Giriş Yap

Emil Michel Cioran

Yazar
8.3
3.658 Kişi
Unvan
Filozof, Deneme Yazarı ve Tanınmış 20. Yy. Retorik Sentezcisi
Doğum
Răşinari, Romanya, 8 Nisan 1911
Ölüm
Paris, Fransa, 20 Haziran 1995
Yaşamı
Emil Michel Cioran (Emile Michel Cioran), Rumen yazar. (8 Nisan 1911 Răşinari, Romanya - 20 Haziran 1995 Paris) filozof, deneme yazarı ve tanınmış 20. yy. retorik sentezcisidir. Eserlerinin bir bölümünü Fransızca bir bölümünü ise Rumence kaleme almıştır. Ortodoks bir papazın oğlu olarak dünyaya gelen Cioran, Sibiu şehrinde Colegiul National Gheorghe Lazăr Lisesi'nde okumuş ve on yedi yaşından itibaren Bükreş'de felsefe ve estetik öğrenimi görmüştür. 1928 yılında burada iken Eugéne Ionesco ve Mircea Eliade ile tanışmış ve onlarla sıkı bir dostluk kurmuştur. 1932'den itibaren düzenli olarak bazı dergilerde yazmaya başlamıştı. Bükreşli entellektüeller Eiserne Garde adlı radikal, faşist, anarşist partinin kabartması gibiydiler. Cioran, diğer bazı entellektüeller gibi bu gerçeği inkâr etmiyordu. Ve bolşevizmin boğdurucu şiddet ruhuna doğru yanılsamayla çekildiklerini görüyordu. Daha sonra bu düşüncelerindeki samimiyetin sıkıntılarını kendi öz eleştirisinde verirken etki altında kalmasından ve buna olan şaşkınlığından dolayı özür dileyecekti. 2. Dünya Savaşı'nın başlangıcına kadar Eiserne Garde'nin sempatizanı, Hitler'in ve antisemitizmin takipçisiydi. 1933'de Hitler hakkında yazdığı şey çarpıcıdır: "Hitler kadar bugün bizi etkileyen, sempati uyandıran ve hayranlık bırakan başka bir politikacı lider göremiyorum!" Daha sonra bu açıklamasını şu şekilde soruyla karşılamıştır: "Öyleyse hümanizm nedir, neyini kaybetmiştir eğer Röhm-Putsch katliamında o denli moral ve ruhen zaten her şeyini kaybedenler öldürülüyorsa?!" 1933'den 1935'ye kadar Cioran, Berlin'de kalır. 1937'den sonra ömrünün geri kalan kısmını çatı katında bir evde yaşadığı Paris'de geçirir. Önceleri Rumence yazan Cioran, 1945'den itibaren de Fransızca yazmaya başladı. Bir filozof olarak Fransızca dilinde isminin ilk duyulduğu, ya da okunduğunda etkileyici ve sürükleyici bir yumuşaklığı olamadığını düşünerek ismine M. kısaltmasını yani Michel eklemesini koydu. Bu isim değişikliği böylece tarihe E. M. Cioran olarak kaydoldu ve yazılarındaki etnik muhalifliğinin belirgin karakteri oldu. Cioran, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki tarihteki deneme yazarları ve radikal kültür eleştirmenleri içerisinde önemli bir yere sahiptir. Gerek denemelerinde, gerekse eleştirilerinde öncesinde pesimistçe yola çıkarken şaşkınlık yaratan yanılgılarının ve özdeyişlerinin vardığı zirve çaresizliktir. Bu tespite istinaden şunu söylemiştir: "Hiç bir kriterin olmadığı bir dünyada yaşamak isterdim" Hiç bir prensibin ve formun olmadığı bir dünya! Bir dünya ki, belirsizlikler diyarı; çünkü bizim şu ana dek yaşadıklarımız tamamen formlara, kriterlere bağlı o kadar yavan. Lisansını Bergson üzerine hazırladığı bir tezle aldı. 1934'te Bükreş'te yayımlanan ilk kitabı Sur les cimes du d'sespoir Ümitsizliğin Doruklarında, kendisinin de kabul ettiği gibi, sonradan Rumence ve Fransızca yazdığı her şeyin özünü barındırır. Hayatın trajik boyutundan habersiz olmakla suçladığı Bergsonculuk'tan o dönemde koptu. 1937'de, dini bir krizin ürünü olan ve tartışmalar yaratan kitabı Gözyaşları Ve Azizler Üzerine yayınlandı. Aynı yıl, Bükreş Fransız Ensititüsü'den bir burs alarak Paris'e gitti ve oraya yerleşti. 1995 yılında Alzheimer hastalığından öldü. Cioran konservatif felsefeye olan ilgisini ilk gençlik yıllarında kaybetmiş, kişisel düşünce ve lirizm adına sistematik düşünce ve soyut spekülasyonlarda bulunmayı reddetmişti; "Hiçbir şeyi keşfetmedim. Ben sadece kendi hislerimin sekreteri olmaya devam ettim" Son dönem eserlerinde kötümser hava çoğu eleştirmen tarafından çocukluğundaki olaylarla ilişkilendirilmiştir. Ancak ondaki septiklik, nihilizme yakın duruşun tek bir sebebe irca edilemeyeceği de söylenebilir. Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi tanınmış varoluşçu yazarların eserlerindeki beşeri yabancılaşma teması henüz 1932'lerde genç Cioran'ın eserlerinde görülmektedir. "Varoluşun kendi evimizin hiçliği kendi sürgünlüğümüz olması mümkün mü?" diye sormaktaydı Cioran o yıllarda. Cioran insanlığın trajedisini değil fakat kendisi gibi hem düşünen hem hisseden bir ontolojik vatanından sürgüne gönderilmişliğin kolay kolay kimsenin hesabını yapmadığı iç çekişleriyle , bir yurtsuz kimliğiyle yaşamış ve yazmıştır. Dünyanın her günkü işleyişini, acılarını, sevinçlerini genelden ayrı düşen yönüyle kimi zaman buruklukla kiminde de kahırla yorulmuş bir farkındalıkla ilmek ilmek kitaplarına işlemiştir. Koyunun derdinden geçenlerin, hatta koyunun derdinde bile olmayanların hayatı muştulamalarının, rezilliklerinin ve kaybolmuş bir vicdanla bu hayatı olurlamalarıyla bir kez daha bu temele harç atanların asla anlayamayacakları bir yanlış yerde aranan 'cephane' olarak bilinmektedir. Öteden beri aynı döngünün aynı kıvrak zekayla birer parçası olmuş adam gibi adamların adam olmayan adamlıklarının ipliğini pazara çıkarmış ve aynı kahpeliği masallardan oluşmuş fazilet, uluhiyet ve vicdan tarzı tanımı kendi ellerinde oyuncak olmuş kutsal yaftalı aşağılık kavramları zihinlerin harcı yapan devridaim işbirlikçilerinin uyuttuğu bir insanlığı sersemliklerinden silkinmeye ömrünü adanmış eşsiz bir bilge.

İncelemeler

Tümünü Gör
168 syf.
·
6 günde
·
9/10 puan
Çürümeyi okumaya karar verdiyseniz ve kitabı elinize aldıysanız sizi kimsecikler bundan alıkoyamaz, tavsiyeye de gerek duymazsınız. Çünkü kitabın kapağını açar açmaz sizi içine çeken çekene; çürümeler, kokuşmalar, bunalımlar, haykırışlar; düşünceler, tespitler, eleştiriler... Kitaptan alıntılarla somutlaştırayım, daha iyi anlaşılır: “Nerede tükettin ömrünü? Bir hareketin hatırası, bir tutkunun işareti, bir maceranın parıltısı, güzel ve firari bir cinnet.. Geçmişinde bunların hiçbiri yok; hiçbir sayıklama senin ismini taşımıyor, seni hiçbir zaaf onurlandırmıyor. Iz bırakmadan kayıp gittin; senin rüyan neydi peki?" Fakat Çürüme, o kadar da basit değil herkesin okuyabileceği, satırlarını kaldırabileceği bir kitap değil; aşırı yoğun bir kitap, Cahil Hoca’dan sonra okurken zorlandığım ilk kitap. Cioran, okuyucuyu paragraflar arasında hazmede hazmede yürüyüşe çıkartan bir yazar...bu yüzden hemen bitirip köşeye atabileceğiniz bir kitap olarak düşünmeyin! Günlük ortalama 25-30 sayfa ancak okuyabiliyordum. Bazen bir sayfadan sonra ikinci sayfayı kaldıramıyor kitabı sessizce yerine bırakıverirdim🤷‍️ Çürümenin Kitabı okurken can sıkar, okuruna acımaz, bazı gerçekleri insanın yüzüne yüzüne çarpar; “İnsan, kendini Şeytan’da çok fazla bulduğu için O’na tapamaz; ondan bilerek nefret eder; kendinden-yüz çevirir ve Tanrı’nın yoksul vasıflarını ayakta tutar. Ama Şeytan bundan şikayetçi değildir ve bir din kurmaya hiç heveslenmez: Zayıflatılmamasını ve unutulmamasını temin etmek için burada değil miyiz biz?” Ruhunuzu doyumsuz, boşlukta hissettirir, hayata tutunduğunuz değerleri şöyle bir silkeler(özellikle inanç konusunda): “Niçin Tanrı o kadar soluk, o kadar dermansız ve o kadar vasat bir çekiciliktedir? Niçin ilginçlik, tutarlılık ve güncellikten yoksundur ve bize o kadar az benzer? Bundan daha az insan biçimli ve bundan daha ucuz bir biçimde uzak bir imge var mıdır?” Ya bizler! bizler masum muyuz? Cioran’e göre değiliz hatta daha da ileri gider bir caniyle aynı kefeye koyar; “Cani, özgürlüğünü sınırsız bir şekilde kullanır ve gücünün fikrine karşı koyamaz. Başkalarının hayatına son verme konusunda, o da her birimizle aynı düzeydedir. Eğer düşüncede öldürdüklerimiz hakikaten yok olsalardı, yeryüzünde kimse kalmazdı. İçimizde çekingen bir cellat, hayata geçmemiş bir katil taşırız.” yine bir başka sayfada; “Hepimiz sahtekâr olduğumuz için birbirimize tahammül ederiz.” der. Kitap boyunca yazar, günlük hayatı deşmeye devam eder, bazı yerlerde tercihinizi yazardan yana kullanmak istemezsiniz bu durumda kafa karışıklığınızla kala kalırsınız... Dinler, ‘intiharı’ günah olarak(bunun sebebini de söylüyor o da ayrı bir konu) yazar ise yaşamı Tanrı’dan uzaklaşma olarak değerlendiriyor. Bu yüzden yazar 30 yaşına varmadan ölmeyi düşündüğünü fakat intiharı bir türlü gerçekleştiremediğini sık sık dile getirir. “Bir insanın ihtirasından fazla yaşaması, onu benim gözümde hor görülmeye lâyık ve iğrenç kılmaya yetiyordu. İnsanlığın bana fazla geldiği de söylenebilir. Onda az sayıda büyük karar ve öyle bir yaşlanmaya teşnelik görüyordum ki yüz çeviriyordum; otuzuma gelmeden bu işi bitirmeye karar vermiştim. Fakat yıllar geçtiğinden, gençliğimin gururunu kaybediyordum: Her gün, bir tevazu dersi gibi hâlâ hayatta olduğumu, hayatın çürüttüğü insanların arasında rüyalarıma ihanet ettiğimi hatırlatıyordu bana.” ... Ölümü seçenler dışında hiç kimsenin Tanrı’nın sevgili kulu olamayacağını tekrarlıyordum kendime. Şimdi bile, kendini asan bir kapıcı yaşayan bir şairden daha değerlidir gözümde. İnsan intiharı ertelenmiş birisidir.” Çürüme varoluşu, işlenen bir günah, bir suç nedeniyle olduğunu savunur. “Hangi günahı işledin de doğdun? Hangi suçu işledin de varsın?... Çürüme sizi düşünmez; tam aksine sizi azarlar, bunaltır, mutsuz eder ve yerden yere vurur; insanın aklına, yazarın biz okurla, hayatla ne alıp veremediği sorusu gelir; ben bunu tüm satırlarda sorguladım... Yeri gelir yazarın karşısında dehşete kapılırsınız, okurken insan yazarla kavga ederken, tartışırken buluyor kendini. İçinizden bir çığlık yükselir, neden...? Kitabın sonlarına doğru kitapla barışır kucaklarsınız, yazarına bir göz kırpar ve şöyle dersiniz: Evet, bunlar senin doğruların... Son olarak eğer Cioran’i daha önce okumadıysanız; kitaba başlamadan önce birkaç iyi inceleme okumanızda ve alıntılara göz atmanızda fayda var. Çürüme’yle beraber yazarın diğer kitapları da okuma listeme eklendi. Mutlaka okunması gereken bir eser, okumak isteyen herkese keyifli okumalar dilerim...
·
4 yorumun tümünü gör
Reklam
192 syf.
·
4 günde
·
Puan vermedi
Mutsuzluğun Altın Çağı
Kitabı okumadan önce kesinlikle yazarı tanımanız gerekiyor çünkü kitap yazarın iç dünyasındaki evrenselleşmeyi ve bir arayışı anlatmaktadır. O halde yazarımız hakkında biraz bilgiye ihtiyacımız var. Emil Cioran Felsefesi Nedir? Mutlu olmak nasıl bir içgüdüsel bir duygu ise ise mutsuz olmak da bir o kadar içgüdüsel bir yansımadır. Fakat neden mutlu olduğumuzda bunu çok rahat dışarı vurabiliyorken mutsuz olduğumuzda bunu dışarı vuramıyoruz? Peki mutsuz olarak da insan yaşayamaz mı? Hayatı algılayış biçimimiz toplumun geçmişten gelen kurallar ve davranışlar bütününün bir yansımasıdır. Kısacası neyin doğru neyin yanlış olacağını toplumun geçmiş birikimi belirler. Eğer toplum mutsuzluğu tedavi edilmesi gereken bir hastalık değil de bir seçim olarak görseydi bugün mutsuz olduğumuzda bunu daha rahat kabullenebilirdik. ‘’ Aslında her fikir yansızdır, ya da öyle olmalıdır; ama insan onu canlandırır, alevlerini ve cinnetlerini yansıtır ona; saflığını yitirmiş, inanca dönüştürülmüş fikir, zaman içindeki yerini alır, bir olay çehresine bürünür: Mantıktan sara hastalığına geçiş tamamlanmış olur… İdeolojiler, doktrinler ve kanlı şakalar böyle doğar.’’ Doğada tüm her şey insan zihnin anlam çerçevesinde bir görev bir amaç bir anlam kazanmıştır. Kazanılan tüm edinim ise yüz yıllardır gelen bir kültür bir doğru veya yanlış biçimini alıp genel tanımlar ve kurallar bütününü almıştır. Peki ya aramızdan biri çıkıp, elinin tersi ile her şeyi reddetseydi ne olurdu? Sanırım bu sorumuzun cevabını bize Emil Cioran verecektir. Emil Cioran, tüm eserlerinde mutsuzluğu anlatmaktadır. Bunu anlatırken hayatın ince ve hassas noktalarına değinmektedir. Mutsuzluk, Emil Cioran’ın çocukluğundan beri peşini bırakmadığı bir sancı olmuştur. Hatta Cioran’ın annesi bu durumu fark edip Cioran’a şu sözü söylemiştir ‘’ Bu kadar mutsuz biri olacağını bilseydim kürtaj yaptırırdım.’’ Annesine karşı Cioran’ın cevabı daha ilginç olmuştur. ‘’ Ben basit bir kazayım bu kadar ciddiye almaya gerek var mı?’’ olmuştur. Kısacası yazarımız daha küçük yaşlarından itibaren mutsuzluk ile barışmış onu benimsemiştir. En dibe batmak orada sonu görmek bu olsa gerek Cioran’ın en büyük hobilerinden birisi de mezarlık gezmektir. Bunu öğrendiğim açıkçası pek şaşırmadım bu kadar mutsuz bir insanın lunapark veya eğlence merkezlerinde gezebileceği pek düşünülemez. Cioran’ın yaşadığı bu karanlık iç dünyası, kaçınılmaz olarak eserlerine dökülmüştür. Birçok okuyucusu ona neden bu kadar karamsar yazdığını sorduğunda cevabı: ‘’ Formülize edilebilen her şey daha katlanabilir hale geliyor.’’ demek olmuştur. Kısacası ben mutsuzum fakat bundan kaçmıyorum bununla yaşıyorum ve bunu anlamaya çalışıyorum demek istemiştir. Cioran’ın mutsuzluğunun temelinde yatan asıl olgulardan birisi ise nihilist bir paradigma benimsemesidir. Ona göre yaşamın ne bir anlamı ne bir amacı vardır. Ona göre tüm insanlığın hayatın boş ve bir anlamsız bir yer olduğunu iç dünyalarında biliyor oluşlarıdır. Fakat hiç kimse yaşamdaki bu anlamsızlığı kabul etmeyip kendilerini yapay anlamlandırmalar ile oyalamaktadırlar. Hayatın anlamsızlığı noktasında Cioran’ın inançsız biri olması en büyük etken olduğunu düşünüyorum. Hatta ona inançlı insanlara karşı eserinde de birçok atıflarda bulunmuştur. Cioran’ın bir diğer tiz noktası ise, varoluş sancısı çekmesidir. Bir türlü kendini bir yere ait hissedememesi ve bir neden aramaktan çok nedenleri ve sonuçları baştan reddetmesidir. Fakat bu kadar karamsarlığa rağmen kendini amaçsız yaşamakta başarısız olduğunu söyler. ‘’Bu tarz bir mutluluk için fazla acizim. ‘’ der Bir ilginç durum ise Cioran intihar etmeyi saçma bulmasıdır. İncelmemde buraya kadar geldiyseniz evet intiharı saçma bulması benim gibi size de saçma gelmiştir. Fakat yazarımızın bu konuda da bize bir açıklaması vardır. Cioran’ a göre her insan intihar etmek için geç kalmıştır. Ona göre insanlar geçmiş acılarını yok etmek için intihar etmek ister fakat bu acılar artık yaşandığı için intihar etmek artık geçmiş acıları silemez bu sebep ile ona göre intihar geç kalınmış bir duraktır. Genel olarak Cioran için şunu söyleyebiliriz o mutsuzluğu kabul etmiş, benimsemiş ve mutsuzluğa teslim olmuş birisidir. Hiçbir zaman bu durumdan rahatsız olmamış bunu yenmek için savaşmamış. Neden mi? Çünkü o bu hayatta en çok mutsuzluğuna sarılmıştır. Şimdi sıra geldi Çürümenin Kitabı adlı eserimize Eserden önce yazarımızdan bahsetmemin sebebi, eserin yazarımızın iç dünyasının bir yansıma oluşudur. Kitap ile aynı paralel ve aynı enlem üzerinden yer almasıdır. Not: Eseri okumadan önce mutlaka Emil Cioran’ ın röportajlarını izleyin. Böylelikle eserde okuyucuya vermek istediğini daha net anlayacaksınız. Esere gelecek olursak üst kısımda bahsettiğim şeylerden pek de farklı bir durum söz konusu değil. Yazarımız kendi paradigması ile belli başlı konuları ele alarak onları yorumlamış. Kitap hikâye üzerinden ilerlemediği için içeriğinden bahsetmem pek de mümkün değil. Fakat şunu söylemek mümkün, mutsuzluk ancak bir eserde bu kadar anlam kazanabilirdi. Son olarak da şunu söyleyebilirim bu eseri en çok dibe vurmuşlar ve hayattan umudunu kesmiş insanlar anlar. Bu eser tükenmişliğe armağan edilmiştir. Şimdiden okuyacak okurlara keyifli okumalar dilerim.
·
2 yorumun tümünü gör
96 syf.
·
Beğendi
Kitabı bitirdiğim zaman kendime şu soruyu sordum: Cioran, beni karanlık bir tünele mi itti, yoksa karanlık bir tünelde olduğumu mu gösterdi? Burukluk benim için cevaplardan ziyade ardından bolca sorular sorduran bir kitap oldu. Burukluk, E.M.Cioran'ın aforizmalarından derlenen bir kitap. Aforizma, basit bir tanım olarak, az söz ile çok anlam ifade eden düşünceler demek. Bu özelliği ile aforizmalar şiire benzetilebilir. Yani aforizmalara filozofların şiirleri de diyebiliriz. Yazarın, az söz ile çok şey anlattığı aforizmalarına geçmeden önce çocukluğundan biraz bahsetmek istiyorum. Cioran'ı, daha doğrusu onun kasvetli anlatımını, karamsarlığını ve kötümserliğini anlamak için çocukluğunu bilmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü çocukluk, insan hayatı ile ilgili sırları veren en önemli dönem. Hepimiz çocukluktaki izlerimizin üzerinde gezeleriz yaşamımız boyunca. Yazar, 1911 yılında Romanya'da dünyaya geliyor. Babası papaz, annesi ise bir tanrıtanımaz. Cioran'ın bu iki zıt kutup arasında kalması, düşüncelerinin normal insanlara göre farklı ve çok yönlü olmasını sağlıyor. Ayrıca ömrü boyunca, inanmadığı bir Tanrı ile mücadelesinin sebebinin de anne ve babası arasındaki bu zıtlık olduğunu düşünüyorum. Kendisi, çocukluğunun mutlu geçtiğini ifade ediyor ama "Bunun tek sorumlusu hafızamın sakatlıklarıdır." diye de ekliyor. Hayatındaki ilk dönüm noktası, ailesi tarafından yatılı bir okula verilmesi oluyor. O günden sonra anne ve babasından nefret etmeye başlıyor. Belki de insanları sevmemesinin ve onlara güvenmemesinin temelinde de bunlar yatıyor. Yatılı okulda ilk deneyimleri can sıkıntısı ve yalnızlık olan yazar bu dönemde Dostoyevski ile tanışıyor. Dostoyevski onun en büyük yoldaşı oluyor. Yatılı okula verilmesi ile birlikte çocukluk kapısı yüzüne kapanıyor ve kendi içine doğru bir yolculuğa başlıyor. Hayatındaki ikinci dönüm noktası ise yirmili yaşlarda başlayan uyuyamama hastalığı oluyor. Kendisi bunu, bir insanın başına gelebilecek en büyük dram olarak nitelendiriyor ve bu hastalık hayatının sonuna kadar devam ediyor. "Uyku ile geçen gecenin sonrasında sabah uyanan birinde bir şeye başlıyor olma yanılsaması vardır. Ama sizi bütün gece uyku tutmadıysa hiçbir şeye başlamazsınız. Hiç uyku uyumayan biri için gece ile gündüz arasında fark yoktur. Bir türlü bitmek bilmeyen zamandır bu." Hayatındaki bu iki dönüm noktası olay, Cioran'ın düşünce yapısını oldukça etkilemiş olacak ki, Buruklukta ve diğer kitaplarında geçen belli başlı temalar şunlar olmuş: yalnızlık, can sıkıntısı, bunalım, boşluk duygusu, sessizlik, hiçlik, intihar saplantısı ve Tanrı/sızlık. Cioran ile akla karamsarlık ve kötümserliğin gelmesi çok normal ama yazar bunları birer olumsuzluk olarak görmüyor. Yalnızlığını, can sıkıntısını ve ümitsizliğini seviyor. Daha doğrusu bunları kabullenmiş. Yirmi yaşında -kendine göre- bütün gerçekleri görüp pes etmiş. Aforizmaları ise bu kabullenişliğin bir feryadı aslında. "Altmışıma kadar bildiğim şeyler yirmisinde öğrendiğim şeylerdi. Bir ömrün, bir arayışın boşuna geçen kırk yılı." Gelelim Cioran ve intihar saplantısına. Yazar, "Yaşamak, savaşı kaybetmektir." derken intiharı bir zafer olarak görüyor. Ömrü intihar düşüncesi ile birlikte geçmiş ama bu düşüncenin kendisini yaşama bağladığını söylüyor. " Sadece canım isteyince ölmek elimde olduğu için yaşıyorum. İntihar fikri olmasa, kendimi çoktan öldürmüş olurdum." Yani intiharı cebinde bir koz olarak ömrünün sonuna kadar taşımış. Cioran kendisini nihilist olarak değil bir redçi olarak tanımlıyor. Bazı yerlerde inkarcı ve isyancı olarak tanımlansa da, bana göre isyancı da değil. Çünkü isyancı bir soruna çözüm bulmak için isyan eder. Cioran sorunlarına bir çözüm aramadığı gibi onlarla barışık bir halde yaşıyor. Cioran'ın bazı alıntılarının anlamsız ya da eksik anlam taşımasının sebebi genellikle çeviri kaynaklı oluyor. Çünkü yazar Fransızca olarak yazdığı eserlerde retorik bir dil kullandığı için bunun başka dillere çevrilmesi zor. Tıpkı retorik bir dille yazılan divan edebiyatı şiirlerinin başka bir dile çevrildiğinde anlamını yitirmesi gibi. Öğrendiğimde şaşırdığım bir bilgi ise Cioran'ın Almanya'da öğrenciyken Hitler hayranı olması ve onun için faşist gazetelere güzellemelerde bulunması oldu. Almanya'dan sonra Romanya'ya dönen Cioran yine aynı şekilde Nazivari bir oluşum olan Demir Muhafızlar'ı da desteklemiş. Ayrıca yazarın aynı dönem antisemitist açıklamaları da var. İlerleyen yıllarda bu faşist düşüncelerinin değişip değişmediğini dair ise bir bilgi bulamadım. Burukluk bende nasıl bir etki yaptı? Buna yine yazarın kendi alıntısıyla cevap vermek istiyorum. "Her şeyi yıktıktan sonra kendisini de yıkmayan bir kitap, bizi beyhude yere azdırmış olurdu." Son olarak, sitede hala kitabı okumayıp, okumayı düşünenler var ise onlara şöyle seslenmek istiyorum: Düşünsel anlamda farklı, yıkıcı ve sarsıcı bir yolculuğa hazır olun.
·
6 yorumun tümünü gör
Reklam
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.47