Elif Özkaya

Elif Özkaya

Çevirmen
7.9/10
973 Kişi
·
3.648
Okunma
·
0
Beğeni
·
89
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
544 syf.
·3 günde·10/10
"Şizofren" ya da gerçek adıyla "Bir Delinin Hikâyesi", John Katzenbach'ın başyapıtlarından "Psikoanalist"in hemen ardından yazdığı çok iyi bir roman.

Türkçede yayınlanan kitaplarına genel anlamda baktığımızda John Katzenbach'ın kimlik meselesini dert edinen bir yazar olduğunu görüyoruz. Psikolojik gerilim kitaplarının genel meselesi olan katil kim? sorusu onun kitaplarında da var. Katzenbach psikolojik gerilim kitapları yazarken bu türde beklenmeyecek denli ağır akan, karakterlere ve mekânlara odaklanan, ilginç fikirler barındıran ama heyecan yaratması zor eserler ortaya koyuyor. Polisiye ya da psikolojik gerilim kitaplarında yazarların maharetlerini sergilediği baş döndürücü tuhaf olaylar ya da cinayet sahneleri Katzenbach'ta pek yok. Bu anlamda örneğin Grange, Wulf Dorn veya Tess Grietsen gibi benzer konuları işleyen yazarların kulvarından başka yerlerde geziniyor yazar; çünkü bence yazarın esas meselesi suçun, kötülüğün insan ruhuna verdiği zarar ve bıraktığı hasarı göstermek, ve bunu korkutarak değil, ağır ağır anlatarak yapmak. Bunu yaparken karakterlerinin gerçekliğine, derinliğine odaklanıyor Katzenbach; olayların ilginçliğini, şaşırtıcılığını, insanı şok eden kanlı sahneleri ve şiddeti kenara bırakıyor, olağan ve sıradan hayat akışları suç yüzünden bozulmuş insanların değişen psikolojilerini anlatıyor, onların sarsılan imajları ve sosyal statülerinin, hayatta normal ve sağlıklı olduklarının göstergesi olan konumları ve güçlerinin ellerinden kayıp gitmesi , ellerinden alınmasıyla bu insanların başbaşa kaldığı daha doğrusu bırakıldığı yüzleşmelere odaklanıyor.

Bu sefer Katzenbach bizi bir akıl hastanesine götürüyor. Francis Petrel 21 yaşında bir delikanlı ve ailesinin zoruyla buraya yatırılıyor. Western State akıl hastanesi eski bir yapı ve çok fazla sayıda insan kalıyor burada. Tabii ki burada da suç var: Bir katil hastaları öldürüyor. Katzenbach temel takıntısı olan kimlik meselesini yine masaya yatırıyor: deliler toplumdan dışlanmışlıkları ve hastalıkları sebebiyle kimliği olmayan, eksik kimlikli insanlar ve topluma kazandırılmaya çalışıyorlar. Kendileri olmak, düzelmek, iyileşmek için akıl hastanesi gibi mekânlarda bir arada tutuluyor ve tıbbi müdahalelerle, tedavilerle yaşamak zorunda kalıyorlar. Katzenbach bizi Francis Petrel'in darmadağınık, iç sesleri çıldırmış gibi konuşan iç dünyasına alarak Western State hastanesinde yaşayan akıl hastalarının neler yaşadığına bu tür kitaplarda veya filmlerde bekleyebileceğimiz klişeleri kullanmadan tanık ediyor. Yazarın ana meselesi olarak gerçek kimliğin bulunması, keşfedilmesi veya hastalıklı eski kimliğin geride bırakılması ya da eğer mümkünse iyileşmesi ise baş karakterimiz suçla, hastanedeki katil, yani hastaların ona taktığı isimle Melek'le yüzleşmeden gerçekleşmiyor. Hastanedeki hastaların/delilerin, hatta doktor ve çalışanların dahi önemsendiği ve kuşku uyandırıcı yan tipler olarak kullanılmadığı Şizofren, akıl hastanesini bir mekân olarak mümkün olduğunca hissettirmeye çalışıyor; hastaların iç dünyalarına bizleri alarak normal olmamanın ne demek olduğunu, dahil ve ait olamamanın ne gibi acı ve zorluklara sebep olduğunu çok iyi anlamamızı sağlıyor, öyle ki aslında oldukça keder dolu bir eser olarak bile görebiliriz Şizofren'i; çünkü Francis'in 20 sene öncesine ve bugüne gidip gelen hikâyesi büyük yalnızlıklarla ve kederle dolu. Okudukça görüyoruz ki hikâyesi anlatılmayanlar da aynı ızdırapla yaşıyorlar o hastanede. Dışarıda normallere ve normal bir hayata dahil olamadıkları noktada hastanede var olmaya çalışıyorlar.

Ben Şizofren'i çok beğendim. Hem severek, hem üzülerek okudum. Özellikle Katzenbach severlere öneririm.
328 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Kendinizi hiç normal insanlardan farklı hissedip nasıl davranmanız gerektiğini bilmediğiniz oldu mu? Sizinle iletişime geçen hiç kimsenin gözlerine bakamadığınız veya duygularınızı, düşüncelerinizi eyleme dökemeyip sessizce üzerinize yüklenen her tür düşünceyi sessizlikle kabul ettiğiniz oldu mu?

Kitabı okurken duygulanmamak elde değil. 1970'li yıllarda Otistik bir çocuğa sahip olan bir annenin çocuğunun Otistik olmasını kabul etmeyişi daha da ileri giderek çocuğunu bir bakım evine terk etmesini karmakarışık duygularla okudum. Yazar, Otistik bir çocuğun duygu dünyasına girip onu ete kemiğe büründürüp bizlerin önüne Ray olarak çıkarmış. Ray içsel dünyası ile konuşurken, annesinin onu bakım evine gönderişi ile ilgili düşüncelerini, bir aileye sahip olma özlemini yıllarca içinde taşırken, bakım evinde öğrendiği fırıncılık mesleğinde ne kadar hünerli olduğunu sessizce göstermekte ve çalıştığı fırının tüm yükünü omuzlarına alarak sadece çalışmaya odaklı yaşarken, annesinin onu kısıtlı ziyaretleri ona üzmemek için sarf ettiği çaba etkileyiciydi...

Ray kendi dünyasında balıkları ile ilgilenip, çok az konuşan bir birey olmasına rağmen mahallesine taşınan Rosita ve kızı Anna ile iletişim kurmaya başlar ve hayatının dönüm noktasına doğru hızla yaklaştığını fark etmeden, her gün Anna'ya pişirdiği keklerden bir tane getirerek, kendini bu ailenin bir parçası olarak görme isteği ile savaşmaya başlar...

Yıllar sonra ortaya çıkan gerçek ile yüzleşmeye çalışan Ray'in kardeşi İris bir ağabeyi olduğunu annesinin hangi gerekçelerle sakladığını öğrenmeye çalışsa da, annesi her seferinde kapıları yüzüne kapatarak, Ray'in suça karıştığını, bu konuyu daha fazla kurcalamaması gerektiğini söyleyip, ona kendi işine bakmasını öğütler...

Otistik bir çocuğun terk ediliş ve yalnızlık hikayesini yazar sade ve anlaşılır bir dil ile kaleme almış. Onların dünyasına ışık tutmuş. Ödüllü bir yazar olan Marion Pauw aldığı ödülü hak etmiş. Yazarın ülkemizde yayınlanan tek eseri bu kitap. Umarım diğer eserleri de bir an önce bizlerle buluşur...
320 syf.
İnsanların biribirlerine karşı bakış açılarını değiştirdiklerinde ve güzel bakmayı hissetmeyi öğrendiklerinde ruhun insana verdiği sevmek eyleminin insana mucizevi özellikler kattığını anlatan bir solukta okuduğum bir kitap. Gözün gormesine gerek yok kalp görsün kalp duysun yeter...
544 syf.
·Beğendi·8/10
Francis 'in hayatının gittiği yönü dehşetle okumuş ve etkilenmiştim.Akıl hastanesinde yaşadıkları,halüsinasyonları insan beyninin oyunları ve ötekileşme yolunda kayıp bir hayatın biraz ağır olan yazım dilini sıkılmadan okumuştum...
Psikoloji konularını sevenlerin sıkılmadan okuyacağı bir eser...
320 syf.
·4 günde·8/10
Ah Tin Win vah Tin Win...Sen nasıl bir içsel yolculuk yaptın öyle...Nasıl ehlileştin, olgunlaştın körlükle beraber...Evet kahramanımız küçük yaşta kör olur. Ve kulakları onun bu dünyada ki penceresi olur. Çünkü kulaklarıyla duyduğu seslerle insanları, hayvanları kısacası hayatı tanır... Ve bir de aşık olur kiiii ama ne aşk...Uzaklık tanımayan, körlük tanımayan çok içsel ve ruhsal bir aşk...gerçek ask...Mimi ve Tin Win arasında olan duygusal bağ beni çok etkiledi bu kitapta...Ve hayatın sadece görebildiklerimizden ibaret olmadığını öğretti...Bazı yerlerde gereksiz uzatmış konuyu yazar ama kitabin vermek istedigi ana mesaj güzeldi...iyi okumalar
544 syf.
·54 günde·Beğendi·Puan vermedi
Cinayet üstelik 4 cinayet... Deliler hastanesinde bulunması imkansız bir katil.. Neden mi imkansız çünkü hepsi deli ve hepsi aynı zamanda çok zeki.
Ana karakterin bu yaşadıklarını evinin duvarına yazmasıyla başlıyor tüm hikaye ve öylesine heyecanlı öylesine gizemli akıp gidiyor sayfalarca..
Yazarın muazzam kurgusu ve karakterin yaptığı iç konuşmalarla tamamlanıyor kitap.Kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.
Keyifli okumalar dilerim..
320 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Her kalp kendi şarkısını söyler ve yalnızca diğer yarımız o sesi duyar.
Rastgele kapağındaki bu sözü beğenip aldığım bu kitap beni o kadar etkiledi ki, sizinle paylaşmak istedim.Bazen çok merak edip aldığımız kitaplar bile bu kadar etkilemiyor bizi ama bu kitabı merakla ve heyecanla okudum.
Tabi herkese hitap etmeyebilir.Kitap hakkında bir şey söylemek istemiyorum alıp okuyun bence..
İlk incelemem saçmalamış olabilirim kusura bakmayınız:)
544 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Başlarda nedense sıkıcı geldi ama sanırım benden kaynaklı. Pek bi okuma isteğim yoktu o aralar. Bıraktım tekrar başladım ve elimden bırakamadım. Polisiye türü ama daha çok psikolojik bir anlatımı var. Psikolojik tahlil içeren romanları sevdiğim için bu kitabı da çok sevdim.
Konusuna gelince Francis (C-bird) sesler duyan bir genç ve onu akıl hastanesine yatırıyorlar. Orda işlenen bir cinayeti çözmeye çalışıyor Peter (itfaiyeci) ve Lucy ile birlikte... Herkese ürperti veren bu katili yakalamak için yapılan planlar sonucu yaşanılanlar çok enteresan.

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 3.648 okur okudu.
  • 72 okur okuyor.
  • 1.221 okur okuyacak.
  • 83 okur yarım bıraktı.