Emre Şenoğlu

Emre Şenoğlu

Tasarımcı
10.0/10
44 Kişi
·
79
Okunma
·
1
Beğeni
·
61
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
424 syf.
Ya hiç doğmamış olmak veya hiç unutulmamak isterdim.

François-René de Chateaubriand

__________

Bu cildin başında, M. Kemal'in, bir komutanın nasıl davranması gerektiği yönünde birtakım yazıları bulunuyor. Buna bir örnek olması bakımından şunu aktarıyorum: "Verilen emirlerin gerekçesini söylemek yoktur. Bu, kumandanın nüfuzunu azaltmaktan başka bir şeye yaramaz."(s.30) Bununla birlikte, komutanın astlarına genel emirler verip onlar serbestiyet tanıması gerekliliğine dikkat çekiyor ve muğlak emirler verilmeyip kararlı ve net emirler verilmesini tavsiye ediyor.

1916 yılına gelindiğinde M. Kemal, Kafkasya cephesindedir. Burada Muş ve Bitlis'in düşmandan kurtarılmasını sağlar ve bundan dolayı altın kılıçla ödüllendirilecektir. Ayrıca Madame Corinne'ye yazdığı bir mektupta buradaki harbi kısa ve genel manada anlatır, dikkate değer bir subayın kahramanca şehit olduğunu ifade ettikten sonra Nuri'ye yaptığı bir espriyi aktarır: "Eski dostunun kahramanlık misalini takip etmek isteyen Nuri Bey'in coşkunluğu görülecek şey. Neyse ki, cennette kendisi için yapılan, fakat henüz inşa halinde bulunan köşk bitinceye kadar sabretmesi için yaptığım nasihatlere kulak verdi."(s.57) Doğudayken ayrıca, M. Kemal'in tuttuğu bir hatıra defteri var; 7 Kasım 1916 ile 25 Aralık 1916 arasını kapsıyor. Bu defterden birkaç husus aktarabilirim. Bunlardan ilki, Bitlis ve çevresindeki halkın vaziyetinin sefilliğidir. Yollarda hayvan ve insan ölüleri vardır. Aynı zamanda birçok insan geri dönmektedir, bunların hali de son derece perişandır. Küçük bir kız çocuğunu ebeveynleri bırakmış ve o da başka bir ailenin peşine takılmış ama aile, onu yanlarına almıyor. Bir başka gün yine yollarda insan cesetlerine ve kemiklerine rastlanıyor, açlıktan ölen hayvan kalıntıları gibidir. Hakeza, yollarda ve birtakım yerlerde 10-15 tane Müslümanın kadının kesilmiş başları bulunmuş. Şerefiye adında bir camiinin içi hayvan leşleriyle ve pisliklerle dolu ve harap olmuş. Bu esnada M. Kemal yolda karşılaştığı 12 yaşındaki Ömer adında bir çocuğu yanına alır. İleride ona şiir ezberletecek ve onunla alakadar olacaktır. Nakşibendilerden birinin türbesini ziyaret etmiş. 22 Kasım'da bir subayla kadınların sosyal hayattaki durumu üzerine sohbet ederler. Burada M. Kemal maddelendirme yapmış: 1. Muktedir ve hayata vakıf anne yetiştirmek, 2. Kadınlara serbestisini vermek, 3. Kadınlarla bir arada bulunmak, erkeklerin ahlakı, fikirleri, duyguları üzerinde etkilidir. (s.66)

M. Kemal'in çok kitap okuduğunu herkesin malumudur. Bu ciltte de sık sık okuduğu kitaplardan bahsettiğine tanık oluyoruz. Çoğu kez, neyi okuduğunu not alıyor, bazen de kısaca okuduğu kitabı inceliyor. İncelediği kitaplardan birisi, Filibeli Ahmet'in Allah'ın İnkarı Mümkün Müdür? adlı eseridir. Sitede kitabı arattım. Kitabı ilgili yayınevi, Atatürk'ün hayatını değiştiren kitap şeklinde lanse etmiş. Tabi, pazarlama taktiğidir lakin bana biraz, hatta baya abartı geldi. Neyse, M. Kemal'in kendi değerlendirmesi ise şu şekilde: "Allah'ı İnkar Mümkün Müdür? eserini bitirdim. Bütün feylesofların çeşitli dinlere mensup natüralistleri, akılcıları, materyalistleri, hukukçuları, düşünürleri, tasavvufçularını ruhun varlığını ve yokluğunu, ruhun ve cismin bir veya ayrı olup olmadığını, ruhun kalıcı olup olmadığını inceliyor.
Bu incelemede, ilim ve fenne dayananlar makbul. İmam Gazali, İbni Sina, İbni Rüşd gibi önde gelen Müslüman din adamlarının açıklamaları da sıradan açıklamalardan büsbütün başkadır; yalnız ifadelerinde çok rumuz var. Dindar düşünürler; kuralları, ilim, fen ve felsefeyi, şeriatın açıklamalarını yorumlamak için evirip çevirmeye gayret etmişler." (s.69/ 3 Aralık 1916)

Burada bilhassa iki noktaya dikkat çekmek istiyorum: ilki, "bu incelemede, ilim ve fenne dayananlar makbul" sözüdür. M. Kemal'in belki de en karakteristik özelliği ilme, fenne yani bilime verdiği önemdir. Bence bu onun hayatının en temel mihenk noktasıdır. Zira hayatta en hakiki yol gösterici olarak da yine bilimi işaret eder. Bundan dolayı, hatıratlarda buna zıt yöndeki anlatımlara karşı temkinli olmamız gerekiyor diye düşünüyorum. Bunlardan birisi şu: "Kurtuluş Savaşı'nın en sıcak dönemlerinde Mustafa Kemal'in yanında bulunan Halide Edip Adıvar, karargahta Mustafa Kemal'in her sabah yanındakilere o gece rüya görüp görmediklerini sorduğunu anlatmaktadır. Bir keresinde gördüğü rüyayı Fevzi Paşa'ya yorumlatmak isteyen Mustafa Kemal Paşa, onu yanına çağırdığında Fevzi Paşa'nın da o gece aynı rüyayı gördüğünü öğrenince çok şaşırmıştır. Fevzi Paşa ve Mustafa Kemal Paşa o gece rüyalarında Hz. Muhammed'i (s.a.v.) görmüştür. (Halide Edip Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı, İstanbul, 1962, s.148) Aynı zamanda hatıratların ne zaman yayınlandığı, yazıldığı ve yazanın kim olduğu, dönemin politik atmosferi, hatıratlarda geçen kişilerin o yıllarda hayatta olup olmadığı gibi hususlar önemlidir. Halide Edip bunları 1962'de yazıyor. Yani hem Atatürk hem de Fevzi Çakmak hayatta değilken, haliyle bunların olayı teyit etme imkanı yok. Halide Edip, M. Kemal'le savaştan sonra sorun yaşamış bir isim ve 1962 yılında da ülkenin atmosferi 30-40'lardan tamamen farklılaşmıştır; Türkiye Soğuk Savaş'ta ABD'den yana tavrını koymuştur. Bu çerçevede din yeniden devlet tarafından halka telkin edilmeye başlanmıştır. Bu ve benzeri etmenleri alt alta koyup bunun gibi hatıratlara bakınca bence gayet güvenilmez oldukları ortadadır. İkinci husus, "Dindar düşünürler; kuralları, ilim, fen ve felsefeyi, şeriatın açıklamalarını yorumlamak için evirip çevirmeye gayret etmişler," şeklindeki M. Kemal'in yerinde tespitidir. Çok güzel evirip çeviriyorlar ve halen de evirip çevirmeye devam ediyorlar lakin dikkatli, objektif bakışla neyin ne olduğu hemen fark edilebiliyor.

Ruşen Eşref'in M. Kemal ile yaptığı mülakat da bu ciltte bulunmaktadır: Anafartalar Kumandanı M. Kemal ile Mülakatlar. Burada M. Kemal'in dediklerine tarih dersinden oldukça fazla aşina olduğumuz için olsa gerek alıntı yapmamıştım. Bir önceki ciltte yer verdiğim Conkbayırı Taarruzu'nu anlatan M. Kemal, düşmandan kaçan askerleri durdurup, cephaneleri yoksa süngüleri olduğunu söyleyerek onların yere yatmalarını emreder. Bunu gören düşman askerleri de yere yatarlar ve çok önemli bir avantajdan olurlar. Çünkü bu esnada M. Kemal'in birliği gelir ve savaşın bu safhasında düşmanı püskürtürler, işte bu anı M. Kemal, savaşın kazanıldığı an diye niteler. Bir diğer önemli taarruzda meşhur emirlerinden biri olan "Size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum…" emrini verdiğini söyler ve Bombasırtı olayını anlatır. Siperler arasında sekiz metre vardır ve askerler öleceklerini bilerek saldırıya devam ederler. Gerçekten ne zaman dinlenilse veya okunsa insanın tüylerini diken diken edecek bir olay! Ama aynı zamanda, Çanakkale Savaşı'nın kazanılmasında İngiliz kuvvetlerinin komutanlarının kararsız ve genel manada beceriksiz tutumları da etkili olmuş. Çünkü bir noktada M. Kemal de, İngilizlerin neden saldırmadıklarını anlayamadıklarını ifade edip, kararsızlığın zararına vurgu yapar. Zira daha sonraları gideceği Karslbard'da da birine benzer şeyleri söyleyecektir. Mülakatın sonunda ise İngilizlerin kaçışı hakkındaki sözleri, insana tebessüm ettirir: "İngilizlerin bu hareketini anlatmak için başka kelime aramaya lüzum görmüyorum, deyimin tam anlamıyla kaçtılar, kaçtılar diyeceğim. Bu, kendilerince başarılı bir kaçıştı."(s.167)

M. Kemal, bir rahatsızlığı nedeniyle 30 Haziran 1918- 28 Temmuz 1918 arasını Karslbard'da geçirir. Burada doktorla konuşmalarının birinde doktor kendisine, un getirip getirmediğini sorar, çünkü burada hükümetin yalnızca yerlileri doyurma mecburiyeti olduğunu söyler. M. Kemal de buna şu şekilde yanıt verir: "Öyle ise doktor, benim burada oturmama imkan yoktur. Hemen yarın memleketime döneyim. Bizim memleketimizde yabancılar yerlilerden saha çok yiyip içmektedirler. Ben de hükümetimin nezdinde yabancılara ekmek verilmesinin önlenmesini teklif edeyim."(s.176) Nihayetinde bir miktar un ve ekmek tedarik eder doktor. Tabi, burada Osmanlı'da yabancıların yerlilerden daha çok yiyip içmesi övünülecek bir durum değil, bilakis Osmanlı'nın bir sömürge haline geldiğinin göstergesidir bence.

4 Temmuz'da M. Kemal birkaç kadeh içip sokakta asker gibi yürür. Başkalarının kendisine bakıp güldüğünü fark eder, sonra dönüp arkasına bakar ki, (sanırım) yaveri de asker gibi yürümektedir ancak o içmemiştir. Bunun üzerine M. Kemal da gülmeye başlar. Bir gün başka bir Türk çiftle sohbet ederken konu askerliğe gelir. M. Kemal, kumandanların sorumluluktan kaçmamaları gerektiğini ifade eder. Buna ek olarak, savaşlarda geri çekilme manevrasının çok maharet isteyen önemli bir konu olduğunu belirtip, ardından Osmanlı ordusunda en büyük hatanın da geri çekilmeyi layıkıyla bilmemeleri ve bunu bir onur kırıcı şey olarak görmeleri olduğunu ifade eder. Zira, kendisine karşısındaki hanfendi askerlik hayatındaki en gurur zevk aldığı anı sorar. M. Kemal de, bu anın, Muş cephesinde 8. Tümen ile yaptığı geri çekilme manevrası olduğunu söyler. Sonra da, bu sayede düşmanın, mağlup olduklarını sanarak karşılarında savunmasız bir halde bulunmaya geçtiklerini ve bundan dolayı da onları ağır mağlubiyete uğrattıklarını söyler. Neticede Muş ve Bitlis kurtarılmıştır. Benzer zaferi M. Kemal 1922'de Sakarya'da kazanacaktır. Eskişehir- Kütahya kaybedilip orduya geri çekilme emri verirken, belki de aklına bu anlattığı en zevk aldığı an gelmiştir.

Karslbard'da bir başka sohbet sırasında kadınların sosyal hayattaki yeri ve evlilik hakkındaki fikirlerini söyler. Kendisinin de gençken kesinlikle yabancı bir kadınla evlenmeyi düşündüğünü söyler lakin ilerleyen zamanın kendisine, evliliğin sürdürülebilmesi için çiftin dini, milliyeti, çevreden aldıkları görgü, ahlak ve alışkanlıklarının çok mühim olduğunu anladığını söyleyip evlenecek olursa bunun Türk bir kadın olacağını belirtir. Kadınların sosyal hayattaki durumu hakkında ise, artık devrin değiştiğini ve hem erkeklerin hem de kadınların toplum içinde kaçınılmaz olarak yan yana bulunmak isteyeceklerini, aksi durumun her iki cins için de faydalı olmayacağını belirterek özetle şunları söyler: "Bu kadın meselesinde cesur olalım. Vesveseyi bırakalım. Açılsınlar onların dimağlarını ciddi bilim ve fenle süsleyelim. İffeti, fenni sağlıklı olarak açıklayalım."(s.190) Karslbard'da bir diğer önemli sözleri ise şunlardır:#88331826 Adeta ileride nasıl bir yol izleyeceğini beyan etmiş.

11 Eylül 1918'de Nablus'tan durumu bildirir: vaziyet çok kötüdür, burada hükümetin olmadığını, her yerde İngiliz propagandasının olduğunu ve yerel halkın da İngilizleri beklediğini belirtir.
7 Ekim 1918'de Halep'ten bildirir, düşmanla vuruşarak geri çekilmek zorunda kalınmıştır. M. Kemal, başta Enver Paşa olmak üzere pek çok yetkiliye ateş püskürür.
3 Kasım 1918'de Mondros Mütarekesinin bu haliyle devlet için son derece zararlı sonuçlara yol açacağını başkente bildirir ve defalarca bildirecektir. Ardından da kendisinin görevden alınmasını ve yerine bir başkasının gönderilmesini ister. Çünkü silah sıkmadan bulunduğu yeri İngilizlere teslim etmekten dolayi yüksünür.
İstanbul'da iki gazeteye beyanat verir. İlerleyen zamanlarda 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun'a çıkar. Burada karışıklığı çıkaranların Türkler değil Rumlar olduğunu belirten raporlar yazar. Bir yandan da Anadolu'daki diğer komutanlarla yazışır. İzmir'in işgali ise Anadolu'da kurtuluş hareketi organize etmek için bulunmaz bir fırsat yaratır, çünkü savaştan bezgin halk, bu işgal haberi üzerine yeniden savaşa göz kırpmaya başlayacaktır.
Bir yandan da İngilizlerin ayrılmaları için kışkırttığı Kürtlerle arayı yapmaya çalışır:
16 Haziran 1919'da yazdığı mektubunda şunları söyler: "Kürt kardeşlerimin hürriyeti ve refahını ve ilerlemesinin vasıtalarını sağlamak için sahip olmaları gereken her türlü hukuk ve imtiyazların verilmesine tamamen taraftarım. Fakat Osman Devleti'ni parçalamaya uğratmamak şartıyla görüşüme katılacağınıza şüphe etmem." (#88366120)

Son olarak, en başta alıntıladığım sözü, M. Kemal, Madame Corinne'ye bir mektubunda yazmıştır. Sözün başındakini yapabilmek imkansız lakin sondakinde ise başarılı olmuştur.


İyi okumalar.
Kaan
Kaan Atatürk'ün Bütün Eserleri Cilt: 1'i inceledi.
484 syf.
Tarihe oldum olası ilgili biri olarak zannederim biyografi okumaya da bu açıdan tutku duyuyor ve haz alıyorum. Biyografi derken salt özel bir türü değil, ilgili kişinin yazışmaları, mektupları, anıları gibi unsurları da birlikte düşünelim. Bu sayede kişinin, tarihte neler yaptığını, düşündüğünü, aşk acısı çekip çekmediğini, çektiyse kimin için çektiğini, meslektaşları ve arkadaşlarıyla olan ilişkilerinin durumunu, ailesine verdiği önem ve onlarla ilişkisinin durumunu, şahsi inancını, arzularını, hayallerini, hedeflerini, olaylara karşı gösterdiği tepkilerini ve daha pek çok konudaki tutumlarını anlayabiliriz. Tabi, kişiyi her konuda mutlak suretle anlayabiliriz demiyorum lakin en azından birtakım çıkarımlar, yorumlar, tespitler ve değerlendirmeler yapmamız mümkün hale gelebilir. İşte bu açıdan Mustafa Kemal'in 1903-1915 arasındaki not defterleri, resmi yazışmaları ve mektuplarını ele alan bu eserden gözüme çarpan birkaç nokta üzerinden az önce mevzubahis ettiğim unsurları ifa edelim.

Kitabın girişinde yer verilen 2 nolu not defterinin başında Mustafa Kemal, bir şiirden üç dize yazmış, ardından da basit bir hesaplama yapmış. Merak etmeyin sayfa sayfa ele almayacağım. Sadece buradan şuraya varacağım: Ben okurken M. Kemal'in burada neyi hesapladığını çok merak ettim. Önemli bir şey değil tabi şu an lakin, tarihimize geçen önemli bir insanın not defterine girmek, bir nevi tarihte yolculuk yaparak onun o anında bulunmak manasına gelir. Ancak oldukça flu bir şekilde bir yolculuktur bu. Biraz ilerleyince aynı defterde, M. Kemal'in uzun uzun askeri birtakım notlar aldığını ve ordudaki asker sayıları ve teçhizat sayılarını hesapladığını görüp biraz sayfaları atlamak isterken M. Kemal'in yine uzun bir şiir alıntıladığını görüyoruz, sonra ise aynı askeri hesaplama ve yazılara devam ediyor. Bu, benim yüzümde tebessüm uyandırdı.

11 Mart 1904 Cuma saat 7'de aldığı notta, M. Kemal'in muhtemelen aşk acısı çektiğini görüyoruz. Ardından uzun bir şiir var, kendisi mi yazmış emin olamadım, son dizesinde "Kemal'in seng-i .." şeklinde bir başlangıç olduğu için kendi yazmış olabileceğini düşündüm. Ardından M. Kemal, depresif notlar almış:
"Üç gün evvel bütün duygularımın hangi tecellilerle tamamlanması lazım geldiğini düşünüyorum. Bütün mevcudiyetimi yokluyorum. Anlıyorum ki, hayatımda uyanıklık doğmasını gerektirecek hiçbir hal yoktur.
Lakin yine anlıyorum ki, kalbimin sayfaları her gün, her dakika yeni bir acının ortaya çıktığı saha oluyor.
Bu zıt düşüncelerin tek sebebi, duygularımın belirsizliklere ait olmasıdır.
Belirsiz ... o kadar belirsiz ki ...
Sağ iken harab helak oldum yeter."
Ee, aşk işleri M. Kemal, Napolyon falan dinlemez. Tabi, mutlak surette aşk mı burada mevzu bahis emin olamayız ancak ben bu şekilde bir çıkarım yaptım, çünkü veriler en güçlü bunu gösteriyor. Aynı gün M. Kemal'in kendi kendini motive ederek depresif moddan çıktığını en azından çıkmaya çalıştığını görüyoruz:
"Bu dakika zihnimde hiçbir acının karanlığı olduğunu kabul etmek istemiyorum. Zira işte şen ve keyifli bir haldeyim.
Şimdi takdir etmek isterim ki, hayatın saadeti ve sevincin zamanı, anlayış tarzına bağlıdır.
Bu teori genel olmasa bile benim için takibi lazımdır. Çünkü bu felsefi teori olmadıkça hayatımın son nefesine kadar bir an sevinç görmek anlamsız olur." Sonuçta M. Kemal de bir insan, kesin bilgidir.

Not defterinde diğer dikkat ettiğim konu, M. Kemal'in, Napolyon hakkında övgü dolu cümleler yazması oldu. Ben M. Kemal'in tam tersi fikirde olduğunu sanıyordum. Tabi, daha sonra fikri değişmiş de olabilir. Hatta o sözü de şu: ”Napolyon, arkasına bir sürü, muhtelif milliyetteki insanları toplayarak macera aramaya çıktı. Ve bunun içindir ki yarı yolda kaldı. Ben bir anadan, bir babadan gelen kardeşlerimle kendi vatanımı kurtarmak davası yolundayım. Ve bu muhakkak ki muvaffak olacağım” Towsend'in "Siz Napolyon'a benziyorsunuz" sözüne karşılık bunu demiş. (http://www.anitkabir.org/...a-benziyorsunuz.html) Genç, hırslı, hayalleri olan bir subay olup da Napolyon'dan etkilenmemek pek mümkün değil zaten, buna Fransa'nın Osmanlı üzerindeki etkisini göz önüne alırsak bir de daha iyi anlaşılır. Lakin yaşı ilerleyip olgunlaşan M. Kemal, bence en önemli özelliği olan gerçekçiliğini göstererek Towsend'e bu cevabı vermiştir diye tahmin ediyorum. (Not: Towsend'le arasında geçtiği iddia edilen konuşmanın gerçek olduğunu baz alarak diyorum, kontrol etmedim ama gerçek gibi geldi bana.)

Bir diğer bence önemli bir konuyu aktarayım. M. Kemal 1906'da kendi kurduğu bir cemiyet olan, Vatan ve Hürriyet Cemiyetinin Selanik Şubesinin kuruluşu sırasında şunları diyor: "... Padişah zevk ve saltanatına düşkün, her aşağılığı yapabilecek iğrenç bir şahsiyettir. Millet zulüm ve istibdat altında mahvoluyor. Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve yok oluş vardır. Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası hürriyettir. Tarih bugün biz evlatlarina büyük vazifeleri yüklüyor ... Kahredici bir istibdada karşı ancak ihtilalle cevap vermek ve köhneleşmiş çürük idareyi yıkmak, milleti hakim kılmak, kısacası vatani kurtarmak için sizi vazifeye çağırıyorum!" (#88099015) Burada önemli gördüğüm iki husus var. Bunlardan ilki, M. Kemal'in gençlik zamanlarından beri vatanın içinde bulunduğu kötü vaziyetlerin üzerinde düşünüp çareler aradığını anlamamızdır. İkincisi ise burada iğrenç şahsiyet olan padişahtan kasıt, 2. Abdülhamid'dir. Nitekim, o zamanlar M. Kemal'in kuşağı devrimci subayların üzerinde uzlaştıkları en temel konu bu olsa gerek. Lakin, günümüzde bazı tarihçilerin birincil olmayan kaynaklarla, örneğin çok sonraları beyan edilen anılar veya yazılan kitaplarla M. Kemal'in Abdülhamid hakkında övgü dolu sözler söylediği belirtiliyor. Bu bana hiç inandırıcı gelmiyor. Napolyon konusundaki fikir değişikliği gayet olasıdır lakin Abdülhamid konusunda çok zordur diye düşünüyorum. Zira kitabın ilerleyen kısımlarında 31 Mart Vakası sırasında dediklerinde olsun veya ondan sonraki zamanlarda yazdığı mektuplarda olsun Abdülhamid ve onun devri hakkında hep olumsuz konuşmuş. Çok normal, çünkü Abdülhamid'in devleti ele alışı, ona bakışı ve genel manada da dünyaya bakışıyla M. Kemal'inki baya zıttır. Bu açıdan tarihçilerin sık sık dedikler, birincil kaynaklar en önemlisidir, anılara her zaman temkinli yaklaşın sözlerini daha iyi anlamış oldum.

M. Kemal'in Trablus'a gönüllü gidişi sırasında arkadaşına yazdığı mektup çok duyguluydu. Özellikle, annesine kendisinin gittiğini belli etmemeleri için sanki kendisi İstanbul'daymış gibi davranmalarını istemesi ve hayatında en yakın arkadaşı olan Nuri Conker'le bu sefere çıkma arzusu ama bunu yapamamalarından sonra, ya cephede ya ahrette buluşuruz yönünde temennileri, onun savaşa giderken yaşadığı duygusallığı gösteriyor. Nitekim ilk savaşlarından birini verecek. Trablus'ta birtakım şeyhlerin kendilerinden para almalarına rağmen asker desteğinde bulunmadıklarını, gelen Arap askerlerinin de sık sık firar ettiğini aktarmış. Burada bir muharebe sırasında zaten rahatsız olan gözünde rahatsızlığın nüksettiğini görüyoruz.

Sonraki durağımız Sofya'dır, burada kocası Balkan Savaşlarında ölmüş, yakın arkadaşı Madame Corinne'ye yazdığı mektupta, sahip olduğu ihtirastan bahsediyor. Ama bu ihtirasın mevki kapmak veya para sağlamak olmadığını, vatanına büyük faydalar sağlamak için ihtiras duyduğunu söylüyor. Yani mevki, makam vatana hizmet için birer araç diyor. Burada yazdığı bir diğer mektubunda, Salih Bozok'a Almanların Büyük Harbi neden kazanamayacaklarını uzun uzun anlatıyor. Ardından ise soluğu M. Kemal'le birlikte Çanakkale'de alıyoruz. Başkumandan Enver Paşa'yı, Alman komutanlara çok güvenmemesi yönünde uyarıp, ordunun başına bizzat onun geçmesini telkin ediyor. Buna olumsuz yanıt alacaktır. Bu esnada Corinne'ye yazdığı bir mektubunda, askerlerinin manevi duygularının güçlü olmasından ve bunun kaynağından bahsediyor: #88174042 Ayrıca, adını ilk defa duyduğum Hildegrad Christianus adında bir bayana mektuplar yazıyor. M. Kemal'in Sofya'da kendisinden Almanca dersleri almış olduğunu anlıyoruz. Derne'de olduğu gibi Çanakkale'de de Arap askerlerinin kaçtığını görüyoruz. M. Kemal, kendisine bu haberi getirene buna daha önce de denk geldiklerini, şaşıracak bir şey olmadığını ve bunun zaferi kazanmalarına mani olmayacağını, bizzat kendisinin birliğin başına geleceğini söyleyip, bu komutana kaçanları da vurun emri veriyor. 27 Temmuz 1915'te düşman donanmasının atışlarının birisi sırasında bir şarapnel parçasının koluna gelmesiyle bir kez daha yaralanıyor M. Kemal, ısrar üzerine kısa bir muayene görüp vazifesinin başına yeniden geçiyor. Arıburnu Muharebeleri esnasında gösterdikleri başarılar ve fedakarlıklar nedeniyle 57. ve 27. alayları özellikle övüyor.

Kitapta en etkileyici an ise M. Kemal'in 10 Ağustos 1915'teki Conkbayırı Taarruzunu anlatışıdır. Onun şu emriyle başlayan anları alıntıdan okuyabilirsiniz:
"Askerler! Karşımızdaki düşmanı mağlup edeceğimize hiç şüphe yoktur. Fakat siz acele etmeyin. Evvela ben ileri gideyim. Siz, ben kırbacımla işaret verdiğim zaman hep birden atılırsınız." (#88176721) Bu cildin kapanışını ise şu şekilde yapıyoruz: #88177442

Son olarak şunu belirtmeliyim: M. Kemal'in bir asker olması nedeniyle aldığı pek çok not veya geçen yazışmalar askeri mahiyette, haliyle tek tek pür dikkat okunması illa gerekmiyor diye düşünüyorum. Yani, bu konuda yani M. Kemal'in askeri özelliklerine veya askeri geçmişine dair çok detaylı bir araştırma içindeyseniz tabi çok dikkatli okuyabilirsiniz buraları lakin benim şu an böyle bir amacım olmadığı için bu kısımların bir kesimine göz gezdirerek geçtim. Ama Çanakkale Savaşları'na dikkat ettim genel itibariyle ve okurken gün gün neler olduğunu M. Kemal'in gözünden okumak gayet güzeldi.

SONSÖZ: Bilirsin, ben askerliğin her şeyinden çok sanatkarlığını severim. (#88114591)


İyi okumalar.
%34 (160/484)
·Puan vermedi
Sonunda "Atatürk'ün Bütün Eserleri" ciltlerini okumaya başlıyorum. Bir tarihçi bilgisi ve detayı ile değil tabii ki. Atatürk' ü bilen, seven, daha çok anlamak isteyen, O'nun bakış açısını biraz daha kavramak isteyen bir okur olarak okuyacağım bu ciltlerin tamamını.
474 syf.
·19 günde·Beğendi·10/10
Atatürk'ün Bütün Eserleri, cilt 20, NUTUK'un ikinci cildi. 23 Nisan 1920 Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışıyla başlayıp,İcra Vekilleri Heyeti'nin kurulması, iç isyanlar, düzenli ordunun kurulması,İnönü Zaferleri, Sakarya Meydan Muharebesi, Başkomutan Savaşı, Türk Ordusu'nun İzmir'e girişi, İtilaf Devletleri'nin Ateşkes teklifi, Lozan Barış Konferansına davet, Saltanatın Kaldırılması, Lozan Barış Konferansı, Cumhuriyet'in ilanı, Hilafetin kaldırılması gibi balıca konuları içeriyor...
Türkiye Cumhuriyetinin kurtuluş ve kuruluş öyküsünü birinci ağızdan, Mustafa Kemal'in anlatımı ile okumak ve öğrenmek muhteşem bir duygu...
Her Cumhuriyet evladının bu öyküyü mutlaka okumasını şiddetle öneriyorum...
407 syf.
·22 günde·Beğendi·10/10
Atatürk'ün Bütün Eserleri toplam 30 cilt. Muhteşem bir kaynak. Devletin yapması gerekeni Kaynak Yayınları yapmış. Nutuk 19'uncu ve 20'nci ciltlerden oluşuyor. 21'inci cilt ise Nutuk'ta bahsi geçen 'Vesikalar'(Belgeler)'dan oluşuyor. Dolayısıyla 19'uncu ve 20'nci ciltler okunurken 21'inci cildin elinizin altında bulunması ve birlikte okunması konu bütünlüğünün daha iyi anlaşılması açısından önemli...
368 syf.
·19 günde·Beğendi·10/10
Atatürk'ün Bütün Eserleri, 19'uncu Cilt; NUTUK 1. Milli Mücadele'nin başlangıcı sayılan 19 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışıyla başlayıp, 23 Nisan 1920 tarihine kadar olan süreci, belgeleriyle açıklayan bir kitap.(21'inci cilt ile birlikte okunmalı).
15 Ekim 1927 tarihinde bizzat Mustafa Kemal tarafından CHP Kongresinde altı gün süreyle okunan Nutuk, herkesin mutlaka okuması gereken ve bence ders kitabı olarak okutulması gereken muhteşem bir eser. (Devamı olan 20'nci cildi de en kısa zamanda okuyacağım.) Milli Mücadelenin yüzüncü yılında herkese şiddetle okumalarını ÖNERİYORUM.

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 79 okur okudu.
  • 3 okur okuyor.
  • 154 okur okuyacak.