Elnur Osmanov

Elnur Osmanov

Çevirmen
8.9/10
1.407 Kişi
·
0
Okunma
·
1
Beğeni
·
466
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
240 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Aslında biz bu kitapta anlatılanları yaşadık, yani atalarımız, dedelerimiz, ninelerimiz yaşadı. Ne zaman? Cumhuriyet Döneminde. Geldi Mavi Gözlü Dev'imiz önce düşmanı kovdu, sonra üstümüzdeki kapkara bulutları kovdu Türk Milleti baştan yarattı.
Şimdi bu kitabı sevmemizin nedeni de işte yine o kaplanan kapkara bulutlar. Halk yine fakir, halk yine cahil. Okumadan, bilmeden, açlıkla terbiye ediliyor.
Şimdi bizim yine Mavi Gözlü bir Dev'e ihtiyacımız var.
İsterse bir halk neler yapabilir hem kendi tarihimizden hem kitaptan görüyoruz.
Bir insanın kendini yetiştirmesi, gerek ahlaki gerek teknik konuda çok zorken bunu toplumun her alanına yaymak ve bunu başarmak.
Aslında fazla lafa da gerek yoktu.
MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET, DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR!
240 syf.
·6 günde
Bu kitabın içeriği üzerine uzun uzun yazmak gelmedi içimden.

Beni etkileyen o küçük ülkenin müthiş gelişiminin bir gün bizim ülkemizde de olabilir mi düşüncesiydi.

Bizim ülkemizde kendi hayat mimarlarını ve kurucularını, İdealistlerini oluşturabilecek mi?

Bir gün dürüst ve ahlaklı bireylere sahip bir millet olabilecek miyiz?

Kitapta bahsedilen Snelman'dan daha büyük bir önderimizi erken kaybetmenin neticesinde ya daha uzun yaşasaydı düşüncesi akla geliyor.

Atam biraz daha ömrü vefa etseydi bugün arzu ettiğimiz nesiller genlerimize işleyerek yetişebilir miydi?

Kitap kendi ülkemi ve insanlarımı sorgulamama neden oldu.

Bu kitabın yetişkinlerden ziyade gelişme çağındaki genç ve çocuk nesline okutulması ve ülkeleri için idealist birer hayat mimarı olmaları için ilk adım atılmalıdır diye düşünüyorum.

Umarım bu güzel ülkem bir gün yeni destan yazarak örnek bir halk ve başarı hikayesine tekrardan sahip olabilir.
240 syf.
·5 günde·Beğendi
Anlatıma nasıl başlayacağım inanın ki bilmiyorum. Şimdiye kadarki okuduğum kitapların en en en iyisiydi diyebilirim. İşlenen konular o kadar güzel bir şekilde ele alınmış ki, okudukça hem üzüldüm insanların çektiklerine hem de cesaretlendim kazanılan zaferleri okudukça. O kadar çok alıntı paylaştım ki, herhalde kendimce katkıda bulunmak istedim bu düşüncelerin yayılmasına.

"Beyaz Zambaklar Ülkesinde" Finlandiya’yı konu edinen bir kitap. Kitapta, bataklıklar ve kayalıklar arasında yer alan, doğal kaynakları olmayan bu küçük ülkenin adeta "yoktan varoluşunu" anlatan; yani yoksulluktan kurtuluşunun ve siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan gelişmiş bir ülkeye dönüşümünün hikâyesi anlatılıyor.

Bu dönüşümün mimarları da, yani kitaptaki tanımıyla "yaşam mimarları"; toplumun her kesiminden, kalbi vatan sevgisi ve hizmet aşkıyla çarpan avukat, mimar, din görevlisi, öğretmen, köylü, işçi ve mermer ustasıdır. Bu bir avuç aydın kesim, bütün gerici güçlere karşı; sözde vatanını seven ama yalancılıktan, dolandırıcılıktan, ahlâksızlıktan ve yolsuzluktan başka bir iş peşinde olmayan insanlara karşı büyük bir savaşım içine girmişlerdir. Ve bunu sevgi, eğitim ve sabırla yerine getirmişler, kan dökerek değil.

Kesinlikle herkese tavsiye ederim. Okumayan çok şey kaçırır.

A.Y. abi.. çok haklıymışsın..Ecem sen de canım..
240 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Finlandiya’nın yükselişini anlatan bir kitap. Eğitimle her şeyin düzeltilebileceğini gösteriyor okuyuculara ve bence en önemlisi Atatürk’ün okunmasını istediği bir kitap sırf bu yüzden bile okunmalı
240 syf.
·3 günde·Beğendi·7/10
“Halk kitleleri cansız bir balçık yığını olup heykeltıraş eli dokunmadığı sürece öyle kalacaktır." (s:58)

Toplumun ezilmiş ve geri kalmış bireylerine, yüzyıllardır dokunması beklenen heykeltıraş elinin dokunamamasının tek sebebi önünde duvar gibi duran ve asla geri adım atmayan devlet engelidir. Finansal olsun olmasın, tüm imkanların sözde kalkınma sağlayacak zenginlere ve ileri gelmişlere yatırılması ve diğer halk kitlelerinin bu denli hor görülmesi bizzat devlet eliyle yapılan bir kötülüktür. Cehaletin, yoksulluğun kol gezdiği bu yaşamlar, devletin ve zenginlerin dillerinde dolanır olmuş; herkes bir şeylerin kötüye gittiğinden yakınıyor ama kimse kötüye giden şeylere engel olmaya çalışmıyor. Bir işi düşüncenin değil, eylemin başlatacağından habersiz şikayet edip duruyorlar; ama ne yazık ki içi boş insanlardan büyük işler yapmaları beklenemez.

İçi boş insanlar diyorum çünkü bu insanlara küçüklüklerinden beri kendine ya da topluma yararı dokunacak bir şey aşılanmamış. Beyin, bireyin gelişip adımlar atması için gerekli olan bilgilerle beslenmemiş. Sahip oldukları şeylere şükür etmelerini söylemek; onları, kaderlerinin bu olduğuna inandırmaktan başka bir şey değil. Bu insanlara umut olacak küçük adımlar atılsa, onların da boş gezmeye niyetleri olmadığı görülür diye düşünüyorum.

Halk kitlelerinin içlerinde bir yerlerde harlanmayı bekleyen kıvılcımları en verimli şekilde değerlendirmenin tek yolunun da bir yerden başlayarak harekete geçmek olduğunu Fin halkı çok güzel göstermiş. Geçilen dönemde yaşanan olumsuzluklara rağmen, yapılması gerekenin ne olduğunu bilerek, emin atılan adımlar toplumsal kalkınmanın en başarılı örneklerinden biri. Günümüz otoriteleri aksine, Fin halkı bir şeyler başarmaları için sadece öğretmenlere ve okul kurumlarına bel bağlamamış. Din ve siyaset insanları, doktorlar, bilim insanları… Nerede işe yarayacak kim varsa, hep birlikte, bir bütün olarak çıkmışlar bu yola. Önlerinde beliren engellere birlikte göğüs germişler; bu büyük başarıya da birlikte ulaşmışlar. Bizim nesil, ülke ve hatta dünya olarak anlamamız gereken asıl mesele bu; tek başımıza radikal bir değişiklik yapmamızın neredeyse imkansız olduğu. Atalarımız boş yere “birlikten kuvvet doğar” dememişler. Eğer bu denli büyük bir emelimiz varsa, çıkar gözetmeksizin elimizden geleni yapmamız gerekir; kendimize sakladığımız her şey bizi emelimizden alıkoyar.

Kitabın Papaz McDonald’ı anlattığı bölümde “Dünyaya zarar verirsen, insanlara veya hayvanlara kötülük yaparsan, kendine zarar vermiş, kendini sakatlamış ve hayatını karartmış olursun.” diye bir cümle geçiyor. (s: 206) Ben bu cümleyi okuduğum an Tengricilikteki Buyan anlayışını ve dolaylı olarak da karma felsefesini hatırladım. Buyan anlayışına göre insanın benliğindeki güç ve bu gücü kullandığı yol, aldığı sonuçlarla doğru orantılıdır. Yani gücü kötüye kullanan, kendi rüzgar tayına zarar vermiş olur ve yaptığı kötülüğün karşılığını zayıflayarak alır. Bu anlayışı karma felsefesiyle yoğurup gücünü iyiye kullananların daha da güçlenerek yola devam edeceğini çıkarabiliriz. Fin halkının da benimsediği anlayış buymuş ki böyle bir sonuca ulaşmışlar.

Tarihe yön veren diğer liderlerin de hemfikir olduğu konu birlik ve bütünlük. Kimsenin tek başına bir şeyleri başarmasını beklemiyoruz; mühim olan hedefimizin belirlenmiş olması ve bu hedef uğruna tüm imkanların uygun şekilde kullanılıyor olması. Önümüzde engeller olabilir, hep vardı, hep de olacak. Biz eğer barış içinde, ayrıştırmadan, sınıflaştırmadan çalışırsak, sonucun istediğimiz yönde olacağından eminim.

“Yürüyeceğiniz yol dikenlidir, hemen başarılı olmaya şartlanmayın. Takdir ve anlayış beklediğiniz bir anda sizinle alay edebilirler.” (s:231)
240 syf.
·Beğendi·9/10
Bulunmuş olduğu coğrafyanın, yaşam koşulları açısından elverişsiz olması, toplumsal yaşamın ve birlikteliğin en alt seviyeyi gördüğü, egemenlik kavramının zihinlerde tamamen kaybolmak üzere olduğu bir dönemde, bir milletin uyanışını ve dirlişini anlatan çok önemli bir eser.
Bir toplumda eğitim ve adalet sistemi, toplumun yararına çalışmıyorsa, o millet batmaya mahkumdur. Fin halkının 19. yüzyılda yaşanılan sefaletliğin, tükenmişliğin eğitim yoluyla aşılacağı öngörüsünün nasıl başarıya ulaştığını en güzel somut örneğidir. Bu eser, bir solukta okunupta raflara konulacak bir kitap değil, altı çizilerek notlar alınması gereken akademik bir araştırma tezidir.
240 syf.
SUOMİ'YE GİDEK Mİ, "REFAH"INDAN YİYEK Mİ?

Mecburiyetten dolayı, Koridor Yayıncılık baskısıyla başladığım okumamı, Timaş Yayınları baskısıyla nihayetlendirmek durumunda kaldım. Birçok farklı yayınevinden çıkmış olsa da tavsiyem, "tam metin" olduğunu belirten veyahutta takriben 200 küsur sayfalık olan kitapları tercih etmenizdir. Çeviri konusunda bir şey diyemem tabii, çünkü hepsini tek tek incelemedim. Okuduğum iki farklı yayınevinden yola çıkarak konuşacak olursam da, Koridor versiyonunda ilaveten önsöz (Timaş versiyonu ile farklılıklar gösteren türde), sonsöz ve yazarın hayatı gibi detaylar göze çarpmakta. Ayrıca da bu iki yayında, bölümler arasındaki sayfa sayısı farklılıkları, bölümlerde kırpılmalar olduğunu hissettirse de kısa tutulan kitaplar da, size konunun özünü verecektir diye düşünüyorum. Yine de siz siz olun, tam metinden şaşmayın, ne olursa olsun.

Öncelikle biraz Petrov'dan bahsedelim. Petrov, hitabet yeteneği iyi olan, halkın anlayacağı dilden konuşabilen, böylece de kitleleri etkileyebilen, kitapları Gorki ve Tolstoy gibi önemli yazarların kitaplarıyla birlikte piyasayı koşturan bir hatip. Özellikler müthiş... Ama tabii bu özellikleri ne niyetle kullandığına göre değişir. Petrov iyi yönde kullanmış, darısı herkesin başına. Petrov aynı zamanda bir papaz. Fakat siyasetle iç içe olan kilisenin ağzıyla konuşmuyor. Amacı, ülkesinin kalkınması. Ve haliyle de iyi emelleri olan birçok insanın başına geldiği gibi kendisine de karalama, sürgün ve de papazlıktan atılma reva görülüyor.

Kitabın girişinde Petrov ve Rus halkının durumundan bahsedilse de, kitabın merkezinde Finlandiya var. Finlandiya benim için ayrı bir yere sahip bir ülke. Üstüne üstlük Atatürk'ün de müfredata konulmasını istediği bir kitap olunca, daha başlangıçta kitabın değeri katlanıyor zaten. İçeriğe indiğimizde de bu değerin havada kalmadığına şahit oluyoruz. Bataklıklar içindeki ülke Suomi, nam-ı diğer Finlandiya'nın, nasıl refah dolu bir ülke haline geldiğini feyz alarak okuyoruz.

Kitap belli başlı konular üzerine yapılmış eleştirilerden ve sonrasında meydana gelen değişimlerden bahsediyor yer yer. Bu "yer yer"ler arasında, bazen o aydınlanma halinin halka ilham olduğu gibi bir hisse kapılıyor okuyucu. Bu da kitabın biraz edebi yönü diyelim biz. Belki de bu süreçler bu kadar kolay aşılmadı ama kitaplaştırılırken böyle aktarıldı okuyucuya. Zaten kitabın başında da dile getirildiği gibi, Snelman'ın yaşadıkları ile kitaptaki Snelman'ın faaliyetleri birebir gerçekle örtüşmemekte. Yine de verilmek istenen mesaja odaklandığımızda, ortaya gerçekten de küllerinden doğan bir halkın hikayesi çıkıyor. Verimli tarlalar yok, yeraltı kaynakları yok, soğuk bir ülke, İsveç boyunduruğundan kurtulup Rusların himayesine giriyor. Neyse ki I. Aleksandr, ılımlı bir politika izleyerek Fin halkının kendi kendini geliştirmesinde pay sahibi oluyor. E adamlarda da azim var, iki milyonluk nüfusa sahip ülke, yükselişe geçiyor.

Bu yükselişte birçok farklı parametre var. Kendi dilini ve tarihini ön plana alarak güçlü bir ülke olunacağını bilen Fin halkı, aydınlarının da katkılarıyla dilini ve kültürünü koruyup yaşatıyor. Ülkesini demir ağlarla örüyor. "Bütün ümidim gençliktedir." diyen Atatürk gibi, ümidini gençliğe bağlıyor ve onların eğitimi için azami gayret ve özeni gösteriyor. Eğitimi sadece okula değil, kışlaya, halkın içine yayıyor. Eski dönemden kalma yozlaşmışlıkların önüne set çekmeye çabalıyor. Gençlerin, sadece bedenen değil aynı zamanda zihnen de zinde olmalarını önemsiyor. Toplumun temel taşı olan ailenin önemine vurgu yaparak, aileyi sarsan unsurlara dikkat çekiyor. İyi bir ebeveyn olmanın gerekliğini vurguluyor. İşçisinden doktoruna, rahibinden ev hanımına topyekun bir yükselişin gerekliliğini vurguluyor. Bunu da aydınlar eliyle yapıyor. Bu esnada da aydın kesimin nasıl olması gerektiğini apaçık bir şekilde ortaya koyuyor.

Kitap, ahvalimize şöyle bir nazar eylediğimizde, bizim gibi toplumlara ütopya gibi gözükebilir ama madalyonun diğer yüzü de, toplumla birlikte bir toplumsal yükselişin hiç de hayal olmadığını fısıldıyor içten içe. Bu fısıltıyı duyar mıyız? Daha evvelden duyduk, bize yabancı bir fısıltı değil bu. "Tebaa"lıktan "millet" olmaya varan o zorlu ama etrafı cennet gibi bir manzaraya sahip yolda yürüdü bu millet, yaklaşık 100 sene evvel. Yine yürür herhalde... Yoksa bu yozlaşmışlıkla Suomi bataklıkları, içinde bulunacağımız halin yanında nur nimet kalır.
240 syf.
·9/10
Ünlü Rus Gazeteci Yazar Grigory Petrovun Finlandiya'ya gidip gördükten sonra oranın kalkınması hakkında kaleme aldığı kitap Atatürk'ün de önerdiği kitap olarak her Türk gencinin de okuması gereken kitaplardandır. Bir Dünya klasiği olarak birçok farklı basımı olan kitap Finlandiya tarihini ve nasıl kalkındığını detaylı olarak içeriyor. Atatürk'ün okullarda okutulması gereken kitaplardan dediği kitap İsveç sömürgesi Finlandiya'nun Beyaz Zambaklar Ülkesine dönüşmesini ve bu yolda eğitim, hukuk vb sistemin gelişmesini içerirken bunu Snellman'ın ağzından aktarıyor.

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.