Eren Yücesan Cendey

Eren Yücesan Cendey

Çevirmen
8.1/10
9,6bin Kişi
·
37,1bin
Okunma
·
26
Beğeni
·
2.716
Gösterim
Adı:
Eren Yücesan Cendey
Tam adı:
Eren Yücesan, Eren Cendey, Eren Cendey Yücesan
Unvan:
Türk Çevirmen
Eren Yücesan Cendey İtalyan Lisesi ve İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü mezunudur.
Dilimize çevirdiği kitaplardan bazıları şunlardır:
Yüreğinin Götürdüğü Yere Git; Anima Mundi; Eve Doğru; Yanıtla Beni; Rüzgar Ne Diyor; Büyülü Çember, Tombul Yürek; Tobia ve Melek, Sevgili Matilda... (S. Tamaro); Bir Çift Yürek (Marlo Morgan); Büyük İskender (V. M. Manfredi); Kozmokomik Öyküler; Karga Sona Kaldı ( I. Calvino); Tepedeki Ev; Güzel Yaz; Ağustos Tatili,( C. Pavese); Ka (R. Calasso); Geronimo Stilton Dizisi; Korkmuyorum (N. Ammaniti); Atlıkarıncada Bir Tur Daha
(T. Terzani).
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
160 syf.
·9/10 puan
Oldukça yaşlı bir ninenin torununa yazdığı mektupları içeren bir kitap. kitaplardan genelde sadece birkaç satır alıntı yaparken bu kitapta sayfaları alıntılarla doldurduğumu fark ettim. Yazar, ninenin ağzından toruna serzeniş ederek bize öğütler veriyor aslında. Çok tatlı ve hisli bir kitap. O kadar dolu ki ben bitirdikten sonra sanki tuğla kadar kalın bir kitabı bitirmişim gibi hissetim. Aslında kitaptan sonraki gün biraz kafam karıştı.Ama hoş bir şeydi bu. Farklı bakış açıları içinde olmamı sağladı. Ayrıca okurken bir yaşlının hayata bakışını, geçmişte yaptığı seçimleri ve pişmanlıklarını çok güzel ortaya koyuyor. Tamaro'nun 2 kitabını daha okumuştum fakat en sevdiğim kitabı bu oldu ve yerini koruma konusunda iddialı gözüküyor. Sadece 160 sayfa. Ama mümkünse 1 günde bitirmeyin en az 2 günde okuyun ve bol bol not alın derim. Keyifli okumalar :)
249 syf.
·14 günde·Beğendi·9/10 puan
Cumartesi akşamüstü bilgisayarın başına oturdun, ya da akşam yemeğinden sonra açtın telefonunda 1000 kitap uygulamasını. Akışında gezinirken başka bir inceleme gördün. Özellikle incelemelere de bakıyor olabilirsin, ya da can sıkıntısından geziniyorsundur sadece sitede. Italo Calvino diye bir yazar, İtalyan muhtemelen. Italo Calvino bildiğin bir yazardır belki de, ya da – hatta büyük bir ihtimalle- sadece kulağına çalınmıştır. Belki de zamanında bir kitap okuma grubunda konuşmuşsunuzdur arkadaşlarınla. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu - evet, belki de yazardan bağımsız olarak dikkatini çekti, ya da uzun zaman önce gördüğün ve hala unutamadığın bir kitap ismi. Ama okuyamadın henüz, incelemelere de bakamadın hiç, çoğunda “spoiler ibaresini gördüğün için. Belki de Erhan adındaki bu kullanıcının daha önce yazdığı incelemeleri şu ya da bu sebepten beğenmişsindir sadece, kitapla hiç bir ilgin yoktur. “Bu kez ne yumurtlayacak acaba, nasıl bir inceleme yazacak, yine yazara mı öykünmeye çalışacak, başka bir şey beceremeyince “ diye düşünüp okumaya başlamışsındır incelemeyi.
Her ne sebeple olursa olsun (Belki de daha önce paylaşılan alıntılardan sadece- mıknatısvari alıntılar var kitaptan sitede, Örneğin: #35032572 ) başladın bir kez incelemeye ve kolayca bırakanlardan değilsen eğer sonuna kadar buradasın ki normal bir okuma hızıyla en az yedi dakika demektir bu. (Belki şimdi de, “Ne kadar yazacağını önceden planlıyor mu bu adam?” diye düşünmektesin, öyle olmadığını umuyordun halbuki daha önceki okumalarında) Hayatının, boş vaktinin, cumartesi ya da pazar gününün, ya da siteye sürekli giren birisi değilsen veya bu aralar diğer işlerle fazlasıyla meşgulsen, hafta içi bir gününün nispeten rahat yedi dakikasını bu incelemeye ayırıyorsan kitaplara gerçekten ilgi duyuyorsun demektir. Ne büyük tespit, değil mi? Her 1000kitap kullanıcısı gibi ana odağının kitap olduğunu ve böyle dahice tespitlere aşina olduğunu yüzüne vurmak istiyorsun yazarın. Eski bir kullanıcıysan, incelemelerin gün geçtikçe bozulduğundan da dem vuruyor olabilirsin. Üçüncü paragrafa gelmene rağmen kitap hakkında bir fikir sahibi olamaman da cabası. Ama yarım bırakmadın hiç bir şeyi, burayı da okumaya kararlısın ne kadar boş cümlelerle doldurulmaya çalışılsa da.

Italo Calvino'yu hatırlamaya çalışıyorsun, İtalyan olduğunu tahmin etmiştin zaten. Postmoderndi galiba. Sıkıcı olmalı bu kitap diye yaftalayabilirsin hemen, çoğunluğun yaptığı gibi. Hem postmodernizm neydi, kendinin göstermeye çalışan bir takım ilgi budalalarının yaptığı türlü türlü şebekliklerin diğer adıydı, değil mi? Sanmıyorum diyorsun, ayıplıyorsun bu “Erhan“ kişisini Umberto Eco, Paul Auster, Georges Perec, hatta hayran olduğun Orhan Pamuk gibi önemli kişilere şebek dediği için. Sonra aklına başka bir şey geliyor, belki bu da postmodern bir incelemedir diye düşünüyorsun ama hemen vazgeçiyorsun. İncelemeye odaklanmalı ama nasıl, daha kitaba bile gelemedi ki adam?

Koca koca “Kahramanı siz olan bir labirent” ibaresini okuyorsun önce. Labirentleri seversin, bulmacaları da öyle. “Kahramanı ben nasıl oluyorum acaba ?“diyorsun, “Nasıl tahmin edebilir ki benim hayatımı bu Calvino yazarı?” Yavaş yavaş aşağıya inmeye devam ediyor gözlerin, “Erkek okur” diye birinin varlığı çıkıyor ortaya. “Herhalde bu benim”diyorsun ya da “erkek okur diyorsan ben bu işte yokum Italo" diye trip atıyorsun yazara. Ama bir iki satır aşağıda bayan okurun da bir yerlerden hikayeye dahil olduğunu öğrenip, gizli bir tatmin duygusu yaşıyorsun.

“Başlayan, ama bitmeyen öyküler dünyasında yaşıyoruz,” diye bir alıntı var incelemenin bir yerinde. Daha önce duyduğun bir şeyi hatırlıyorsun birden. Hem postmodernizmle, hem de bu kitapla ilgili. Metinlerarası diye bir terim vardı değil mi, kitap içinde kitap, öykü içinde öykü gibi bir şeyler ya da. Bunun için de birisi söylemişti, belki de bu siteden birisi , başlangıçlar kitabı diye. Evet, belki de en başta seni bu incelemeyi okumaya iten ana sebep buydu sevgili okur. Sevgili okur mu? Birden kendini incelemenin içinde hissettin değil mi? Yok ama, olsa olsa başka bir oyundur bu.

Okumaya devam ediyorsun bu oyunlarla dolu kitabın biraz lakayt incelemesini. Sen'in yani erkek okurun uzun bir kitap alma serüveninden sonra (#32562993) ulaştığı bir kitapla (Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu) başlayan , ama bitemeyen bir öykü olduğunu öğreniyorsun kitabın. Kitabın sonunu arayışında bu erkek okurun (kimi zaman bayan okur) 10 farklı kitaba başladığını ama bitiremediğini söylüyor incelemenin yazarı. Neden böyle kitaplar yazarlar diye düşünmeden edemiyorsun ama ilgini de çekiyor biraz.

"Konu mu önemli bir kitapta yoksa kurgu mu?" diye bir soru atıyor ortaya sonra “Erhan”. Çok saçma bir şey, konu ile kurgu bir bütün değil mi zaten. Yine yer doldurma amacıyla yazdığı bir şey olduğunu anlıyorsun hemen, ama kitabın konusunun yetersizliğiyle ilgili bir gönderme mi yaptığını düşünmeden de edemiyorsun. Ya da kurgulamanın hatta üstkurmacanın en üst düzeyini göreceğini düşünerek seviniyorsun bir an.

Yavaş yavaş incelemenin sonuna geldiğini fark ediyorsun ama hala kitap hakkında fazla bir fikir edinemediğin için biraz rahatsızsın . Bir iki alıntı daha görüyorsun son kısımlarda (#35079981 , #35242849) Galiba kitabın konusu bu diyorsun , sadece başlangıçlar olan, ama herşeyin birbiriyle ilintili olduğu bir kitap. Tam da postmodernlere göre. Okumak ve Yazmak üzerine bir kitap ya da, herkese göre. Evet bir şans verebilirim belki diye düşünüyorsun sonunda, film arasında çıkanlara rağmen.Sen bırakmayan birisin zaten. En azından güzel alıntılar var kitapta.

Erhan mı? Fazla katkısı yok bu işte, Italo Calvino gördü bütün işi alıntılanan cümleleriyle. O incelemede paylaştığı, kitaptan etkilenerek yazdığını söylediği saçma yazı (#33895429) bile bir şeye benzemiyor zaten. Kitabı okusaydın bile alakasız bulacağına eminsin. Neden tekrar gündeme getirdiğine eminsin adın gibi. Onun kitaptaki okur türlerinden Lotario gibi olduğunu düşünüyorsun – hani şu kitaplarla değil sadece bilimsel incelemeleriyle ilgilenen kız. Neyse, mutlusun her zamanki gibi . Bir incelemeyi daha, sıkmasına rağmen, duraksamadan bitirdin ve okunacak yeni bir kitap buldun. Binbir gece masalları da olabilir tabi ya da Don Quijote. Hangisiydi peki? Ha evet, diyorsun aşağıya bir göz gezdirdikten sonra, Bir Kış Gecesi . Birden aklına geliyor ve saatine bakıyorsun. 7 dakikayı çoktan geçmiş. Mağrur bir şekilde gülümseyerek başka bir inceleme açıyorsun.
246 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10 puan
Aslında yaşam hepimiz için bir yürüyüştür. Başladığımız nokta doğumumuz ve yolun sonu ölümümüz olan, çok uzun görünen ama kısacık bir yolda yaptığımız yürüyüş..
İşte biz mutant insanlar o yolda yürümeyi unutmuş hatta o yürüyüşü ve yürürken elde edilenleri ilkel sınıfına sokmuşuz.
Sanırım ilkel olan bir şey varsa, o da  düşüncelerimiz..

Mutant insanlar ve gerçek insanlar ayrımı yapıyor kitap.
Mutant yani biz. Taştan kentlerde yaşayan, alabildiğine mutsuz, sevgisiz, kirli düşünlerle dolu, çoğunlukla yaşama amacı olmayan, yıllarca çalışsa da yol katedemeyen insanlar. Mutantız çünkü özümüzle olan bağlarımız kopmuş. Maddi güzellikler peşinde koşarak tükettiğimiz hayatımız bizi gerçeklikten soyutlamış..
Gerçek insanlar var birde. Yurtları çöl olan, doğayla iç içe, her zaman mutlu ve güler yüzlü, sevgi dolu, saklayacak bir şeyleri olmayan, geçici eşyalara bağlanmayan, boşa yaşamayan insanlar. Gerçek insan onlar evet. Gerçekler çünkü özleriyle iç içeler..

50 yaşında olan bir kadın, kendisine ödül verileceğini zannederek çıkıyor yola. En pahalı giysileri giyiniyor, güzel takılara bürünüyor, son modaya uygun yapıyor saçlarını ve makyajla kendini güzel hissediyor.
Umduğu gibi bir ödül vermiyor oysa onu yanlarına çağıran Aborijinler, ona umduğundan kat be kat büyük bir ödül veriyorlar. Ve 50 yaşına kadar gerçekten yaşamamış olan bu kadın, 3 dolunay sürede gerçekten yaşamanın tadına varıyor..

Kitapta yer alan Aborijinler gerçek mi bilmiyorum ama kitap o kadar gerçekçi bir dille yazılmış ki.. Ama bir o kadar da hoş bir tat bırakan hikayemsi bir havası var. Ve bu ikisi çok güzel dengelenmiş. Gerçek ile hayal arasında..
Sanırım Aborijinler gerçek olsa aralarına katılmak isterdim. Yolculukları, dansları, şarkıları, düşünceleri, yaşam tarzları çok hoşuma gitti. "İşte gerçek insanlık bu." dedim. Ama tabii solucan, yılan ve daha neler neler yemeye hiç özenmedim. Öyk!

Kitaba yapılan yorumlarda kitap kişisel gelişim kitabı gibi gösterilmiş. Hayır efendim. Bu kişisel gelişim kitabı değil, nasıl insan olabileceğimizi gösteren bir kitap. Evet biz çöllerde yaşayamayız, aylarca yürüyemeyiz yani onlar gibi yaşayamayız ama onlar gibi düşünebiliriz. Şu dünyadaki herkes onlar gibi düşünse, dünya harika bir yer olurdu..
Ah keşke...

Bana kalsa bu kitabı alıp okumaz ve bu muhteşem dünyayla tanışamazdım. O yüzden kitap kardeşim Selcen/Duvar/'a çok teşekkürler. ^^

Okunulacaklar listenize almanız gereken ve kesinlikle okumanız gereken bu harika kitabı göz ardı etmeyeceğinizi umuyorum.

Yüreklerinize iyi bakın.
Yüreğiniz ne kadar güzel olursa, o kadar gerçek bir insan olursunuz...

Keyifli okumalar.. ^^
251 syf.
·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kitap içerik olarak modern hayatın yapmacıklığın ve doğaya verdiği zararlarını anlatıyor. Başrolde kendilerini"Gerçek İnsanlar" olarak tanımlayan Aborjinler ile mutant insanlar (yani biz modern (!) insanlar)
Yazarın Avusturalya yerlileri olan Aborjinlerle yaptığı üç aylık yolculuk boyunca yaşadıkları büyük bir içtenlikle yazılmıştır.
Peki neden biz insanlara mutant gözüyle bakılıyor ona değinmek istiyorum. Ve eminim siz de hak vereceksiniz onlara.
Biz insanlar birer mutantız evet. Çünkü özümüzü kaybetmiş durumdayız. Özümüze dair o kadar şeyden yoksunuz ki kitabı okuyunca daha iyi anlıyor görüyor insan
Dışardan bakınca taştan kentlerde güzel güzel evlerde her türlü imkanlara sahip bizler çok mutlu olmalıydık değil mi? Peki sorarım size gerçekten mutlu kaç insan vardır dersiniz?
O taştan kentleri sevgisizlik, güvensizlik ve mutsuzluk üzerine kuruyor insan. Evin güzelliğini sağlamaya uğraşırken kendi iç güzelliğini ihmal ediyor. Sevgi, hoşgörü ve merhamet ile süslemesi gerekirken; hırs,kin, nefret, kıskançlık gibi kalbin hastalıkları ile besliyor yüreklerini ve benden duymuş olmayın ama bunu sürdürdüğü sürece hiçbir zaman gerçek anlamda mutlu olamayacak insan denen yaratılmış.
Bir de "Gerçek insanlara " yani Aborjinlere bakalım;
Aborjinlerin lügatında ise doğada var olan herşeyin bir geliş sebebi vardır. Hiçbir yaratılmış boşuna var olmamıştır. Bundandır yaratılmışlara takdir edilecek derecede saygı gösterirlermiş. Cana yakın ve sevgi dolu insanlarmış. Öyle güzel bağları varmış ki birbirleriyle iletişim kurmak için konuşmaya dahi gereksinim duymazlarmış. Hani o hepimizin aradığı suskunluğumuzu dâhi anlayacak insan var ya tam da onlarmış meğer. Peki bunu nasıl sağlıyorlar. Onu da diyeyim, onlar hiçbir canlıya karşı kalplerinde kötülük barındırmazlar. Kin, kıskançlık,ve nefret gibi kalbi öldüren hasletlerle öldürmüyorlar kalplerini hâliyle kalp gözleri açıktır. Baş gözü ile göremediklerini kalp gözleri ile alabiliyorlar. Ve o kalpleri hayat yolculuğundaki rehberleri olur.
Neyse çok uzatmayayım da benim diyemediklerimi siz kitabı okuyarak görün öğrenin. Ama mutlaka okuyun olur mu?
Okurken oturup bir daha sorguluyor insanlığını okuyucu. Ve bence herkes okuyup okutmalı, sorgulayıp sorgulatmalı ne kadar insan olduğunu. .
Şimdiden keyifli okumalar dilerim
Kitap dostu olarak kalın. .
246 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10 puan
https://youtu.be/ka9VQ-ZYw9U bu Avatarlardan bahsediyorum :))
Hava bükücü olan değil.

Böyle sizin de değişik yanlarinız var mı? Mesela ben bir kitap okuduğum zaman kitap bana istem dışı izlediğim ya bir filmi ya da bir kişiyi hatırlatır ve buna tam manasıyla inandığım zaman ise kitabın bütünü o benzettiğim şey üzerine yol alır ve bu gerçekten çok güzel oluyor...

Peki neden bu muhteşem kitabı Avatar filmine benzettim... onu dur. Şöyle yapalım...
Sen ya bu kitabı okumuş Avatar filmini izlememişsin...
Ya da filmi izlemiş bu kitabı okumamışsındır.

Nasıl mantık( kahkaha atan emoji ve şu diğer emoji onu ben de tam olarak bilmiyorum)

Sizden istediğim önce filmi sonra kitabı okumak. Belkide alakasız ve ilgisiz de bulabilirsiniz ne yapalım bende böyle bir takıntıyım...

Biraz da kitaptan bahsedelim. Kitap sağ beyinli insanların ilgisini çeken muhteşem bir eser bu sol beyinli insanların ilgisini çekmeyeceği anlamına gelmiyor( bir de anlamina geliyor deseydim aboooo :))))

Soyutsallık ve Aborjinlerin mistik dünyasına hoş geldiniz. İlk önce Aborjinler kimlerdir onu kisaca şöyle parantez içinde vereyim;

(Avustralya yerlileri ya da Avustralya Aborijinleri Avustralya kıtası yerlilerine verilen ad.) kızıl derililer var ya o tarz işte, böyle daha kalıcı olur.

Gerçek insan ve Mutant insan bu iki kavram eser boyunca karşınıza epey çıkacaktır. Aborjinlerin kendileri dışında diğer insanlara Mutant demesi ve kendilerinin bozulmayan gerçek insanlar olarak tarif etmesi...

Doğaya ve tabiyata olan mistik saygıları. Hayvanlara ve dünyaya olan bakışları beni etkilediği gibi sizi de etkileyeceğinden eminim.

Baştan sona şöyle bir fragman şeklinde verelim, Amerikalı kadın doktor Avusturalya kıtasına Aborjinleri araştırmak ve ordaki insanları anlamaya çalışması ve ordaki yaşam koşullarına o Aborjinlerin doğaya olan inanılmaz etkileşiminden ve daha bir çok alanda onlardan hem ruhsal hem de fiziksel ders aldığı güzel bir eser.

Fazla uzatmadan bitireyim. Kesinlikle okunması gerekir. Yani oku daha ne diyim.
249 syf.
·12 günde·Beğendi·10/10 puan
Baştan uyarıyorum. Kitabı henüz okumamış olanlar için çok detay içerir. Ama faydalı da olabilir. Okumak, okumamak size kalmış.

Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’yu 2. Ankara Kitap Toplantısı için oylama yaparak seçtik. Okurluk ve yazarlık konusunda kitabın ünü ve içeriği bir toplantıda tartışmak için gayet müsait. Kitabı toplantı için okuyanların yorumlarını görünce biraz keyfim kaçmadı değil. Ama kitapta Calvino’nun okumak ve okurluk konusundaki düşüncelerini görünce bunun gereksiz olduğunu düşündüm.

-->Önce nasıl bir kitap?

Klasik anlatı serim düğüm çözümüyle oluşturulmuş, vermek istediğini okura küçük oyunlar aracılığıyla vermeyi amaçlayan postmodern bir kitap örneği var elimizde. Yoğun anlatımlı olduğu için biraz dikkatli okumak gerekiyor. Yoksa gözden kaçan şeylerin önemi kitabın çok çabuk yerilmesine yol açabilir.

-->Olay

Erkek Okur kitapçıdan Italo Calvino’nun yeni çıkan kitabı Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’yu alır, eve gelir ve okumaya başlar. Biraz okuduktan sonra okuduğu kitabın başta anlattıklarını aynen tekrar ettiğini görür, kitapçıya gidip durumu açıklar. Kitapçı ciltleme sırasında baskı hatası olduğunu, araya Polonyalı yazar Tazio Bazakbal’ın Malbork Kasabasının Dışında kitabının karıştığını, ellerinde sağlam baskılardan Bir Kış Gecesi Bir Yolcu’yla elindeki hatalı kitabı değiştirebileceğini söyler. Erkek Okur başladığı kitaba devam etmek istediğini söyleyip Bazakbal’ın kitabını ister. Aynı istekle oraya gelen Kadın Okur Ludmilla ile de orada tanışırlar. Aldıkları kitabın yine farklı çıkma ihtimaline karşı da telefon numaralarını birbirleriyle paylaşırlar. Tesadüf bu ki kitap yine farklı bir öyküyü anlatmaktadır. Sürekli bu şekilde, asıl istediği öyküyü arayıp her defasında farklı öykülerle karşılaştığımız, bir yapısı var kitabın. Toplam da 10 farklı roman başlangıcı, 12 bölüm…

-->Nasıl ve ne anlatıyor?

Edebiyatta ikinci tekil şahısla yazılarak üne kavuşmuş romanları saysak sanırım bir elin parmaklarını geçmez. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu ikinci tekil şahısla yazılmış bana göre çok başarılı bir eser. Kitap: “Italo Calvino'nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı yeni romanını okumaya başlamak üzeresin. Rahatla. Toparlan. Zihnindeki bütün düşünceleri kov gitsin. Seni çevreleyen dünya bırak belirsizlik içinde yok oluversin. Kapıyı kapasan iyi olur; öte seslen ötekilere:" Hayır, televizyon seyretmek istemiyorum!" Sesini yükseltmezsen duymazlar seni. "Kitap okuyorum. Rahatsız edilmek istemiyorum!" O gürültü arasında seni işitmemiş olabilirler, daha yüksek sesle söyle, bağır hatta: ‘Ben, Italo Calvino'nun yeni romanını okumaya başlıyorum!’” diye başlıyor. Birinci tekil şahıs ve üçüncü tekil şahıs anlatıcılarının tabiri caizse edebiyatın zirvesinde olduğu dönemlerde böyle başlayan bir kitap taşları yerlerinden oynatmıştır ki bunu görmemek imkânsız.

Calvino üstkurmacanın oluşturulma şekillerinden olan ‘metnin kuruluşunu, yazılış sürecini olgu içinde konumlandırma’dan yola çıkarak kitabı yazma sürecini satır aralarında bizlere göstererek hareket ediyor. Daha kitabın başında “Başlayan, ama bitmeyen öyküler dünyasında yaşıyoruz,” diyor. Buradan kitabın bitmeyen öykülerden oluşacağını anlamamak elde değil.

Sayfa 192’de (8.baskı) Silas Flannery: “…Bunun sonucunda yalnızca başlangıçlardan oluşan bir kitap yazmaya karar verdim. Kahramanı, sürekli kitabı yarıda kalan bir Erkek Okur olacaktı. Erkek Okur Z yazarının A romanını satın alacaktı. Ama bu kusurlu bir kopya çıktığı için okumayı sürdüremeyecekti… İşin içine bir Kadın Okur, düzenbaz bir çevirmen, bu günce misali günce tutan yaşlı bir yazar da katabilirdim…”

Bu paragrafta amacını çok çok net bir şekilde görüyoruz Calvino’nun. Bir anlamda kendi yazdığı romanın okuru konumuna geliyor. Aynı şekilde bu paragrafları okuyan okur da bir nevi yazar bağlamında değerlendirebilir. Yani burada okurla yazar arasındaki ayrımın kalktığını görüyoruz. Yazar kendi yazdığı romanı, okur olarak okuyor. Öyle değil mi sizce de? Belki de Calvino bir yazar olarak salt okurluğun tadına bakmak istemiş de olabilir? Düşünüyorum.

Ne anlattığını açıklamak biraz güç. Benim için kitabın kurgusu ve yapısı daha öndeydi. Okuma eyleminin çağlar boyunca geçtiği yolları düşündüğümüzde bu kitapta tüm okuma eylemlerinin ele alındığını görüyoruz. Kitabın en kilit noktası buydu.

Şu da mümkün: Calvino sürekli hikâyelerin bitmediğini ve önceden yazıldığını, hatta öykülerin, anlatıların tek kişiden çıktığını, hep aynı şeyleri okuduğumuzu söylüyor. “Başlayan, ama bitmeyen öyküler dünyasında yaşıyoruz,” “…Bazılarına göre ihtiyar Kızılderili anlatı malzemesinin evrensel kaynağıdır; bütün öteki yazarların bireysel yaratımlarının kaynaklandığı ana magmadır…” Eğer insan olarak bizden önce olmuş ve bizden sonra olacakların öyküsünü yazıyor ve okuyorsak bu döngünün farkına varmamız gerekmez mi? Calvino gerektiğini düşünmüş olmalı ki ‘hayatın çehresi, ölümün kaçınılmazlığı’nda Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’yu yazmış.

Okumak bir birey için ne ifade eder ya da nedir? Okunmak ve ideal okurunu bulmak bir yazar için ne ifade eder? İlk soruya tam 9 cevap buluyoruz kitapta. Kitabın sonuna doğru kütüphanedeki 7 okurun verdiği cevaplar artı Erkek Okur ve Ludmilla’nın cevapları. Bunu 10’a tamamlayan ise kitabı okuyan bizleriz. İkinci soruyu Calvino’nun yarı yarıya kendi yerine koyduğu yazar Silas Flannery’den öğreniyoruz. Verilen cevapları tartışmak için toplantıyı bekliyorum

-->Karakterler

Erkek Okur: Romanın başkişilerinden. Kayıp metinleri Arayan Okur. Aradığı metinlerin peşinde farkında olmadan kendi hayatının öyküsünü yazıyor. Bunu kimse inkâr edemez.
Ludmilla: Dişi Okur. İdeal okur. Ve toplantıda en çok konuşulacak okur.
Lotario: Kitapların sadece akademik incelemeleriyle ilgilenen kötü okur. Ludmilla’nın ablası.
Irnerio: Kitap okumayan ama kitapları sanat için kullanan bir tasarımcı.
Ermes Marana: Türlü türlü işlere bulaşmış sahtekâr çevirmen ve kötü okur.
Silas Flannery: Calvino’nun kendi romanının okuru olmak için kitaba koyduğu yazar.

Kitap bu kadroyla bize hayatın bu tür şeylerle nasıl birlikte bütün olduğunu göstermeyi de amaçlıyor. Bir yazarın ne tür kişilerle karşılaştığını görmek de mümkün. Silas Flannery’i sırayla tüm karakterlerin ziyaret etmesi roman içindeki çok hoş oyunlardan biriydi benim için.

-->Benzerlikler

Erkek Okur’un sürekli kayıp metinlerin peşinde koşması bana Don Kişot’taki anlatıcı-çevirmen arasındaki ilişkiyi hatırlattı. Bilmem siz ne düşünüyorsunuz.

Binbir Gece Masalları’ında anlatımın sürekli bölünerek hikâye içinde hikâyeye geçilmesi gibi Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu da 10 öykünün sadece başlangıçlarının verilip araya olayların girmesi de bana benzer gelen diğer bir noktaydı.

Ama en çok hayata benziyor bu kitap. Gerek okurlarıyla gerek araya giren hikâyelerle gerekse de bir kitabı okurken aslında kendi hikâyemizi yazmamızla. Okumak hayattır. Ya da hayat hiç bitmeyecek öyküleri okumaktır. Ya da “okumak yalnızlıktır.”

-->Sonuç

Daha tartışacak çok şey var aklımda. Onları toplantı gününe saklıyorum. Sonuç kısmını da toplantıdan sonra dolduracağım. 1K Ankara Okuma Grubu/Duvar/’na selamlar ve herkese.
219 syf.
·Beğendi·10/10 puan
İnsan çocukluğunu sevebildiği müddetçe gerçekten mutlu bir hayata imza atmış demektir.

Fazlalıklar ve eksiklikler birbirini dengeleyemeyen ve insan üzerinde olumsuz ifadeler bırakan bir çeşit yaşamdır.

Bazı çocukları o kadar küçük sevinçlere alıştırırlar ki büyük sevinçlerin ne olduğunu bilmez ama küçük şeylere büyük kelimesini kullanacak kadar sevinirler.

Eline eski bir oyuncak verirsin önce idrak edemez çünkü hayatında daha önce böyle bir sevinçle tanışmamıştır. Bir an kendini düşüncelere verir. Elinden alınacağını düşünüp oyuncağa çok umut bağlamaz. O kadar alışmış ki çocukluğun saklambaç ve koşma üzerinde kurulu olduğuna...
O, eski bir oyuncağa, yüzünde binlerce çocuğun gülümsemesinin birleşimi kadar büyük sevinçler yaşarken, bu alışılmışın dışında olan çocuğa yeni bir oyuncak verirler onu istemez, başka birini ister ya da değerini bilmez kırıp atar ve yenisi için ağlar.

Bazı şeylerin değerini bilmek hatta elindekinin kıymetini bilmek bu yaşlarda şekil alıyor ve insanı kadir kıymet sahibi yapıyor. Belki de bu yüzden bilmiyorum ama bir çocuğa okunması ya da okutulması gereken bir kitap olarak görüyorum.

Heidi, küçük şeylerle mutlu olmasını bilen, büyüyüp küçülen çocuk örneklerinden. Küçük yaşta dağlarda yetişip ince düşüncelere sahip akıllı ve çocuk olgun kelimelerini tek karakterde toplamıştır. Eğitim için dedesinden alınıp götürülen Heidi, kendine çok iyi bir arkadaş edinir. Yürüyemeyen arkadaşı bir süre sonra Heidi ile kardeş gibi olur. Arkadaşının gülmesini sağlayıp, her konuda teselli eden Heidi onun yürümesi için adeta çırpınır. Onun mutluluğu artık kendi mutluluğu olmuştur. Heidi belli bir müddet sonra dedesinin yanında tekrar gönderilmek istenir. Ama kızlar birbirinden ayrılmak istemez. Bu dönemlerde dost olmak bir yana arkadaş olmak bile nimet haline gelmiştir. Heidi aynı zamanda hayvan ve doğa sevgisi olan bir çocuktur.

Şunu söylemek isterim ki çocuğu olan okur arkadaşlarım; çocuklarınızı bu tür kitaplarla yetiştirmeniz ona doğa, dost, hayvan sevgisini aşılama konusunda size yardımcı olabilir.
Aynı zamanda çocuğunuza küçük yaşta kitap aşkı da armağan edebilirsiniz. Bana göre üç yaşından itibaren bir çocuğa doğunun günlerinde minik kitaplar hediye edilmeli. İki cümle ile başlayan bir hayat ileride bir asır olabilir.
İyi okumalar.
176 syf.
·15 günde·Beğendi·8/10 puan
Umberto Eco oldukça iyi tanınan, ama, o kadar da çok okunmayan bir yazar ülkemizde. Şubat 2016'da hayata gözlerini yumduğunda yedi romanın yanı sıra tarih, edebiyat vb. konularda onlarca eser bırakmıştı bizlere. Ortaçağ ve göstergebilim konusunda dünyanın sayılı isimlerinden birisi olan Eco ülkemizde Sean Connery'nin oynadığı filme konu olan “Gülün Adı” romanı ile tanındı daha çok.

Gerçek bir modern çağ klasiği olan Gülün Adı'ndan öte Foucault Sarkacı diye bir kitabı var ünlü yazarın. Okumak ve anlamak için önemli bir zamanınızı feda edeceğiniz, bitirdikten sonra o hazzı bir kere daha yaşamak için her şeyinizi verebilecek olsanız da, benzer bir deneyim yaşamanızın imkansız olduğunu fark edeceğiniz bir kitap. Sıfır Sayı'da da benzer bir şey deneyimlemek istemiş yazar.

Bilen bilir, Umberto Eco kitapları öyle bir oturuşta okunan kitaplar değil, sıkıcılığından ya da durağanlığından değil ama kesinlikle. Kitap içinde geçen olayların, terimlerin, göndermelerin yani çoğu şeyin derin bir bilgi birikimi gerektirmesi, bir bilgi kaynağına başvurmadan kitapları bitirmeyi hafiften imkansız kılıyor. Yani tabi ki okuyabilirsiniz, ama bu ne bileyim, Wikipedia'sız İnternet'e benzer belki. Yani aradığınız her şeyi İnternet'te bulamadığınız o eski, karanlık günleri düşünün. Neyse ki yıl 2019 ve biz kitaplarda gördüğümüz her türlü şeyi telefonumuzun tek bir tuşuyla kolaylıkla öğreniyoruz bu bilgiye aç ülkede. Evet, bu kitap da verdiğim örneğe bir istisna değil tabi ki.

Sıfır sayı (Necip G. daha iyi bilir gerçi burayı) gazete ver dergilerin dağıtımdan önce hazırladıkları deneme sayısıymış ekşi sözlüğe göre (orası da kapanırsa artık gazetelerden öğrenebiliriz bilgileri). Temel olarak gazeteciliğe sarmış Eco bu kitapta. İnternet'in emekleme aşamasında olduğu, gazetelerin haber aktarımında hala temel araç olduğu 1992 yılında, kitabın arkasında da belirttiği gibi tam bir gazetecilik dersi veriyor bizlere. Gerçi kitabın araksında kötü gazetecilik diyor ama iyi gazetecilik konusunda bir örnek bulunmadığı için şu an önümüzde, hemen her gazetecinin benzer şeylerle haşır neşir olduğunu düşünüyorum çalışabilmek için.

Foucoult Sarkacı gibi sonlardan başlıyor kitap ve yetenekli ama “kaybeden” biri olan Commoli'nin iki ayını anlatıyor. Simei diye bir gazeteci, hayırsever bir işadamı tarafında çıkarılacak – aslında hiç bir zaman çıkarılmayacak- Yarın isimli bir gazetenin sorumluluğunu teklif ediyor Commoli'ye. 12 ay için 12 sıfır sayı basılacak. Ve sonunda Commoli bu gazetenin hazırlanma hikayesini içeren bir kitap yazacak.

Evet, olaylar böyle başlıyor, ilgi çekici karakterler var gazetede ve ilk bölümlerde onlarla birlikte tüm pisliklerini öğreniyoruz işte bu gazetecilik işinin. Aslında o kadar çok manipülasyona maruz kalmışız ki şu ana kadar, çoğunun aslında bildiğimiz şeyler olduğunu görüp seviniyoruz. Neyse ki İnternet var diyoruz, Twitter vb. siteler var da, bize her söylenene inanmıyoruz.

Aynı Foucoult Sarkacı gibi ortalarına doğru komplo teorileri üzerinden şekillenmeye başlıyor bu kitap da. Milano sokaklarını gezerken, bir anda kendinizi ikinci dünya savaşının sonundan itibaren başlayan bir olaylar zincirinde buluyorsunuz. Mussolini, Gladio, Stay Behind, Vatikan, Aldo Moro Arjantin vb. derken kitap bitiyor ve sonlardaki şu paragraf (#38652964) ile 90'ların İtalya'sı ile aslında fazla bir farkımız olmadığını düşünüyorsunuz.

Foucoult Sarkacı gibi tamlamasını bolca kullandım biliyorum, ama elbette o kadar yoğun değil bu roman, topu topu 176 sayfacık. Ama hakkını vererek okursanız – ben Bagnera sokağında gezdim mesela Google Street View'de- çok güzel bir tecrübe oluyor bu kitap da. Çeviri kötü değil,Umberto Eco'nun kıvrak diline uyum sağlamış. Kitap boyunca bilgi sağanağına tutulmanıza rağmen hiç sıkılmıyorsunuz anlatımdan.

Bazı arkadaşların söylediği gibi Umberto Eco'ya başlamak için iyi bir kitap olabilir kendisinin bu son eseri. Ama en iyisini, en zorlusunu tercih ederseniz her zaman için Foucoult Sarkacı'nı önerebilirim size. İyi okumalar.
251 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10 puan
Kitabı okurken şeyi düşündüm. Acaba ben bu yolculuğa çıksam neler öğrenirdim? Kitapta modern bir kadının aborjin bir grup ile yaptığı 4 aylık bir ruhsal yolculuk sürecinden bahsediliyor.

▪ Gerçek kültürel köklerini yitiren ve yaşamda bir amacı olmayan insanların elinden ancak ölümle kumar oynamak gelir.
▪ Asla, asla deme
▪Arkamızda bırakabikeceklerimizin ve kendimize katabileceklerimizin sınırı yoktur.
▪ Kan ve kemik tüm insanlarda bulunur. Farklı olan yürek ve niyettir.
▪ Ama eninde sonunda her birimiz inanca sarılmalı ve kendi adımıza sorumluluk kazanmak için önderliğe soyunmalıydık.
▪ Bizler için Birliğin boyutları, biçimi ya da ağırlığı yoktur. Birlik özdür , yaratıcılıktır, sadıktır, sevgidir, enerjidir ve sınırsızdır.
▪Tanrım, bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti ve bu ikisi arasındaki farkı anlayabilme sağduyusu ver.
▪Hiçbir yaratık, bunu kendi arzulamadıkça acı çekmemelidir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Eren Yücesan Cendey
Tam adı:
Eren Yücesan, Eren Cendey, Eren Cendey Yücesan
Unvan:
Türk Çevirmen
Eren Yücesan Cendey İtalyan Lisesi ve İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü mezunudur.
Dilimize çevirdiği kitaplardan bazıları şunlardır:
Yüreğinin Götürdüğü Yere Git; Anima Mundi; Eve Doğru; Yanıtla Beni; Rüzgar Ne Diyor; Büyülü Çember, Tombul Yürek; Tobia ve Melek, Sevgili Matilda... (S. Tamaro); Bir Çift Yürek (Marlo Morgan); Büyük İskender (V. M. Manfredi); Kozmokomik Öyküler; Karga Sona Kaldı ( I. Calvino); Tepedeki Ev; Güzel Yaz; Ağustos Tatili,( C. Pavese); Ka (R. Calasso); Geronimo Stilton Dizisi; Korkmuyorum (N. Ammaniti); Atlıkarıncada Bir Tur Daha
(T. Terzani).

Yazar istatistikleri

  • 26 okur beğendi.
  • 37,1bin okur okudu.
  • 655 okur okuyor.
  • 12bin okur okuyacak.
  • 573 okur yarım bıraktı.