1000Kitap Logosu
Erich Maria Remarque
Erich Maria Remarque
Erich Maria Remarque

Erich Maria Remarque

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.9
1.242 Kişi
2.894
Okunma
363
Beğeni
12,5bin
Gösterim
Tam adı
Erich Paul Remark
Unvan
Alman Yazar
Doğum
Osnabrück, Almanya, 22 Haziran 1898
Ölüm
İsviçre, 25 Eylül 1970
Yaşamı
Erich Paul Remark Osnabrück'te Roma kilisesine bağlı katolik bir ailenin içinde doğdu. Babası Peter Remark bir basımevi ustasıydı. Osnabrück arşivlerinde bulunan nüfus kayıtlarına göre 17.yy'da ihtilalde katoliklere yapılan baskılar yüzünden Fransa'dan göç etmişlerdi. Önceleri Remarque olan soyisimleri Alman imlasına göre Remark olmuştu. Bir süre Münster Üniversitesi'nde öğrenim gördü ama 18 yaşında birçok kez yara aldığı I. Dünya Savaşı'na katılmak zorunda kaldı. Savaştan sonra öğretmenlik, taşçılık ve Berlin'de bir tekerlek firması için test sürücülüğü yaptı. 1929'da, Remarque'nin savaşın mutlak kötülüğünü 19 yaşındaki bir askerin gözünden anlattığı, en ünlü eseri, "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" (Im Westen nichts Neues) yayımlandı. Bu kitabın ardından savaş zamanı ve sonrasını yalın ve duygusal bir dille gerçekçi bir şekilde anlattığı başka eserleri de yayımlandı. 1931'de İsviçre'ye yerleşti. 1933'te, Naziler eserlerini yaktılar ve yasakladılar. 1938'de Alman vatandaşlığından çıkarıldı ve 1939'da Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etti. Hollywood'da tanıştığı Paulette Goddard ile 1958 yılında evlendi. 72 yaşında Locarno, İsviçre'deki Saint Agnese kliniğinde aylarca acı çektiği anevrizmadan dolayı öldü. --------Eserleri  Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, (1929) Dönüş Yolu, (1931) Hayat Kıvılcımı, (1952) Yaşamak Zamanı, Ölmek Zamanı, (1954) Ölesiye Yaşamak, (1956) İnsanları Seveceksin Ana Baba Günleri Üç Arkadaş Lizbon'da Gece Kara Dikilitaş Zafer Takı Cennetteki Gölgeler Ufuktaki İstasyon Vaat Edilmiş Ülke Tanrı'nın Gözdesi Yoktur Üç Yoldaş Siyah Anıt
Erhan
Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'u inceledi.
166 syf.
·
Beğendi
·
Puan vermedi
“War, war never changes” der karizmatik bir ses (muhtemel Ron Perlman) Fallout oyunlarının başında, hepimiz çakılıp kalırız. Savaş kötü bir şeydir çünkü, biliriz hepimiz. Savaş yok edendir, enstrümanları silahlar, piyonları da askerlerdir. Savaş hiç bir zaman değişmez midir gerçekten? Yıkıcılık, korkunçluk, anlamsızlık bakımından evet. Ama tarih ilerledikçe bir şeyler değişmiş savaşlarda. Birinci Dünya Savaşıyla (O zamanki insanların deyimiyle Büyük Savaş) yaşamla ölüm arasındaki çizgi daha da incelemiş. Askerlerin hayatı yetenekten çok tesadüflere kalmış, gelişen ölüm makineleri sayesinde. İşte Erich Maria Remarque böyle bir savaşta çarpıştıktan sonra yazmış kitabını. Kahramanı Paul gibi daha 18 'ine basmadan girmiş savaşa, onun gibi bir çok defa yaralanmış. Savaştan 10 yıl sonra çıkarmış bu kitabı. Bir yıl sonra filme çekilen kitap, büyük ün kazanmış. Ama gerek savaş, gerek milliyetçilik karşıtı bu kitap Nasyonal Sosyalist hükümet tarafından iyi karşılanmamış tabi, 1933'de yasaklanarak yakılmış. Yazar da önce İsviçre'ye sonra da Amerika'ya sığınmış. Ama İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'da kalan kız kardeşi Nazi karşıtı propaganda yapma suçu gerekçesiyle idam edilmiş. Nasıl Bir İdam Mahkumunun Son Günü 'nü okuyanların idam cezası ile ilgili düşüncelerinde büyük bir değişim oluşuyorsa, bu kitap da savaş, militarizm, milliyetçilik ile ilgili görüşlerinizi tekrar gözden geçirtecek size. Zaten kitap da, 1930 yılında çekilen Oscarlı filmi de, savaş karşıtı tüm listelere ön sıralardan giriyor. Remarque hikayeyi, kahramanı Paul'un ağzından anlatıyor. Oldukça sadece ve akıcı bir anlatım bu. Tarihih en acımasız savaşlarından biri olan ve siperlerde geçen Birinci Dünya Savaşına öğretmeninin de etkisiyle gönüllü olarak katılmış bir çocuk Paul. Çocuk diyorum ama cephede geçirdiği 1-2 yıl onu 19 yaşında hepimizden daha fazla olgunlaştırmış. Basit insanlar Paul'ün yanındaki arkadaşları, beraber geldikleri okul arkadaşları var, ayakkabıcısı (Kat, bölüğün en becerikli ismi ,bir nevi abisi) çiftçisi, çilingiri bir çok asker var halktan. Yalnız bu basit insanlar savaşı o gaza getirici, coşku dolu, beylik dizelerden çok daha iyi anlatıyorlar bizlere. Kitap boyunca anayurttaki bazı insanları da görüyoruz savaşı öven, kahramanlık hikayeleri anlatıp vatanları uğruna ölmenin ne kadar şerefli bir şey olduğundan bahseden her zamanki gibi. Başlarda Paul ve arkadaşlarının orduya katılmasına sebep olan bu söylemler, cephedeki yaşamdan sonra hiç bir şey ifade etmiyor onlara. İşte kitabın temalarından birisi de eski insanların ikiyüzlülüğü. Ailelerin , öğretmenlerin , büyüklerinin baskılarıyla, kafalarına doldurdukları romantik saçmalıklarla savaşa gönderilen gençler teker teker ölürken, geride kalan insanların Almanya'nın gücünün büyüklüğünü, savaşın haklılığını konuşması Paul'ü tiksindiriyor. Savaşın acımasızlığı başka bir tema, askerden dönen bir arkadaşınızın anılarını dinler gibi okuyorsunuz Paul'un anlattıklarını. Evet, arkadaşlık, dayanışma ya da başçavuşu dövmek gibi klasik anılar da var. Ama gerçek çatışmalar bunlar, her an birisi ölebiliyor yanı başında, havaya savrulan kollar bacaklar, zehirli gazdan boğulanlar, dört bir yandan gelen kurşun , top mermisi yağmurları.mayın, dost ateşi, günlerce süren açlık ya da birisini öldürürken gözlerin bakmanın verdiği vicdan azabı – gerçekten yaşanmış hepsi. Savaşın anlamsızlığını sorguluyor bu basit insanlar orada, ama savaşmaya da devam ediyorlar düşünmeden, düşünürlerse delirirler çünkü. Ve korku, ölmekten, belki de vahşice katledilmekten korkmak, kollarını, bacaklarını kaybetmekten korkmak, dostlarını kaybetmekten korkmak , ama en çok eğer savaşta ölmeden dönmeyi başarırsa hiç bir şeyi olmadığının, hiç bir yere ait olmadığının , kayıp bir nesil olmanın bilincinde olmanın verdiği korku. Her durumda kaybettiğinin farkında Paul, zaten kitabın başında bunu Remarque de belirtiyor şu sözlerle: “ Bu kitap; ne bir şikayettir, ne de bir itiraf. Harbin yumruğunu yemiş, mermilerinden kurtulmuş olsa bile, tahriplerinden kurtulamamış bir nesli anlatmak isteyen bir deneme, sadece.” Hayatta kalmak için her şeyi yapan askerleri görüyoruz bu kitapta, ama bunları eğitim alanlarında öğrenmiyorlar, savaşın içinde, organlarını, hayatlarını kaybederek ya da tesadüfen hayatta kalarak öğreniyorlar yaşayabilmenin inceliklerini. O muazzam, disiplini ile ön plana çıkmış Alman eğitim birimlerinde sadece düğme daha iyi nasıl parlatılır, nasıl güzel selam verilir, üstlere nasıl daha iyi yaltaklanır – bu gibi şeyler öğretiliyor. Cephede, siperlerde farelerle nasıl yemek mücadelesi vereceğini, yaylım ateşe karşı nerelerde siper alacağını ya da düşmana görünmemeyi nasıl başaracağını söylemiyorlar orada. Böyle olunca şekil disiplini had safhada olsa da, çocuklar teker teker düşüyor yapraklar gibi cephede. Buralarda 19.yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında ordumuzu emanet ettiğimiz Alman generalleri düşünmedim değil işin doğrusu. Erich-Maria-Remarque kitapta her şeyi olanca çıplaklığıyla anlatsa da bazı yerlerde oldukça dramatik girdilerde bulunuyor. Zaten gerçeğin kendisi bir tokat gibi çarpmışken, bu bölümler gözlerden bir kaç damla yaş süzülmesine sebep oluyor genellikle. Ama yazar bunu duygu sömürüsü yaparak sağlamıyor. Belki de kitabı yazdığı dönemde tekrar türeyen savaş çığırtkanlarına bir cevap olarak yazıyor bunları. Her dönemde var olan savaş delilerine. Remarque 1929 yılında yazmış bu kitabı – 68 kuşağından 40 yıl önce- tüm zamanların en büyük savaş karşıtı eserlerinden biri. Bir çok ülkede yasaklanmış çeşitli zamanlarda, ülkemizde bile bir dönem (1980 darbesinde) galiba yasakmış.(Savaşa hayır diyen bir kitap neden yasaklanır ki?) Hala savaşlar olanca şiddetiyle sürüyor ama, artık sadece askerler değil siviller de ölüyor savaşlarda hem. Her zaman herkes için haklı bir sebep oluyor. Her zaman son çare savaş oluyor ama o savaş çıkıyor nedense. Acaba savaşların hiç bir zaman çözüm olmadığını, her zaman başka bir yol bulunabileceğini anlayabilecek mi insanoğlu bilmiyorum. Ama kitapta dediği gibi savaşı isteyen o 20-30 kişiyi farklı düşünmeye ikna edersek belki kimsenin kendi vatanını savunmasına gerek kalmaz. Not: Behçet Necatigil'in çevirisi de en az kitap kadar mükemmeldi. 1971'de basılmış kitabı bugünkü kadar akıcı bir şekilde okudum.
Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok
OKUYACAKLARIMA EKLE
22
148
asdfg
Zəfər Tağı'nı inceledi.
560 syf.
·
15 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Alman yazıçısı olan Erich Maria Remarque əsərlərində Alman xalqının hər iki dünya müharibəsinin səbəbkarı olmasına baxmayaraq daxilində olan humanist’liyi bədii əsaslarla sübut edir. Remark sadəcə Müharibə mövzusunda yazıb yaratmışdır. Spesifik olaraq deyə bilərəm ki, Dünya Ədəbiyyatında müharibə janrında Remark qədər mənəvi sarsıntıları ustalıqla təsvir edən ikici bir yazıçı tapmaq mümkün deyil. Remark əsərlərinin qəhrəmanlarını öz həyatının müxtəlif mərhələlərinin bədii ifadəsinə çevirmişdir. 1933-cü ildə, Nasistlərin hakimiyyətə gələndə, yazıçı, “Zəfər Tağı” romanının qəhrəmanı olan Ravik kimi vətəndən didərgin düşmüş, mühacir həyatının acısını dadmışdır. 1946-cı ildə yazılan “Zəfər Tağı” romanında, Almaniyanı tərk edib Fransada qaçaq həyat keçirən istedadlı cərrah Ravikin mühacir həyatından danışılır. Soyuqqanlılığı ilə diqqəti cəlb edən Ravik bir növ, kapitalizm cəmiyyətinin insana xas özgələşməsinin qurbanıdır. Hər iki Dünya müharibəsinin qurbanı olan Ravik: birinci Dünya qırğını onu daxili mühacirə çevirmişdisə, nasistlərin hakimiyyətə gəlməsi buna xarici mühacirət də əlavə edir. Bununla belə Ravik insanlığını, humanizmini itirmir. Rus mühaciri Morozov, baş həkim Veber kimi sadiq dostlar da qazanır. O, dost yolunda, insan uğrunda, məhəbbət naminə canından keçməyə hazırdır. Peşəkar cərrah olmasına baxmayaraq, hər xəstənin üzərində əsir. Bəlkə də, böyük cərrahlıq istedadının mayası onun humanizmindədir. Ağır zamanlarda, məhəbbət kimi zərif hissi qoruyub saxlaya bilmək bacarığı, elə məğlubedilməz humanizmin təsdiqinə çevrilir. Romandakı bütün hadisələr Ravikin ətrafında formalaşır, onun daxili aləmini açmağa xidmət edir. Bu baxımdan müəllifin təhkiyəsi kitabı oxuyanlarda böyük marağ doğurur. Diqqətlə fikir verdikdə gözə çarpır ki, sanki əsər baş qəhrəmanın dili ilə nəql edilir. Axı Ravik bircə dəqiqə də olsun səhnəni tərk etmir. Bəs məqsəd? Məqsəd aydındır: müəllif üçüncü şəxsi işlətməklə, öz qəhrəmanını insan ləyaqətinin tapdalandığı zəmanədə də ən yüksək, misilsiz varlıq kimi təsdiq edir. Yazıçı əsərdə bir neçə siyasi məqamlara da işarə edir məsələn: Əsərin sonlarında Ravik, müharibəyə hazırlaşan Fransa ordusuna baxarkən öz içindən “Atlar - deyə ürəyindən keçirdi - Atlar! 1914-cü ildəki kimi… Tank görünmürdü. Atlar…” . Fransa birinci Dünya müharibəsindən qalib çıxdığına görə özündən çox əmin idi və orduya biganə yanaşırdı. Fransa ordusu köhnə silah sursat ilə təchiz edilmişdi, Almanlara zəif rəqib gözü ilə baxırdılar. Özlərindən əmin olan Fransızlar ən pis halda Majino müdafiə xəttinə güvənirdilər. Bu biganəlik tək Fransa üçün keçərli deyildi. Bütün qərb dövlətləri Almanyanın supergüc olduğu vaxtda heç bir önləmə etmədilər. Və sonda 70 milyon insan həyatını itirdi. Yazıçının burda vurğulamaq istədiyi nöqtə də bu idi. Son olaraq Remarkın sözləri ilə bitirmək istəyirəm: “Mən öz oxucumu nə inandırmaq, nə tovlamaq, nə də tərbiyə etmək istəyirəm. Mənim mövzum əsrimizdə yaşayan insanın taleyi, humanizm məsələləridir. Mən yalnız qəlbimi riqqətə gətirən hadisələri qələmə alıram… Əqidəm isə fərdiyyətçinin əqidəsidir: azadlıq, dözüm, yumor…”
Zəfər Tağı
OKUYACAKLARIMA EKLE
55
İrem
Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (Ciltli)'i inceledi.
225 syf.
·
2 günde
·
8/10 puan
Yazılmış savaş karşıtı eserler arasında en güzellerinden biri. Savaşın devletlerden ve politikadan bağımsız olarak direkt insan üzerinden anlatılması çok hoşuma gitti. Yazarın kendisinin de 1.Dünya Savaşına 18 yaşındayken katıldığını bilerek okuduğum için kitapta çok fazla yaşanmışlık hissettim. Sanki yazar biraz da kendini anlatıyor gibiydi ve bu yaşanmışlık çok hoşuma gitti. Küçük insanların hikayesi çok güzel işlenmiş. Okuduğuma hiç pişman olmadım ve iyi ki okumuşum dedim. Herkese önerebileceğim bir kitap oldu benim için.
Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (Ciltli)
OKUYACAKLARIMA EKLE
1
16