar Gezegeni kitabının önsözünde Kutlukhan Kutlu'nun demiş olduğu çok önemli cümleler var, onları da burada belirtmek istiyorum :
"Biz kitapseverler için filmlerin etki alanının büyüklüğünü, kitap sayfalarında başlayan öykülerin kitlelerin zihninde daha çok film kareleriyle yer ettiğini kabul etmek bazen zordur. Özellikle de sevdiğimiz metinler söz konusuysa. Gelgelelim nice kitabın kaderi, filmlerinin gölgesinde yaşamak oluyor. Çok da şaşırtıcı değil bu, ne de olsa sinema, özellikle de serpildiği yirminci yüzyıl içinde popüler kültür üretmeye ve kitlesel aşinalık yaratmaya kitaplardan epey daha yakın gezindi. Hedefi on ikiden vurduğunda da ortaya fenomenleşmiş filmler, unutulmaz anlar çıktı."

Konu tamamen halk ve kitlelerin onayı, popüler kültürün hizmet ettiği alanın hazır ürüne daha yatkın olması ve kitlelerin beynini bir şey okumak üzere yormak istemediğinden geliyor. Şimdi isteyen gitsin filmini izlesin, ben robotlarla ilgili başka şeyler okumak üzere araştırmaya gidiyorum.

Parti kurun, oy verelim robotlar!
248 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Bilimkurgu Klasikleri'nde okuduğum 8. kitap "Ben, Robot" oldu. Yıllar önce Asimov'dan "Üç Robot Yasası" okumuş ve çok sevmiştim. Ancak bir türlü "Ben, Robot" okumak gelmemişti içimden. E artık İthaki sayesinde türü de iyice benimseyince bir çırpıda okudum eseri.

Bilimkurgu okumayı seven çoğu insanın bildiği Üç Robot Yasası'ndan bahsederek başlamalıyım incelememe. Yasalar şöyle;
1. Robotlar, insanlara zarar veremez ya da eylemsiz kalarak onlara zarar gelmesine göz yumamaz.
2. Robotlar, Birinci Kanun'la çakışmadığı sürece insanlar tarafından verilen emirlere itaat etmek zorundadır.
3. Robotlar, Birinci ya da İkinci Kanun'la çakışmadığı sürece kendi varlıklarını korumak zorundadır.
Asimov bu üç kanuna daha sonra yeni bir sıfırıncı kanun da eklemiş ve ilk kanun son şeklini böylece almıştır. Yani genel olarak Üç Robot Yasası insanlar ile robotlar arasındaki çizgiyi göz önüne alarak yapılmıştır.

İşte "Ben, Robot" da içinde öyküler barındıran ve her öyküde Üç Robot Yasası'na değinen bir eser. Robotlar ve insanlar arasındaki ilişkiyi farklı hikayelerle anlatır Asimov.
U.S. Robots & Mechanical Men'de çalışmış, 75 yaşında emekli bir robot psikoloğu Susan Calvin ile yapılan röportajlardan oluşuyor eserdeki öyküler. Anlatılanlar Susan Calvin'in anıları dolayısıyla.

Her öyküden bahsetmem olanaksız tabi ki. Ancak seçmem gerekseydi bu "Robbie" ve "Kayıplara Karışan Robot" olurdu sanırım. Birini seçip Robbie'den bahsedeceğim. Nestor 10'un öyküsünü okuma keyfini bozmak istemiyorum. Asimov, 1939'da yazıyor Robbie'yi. (Yazdığı ilk robot öyküsüdür aynı zamanda.) Robotların, insan yaşamına girdiği ve insanların robotlara yeni aşina olduğu yıllarda geçiyor öykü. Gloria Weston adlı sekiz yaşındaki bir kız ve ona bakıcılık yapan robotu Robbie çıkıyor karşımıza. Konuşmak dışında, insani birçok özelliğe sahip Robbie. Ve Gloria'nın en iyi arkadaşı. Baba bu durumdan memnun ancak anneye göre bu sakıncalı bir durum. Weston ailesinin yaptığı tartışmalar sonucunda aile bir karar alıyor ve bunu uyguluyor. Bize de kararın sonuçlarını okuyup düşünmek kalıyor.

Asimov okuyucuyu her öykü sonunda sorularla baş başa bırakıyor. Sıklıkla da şu sorular geliyor aklımıza;
"Robotlar ve insanlar dost olabilir mi?"
"Bir robot, insan için ne ifade ediyor?"
"Robotlar, insan emirlerine uyarken varlığını sorgulamaktan kaçınmalı mı?"
"Programlama hatasının sonuçları neler olabilir?"
"Kim daha zekidir? Robotlar mı yoksa onları programlayan insanlar mı?"

Susan Calvin ve Asimov arasındaki bağı da okuyoruz aslında "Ben, Robot" sayesinde. Bir röportajda Asimov; "Zaman geçtikçe Dr. Calvin'e aşık oldum" der. Genel olarak çok sevdiğim bir kitap oldu "Ben, Robot." Tüm öykülerin bir ana fikri ve dersi vardı. Keşke gerçek olsa dediğim öyküler, buruk bir hisle okuduklarım, merakla sonuna geldiklerim oldu. Beğenerek okunacak -benim açımdan geç kalınmış- bir kitaptı. (Yine harika bir kapak tasarımı ve renkle basılmıştı tabi. Çok yaşa İthaki diyelim hep birlikte. :D)
Hazır etkinlik --> #28996895 de süresizken mutlaka okuyunuz dostlarım... :)
256 syf.
·4 günde·9/10
İthaki bilim kurgu serisinden okuduğum 10. kitaptı ve Arthur C. Clarke ile ilk tanışmam oldu. Bu tanışmadan gayet memnun ayrıldığımı söyleyebilirim. Yazarın verdiği mesajları ve kitabın alt metninde yer alan örtülü mesajları oldukça beğendim. Sizlerle de paylaşmak isterim. Şimdi kemerlerinizi bağlayın, uçuşa geçiyoruz.

Kitap dünyanın iki büyük süper gücü ABD ve SSCB'nin arasında olan uzaya çıkma yarışı ile başlıyor. Başlarda iki ülke arasındaki kıran kırana bir bilim-uzay mücadelesini bize aktarıyor yazar. Her ne kadar ülkemizde pek haberdar olmadan hayatlarımızı sürdürüyor olsak da bizim dışımızda birçok ülke uzay ve bilim alanında gizli bir savaş içerisindeler şu an. Bizse hala onların bizi kıskandığını düşünüyoruz maalesef. Düşünsenize, uzaya ve bilime dair ne gibi gelişmeler kat ediyoruz şu an? Koca bir hiç değil mi?

İnsanoğlunun uzaya çıkması ve uzayı keşfetmesi için en büyük girişimini yapacağı sırada uzaylıların gökyüzümüzde görünmeye başladığını düşünün. Tesadüf olamayacak kadar büyük bir olay değil mi?

Kitapta, dünyamıza istila eden uzaylılar kısa sürede yönetimi ele geçirerek insanlara emirler vermeye başlıyorlar. Verdikleri emirlerle dünyayı daha yaşanılır bir yere ve daha refah bir düzene geçiriyorlar. İnsanların mutluluğu artıyor ve günden güne zamanında hayal kurdukları her şeye kavuşuyorlar. Fakat Hükümdar ismi verilen bu uzaylılar kendilerini hiçbir şekilde insanlara göstermemeyi tercih ediyorlar. Bu durum biz insanlar tarafından kabul edilebilir bir durum mudur? Sizi yöneten ve bütün kararlarını veren uzaylıları görmeden onlara itaat etmek mümkün müdür?

İnsanoğlu kaderini bir başka ırkın eline bırakabilir mi? Kaderimizi bizim belirlememiz gerekirken neden başkaları veya başka güçler belirlesin?

Evet, eski çağlara göre dünyada tam anlamıyla bir "ütopya" yaşanıyordu; ama uzaylılar sırf refahımızı ve hayat standartlarımızı artırmak için dünyaya gelmiş olamazdı... Mutlaka bu uzaylıların bizden gizlediği ulu bir amacı olmalıydı. Bizden bu amacı büyük bir sır olarak saklıyorlardı... Uzaylıların sırrı neydi?

Yeterince merakınızı celp ettiysem, kitapla ilgili görüşlerime ve eleştirilerime yer vermenin zamanı gelmiş demektir. Araştırmalarımda bu kitapta yer alan yaşam türünün birçok okur tarafından "ütopya" olarak nitelendirildiğini gördüm. Fakat buna kesinlikle katılmıyorum. Bu kitabın öngördüğü şey ütopya olamaz. Kısa vadede çözüm sağlayan bir yaşam tarzı insanlık için bir felakete sebep olabilir. Hele ki ırkım hakkında kararları ben alamıyorsam ve uzaylılar tarafından yönlendiriliyorsam bunun adına ne yazık ki ütopya diyemem. Çünkü ütopyamı ben kendim oluşturmalıyım.

Zihin açıcı ve çokça üzerine düşünülmesi gereken bir eser. Bir şaheser. Din, felsefe, siyaset, bilim ve uzay konularında daha önce duymadığınız özgünlükte fikirler yer alıyor içerisinde. İlginizi biraz olsun çekmesini sağladıysam mutlaka okumalısınız.
256 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Bilimkurgu klasiklerinin okuduğum ikinci kitabıydı "Çocukluğun Sonu" , bu kitabı da Semih/Duvar/ önerdi :) Zaten çoğumuz Semih sayesinde başladık bilimkurgu klasiklerine ve iyi ki de başladık diyorum her yeni kitapta. (Bir kez daha teşekkürler Semih, yeni tavsiyelerini bekliyor olacağım, bilesin :))

Adıyla (1997 yılında, Cep Kitapları tarafından "Son Nesil olarak basımı yapılmış eserin), kapak tasarımıyla beni kendine çeken bir eserdi Çocukluğun Sonu. Zaten, bilimkurgu klasiklerinin kapak tasarımları sade ve hoş görünümüyle hem göze hitap ediyor hem de eserler oldukça etkiliyor okuyucuyu. "Maymunlar Gezegeni" beni ne kadar etkilediyse, "Çocukluğun Sonu" da o derece sarstı. Hem anlatım hem de yaşananlar bakımından tüm kitap boyunca merak duygum hep ön plandaydı. Tabi ki kitaptan bahsedeceğim, okuyacaklarınız sadece bir giriş niteliğindedir ve hiçbir ipucu içermeyecektir.

Bir uzaylı istilası (istila demek ne kadar doğru bilmesem de daha uygun bir kelime bulamadım) ile başlayan kitap, insan ırkının bu istilayı kabullenmesiyle ve Hükümdarlar'ı benimsemesi ile devam ediyor. Evet kedilerine Hükümdarlar diyorlar. Hükmediyor, uzaktan izliyor ama insanların işlerine doğrudan karışmıyorlar. Ve böylece hayat artık hiç eskisi gibi olmuyor. (Hem iyi hem kötü anlamda eskisi gibi olmuyor hiçbir şey...)

İnsanlar daha mutlu, maddi şartları daha iyiye gidiyor, cinayetler, suçlar bitiyor ve insan aklının değeri bilinmeye başlıyor, üretim artıyor ve her şey ucuzluyor bu sayede. İnsanlar istedikleri her şeyi yiyebiliyor ve her yere gidebiliyor. Kısacası her şey yolunda görünüyor gezegende. (Kim böyle güzel şartlarda yaşamını sürdürmek istemez ki dediğinizi duyar gibiyim.) Ama kitapta da yazdığı gibi "Hiçbir ütopya, toplumun bütün bireylerine sonsuza dek tatmin sağlamaz."

Hayatı, kaderi Hükümdarlar'ın elinde olan bir ırk var ortada. İnsanlar bu yaşam tarzından mutlu olsalar da merak her zaman olduğu gibi çalıyor kapıyı. Dünya, Hükümdarlar'ın "neye benzediğini" ve insanlardan ne istediğini öğrenmek istiyor, ne pahasına olursa olsun bunun açığa kavuşmasını beklemeye başlıyor. Nihayet yıllar sonra bir gün, Hükümdarlar insanların hazır olduklarını düşünerek yeryüzüne iniyor. Ve kendilerini göstermeyi kabul ediyor! İşte her şey o zaman başlıyor...

Kitap boyunca, Hükümdarlar'ın neden insanlara yardım ettiğini, bu ırktan ne istediklerini anlamaya çalıştım. Dünyanın ve insanların, uzaylıların gözüne nasıl göründüğünü kestirme çabaları sardı beni. "Ya bunlar gerçek olsaydı, insanlık bu canlıların eline bırakır mıydı kaderini?" düşüncesi zihnimi kurcaladı.

Her anlamda dolu dolu, özgün bir kurgu okudum. Kitabı bitirince, adı hakkında da uzun süre düşündüm. (Okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaktır.) Ekonomi, din, siyaset, felsefe ve daha birçok konu üzerinde durarak güçlenen bir anlatımla karşılaştım. Samimiyetle söylemek gerekirse, böyle bir kitapla daha önce karşılaşmak isterdim. Yine bir "geç olsun güç olmasın" vakası oldu benim için Çocukluğun Sonu. Ütopya ve distopya konusuna hiç girmek istemiyorum, çünkü ben bir ütopya ya da distopya olduğunu düşünmüyorum eserin. Arka kapakta yazana katılıyor ve bir ince çizgide olduğunu kabul ediyorum.

(Bir de araştırınca kitaptan uyarlama mini dizi ile karşılaştım. Childhood's End bir buçuk saatlik üç bölümden oluşan bir mini diziymiş. Mutlaka izleyeceğim.) Kitap tabi ki tavsiyemdir :)
248 syf.
·8 günde·8/10
Toplantı kitabı; Ben Robot. Ortalıkta kitabın okunduğuna dair birtakım izler var lakin okunmuş olduğuna ilişkin hiçbir görüş, fikir veyahut düşünce yansıması ne yazık ki yok. Zannediyorum ki aksiyon bütünüyle toplantıya bırakılıyor ama kendi adıma ben, böyle bir yol izlemeyeceğimi belirterek kitapla alakalı yorumuma geçmek istiyorum.

Kitap bir bilimkurgu kitabı, esasen ben bu minval üzere olan kitapların varsa filmlerini izlemeyi tercih ediyorum hoş filmi olmasına mukabil toplantı kitabı olduğu için okumak zorunda kaldım. Genel anlamda neden izlemeyi tercih ettiğime gelelim. Benim kitap okumak özelinde kitaptan bazı beklentilerim oluyor her okur gibi; edebi beklenti, kelime oyunları, anlatımın güzelliği ve derinliği vs. vs. benzeri şeyler. Bu kitap nezdinde beklentilerimin kendi ayakları üzerinde durarak bana ağırlığını hissettirmesini zaten ummuyordum ama bu kadar da kötü bir anlatımı gerçekten beklemiyordum. Yazarın zihnine, robot ve gelecekteki teknolojiye ilişkin çok güzel düşünceler gelmiş fakat bunu daha güzel nasıl yansıtabilirim ya da daha hoş nasıl gösterebilirim diye hiç düşünmemiş ya da herhangi bir çaba sarf etmemiş gibi geldi bana.

Bir gazeteci, bir Psikolog olan Dr. Calvin ile uzun ve günlere yayılmış bir röportaj gerçekleştiriyor, yıl iki bin yüzler falan, anlatım esnasında zamanlar bir ara dili geçmiş zaman oluyor sonra şimdiye dönüyor derken ortalık karışıyor, kim anlatıyor kim dinliyor neredeyiz ne yapıyoruz hiç belli olmuyor birde üzerine bilimsel kelimeler derken odaklanma sorunu yaşanıyor, bu sorunun üzerine, belli bir olay üzerinden devam eden bir kurgu ya da anlatımın olmadığı yani aslında Dr. Calvin’in şahit olduğu robotlarla ilgili birden fazla deneyiminin yansıtılmaya çalışıldığı sonradan anlaşılıyor.

Anlatımı, edebi yönünü bir kenara bırakarak içerikle alakalı düşüncem ise oldukça olumlu. Doğrusu her bir robot hikayesi çok hoşuma gitti, odaklanabildiğim ölçüde büyük keyif aldım. Bu noktadan sonra ufak tefek merak kaçıranlar verebilirim ama bana sorarsanız okumaya devam edin çünkü okuma arzunuzu kaçıracağını düşünmüyorum.

Bütün hikayelerin ana çıkış noktası kitabın başında yazan 3 yasa. Peki bu yasalar ne der bir bakalım;

1. Robotlar, insanlara zarar veremez ya da eylemsiz kalarak onlara zarar gelmesine göz yumamaz.
2. Robotlar, Birinci Kanun'la çakışmadığı sürece insanlar tarafından verilen emirlere itaat etmek zorundadır.
3. Robotlar, Birinci ya da İkinci Kanun'la çakışmadığı sürece kendi varlıklarını korumak zorundadır.

Bu yasalara istinaden Dr. Calvin’in bizzat müdahil olduğu hikayeleri anlatıyor kitabımız. Hikayeler dediğim gibi bazı beklentileri düşürerek okuduğunda sizin mantığınızı zorlamasıyla ve çözümler üretilirken düşündürmesiyle oldukça keyif veriyor.

Çok fazla derin okuma yaptığımdan mıdır nedir kimi hikâyeyi okurken metaforlar var gibi geldi bana. Emin olmamakla beraber; İnançlı insanların robot olarak gösterildiği kanısına vardığımı ifade ederken neden bu kanıda olduğumu da yazmak istiyorum. Bir hikayesinde, hikâyenin başlığını hatırlamıyorum ama baş rolünde Şirin adında bir robot vardı. Şimdi bu Şirin varlığını sorgulayan, “Ben varım, çünkü düşünüyorum.” Diyen bir robot hatta hikâyenin bir diğer ana kahramanı olan iki bilim adamının “Seni biz yaptık buna inanacaksın.” Demelerine mukabil; “Bana söylenenleri oldukları gibi kabul edemem.” Diyerekten önce varlığını sonrasında da nasıl var olduğuna dair sorgulamalarını yapıyor hikâyenin ilerleyen bölümlerinde, sonraları bir yaratıcının, öncelikle insanları yarattığını sonrasında ise insanların kusurlu ve eksik bir yaratılışı olmasından kendilerini yani acıkma, yeme, içme, uyuma gibi zaruri dürtüleri olmayan daha üstün ve interaktif bir yapıda olan robotları yarattığını ileri sürüyor. Onları yapan insanların sözlerini dinlemeyip zihninde yarattığı kendi tanrısına inanmaya başlıyor ve diğer ona bağlı robotlara da kendisinin bir peygamber olduğunu ve yaratıcıya hizmet ettiğini, bu sebeple onlarında tanrısına hizmet etmesi gerekliliğini yayıyor. Yani özetle bilim adamları inançsız, her şeyi bilimin var ettiği alt mesajını vermeye çalışırken robotlar ise bu işin bir yaratıcının eli ile yapıldığı alt mesajını vermeye çalışıyor ama biz okurken robotları oluşturanın bilim adamları olduğunu bildiğimiz için bir anlamda öyle bir tanrının olamayacağı gözünden bakıyoruz olaya ve tamda bu sebeple yazarımız; yine tekrar ediyorum emin olmamakla beraber Ateist tarafı savunduğunu gözlemlemiş oluyoruz.

Bir başka hikayesinin ana teması; intikam duygusuydu ve benim dikkatimi celp ettiğinden bu hikâyeye de değinmek istedim. Hikâyede zihin okuyan bir robot var, zihin okuduğundan kendisine bir başka insan için sorulan sorularda yalan söylemek zorunda kalıyor. Çünkü soruyu soran kişinin zihnini okuduğundan hemen birinci yasa devreye giriyor ve zihnini okuduğu bireyin zarar görmemesi için gerçek cevabı vermek yerine onun duymak istediği cevabı veriyor. Hoş robot bu; ileriyi öngöremediği için hatta “Gerçeklerin muhakkak bir gün ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır.” Sözünü de bilmediğinden beynine yerleştirilen yasa gereği yalan söylüyor ama iş dönüp dolaşıp ortaya çıkıyor. Sonrasında ilginçtir, yalana inanarak kalbi kırılan Dr. Calvin robotu bir çıkmaz önergeyle bozuyor ve onun iyiliği için üretilmiş olan robotu yok olmaya mahkûm ediyor. Bu noktada esasen kitabın çoğu noktasında okuyucu olarak; insanlar ile robotları karşılaştırmak durumunda kalıyor, insan psikolojisine dair tespitlerde bulunuyoruz, zaten kitap sürekli psikoloji çevresinde dolandığı için yazarda bilhassa bunu amaçlamış olabilir. Tabi kimi yerleri hem üzüyor hem de düşündürüyor. Örneğin, hüzünlenmek ve düşünmek için Dr. Calvin’in bozduğu robotun ardından şu sözler kalıyor geriye;

“Kafanızın içini görmeme engel olun! Beyniniz acı, hayal kırıklığı ve nefret dolu! Benim kötü bir niyetim yoktu buna inanın. Ben yalnızca yardım etmeye çalıştım.”

Baya uzun oldu farkındayım ama son olarak bilimkurgudan çıkarıp gerçek olsa nasıl olurdu diye düşünmeden edemediğim için birkaç cümlede bu konu üzerine yazmak istedim. Bir robotun savcı olmasını ya da bir ülkeyi yöneten olmasını düşünebilirdim ya da dileyebilirdim. Çünkü kendi yasaları gereği adaletli olmak zorunda olacağından daha güzel bir dünyaya zemin hazırlaması çok muhtemel bir sonuç olurdu. İnsan hatalarının fazla olduğu yerlerde pek ala kullanılabilmesi ile hem işin daha iyi sonuçlar doğurmasını hem de insanların canlarını başından tehlikeye atmadığı için iyi bir tercih olmasıyla yine insan hayatına olumlu etki ettiğini görmüş olurduk. Hoş yapay zekâ sonuçta ve kendi başlarına kendilerini üretip tamir eder sonrasında zihinlerindeki yasaları değiştirerek dünyayı ele geçirmek isteyebilirler mi? Bence isterler ama böylesi bir sonucu kabul edemem diyemem. Çünkü insanlık şimdiye kadarki yaptıklarıyla zaten yeterince kötü bir sonu hak ettiler, bu sonun robotlarla olması ne kadar güzel olurdu diye düşünmeden edemiyorum, çünkü insanlıktan alınacak büyük bir intikam var ve bunu yapan neden robotlar olmasın…

Keyifli okumalar dilerim.
144 syf.
·8 günde·10/10
Ursula K. Le Guin'in her zaman kendine özgü dünyasından bu kadar güzel bir kitap daha çıkmasını beklemiyordum. Biraz isteksizce başlamıştım kitaba. Ancak karşımda dört dörtlük bir eser var. Yazarın en azından benim okuduğum bütün eserlerindeki ana temalardan olan yabancı olmak, aynı kökten olmamak, kendi benzerlerinle bir arada yaşamamanın getirdiği gerilimler, sorular, yaşama ve anlama uğraşı, bütün çatışmaların hep bu yönde olması gibi meseleler, bu eserde de kendini gösteriyor: bir gezegene sürgün gelmiş Alterralılarla gezegenin yerlileri olan Tevarlılar her iki türün de şehirlerini kışla beraber istilâ etmeye karar vermiş Gaallere karşı ya bir araya gelecekler ya da yok olup gidecekler. Bir araya gelmek kolay görünüyor, ancak başkasını benimsemek, onu yabancılamamak hiç de kolay değil. Bu yüzden çok büyük bedeller ödeyebilecekleri bir kış mevsimine giriyorlar beraber.

Le Guin'in eserlerinde ilk dikkatimizi çeken şeylerden biri, mekânlar, şehirler, isimler ve kültürel gelenekler. Yazar isim konusunda gösterdiği titizlikle bizi başka bir yerde yaşadığımıza, bizi oraya götürdüğüne ikna ediyor. Çok ayrıntılı olmasa da genel resmi çok güzel çizen bilgiler, karakterlerin isimlerinin farklılığı; zamanlar, dönümler, gezegenin zaman kavrayışı, kültürel farklıların tespiti, bunların hepsi bir antropolog titizliği ile veriliyor belki de, ve bu bilgiler, bu detayların akış eserin özgünlüğüne katkıda bulunuyor. Yazarın en ilginç ve herhalde dünyada örneği kolay kolay bulunamayacak eserlerinden Dünyanın Doğum Günü'nü bir kez daha okumayı düşünüyorum. Mülksüzler adlı eseri de hepimizin okuması gereken eserlerinden kesinlikle. Başka hikâyelerini de okuduğum için hepsini bir arada düşündüğümde; yazarın insana, insan psikolojisine olan düşkünlüğünü, onu yabancı gezegenlere, mekânlara, kültürlere yerleştirerek, bu kültürlerdeki insanların birbirleriyle ve kendileriyle olan çelişkilerini, gerilimlerini anlatarak ifade ettiğini ve bilimkurguyu sadece bir gelecek tasavvuru olarak değil, insan psikolojisi üzerinde irdeleyerek hikâyeleştirdiği bir kültür psikolojisi olarak da ortaya koyduğunu düşünüyorum. Bu eserlerde karakterlerin hepsinin ortak şekilde hisseden, duyguları olan, anlamaya çalışan karakterler olduğu ve hepsinin üzerinden insanın dünya üzerinde kültür farklılıkları içerisindeki hikâyesinin yani dünyalı olmak ve insan olmak hikâyesinin anlatıldığını görüyoruz. Bu anlamda Sürgün Gezegeni, yazarın ana temalarını ve dertlerini çok güzel hikâye eden, sade ve güzel, karakterlerin psikolojilerinin şeffaf bir şekilde sayfalara aktığı oldukça iyi bir eser.
248 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
"Ben, Robot"un kapağında mahzun mahzun düşünen adam pozisyonunda oturan robot oraya öylesine konmamış. Onun adı Cutie ve o da bir çok diğeri gibi pozitron beyne sahip robotlardan biri. Soyut düşünme yeteneğine sahip QT-1 serisi robotu olarak ayrıca yönetebilme konusunda da maharetli. Görevi ise insanların kullanılmasının gerek olmadığı bir uzay görev merkezinde diğer görevli robotlarla beraber işleri yürütmek. Ancak Cutie'nin bir sorunu var: Cutie düşünebildiği için var olduğuna inanıyor ve bu yüzden kendisinin montaj işlerini yürüten insanlara da benim yaratıcım kim diye soruyor. Cevap olarak insanı kabul etmiyor. Cutie'ye göre onun yaratıcısı gezegendeki İşlem Dönüştürücüsü, ondan Efendimiz diye bahsediyor ve "Efendimizden başka bir Efendi yoktur ve QT-1 onun resulüdür" diyor.

Isaac Asimov'un bu eseri işte böyle ilginç öykülerle dolu bir roman-hikâye kitabı. İlk öykü Robbie, Asimov 19 yaşındayken yazılmış ve orada yazarın en naif bir kalemle yazdığını görebiliyoruz hikâyesini. Hikâyelerin geri kalanı yavaş yavaş çıtayı yukarı çıkarıyor: bütün öyküleri aslında ABD Robot ve Mekanik İnsan A.Ş'de robotik devriminin başından beri görev almış olan robopsikolog Susan Calvin'le röportaj yapan bir muhabir arasındaki sohbetlerle birbirine bağlıyor yazar. Bütün öyküler aslında Calvin'in bir hatırası ve robotik devrimin genişleyip son öyküde göreceğimiz şekilde akıl almaz bir sistem yürütücüsü hâline geldiği, insandan yana tavır alan ve bütün mekanizmasını bu uğurda döndüren devrimsel gelişmelerin anlatılması bir yandan da. Neredeyse bütün öykülerde mizahla beraber yürüyen anlatım Asimov'un diyalogların çok ön plânda olduğu ve bütün kitabın neredeyse diyaloglar üzerinden yürüdüğü hızlı kurgusuna çok uyuyor. Asimov her hikâyede başka bir robottan söz ediyor. Bunun da bir sebebi var: Üç Robot Kanunu denen kanunlar robotik devrimin en temel düsturları ve bu düstûrları çiğneyen ya da ihlâl eden bütün durumlar sadece problem yaratıyorlar. Her hikâyede bir robotun bu üç kanundan birisi sebebiyle sıkıntı yarattığını görüyoruz. Üç robot kanunu ise şunlar:

1. Robotlar, insanlara zarar veremez ya da eylemsiz kalarak onlara zarar gelmesine göz yumamaz.
2. Robotlar, Birinci Kanun’la çakışmadığı sürece insanlar tarafından verilen emirlere itaat etmek zorundadır.
3. Robotlar, Birinci ya da İkinci Kanun’la çakışmadığı sürece kendi varlıklarını korumak zorundadır.

Asimov, robot karakterlerini nadiren çok ön plâna çıkarıyor. Cutie gibi örneklerde çok orijinal bir ritm tuttuğunu da söyleyebiliriz. Will Smith'in seneler önce çektiği Ben, Robot filmindeki robotların ise kitabın hiç bir yerinde olmadığını söylemek gerekiyor. Asimov'a göre robotlar işbölümü ve iş yükünün paylaşımı, insan topluluğunun gezegen çapı ve ötesindeki arayışları ve görev dağılımları için, görev yükünü taşımak amacıyla varlar ve temelde yaratılış ve üretilme amaçları insan türüne faydalı olmak. Öykülerde kenardan kenardan sezdirilen peki ya robotlar isyan ederse, emirler ve kanunlara uymazlarsa soruları akıllıca, ikna edici akıl yürütmelerle bertaraf ediliyor. Yine de kendilerinin varoluşunun temelindeki üç kanunla davranış çemberleri bağlanan ve sınırlanan robotların "davranış bozuklukları" göstererek bilincin getirdiği özgürlük yönünde şaşırtıcı adımlar atmaları dikkat çekiyor ve bu adımların yine insanlar tarafından ve yine robotik devrimin kurallarına uygun olarak çözümlenmesi (imha, aksayan yönlerin yenilenmesi, birbiriyle çakışan durumlarda üç kanunun robot tarafından farklı algılanmasını sağlayacak manipülatif yaklaşımlar vb) bir yandan da üzücü geliyor; çünkü robotlar gerçekten de köleden başka birşey değiller. Yazar bunu anlatmıyor, ama yine de bu aklımıza geliyor elbette.

Ben, Robot bana en çok Cylonları düşündürdü. Battlestar Galactica gibi muazzam, muhteşem bir metinden dünyalı olmak, buralı olmak, insan olmak, yapay zekâ olmak vb bir çok mesele üzerine birbirinden enfes hikâyeler çıkmıştı. Dizide aynen Cutie ve diğer robotlar gibi yine insan gücü, iktidarı ve menfaati için üretilen Cylonlar bir süre sonra insanların çok tanrılı inancını reddederek tek tanrı inancı uğruna bütün insan türünü yok ederek uzayda kendilerince, imanla yaşamaya çalışıyordu. Asimov'un kitabı yaratılışını insandan görmeyerek onu reddeden ilk itirazı dillendirmiş oluyor galiba. Cylonlarsa bir çığ gibi bütün insan uygarlığını yok ederken geride kalanlara acımıyor ve Cutie gibi uysal bir kabullenişi asla ama asla kabul etmiyordu. QT-1 serisi, Cylonların ilk, masum, sessiz modelleri gibi...

Bence "Ben, Robot"'u bilimkurgu sevmeyenler de büyük bir keyifle okuyabilir. Kesinlikle okunmayı hak eden çok iyi bir bilimkurgu eseri Ben, Robot.
248 syf.
Bilim kurgu edebiyatına mesafeli duran ben; bir çocuğun masum sevgisini kazanan Robbie'den, varlığını ve din anlayışını sorgulayan Cutie'ye, düşünceleri okuyan ama insanlara sadece duymak istediklerini söyleyen Herbie'ye, üstünlük kompleksi içinde insan zekasını hiçe sayan IO Noster'a, bilim adamlarını galaksi dışına gönderip onlara şakalar yapan Beyin'e, robot mu insan mı olduğu anlaşılamayan Stephan'dan dünyayı yöneten makinalar'a buradan selam olsun :)

Küçüklüğümden beri robotlara hayranımdır. Tüm o mekanizma ve yapay zeka üstüne kurulu şeyler beni içine çeker. Yazıldığı dönem için oldukça sıra dışı öğeler bulunduruyor. Daha robot kavramı ile yeni yeni tanışan insanlık için oldukça tuhaf bir kitap gibi gelebilir fakat günümüzde o kadar da uzak değil bence..

Ben Robot, çok sevdiğim hikayelerle dolu ve beni içine çekmeyi başaran bir kitap oldu. Okuduğum ilk bilimkurgu olmasına rağmen çok severek okudum.
Her bir robotu ayrı ayrı sevdim ama içlerinde en çok Robbie'de kaldım, çünkü kalbe dokunuyordu..

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 1.856 okur okudu.
  • 75 okur okuyor.
  • 1.695 okur okuyacak.
  • 25 okur yarım bıraktı.