Eric Ormsby’nin “Gazâlî: İslam’ın Dirilişi” kitabını okurken, açıkçası bir biyografiden çok daha fazlasıyla karşılaştığımı hissettim. Gazâlî’nin hayatı, düşüncesi ve iç dünyası bana yalnızca tarihî bir anlatı gibi gelmedi; sanki kendi çağının bütün fikrî sarsıntılarını omzunda taşıyan bir insanın ruhuna yakından bakıyormuşum gibi okudum. Kitap ilerledikçe, Gazâlî’nin hakikat arayışındaki huzursuzluğu, şüpheyle iman arasında gidip gelen zihni ve sonunda vardığı derin iç muhasebe beni epey etkiledi.
Ormsby’nin anlatımı ağır lakin boğucu değil; insanı yavaşlatan, düşündüren, yer yer durup cümlelerin içinde bekleten bir havası var. Ben bu kitabı okurken, bir âlimin hayatından ziyade bir medeniyetin vicdanıyla yüzleştiğimi düşündüm.
En çok da kitabın, Gazâlî’yi donuk bir tarih figürü olmaktan çıkarıp canlı, çelişkileriyle, kırılmalarıyla, suskunluklarıyla insanî bir varlık olarak göstermesini sevdim. Ne kuru bir akademik metin ne de süslü bir menkıbe dili var; ikisinin arasında, dengeli ve olgun bir yerde duruyor.
Zaman zaman metnin ağırlığı hissediliyor, bunu inkâr edemem, fakat bu ağırlık yorucu değil; bilakis insanı metne bağlayan bir derinlik yaratıyor.
Gazâlî’nin arayışı, benim için yalnızca dinî ya da felsefî bir mesele olarak kalmadı; insanın kendini, inancını, bilgisini ve sınırlarını sorgulamasına açılan geniş bir kapı gibi okundu. Kitap bittiğinde aklımda kalan şey şu oldu: Hakikate yürümek, çoğu zaman susarak, yanılarak ve yeniden başlayarak mümkün oluyor. Bu kitap da tam olarak o yürüyüşün izini sürüyor.