Ersel Topraktepe

Ersel Topraktepe

ÇevirmenEditör
8.7/10
788 Kişi
·
2.006
Okunma
·
0
Beğeni
·
366
Gösterim
Adı:
Ersel Topraktepe
Unvan:
Çevirmen, Editör
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
3148 syf.
·Beğendi·10/10 puan
"Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında."
Ahmet Hamdi Tanpınar bu şiiri Marcel Proust’un tesirinde yazmamış olamaz. Sayfalarca süren büyülü yolculukta bir ayet gibi her satırda rastlayabileceğimiz bu dörtlük insan ruhunun yaşanmışlıklar hatıralar ve nefes alıp verdiği sürece sorumluluklarından ibaret geleceğinin her bir karakter için ne kadar geçerli olduğunu bize hissettiriyor. Okuması ne kadar kolaysa bu kitap hakkında konuşmakta o kadar kolay olmalı :) biz elimizi taşın altına koyduk okuduk irdeledik ve etiyle kemiğiyle sizler için Proust rehberi niteliğinde podcast hazırladık yapmanız gereken tek şey sıcak bir şeyler hazırlayıp kulaklığınızı takmak... Şimdiden keyifli dinlemeler.... :) https://www.youtube.com/...gjcYq3ag&t=2503s
502 syf.
·10 günde·Beğendi·10/10 puan
YouTube kitap kanalımda Marcel Proust'un hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://www.youtube.com/...9lNFMrvFLBIKt_9CoCql

"Proustçu evren, parçalar halindeki bir evrendir, parçaları da parçalar halindeki başka evrenleri içerir." Gilles Deleuze

Hepimiz hayatlarımız boyunca aşık olabilmeyi ya da en azından aşk duygusuna sahip olmayı isteriz. Aşk kümesi çizgilerinin düşman rakipler tarafından kıskançlık koçbaşılarıyla aşılmaya çalışıldığı yerde, aşk, dışarıdan maddi bir sur gibi algılanır. Oysaki Mimar Sinan'ın çıraklık, kalfalık ve ustalık eserlerinde ya da tasavvuftaki "hamdım, piştim, yandım" sıralamasında olduğu gibi Marcel Proust'un da kendisi için belirlediği "boşa harcadığımız zaman, kayıp zaman, ele geçirilen zaman ve yakalanan zaman" şeklinde bir zaman hiyerarşisi vardır. Marcel İhtiyaçlar Hiyerarşisi'nin tepesine ise maddi göstergelerin beyhudeliğinden vazgeçişle birlikte uyanan sanat arayışının, kitap karakterlerini manevileştirdiği noktayla birlikte ulaşılır.

Peki aşk, halihazırda sahipsiz bir çocuk gibi onu sahiplenmemizi mi bekler, yoksa içimizde doğuştan yüklenmiş ve keşfedilip açığa çıkarılmayı bekleyen madeni bir öz müdür?

Berger'ın Görme Biçimleri kitabında belirtildiğine benzer olarak, gözlerimizin bizzat gördüğü henüz maneviyatıyla tanışılmamış maddi görünüşe sahip olmak ve hayalimizdeki aşk çerçevesinin içinde bulunan kadının kendisine sahip olmak arasında ince bir çizgi vardır. Beğendiğimiz bir resmi aldığımızda nasıl ki o resme sahip olmuş gibi bir kibre bürünürsek, beğendiğimiz insanın peşinden koşturup aşk kavramını ona yakıştırdığımızda da o kişiyi ona sahip olma istencimizle doldururuz. Peki aşk ya da kişinin kendi kimliğini, kendi özbilincini inşa edebilmesi geçmişteki boşlukların doldurulmasıyla mı yoksa dolulukların boşaltılmasıyla mı gerçekleşir?

Tezatlıklar noktasında, Kayıp Zamanın İzinde serisinde ön plana çıkan zaman ve mekan sıçramaları, okurunu soğuk bir kış gününde nilüferlerin Marcel Proust kitapları olduğu bir edebiyat nehrinde aşk göstergelerinin aldatıcılığı, sosyete göstergelerinin boşluğu ve vasatlığı, duyumsanabilir çevre göstergelerinin maddiyatı arasında sıçrama kararsızlığına büründüren bir kurbağaya döndürür. Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde özelinde ise esas amaç Berma, Albertine, Andree vs. gibi karakterleri geçmişin mimikleriyle bir kil ustasının ilk şeklinden son şeklini verene kadar yoğurduğu bir karakter çalışma tezgahındaki gibi elde edip kenara atmaktansa, bu yoğurulmak için bekleyen silüetlerin salt somutluklarının ardında ne kadar sanatsal içselleştirmelerin yatabileceği potansiyelinin arayışıyla bağıntılıdır.

"Berma'nın bir jesti bir heykelin duruşunu çağrıştırdığı için güzeldir. Aynı şekilde Vinteuil'ün müziği, Boulogne Ormanı'nda bir gezintiyi çağrıştırdığı için güzeldir." (s. 44) Proust ve Göstergeler

Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir eserinde belirtildiği üzere Marcel Proust'un babası olan Adrien Proust'un başarılarını kıskanmasıyla birlikte evrilen yazıp yazmama ikilemleri, Proust'un gençlik dönemlerinde kadınlardan aldığı olumsuz cevapların akabininde gelen varoluşsal edebi sancılar, Proust'un sıkıcı ve faydasız aristokrat arkadaşları, Proust'un aslında edebiyata ve yazmaya o kadar yeteneğinin olmamasından sonra gelen hayal kırıklıkları, acılar ve rahatsızlıklar dizisinin baharlaşmaya başladığı bir üründür Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde. Zaten Kayıp Zamanın İzinde serisi de zaman, mekan ve karakterlerin hayal kırıklıkları dizisi şeklinde örgülenmesiyle birlikte oluşmuş bir zaman yakalama mekanizmasıdır.

Halil Cibran'ın Kum ve Köpük kitabındaki "Şayet kış; "Bahar kalbimdedir benim." deseydi, kim inanırdı kışa?" aforizmasında, kış Proust'un yazamadığı zamanlar, baharlaşmaya başlayan zamanları ise Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde kitabıdır. Zira çiçek açmanın başlaması bize baharı hatırlatır. Gölgesinde dinlenebileceğimiz ağaçların varlığı bize hâlâ bir yerlerde mevsimlerin süregeldiğini hatırlatan yegane kanıtlardır.

Proustçu evrenin içindeki Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde evreni, hayal kırıklıkları dizisinin başlarındaki ilk halkalardan biridir. Bir şehre gittiğimizde üst beklentilerimizin dışında sonuçlarla karşılaştığımızda hayal kırıklığı fidanımıza su vermiş oluruz. Misal, tırtıl, kendisini küçük, hayatı boyunca yürümeye ve ezilmeye mahkum bir canlı olarak görür. Ne zaman ki kendisini kozalaştırır ve kelebeğe dönüşür, işte o zaman uçma yeteneğine kavuşur. Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde kitabı ise Marcel Proust'un kendini edebiyat anlamında küçük görme tırtıllığından, usta bir kelebek yazar olmaya erişmesi için oluşturmaya başladığı bir kozadır. Kozanın adı hayal kırıklıkları, acılar ve rahatsızlıkların insanın manevi özünü bulma arayışıdır.

Onlarca sayfa boyunca bir kız grubunun içinde sanatsal maneviyat potansiyeli yüklenecek kızın arayışı ön plana çıkar Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde kitabında. "Ama daha ayrıntılı, sevgili dostum, çok hızlı gitmeyin." felsefesini savunan Proust'a göre annesiyle mektuplaşmalarında kendi uyku düzenini uzun uzadıya detaylandırması gibi bir yoğunlukta aşk, sosyete, duyumsanabilirlik ve sanat göstergeleri de hayatın anlık akışında detaylanabilir. Bu yüzden Swann'ların Tarafı incelemesinde de dediğim gibi, Kayıp Zamanın İzinde serisinde zamanın sınır nöbetçisi Proust'tur.

Göstergebilim detaylarınca aşkın dostluktan daha çok gösterge içermesi potansiyeli ile Proust'un romanındaki genç kızlara bilinçsizce bir çiçek açtırması arasındaki atom çarpışmaları, romandaki karakterlerin çehrelerinin birlikten çoğullaşmasına ve anıtlarla dolu bir sokağın yandan görünen perspektifini hatırlatırcasına eklektik bir detaya kavuşur. Nitekim, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde kitabı da bir duygulanımdır ve Swann'ların Tarafı duygulanımındaki maddiliğe ne kadar karşı koyabilirse o kadar hakiki ve manevi kitaplığına ulaşır. Guermantes Tarafı da Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde kitabının duygulanımlarının maddiliğini aşmak için çabalayacaktır. Edebiyat atomunun parçalanma evrelerinin maddilikleri arasında kaybolan okur, en sonunda ortaya devasa bir maneviyat enerjisi açığa çıkarmak için uğraşır.

"Arayış'ın ritmini, yalnızca belleğin katkıları ya da tortuları
değil, süreksiz hayal kırıklığı dizileri ve her dizide bunların aşılması için uygulanan yollar belirler." (s. 34)
Proust ve Göstergeler

Yeterince nesnel bir inceleme yazabildik mi? Proust da böyle olmamı isterdi eminim ki. Serinin karakterlerinin başlangıç koflukları gibi biz de okurlar olarak henüz çıraklar sayılırız. Nesnel bir yorum girişiminde bulunmama rağmen bu inceleme ne kadar hayal kırıklığıyla sonuçlanırsa, ileride yazacak olduğum incelemelerde edineceğim ve geçmişin raptiyelerine yönelteceğim çağrışım kağıtlarım beni mutlaka öznel bir yorum çaresine ulaştıracaktır.

"Her çıraklık çizgisi şu iki andan geçer: Nesnel bir yorum girişiminden kaynaklanan hayal kırıklığı, sonra da çağrışımsal tümeller inşa ettiğimiz öznel bir yorumla bu hayal kırıklığına çare bulma girişimi." (s. 44)
Proust ve Göstergeler

KAYNAKÇA:
Proust ve Göstergeler - Gilles Deleuze
Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir - Alain de Botton
Görme Biçimleri - John Berger
Swann'ların Tarafı - Marcel Proust
http://dergiler.ankara.edu.tr/...er/26/2047/21242.pdf
502 syf.
·19 günde·10/10 puan
Empresyonizmin manzaradan kağıda dökülen en saf ve yalın hali, hayallerin içgüdüselliği, insanlara verilen imge, şehirlerin insanlara yüklediği dönüşüm, doğanın ihtişamı, suretin ruhta uyandırdığı mutlak etki, hayatın anlamı olan genç kızlar, Proust ve bu toplamın harmonisi olan kötülük çiçekleri.


1919 yılında Fransa’da Goncourt ödülünü alan eser, aynı zamanda Proust’un adının duyulmasını sağlayan kitap olmuştur. Serinin ilk kitabına göre yoğunluk dozunun fazlasıyla yüksek oluşu, aniden beliren karakterler ve onları tanımlamaya çalışırken 8 kitap okumuş kadar olan okur, “Proust okumak 9’dan 5’e kadar mesai yapmayı gerektirir.” sözünün bilincinde olarak cümlelerle savaşım verir. Sonunda çevresindeki ayrıntılara, insanların çehrelerinde yatan ifadeye, şehrin ruhta meydana getirdiği coşkunluğa ve tüm gözlemlenebilir nesnelere yeni bir bakış açısı kazandırır ya da sonunda delirebilir.


“Geleceği kurmama yardım eden, şimdiki anın neşesi değil, geçmişin ciddi düşünceleridir.” sf. - 393


İnsanların duyguları gibi düzenli değişen bir ışık yansıtılır; zamanın insan üzerindeki, insanın nesneler üzerindeki etkisidir bu. Zamanın, ‘gerçek’ten hayale geçişi öylesine canlıdır ki, zihne gelen herhangi bir anı, yeni bir biçim alarak yaşanmışçasına yeni bir zamana dönüşür. Çaya batırılan madlenin, çocukluğu ve o eski ‘ben’liği hatırlatarak geçmişin yolculuğuna sürüklemesi, bir kadın çehresine tutkuyla duyulan özlem ve kentlerin manevi etkisi... Gözlem ve ayrıntı bombardımanına birer davetiye.


İlk kitabın devamı niteliğinde olan “Madame Swann’ın Çevresinde” bölümüyle, roman için önemli bir karakter olan Odette’nin salon ortamında başlıyor olaylar. Odette’nin burjuva ortamına ayak uydurmaya çalışan anlatıcı, aynı zamanda soylu ve bilgin olarak nitelendirilen aristokrasiye daha yakından bakmış oluyor. -Körleşme kitabında Prof. Kien’in soyluluğu ve servetinden faydalanan yosma bir karakter olan Therese’in benzer versiyonu.- Swann’ın katlanması şevk veren duyarsızlığıyla aşka olan yaklaşımı, yine Kien’in elinde olmasına rağmen duyarsızlaşan tutumuyla bir hayli benzer. Burjuva ailesinden dünyaya gelen Proust’un satırlarda yaşamının izleri bulunduğu açık bir şey. Üstün nitelikli olarak görülen bu insanlar gerçekten yaşamın anlamı mıydı? Ve gerçekten öyle miydiler? Dünyada seçilmiş bir azınlığın olabileceğini -Yahudilerin üstün ırk savı ve alt mesajlarla bunun dile getirilişi- düşünen anlatıcı, bu boşluğu anlamlandırmak istenciyle dük, düşes ve yüksek sosyetede kendini türlü sorgulamaların içinde buldu. Ve verdiği mesaj şöyleydi: ‘Deha ve bilgi, aristokrasi ve üstün olduğunu iddia eden sınıflarda muhakkak bulunan değerler değildir. Öyle olduğunu belleyenler ise yeterince bağlantıya sahip olmadığından cahilliğin içinde kendini bulanlardır.’


Rilke’nin hüzün bulduğu Paris, aynı zamanda yazılarının ürünü olan buhran ve sıkıntılarıdır. Görüntünün buhranı yazıya dönüşünce hayal gücünü süsleyen bir rüzgar estirilir, anlatıcının Combray gezilerinde kendisini içinde bulduğu sanat, onlarca kez bahsedilen Champs Elysées'deki hoşbeşli vakitler, Büyükanne ile gidilen Balbec ve çiçek motifi haline gelen genç kızlar hayatın anlamı ve parçalarıdır. İhtiyar Goethe’nin, tutkuyla yaşamanın formülünü genç bir kıza duyduğu sevgide bulması, dünya üzerindeki her şeyin çekirdek halini alan özünü açıklıyor: Sevmek, tatmak ve yaşama ‘anlam’lar kazandırmak...


İkinci bölüme girdiğimizde Fransa’da bir deniz kasabasında tatile giden anlatıcının tanıştığı yeni yüzlerle karşılaşıyoruz. Sayfalar boyu kaç kere bahsedildiğini sayamadağım Albertine ve onun yol açtığı hayalleri buluyoruz satırlarda. “Sanat nedir?”, “Hayatımızda nasıl bir yeri olmalıdır?” sorularıyla sanat ve tiyatro eleştirisi yanıt bulurken, anlatıcımızın tanıştığı birçok kişiye de bu bölümde şahit oluyoruz. Tiyatro oyuncusu Berma, resimde Elstir, edebiyatta Bergotte karakterleri, anlatıcının bir tablodaki incelikleri görmesine, getirdiği analizlere ve mitolojik öğeleri yaşamın içine yerleştirmesine birer anlam kazandırıyorlar. İnsan ve mekan tasvirleri zirveye çıkıyor burada; yüzdeki mimiklerden yere düşen yaprak parçasına kadar hiçbir şey gözden kaçmıyor, bir ayrıntı ve tasvir yağmuruna tutuluyor her şey. Karıştırılan herhangi bir on sayfadan sonra gözlemci edasına bürünmemek olanaksız olmalı, çünkü Proust bunu vaat ediyor.


Proust dilinden konuşan biri karşısında cevabınız nasıl olurdu? Romandan gerçeğe giydirilmiş olsaydı, o cümleleri tanımlamak için anlamadığımızı söyleyerek zaman kazanma numarasına yatar mıydık? Direkt anlamadığımızı veya anlıyormuş gibi görünmemizi veya ‘sadede gel’mesini istemek Proustvari cümleleri işiten bir kulak için ihtimaller dahilindedir. Proust’u gerçeğin kendisinden ayıran şey bu sanırım: İmkansızı ve zihnin olabildiğince hayal sınırlarını, konuşurken nefesin kesileceğini hissettiğimiz cümleleri, ona fazla yabancı olan “sınırlı” çevremizden kısa süreliğine soyutlanmayı gerektirmesidir. Bir kitabın verdiği olağanüstü tesirle o cümleleri kendimize geçiririz ve hatta bunu kendimize mal ettiğimizin farkında bile olmayız, kendimizin dışında öğretici olan yegane şey zamanın kendisi olsa gerektir.


En hakiki yazar tercümanlığa soyunan yazardır, diye düşünürüm çoğu kez. Yüzeye çıkmamış düşünceler anlamlanmak üzere çıkarılmayı bekler. Proust roman boyunca gözümüzü tasvirlerle boyar, anlatıcı araya girdiğinde ise izlenim ve tespitlerini yapıştırır ve sadece romanın gidişatına göre konuyu değerlendirir, hiçbir karakter hakkında bilgi vermez. Anlatıcının bu devreye girişleri gidişatı etkileyip nefes aldıracaktır kuşkusuz. Böylesine derin gözlemlerin cümlelere dokunuşu ortaya muazzam tespitler çıkaracaktı tabii ki.


Kendi “ben”inin, geride kalan, eski “ben” olduğunu ve geçmişte birçok “ben” bırakmış olmanın bilincinde olan zihin, geçmişin panoramasını geriye sararak bu eski “ben”liklerine ulaşmaya çalışır. Paragrafların ucu bucağını göremeyişimizin sebebi bu olmalıdır. Eski ben’lerin, yani var olmayan kişiliklerin sürekli devreye girişi, benlikle hesaplaşmanın uzantı halini almasıdır. Hepimizin geçmişte yaptıklarından dolayı pişmanlık duyduğu bir takım şeyler vardır. Zihnimiz o anı tekrar gözümüzün önüne getirdiğinde küçümsemeyle karışık utanma hissi içinde buluruz kendimizi. Proust’a göre bilgeliğe giden yolun olmazsa olmazı, geçmişteki yanılgı ve hatalarla yüklü devreden geçmiş olmamızdır. İnsanı olgunlaştıran, yanılgıların verdiği derstir, kendisini doğruların ve rahatlığın kucağında bulan bir kişinin gerçeği bulması, hayatında birçok kez yanlış yapmış bir zihnin gerçeği bulma ihtimalinden daha kuvvetli değildir. Proust’un roman boyu konuşturduğu anlatıcı kendisini böyle sorgulamaların içinde bulur; “Ben ona nasıl aşık olmuştum?”, “Şimdi yine olsa sever miydim?” gibi, söze dökülmeyen içten içe dolaylı olarak sorular cümbüşüne büründürür zihnini. Güzel bir kız belirdiğinde ona ulaşmak her şeyden önemlidir, el üstünde tutulan bu arzu için her şey geride bırakılır. Ulaşamamak ise hüzün vericidir, anlatıcımız öylesine bir ruh hali içerisinde olur ki, suretin kendisinde oluşturduğu deprem karşısında tamamen savunmasız kalır, içe kapanmaya yönelik eğilimi adeta bir saplantı halini alarak hastalıklı bir ruh oluşturur. Anlatıcının Albertine’ye olan tutku ve saplantısı, bir öpücük istediğinde veya beraber olmak istediğinde ortaya çıkmaz, hatta çoğunlukla ondan uzakta olmasıyla ruhu kasvetli bir hal alır. Çünkü hüzün ve telafi edilememezlik duygusunu yoğunlaştırdığımızda, bu iç daralmaların yüzeye çıkması için imkansızlık ihtimali, uzaklığın doğurduğu kıskançlık duygusunun olması gereklidir. Bu duygular buhranına zemin hazırlayan karşısındaki duyarsızlıktır da bir nevi. Bir kadının sadakatsizliği kıskanması için yeterli sebebidir. Joyce’un Sürgünler’i ve yarattığı karakterler olan Bertha’nın benzer umursamazlığı ve bunun yanında Robert’in ‘sahip olma’ tutkusu, veya edebiyat tarihinde “kıskançlığın timsali” olarak bilinen Othello’nun kıskançlığı, çoğunlukla aynı psikolojinin içinde dolaşırlar: Mutlak sahip olma dürtüsü. Erkek aslanın tanıştığı dişiyle çiftleşebilmek için yavrularını öldürmesi gibi. Sevmek, sahip olmanın gerisinde kaldığında “gerçek”ten uzaklaştırır, arzulanan, zihnimiz tarafından yeni biçimler alır. “Şüphesiz, aşk denilen olgunun bütünüyle öznel yapısını ve aşkın fazladan bir kişi, bu dünyada aynı ismi taşıyan kişiden ayrı, özelliklerinin çoğunu bizden almış bir kişi yaratmak anlamına geldiğini çok az insan kavramıştır.” sf. - 42
Ya da Shakespeare’nin dediği gibi, “Beğenilen bedene hayalin fırça vurmasını aşk zannederiz.” Hayatı paylaştığımız-paylaşacağımız-kişi, bizi sonuna kadar dinleyen bir arkadaş canlısı, evladını kendinden sakınan bir anne, aynı kanı taşıdığımız bir kardeş yakınlığının bütünü olamıyorsa da buna aşk denilmesinden, yaşamın gerekliliğinin bir parçasını oluşturmasından veya bir eşyanın da aynı işlevi görmesinden en küçük bir anormallik görülmez. “Bir insanı iç zorunluluk, derin kişisel arzular ve zevk olmaksızın sadece görevleri yerine getiren bir otomat olarak çalışmak, düşünmek ve hissetmekten daha hızlı ne yok edebilir?” der Nietzsche, ve yok oluşların en güzel tanımını yapar.


Düşüncelerimiz bir parazit gibi komşu düşüncenin görüşlerine yapışarak o gücün parçalarını hanemize kazandırır. Düşüncelerimizin gözlemlenebilir en küçük görüntüsü bile başkalarından aldığımız yapbozun parçalarından ibarettir. Etrafımızdaki insanlar kendi yarattığımız imgelerdir, onları hiçbir zaman kesin olarak tanımlayamayız, bu, her zaman bizim yargımız ve yaşadığımızla değişebilen bir durumun neticesidir. Üzüm üzüme bakarak kararır, soluklaşan bakışlarımızın altında, bizi savunmasız bırakan bilgisizliğimiz vardır. İnsanoğlu daima daha fazlasını ister. Tutkuyla arzulanan şey elde edildiğinde, daha yakından görülmüş olduğundan silikleşerek sıradan hale gelir ve hafızanın ‘fotoğraf dükkanı’na eklenen koleksiyonun bir parçası olur. #39262966 #39461273 #39089884


“Varoluş sorununu çözmenin birçok yolundan biri de, bize uzaktan güzel ve esrarengiz görünmüş olan kişilere yeterince yaklaşıp hiçbir sırları, hiçbir güzellikleri olmadığını anlamaktır; sağlığı korumanın seçilebilecek çeşitli yollarından biri budur; pek tavsiye edilen bir yol olmayabilir ama yine de hayatımızı sürdürmenizi ve –en iyisine ulaştığımıza ve en iyisinin pek matah olmadığına bizi ikna etmek suretiyle, hiçbir özlem duymamamıza imkan tanıdığından, ölüme boyun eğmemizi sağlayan bir dinginlik verir bize.” sf. - 457


İşbu romanın tek cümleyle özeti yukarıdaki gibidir. Bütün sayfalar bu prelüdlerle olan savaşımın mücadelesidir. İlk bakışların, ilk sevinçlerin, ilk kaygıların ve genel olarak ilk adımların coşkusu onlara büyüteçle bakmamızı gerektiriyor olmalıdır.
3148 syf.
·216 günde·Beğendi·10/10 puan
(spoiler içerebilir.)

Güzel bir bilgiyle başlamak isterim.
Kitap, yaklaşık 9.609.000 (dokuz milyon altı yüz dokuz bin) karakterle, (karakter, her bir boşluğu, noktalama işaretini ve harfi temsil eder) resmi olarak en uzun roman unvanına sahip.

Biraz övgü... Roza Hakmen'in çevirideki başarısının kanıtıdır bu eser. Ah, uzun cümleler, anlam yüklü sessizlikler, Marcel Proust'un deyimiyle, sessizliğin ve karanlığın ürünü. Okumak eğlenceli midir? Kimi zaman karakterlerin ufacık bir hareketiyle heyecanlabiliriz elbette, ancak okumak pek iç açıcı değildir, çünkü düşünmeye sevk eder. Düşünmek pek iç açıcı değildir, çünkü avuntulara sığınmadan düşünmek, karamsarlığa sevk eder. Karamsarlığı açıklamaya gerek görmüyorum, gerçeğin kendisi karanlığın ürünüdür diyorum; karamsarlık da bunun içten içe kabulü, sessiz bir isyanı. Düşünün yine de, özgürleştirir. Özgürlük sanılanın aksine pek konforlu değildir.

Nezdimde dertsiz bir yaşamı içeren bu kitap aynı zamanda beni nasıl böyle zorlayabilir, bağlayabilir diye düşünüyorum. İnsanların dert eşiğine hayret ediyorum, yine de bana iyi bir dost oluyor, teskin değil tahlil ediyor, bizzat öğretiyor. Ne mi öğretiyor? Belki kendimi, ondandır kitabı zor açmam. Son cilde ithafendir bu söylediklerim, zira ilk cilt ve son cildin tekrar okunması gerektiğini düşünüyorum, diğer ciltler de önemsiz sayılmaz, baştan mı başlasam diyorum...
Not olarak da ekleyeyim, gerçekten övgü yazmıştım yukarıdaki iki paragraf yerine, sildim, belki içten bir itiraf biraktım, emin değilim.
Her neyse, incelemeye geçiyorum.

Kitabın mahiyetine dair dikkat çeken birkaç unsura bakalım: kitabın başından sonuna kadar en çok gördüğümüz karakter, oda hizmetçisi Françoise; Proust bununla bir şey mi ima etmek ister, bilemeyiz, ancak halktan bir insanı neredeyse başkahraman haline getirmesi oldukça sevindirdi bizi. Bir de kati suretle ifade etmem gereken çok ilginç bir nokta var ki, hayat Marcel'imizin hayatı, ancak Marcel'ciğimizin adı kitap boyunca yalnızca birkaç kez geçiyor, ve ne tesadüftür ki bu ismi ilk telaffuz eden kişi de, sahip olma arzusunun en yoğun biçimde yöneldiği Albertine. Bu ince noktaya istediğiniz anlamı yükleyebilirsiniz, orasını size bırakıyorum ki muhtemelen benzer anlamlar yükleyeceğiz, ifade etmek zaruri değil. Proust bizim yerimize neler ifade etmiş, imgeleminin gücüne nasıl da hayran bırakmıştır bizi...

Doğrusu, karakterlere girmemek için kendimi zor tutuyorum; her karakter bir günceyi hak ediyor, Yapı Kredi Yayınları da bunu fark etmiş olacak ki, kitabın sonuna "Seçilmiş Dizin" başlığıyla, karakterlere dair ilgi çekici olay ve bilgileri kolayca bulmamızı sağlayacak, birkaç sayfalık, karakter isimlerini ve sayfalarını gösteren nefis bir 'seçilmiş dizin' eklemiş.

Eser, insanın belirsizliğini, gelişimi, değişimi ve bilinmezliğini ortaya koymakla birlikte felsefi kurgusuyla düşündüren, Proust'un sanat bilgisi ve aşkıyla, yorumuyla bizleri etkileyen, ve önemli bir noktadır ki, Proust'un edebiyata dair elzem düşüncelerini ve edebiyatçılara dair gerçeği yansıtır eleştirilerini bizlere sunan, eğiten; çocukluktan son yıllara kadar, yoğun bir hayatı kapsayan fevkalade bir tablo, hem de canlı bir tablo!

İşin özü, çevrenize de bir tabloya verdiğiniz dikkati vermenizi sağlayacak; ânın yoğunluğunu ânın dışına taşırarak, zaman kavramından -zaman hiç durmasa da- sizi bir müddet koparacak (dikkatinizi çekerim, bu metafor üzerinden gidersek Yakalanan Zaman, yani son cilt gerçeği görmek olarak yorumlanabilir), elzem ve bir o kadar güzellik içeren, daha doğrusu, güzelliğe ulaşmayı sağlayan görkemli bir benliğinizi uyandıracak. Bu benliğin aktif olduğu anlara 'Proustvari' anlar da diyebiliriz.

Proust için, tekerrür sebebiyle geçmişten gelen bir hatıranın, bize şimdiyi ve geçmişi beraber yaşatarak, geçici bir güvenle, gelecek kavramından sıyrılışla, bizi, zamanın dışına çıkarabileceğini söyleyebiliriz. Ama bu hepimiz için iyi midir? Proust basit nesnelerin özünden bahseder, bu özle zamandan kurtulur, kaygılarından sıyrılır, bununla mutlu olur. Ancak tanıdık bir koku hepimizi iyi hissettirebilir mi? Onu gerçeklikten kısa süreliğine kurtaran, bana daha acı bir gerçeğin tutsaklığını yaşatamaz mı? Proust için zamandan kurtuluş ve kayıp zamanı bulmak aynı şey olabilir, ancak benim için bu, âna bir müddet hapsolmaktır! Bu anda, duygulardan kurtulmaktan bahseder Proust, John Fowles'in büyücü romanında da, kahraman nasıl bir çaresizlik ve belirsizlik içinde, tutsak biçimde iken bu âna ulaşmıştır gayet iyi hatırlıyorum, tecrübe sayıyor ve Proust'un hakkını teslim ediyorum. Ancak yazarın da dediği gibi, "Evren hepimiz için gerçek, her birimiz için farklıdır."

Ama şimdi fark ediyorum ki, aşmamız gereken şeyleri aştığımızda bize en iyi gelecek şey geçmişe gömülmektir, yüzeysel acıların da arasından geçip, en derine gömülmek; kim bilir, belki gömülmek isterken bir bakmışız ki geçmişin tüm kötülüğünü aşmış, önümüzdeki dumanların arasına daldığımızda dumanın ardındaki temiz havaya ve ferahlığa ulaşmışızdır!

Ne iyi ki zamandan kurtulmak -ya da onu yakalamak-, aynı zamanda zamanın en yoğun halinde de mümkün olabiliyor; rüyalarda. Rüyalar, birkaç saniyelik an veya anlar ile oldukça yoğun ve derin, ancak bu derinliği kolayca anlayabildiğimiz ikincil bir hayat gibi; rüyada iken rüyamız birincil hayatımıza dönüşebiliyor kısa süreliğine, uyandığımızda ise aynı hızla uzaklaşabiliyor bizden, Proust'un buradan çıkarımı ise varlığımızın, gerçekliğimizin ancak bilincimiz ile olduğu, bu düşüncenin eser boyunca oluşumu ve gelişimine tanık oldukça da, hak vermemek mümkün değil.
Burada Kinyas ve Kayra romanından bir alıntı eklemek isterim: Dürüst olalım... Dinler ve Tanrılar! Hepsi ben ölünceye kadar.

Bu eser öğretici yanıyla da kişiyi geliştirebilir; mevcut, ancak fark edilmeyen gerçeklerin yeniden keşfiyle eğiterek, okur için bağışlayıcı, müstehzilikten uzak, mütevazi bir karakteri bizzat çekip gün yüzüne çıkarabilir. Mesela, bence genellemeler yapmak doğru değildir, ancak bu eserden öğreniyorum ki, genellemeler önemsizleştirir ve bunun getirisi olarak kusurları genelleştirme yoluyla insanları hor görmeyi engelleyebilir. Marcel Proust'a göre bir yazarın bakış açısı da tam olarak budur: yazmak için genellemesi gerekir; affetmek, kimseyi kusurlarından dolayı yargılamamak, herkese eşit şekilde yaklaşabilmek için. Eser boyunca bu konuya dair izleri açıkça seçebilirsiniz, zira yazar genellikle genellemelerini esas kabul ediyor ve olduğu gibi yazıyor.

Ancak elbette bunun da bir kusuru vardır. Düşünelim, bir kanser hastası, başka kanserlilerin tedavi gördüğü bir bakımevine yerleştiğinde, orada yalnız kendi sıkıntısından sızlanmaya hakkı yoktur, ancak yine bu kanserlinin yakınlarından birisi onu ziyarete geldiğinde, yalnız bizim kanserlimizin hasta olmadığını gözleriyle görüp hastalığı zihninde tam anlamıyla genelleştirdiğinde, yakınına artık eskisi kadar acımayla bakmaz ve onu da normal kabul ederek bu kusurundan dolayı içten içe küçümsemez. Değinmek istediğim noktanın özeti ise, bu tür genellemeler, genellemeyi yapan kişi de durumdan mustarip olduğunda kişinin sızlanma hakkını elinden alırken, aynı zamanda diğerlerine daha olumlu yaklaşmasını sağlar ve bunun sonucu olarak, kendisine de aynı şekilde yaklaşılır.

Beni normalleştiren bir kitap oldu ve geçmişin daha ağır, fakat her tarafıma yayıldığından pek hissetmediğim yükünü sezdirdi. Şöyle ki, psikanalizi de doğrular şekilde, kahramanın çocukluğu roman boyu bütün bir hayatın üzerine yayıldı; bu yalnızca romanın kahramanına özel değil, gözlemlendiğinde herkes için kaçınılamayacak denli aşikardır. Çocukluk istekleri, ilkgençlik tutkusunu ve devamlı halde olgunluk döneminin refah ve huzur imgesini oluşturuyor.

Bunun üzerine birkaç şey daha eklemek isterim. Geçenlerde kedilerin okşanmayı sevmesinin, yavru dönemlerinde annelerinin kendisini yalamasını hatırlamalarından, ve bu nedenle, okşandıklarında rahatladıklarını okumuştum. Bunu bir derece ileri götürerek kendimize adapte ediyorum: Başımızın okşanmasını sevmemizin ve bu şekilde huzur bulmamızın sebebi, küçüklükte annemiz başımızı okşadığında bulduğumuz huzur ve bunu hatırlamak olabilir, ancak burada bilinçli bir hatırlama eyleminden bahsetmiyorum, vücudumuz bunu hatırlıyor diyorum, ya da belleğimizin her neresinde ise işte. Ne dersiniz? Aynı şeyi ilişkilerde de uygulayabiliriz pek âlâ, baba ya da anne sevgisine benzer bir şefkatin sonucu, sevgilinizin büründüğü küçük çocuğu bazılarınız sezmişsinizdir. Burada yalnızca bilinçli bir hatırlama, geriye dönüş eylemi değil, bilinçsiz bir hatırlamanın da bu huzuru sağlayabildiğini ileri sürüyorum ve ne yazık ki aynı şeyin hatırlamaktan hoşlanmayacağınız durumlar için de geçerli olabileceğini düşünüyorum. Ancak burada üzülmenize gerek yok, çünkü beynin kötü anıları sildiğine dair de bir şey okumuştum, bu şimdilik kesin olmasa da, anılarınız, zamanla, nasıl hatırlamak istiyorsanız öyle kalıyor belleğinizde, yani beyniniz istenmeyen anıları değiştiriyor olabilir. Tabii bu anıları saplantı derecesinde düşünmüyorsanız! Biliyorsunuz ki beyniniz tamamlamaya meyilli olduğundan, bu eylemi saplantı haline getirmek, daha kötü hale getirmenize de olanak sağlayabilir, yine de rahatlayın, saplantılara bile alışılır zamanla...

Romanın konusu hakkındaki en kısa ve öz yorumum:
Kişiliğimizin derin ve devam eden gelişimi ve değişimini çocukluk anılarını bir hayatın üzerine yayarak işleyen kurgusal biyografi. Ancak tamamen kurgu da sayılmaz, zira Leonie halanın Combray'deki evi şu an müze olarak kullanılmakta.
Değerlerin yeniden değerlendirilmesi.

Marcel Proust'a göre bilge kişi, ölüme iyice yaklaştığını, sırtını ölüme yaslamış olduğunu ve yakında tamamen ona gömüleceğini artık ciddiyetle idrak eden kişidir; arkasındaki ölüm tarafından çekilirken, önünde gördüğü hayatın kendi yaşamı, geçmişi olduğunu görüp dehşete düşer, ancak geriye, ölüme doğru çekilmektedir; o sırada tek isteği eğlenmek, mutlu olmak olan benlikler ölmüş, ölümü idrak eden benlik ise, en mağrur haliyle yapayalnız kalmıştır. Hızlı bir çekilme değildir bu, ama yaşamına karşılık, -belirsiz olmakla beraber- pek kısa sürede tamamlanacak bir çekilmedir. Bu bilge adamı okuması düşer bize de, yazarın da tabiriyle, kendimizi okuması...

Bu incelemede kendi özel izlenimlerimden gereğinden fazla yararlanmış olabilirim, ancak yazarın da dediği gibi, yazarın düşüncesiyle kendimizi sınırlarsak, sadece kopmuş bir kol kalır elimizde.

Benim için çok derin ve eğitici bir okuma oldu.
Eğer bu kitabı okumak isteyip sayfa sayısından korkuyorsanız, hata ediyorsunuz, bilginiz olsun.
Verimli okumalar, sayın okurlar...
3148 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10 puan
bir fransız sosyetesinin beni bu denli etkileyebilecek bir eser yazacağına inanmazdım, proust'un bu eserini okuyana dek. virgülü, cümlenin neresine koymam gerektiğini bana marcel proust öğretti. yaklaşık olarak son dört ayımı kitaplara ayırdım, sanırım bu dört ayda okuduğum otuz ikinci kitaptı ve kayıp zamanın izinde'yi okurken toprak yoldan, yeni yapılmış asfalt yola geçişi yaşadım. bunu, proust'un diğer yazarlardan daha iyi olduğunu iddia ettiğim için değil, proust'un bana çok daha farklı şeyler hissettirmesinden dolayı söylüyorum. evet, sartre da zweig da camus de beni alıp çok uzaklara götürmedi değil lakin proust'u okurken pineal gland'imde kalan o tadı hiçbir yazar bana hissettiremedi. cümleler o kadar usul ki, betimler o kadar lezzetli ki, bir çocuğun hayalinde evirdiği bir bulut olmak istedim. yağmur damlalarının düştüğü ilk çiçek ya da bir söğüt ağacının dalına konmuş, özgürlüğünün tadını çıkaran bir serçe. didem nur güngören'e de sağlam çevirisi için teşekkür etmek gerekir.
3148 syf.
·10/10 puan
Sizi yoracak bir başka kitap dahaa buyursunlar efendim. Ne yazık ki emeksiz yemek olmadığı için yine ezilip, büzülecek ancak kitabı okudukça büyüyeceksiniz. Böyle kitaplar insana, çok büyük bir aşk yaşayıp, çok yıpranmış ama çok şey öğrenmiş gibi hissettiriyor. Yahu ne güzel örnekledim ama :) mutlaka okumanız gerek...
502 syf.
·Puan vermedi
"Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında."
Ahmet Hamdi Tanpınar bu şiiri Marcel Proust’un tesirinde yazmamış olamaz. Sayfalarca süren büyülü yolculukta bir ayet gibi her satırda rastlayabileceğimiz bu dörtlük insan ruhunun yaşanmışlıklar hatıralar ve nefes alıp verdiği sürece sorumluluklarından ibaret geleceğinin her bir karakter için ne kadar geçerli olduğunu bize hissettiriyor. Okuması ne kadar kolaysa bu kitap hakkında konuşmakta o kadar kolay olmalı :) biz elimizi taşın altına koyduk okuduk irdeledik ve etiyle kemiğiyle sizler için Proust rehberi niteliğinde podcast hazırladık yapmanız gereken tek şey sıcak bir şeyler hazırlayıp kulaklığınızı takmak... Şimdiden keyifli dinlemeler.... :) https://www.youtube.com/...gjcYq3ag&t=2503s
502 syf.
·13 günde·Beğendi·8/10 puan
En güzel kitap ismi diye bir yarışma düzenlense ben oyumu kati suretle bu kitaptan yana kullanırdım. Ne incelikli, ne hoş ve narin bir isim öyle değil mi?

Kayıp Zamanın İzinde serisinin ikinci durağı olan Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde kitabı beş yüz iki sayfalık " Mme Swann'ın Çevresinde" ve " Memleket İsimleri:Memleket" olmak üzere iki bölümden oluşuyor.

İtitaf etmeliyim ki birinci kitaba nazaran çok daha fazla zorlandım ve zaman zaman kendimi zorunlu olarak katıldığım akraba ziyaretlerinde, yüzümde mahçup bir tebessümü sabitleyerek, neredeyse beşyüzüncü kez dinlediğim bir hatırayı tekrar dinlemeye çalışırken içine düştüğüm boğuluyorum hissinin göbeğinde buldum diyebilirim. Pek tabi, pek çok konuda olduğu gibi aradım hatayı kendimde buldum. Tüm bu boğulma hissiyatı hep eksiklikten, zihnin anlatılana tam hazır olmayışındandır. Peki Proust okumaya insan ne zaman hazır olur sorusunu soracak olursak ben buna hiçbir zaman yanıtını veririm. Proust okumaya bizi hazırlayacak olan yine Proust'un kendisidir. Bize bakmayı, görebilmeyi, yakalamayı ve anlamayı öğretecek olan rehber Proust'tan başkası olamaz.


Proust'un sanatla iç içe geçmiş olan hayatının, müzik, resim, edebiyat ve tiyatro alanındaki hem duayenlerinin, hem eleştirmenlerinin sohbetlerinde bulunmasının, kendisinin de üstün gözlem yeteneği ile birleşince ortaya böyle muazzam bir eser çıkması abes değildir.

Proust da annesi gibi piyano çalmaktadır hatta büyükannesinin kız kardeşinin Chopin'in öğrencisi olduğu bilinmektedir. Yani Proust müziği bilerek dinler. Serinin içerisindeki Vintuil karakteri üzerinden müzik bilgisini ve eleştirisini okuyucuya aktarmaktadır. Chopin'in adı bir kaç yerde geçer Proust Chopin hayranı mıdır bilemem ama ben kendisini ne zaman Swannlar'ın tarafına doğru yürüyüşe çıkmış ve akdikenleri seyre dalmış olarak hayal etsem zihnimde Chopin'in Spring Waltz çalar.


Birinci bölümde neredeyse ikiyüz sayfa boyunca Mme Swann'ın salonuna girme çabasını ve Gilberte olan merakını okuruz. İlk aşkı olan Gilberte olan yaklaşımı, duygu değişimleri, inişli çıkışlı ruh halleri tüm çıplaklığı ile okuyucuya aktatılır. Zamanın duygular ve zihnimiz üzerindeki etkisi gözler önüne serilir.


İkinci bölümde Proust büyükannesi ile birlikte yaz tatilini geçirmek üzere sahil kasabasına gider ve orada tanışacağı genç kızlarla olan yakınlaşmaları, gerek duygusal gerekse hormonal etkileşimleri ve kararsızlıkları aktrarılır. Proust'un anlatımında samimiyet vardır. Duygu geçişleri ve kararsızlıklar tüm çıplaklığı ile gözler önüne serilir zamanın duygularımızı nasıl etkilediği, evirip çevirdiği ve bir an önceki hissiyatımızla bir an sonrakinin asla aynı olamayacağını bize farkettirir.

İkinci bölümde Proust'un resim eleştirmenliği yönüyle de tanışırız Elstir karakteri üzerinden bizi resim sanatına meraklandırır ve bir resmi hem ressamın hem meraklısının gözünden görmemizi sağlar. Mösyö Proust bir ressamın ışığı fırça darbeleriyle resme işlemesi gibi, edebiyatı ile zamanı nakış nakış zihnimize işler.


" Bu benim seven insanlarla zevk alan insanların aynı kişiler olmadığını ilk hissedişim değildi" diyor sevgili Proust. Şüphesiz ki bir ilişkiden zevk alan taraf her zaman daha az seven taraf olmuştur. Sevmek fiili, aşırı hassasiyeti ve nitekim acıyı da beraberinde getirir.

Son olarak kitaptaki en sevdiğim alıntıyı eklemek istiyorum.

"Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki, bir bütün olarak içimize sığmaz, sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür, bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını farketmeyişimizdir."


Kitapla ve sevgiyle kalın sevgili okur...
502 syf.
·15 günde·8/10 puan
Ön Not: Kitapların ön sözleri oluyor da incelemenin de ön notu neden olmasın değil mi sayın, pek sayın, en sayın okur? Şimdiden uyarayım bu incelemeyi üç şekilde okuyabilirsiniz ey okuyan ve okumayanlar. İncelemenin ilk bölümü kitaptan esinlenerek yazılmış bir kurmaca metindir. İsteyen o metni göz ardı edip direk incelemenin kendisine dalabilir. İsteyen sadece kurmaca metni okuyup, "Bir de bu herifin düşüncelerini okumaya ne gerek var" diyerek incelemeyi bay geçebilir. Son olarak da isteyen her ikisini de birden okuyup metnin uzunluğuna uzunluk katarak Nirvana'ya ulaşabilir. Ey okur, şimdiden iyi okumalar ya da okuyamamalar.

-----------------------------------------------------------------

Duygularım, duygu, duy… Adım Marcel benim, gerçi ismim Mahmut, Marcio ya da Matthias olsa ve başka bir kültürde büyümüş olsam da hiçbir şey fark etmezdi tıpkı aşık olduğum kızların görünüşlerinin benim harikulade hayal gücümden tek tip çıktığı gibi. Çünkü benim bu yüce hassas gönlüm her toprakta, her coğrafyada çiçek açabilir tıpkı çiçek açıp ortalığa güzelliğini saçan genç kızların her toprak parçasında yetişebildiği, her ülkede tenlerinden yükselen o güzel rahiyayı verebildikleri gibi.

Ben yalnızca kızlara değil sanatın her türlüsüne de ulvi bir aşkla bağlıyım. Ah Berma, onu tiyatro sahnesinde izleyeceğim sırada kalbimde hissettiğim o muhteşem ötesi duygular neydi öyle; gerçi oyunu izlerken Berma beni o kadar da etkilemedi ama olsun o salondaki alkışlar, oyunu izledikten sonra zihnime üşüşen düşünceler ne kadar da güzeldi. Sanata olan hayranlığım ister üstat Bergotte’un yazdıklarında isterse de Elstir’in resimlerinde, isterse de bir kilisenin vitraylarında olsun vuku bulurdu. Özellikle ah o kiliseler… Kiliseleri gördüğüm zaman kendimden geçerdim, o harikulade mimarileri, vitrayların bana gösterdiği imgelerle uhrevi bir limana demir atmış gemi gibi hissederdim kendimi.

Arşı alaya ulaşmış hormonlarımla, pardon yanlış oldu güzel kızlara duyduğum sevgimle sanatsal duyarlılığım birleşirdi bünyemde. Combray olmuş, Balbec olmuş fark etmezdi benim için, önemli olan mekanın neresi olduğu değil kızların, pardon yine yanlış oldu -bugünlerde neden zihnim sürçüyor acaba- çiçeklerin havaya armağan ettiği o güzelim rahiyalarıydı. Ah Gilberte, seni ne kadar da sevmiştim güzeller güzeli Gilberte. Peşinden ne kadar koştum, evinize misafir olabilmek için ne kadar meşakkate katlandım ve senin yalnızca arkadaşın olabilmek için korku dolu ne kadar çok dakikayı geride bıraktım bir bilsen. Sonunda nihayete erip senin arkadaşın oldum ama bu da bana yetmezdi; sana duyduğum aşkın sönmemesi hep harlı kalması için senden uzak durmam, bir bahaneyle gururlu davranıp bu sefil hayatım sona erene kadar seni bir daha görmemem lazımdı. Öyle de yaptım ve sana olan aşkımı ölümsüz kıldım Gilberte. Senden sonra seveceğim tüm aşklarımın bir ruhuydun artık sen.

Balbec günlerim… Büyükanneme duyduğum, ruhumun derinlerinden çıkıp zihnimin tüm kıvrımlarında dolaşan o muhteşem sevgim. Ve kızlar… Balbec bahçelerinde çiçek açmış harikulade güzellikte kızlar. Adı Albertine olmuş, Gisele olmuş, Andree ve Rosemonde olmuş ne fark eder. Önemli olan benim zihnimde yarattığım o sanatsal kız imgesi değil mi? Gözleri zümrüt yeşili olmuş ya da deniz mavisi olmuş ne fark eder, ben hayalimde aşık olacağım tek tip bir kız yarattım ve onun vücut bulmuş her haline aşığım. Ben adını saydığım tüm bu kızlara aşığım, ben aslında tüm güzel kızlara aşığım.

Bu anlattıklarım, hassas bedenimi fazlasıyla yordu. Zaten roman dediğin de büyülü bir hayal alemi içerisinde, tıpkı şu an benim yaptığım gibi yatakta uzanırken yazılmaz mı sizce? Belki bir gün yazar olursam eğer, şu an yaptığım gibi yarı uykulu hülyalı gözlerle yazacağım romanımı. Ama şimdi bana müsaade, güzel kızları düşlerime alıyor ve gidiyorum uçsuz bucaksız Balbec sahiline…

Hayatta tek amacı güzel kızların peşinden koşmak olan hormonları tavan yapmış şair ruhlu Marcel, güzeller güzeli Ayşe’nin peşinden ta İstanbul’a kadar sürüklendi. İstanbul’da daha önce eşine hiç rastlamadığı kadar güzel kızlara denk gelince, daldan dala, çiçekten çiçeğe, kızdan kıza atlayayım derken en sonunda kendini “Kadı”nın karşısında buldu ve bir güzel hapsi de boyladı. O sıralar netameli olan Osmanlı - Fransa ilişkilerinden dolayı bizim bahtsız Bedevi Marcel, ahlaka mugayir davranışta bulunmanın dışında, bir de Fransız ajanlığı suçlamasıyla karşı karşıya kaldı. Bu suçlamanın ardından zindana atılan Marcel’i bir bülbül edasıyla konuşturmak için Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden meşhur işkenceciler bol altın vaadiyle çağrıldı ve cümbüş de böylece Osmanlı Zindanında kızılca kıyamet başladı.

Zindanın içerisinde elleri ve ayakları zincirlenmiş zavallı mı zavallı Marcel ve hemen yanı başında ellerinde kandillerle zebella gibi iki Osmanlı yeniçerisi duruyordu. Biraz sonra işkenceciler hep birlikte içeri girdiler. İşkenceciler konuşturma operasyonuna başlamak kendi aralarında kura çekti ve ilk sıra İrlandalı Leopold Bloom’a çıktı. Bloom, büyük bir tava içerisinde yağda böbrek kızartmaya başladı (Aslında, domuz böbreği kızartacaktı ama malum şu an içinde bulunduğu topraklarda domuza iyi bakılmadığından mecbur kuzu böbreği kızartıyordu) Nedendir bilinmez -işkencecinin hikmetinde sorulmaz- kızarttığı böbrek sayısı on sekizdi ve bunları teker teker Marcel’in yüzüne attı. Kızgın böbrekleri suratına yiyen Marcel, acıdan acım acım kıvranıyordu. İşkencecilerin arasındaki sorgu sualci, Fransız olmasından ötürü Meursault’ydu. Ve Meursault bağırdı:

“Konuş ulan, konuşmazsan burada it gibi gebereceksin”
Zavallıcık, kız sevdası yüzünden başına gelmedik iş kalmayan
Marcel:

“Abem vallahi billahi ben kimseye kötü bir şey yapmadım. Ben yalnızca yazar olma sevdasına kurban giden bir mazlumum be abi. Batsın bu dünya, bitsin bu rüya…”

İşkencecilerde sıra Rus Raskolnikov’daydı. Yüz mimiklerinden herhangi bir kıpırdama yoktu. O an heyecanlı mıydı yoksa karşısında gördüğü insan artığına acıyor muydu bilinmez, tek bilinen onun yavaş adımlarla kurbanına doğru ilerlediği ve gözünü bile kırpmadan kerpeten gibi elleriyle onun boğazını sıkmasıydı. Sıktı, sıktı, sık sık da sık sık… Marcel’in yüzü kırmızıdan mora geçiyordu ki son nefesini vermeden boğazını bıraktı Raskolnikov. Aradan biraz zaman geçti, Marcel anca kendini toparlamıştı ki yine yeniden Meursault bağırdı:

“Oğlum konuşsana lan”

Zavallının sesi soluğu çıkmıyordu, yalnızca yüzünden sel gibi akan gözyaşlarıydı onun hayatta olduğunu kanıtlayan.

Bu sefer konuşturma sıra Meursault’daydı. Kandilden yansıyan ışık, yeniçerinin kılıcından Mersault’nun gözüne yansıyordu. Gözüne yansıyan ışıkla birlikte yüzü boncuk boncuk terlemeye başladı ve gözleri hem terin hem de ışığın etkisiyle cayır cayır yanıyordu. İçinden birden bu işkenceyi bitirmek geldi ve silahını cebinden çekip karşısındaki genç adama doğrulttu.

Parmağı tetiğin üzerindeydi, saniyeler saniyeleri kovalıyor ve zihninden bir sürü düşünce geçiyordu. “Ben bu çocuğu öldürsem ya da şimdi yaralayıp öyle konuştursam ne olacak ki, benim asıl derdim şu an yaşadığım heyecan duygusuna kapı aralamak değil mi? Her iş başındayken yaşadığım bunaltı yine içime çöreklendi. Sıkılıyorum kendimden, hayattan, öncesinde çok arzuladığım ama yaşarken bana pek de bir haz vermeyen heyecan duygusundan. Ne yapsam, ne yapsam…

Geriye kalan son işkenceci Rus Peçorin: “Belli oldu, sen bir haltı beceremeyeceksin, siz Fransızlar anca birbirinizi koruyup kollarsınız” dedi ve Mersault’nun silahı kavramış elini tutup indirdi. (Peçorin pek tabii ki Rusça bağırıyordu ama -Allah’ın işi işte- Rusça bilmeyen Mersault ve Bloom ne dediyse şıppadanak anladı)

“Nöbetçiler mahkumun ellerini hemen çözün, onunla düello oyunu oynayacağız” diye bağırdı Peçorin. Diğerlerinin gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açıldı. Marcel için küçük de olsa zindandan kurtulma şansı eline geçmişti. Yeniçerilerden biri, Marcel’in elleriyle ayaklarını çözdü ve eline Mersault’nun silahını verdi. Düello için altı adım sayıldı ve Marcel ile Peçorin karşı karşıya geldiler. Yeniçeri tarafından hızlıca para atışı yapıldı ve sonucunda ilk ateş etme hakkı Marcel’in oldu. Elleri ancak çiçek açmış kızlar için topladığı gül demetlerine alışık Marcel tir tir titriyordu silahla. Düelloya müelloya alışık olmayan yeniçeri şaşkınlıkla “Haydi destur ya Allah” diye bağırdı ve böylece Marcel’in de silahı ateş aldı. O heyecanla torlak Marcel, rakibini vuramamış, ıskalamıştı. Şimdi oyunda sıra Peçorin’deydi.

Peçorin yüzüne haince bir gülüş kondurdu. Mersault ne kadar hiçliğe bulaşıp bulunduğu heyecanlı durumdan haz almadıysa, Peçorin’in ise tam tersine benliği hazla dolup taşıyordu. Çok acele etmeden, hazzın tadına vara vara silahını doğrulttu ve tam isabetle hedefini buldu. Ve böylece Arturo Ui’nin önlenemez düşüşü de finalle buluştu.

-----------------------------------------------------------------

Bir pasta düşünün, en iyi malzemelerden yapılmış. Çikolatası Belçika'dan gelmiş, frambuazın en tazesi, en lezizi içerisinde. Fakat öyle bolca krema konulmuş ki üzerine yiyemiyorsunuz; pastacı büyük bir emekle yaptığı eserini yemenize izin vermiyor. Ne demek istiyorum, daha detaylı anlatayım.

Kitabın daha ilk sayfasından sonra sayfasına dek sürüp giden pasta üstü fazla kremanın tek kelimeyle karşılığı "abartı". Kullanılan dilde, anlatımda, içerikte bolca bir abartıyla karşı karşıyayız kitap boyunca. Esasen baktığımızda kitapta usta işi bir edebi dil söz konusu ama romanda o kadar abartı var ki kullanılan bu dil ne yazık ki göz ve zihin kanatmaktan başka bir işe yaramıyor.

Yazar, belki de Modern dönemden romantik dönemi yorumladığından hayran olduğu Balzac'ın edebi üslubundan daha da öte bir şey yaratmış. Fakat bu yarattığı eser ne yazık ki her şeyiyle fazla. Hayatın her yerinde olduğu gibi edebiyatta da kararında olmak önemli bence. Fazlalık yeri geldiğinde ağızda güzel bir tat bırakabilir ama bu lezzet kitabın her yerine sindiğinden ötürü ne yazık ki roman, muazzam tadından dolayı yenilemez bir pastaya dönüşüyor.

Kitap ne içerik olarak çok yoğun, ne de anlatım biçimi olarak birden fazla tekniğe sahip. En başından sonuna kadar tek düze bir anlatım, yoğun bir yüksek edebiyat diliyle devam ediyor. Romanın ritmi hiçbir şekilde artmıyor, aynı tempoda ve aynı dille başladığı gibi bitiyor.

Birinci kitapta çocukluğuna tanık olduğumuz Marcel'in gençliği de abartıyla yoğrulmuş durumda. İlk sevgilisi Gilberte'e, büyükannesine, Combray ile Balbec'e ve en son gördüğü her kıza duyduğu sevginin tek kelimeyle açıklaması, "abartı". Dediğim gibi bu abartma hali, kitabın bazı bölümlerinde yer alsa, belki anlatım çok daha güzel ve çekici bir hale gelebilir ama sayfalar boyunca bitmek tükenmeden devam ediyor bu durum.

Kitap boyunca yaşının kaç olduğunu bilemesek de, Marcel belli ki hormonları tavan yapmış bir ergen. Romanda öyle bir anlatım söz konusu ki zannedersiniz, Homo ergenus sapiens türündeki gencimiz gördüğü her kıza yürümek yerine kızlar üzerine sanatsal çalışma yapıyor.

Roman, uzunca yapılmış betimleme-benzetme-yazarın insana ve hayata dair görüşleri üçlemesinde ilerliyor. Bu üçleme sayfalar boyunca bozulmuyor. Bazı yerlerde çok güzel bir betimlemeye rastlıyorsunuz, tam ne kadar da güzelmiş derken anlatım o kadar uzun sürüyor ki ucunu bucağını kaçırıyorsunuz. Ya da yazarın son derece güzel bir fikrine denk geliyorsunuz, tam ne kadar da güzel, ben de aynı kanıdayım diyorsunuz ki fikir bir sayfayı bulmuş ve siz okur olarak ne söylenildiğini kaçırmışsınız. Bu roman öyle bir eser ki, kitaba günlerce ara verseniz ve tekrar herhangi bir sayfasından başlasanız herhangi bir yabancılık hissetmezsiniz. Hatta ayracı kitabın yanlışlıkla başka bir yerine koysanız ve oradan devam etseniz yine herhangi bir sorunla karşılaşmazsınız. Çünkü kitap görünürde farklı şeyler anlatsa da neresinden okursanız okuyun anlatım hep aynı, birbirine benzer şekilde ilerliyor. İddiamı hatta daha da ileriye götüreyim. Kitabı okurken metinden kopup zihniniz başka yerlere giderse üzülmeyin. Çünkü zihniniz tekrar kitaba döndüğünde herhangi bir şey kaçırmış olmayacak, tıpkı bir filmi ağır çekimde izlermiş gibi.

Peki bu kadar eleştirdiğim bir kitaba neden ben, 8 gibi yüksek denilebilecek bir puan verdim. Çünkü, kitabın zayıf içeriğinden, yeknesak anlatımından ve abartılı dilinden hazzetmesem de bu kitap toplam 7 kitaptan oluşan ve yazarın on beş yıl emek vererek yazdığı, yaratmış olduğu karakterin çocukluğundan başlayarak yetişkinliğine dek bir zaman diliminde anlatan, adı edebiyat tarihine geçmiş son derece önemli bir serinin parçası. Her ne kadar ben hazzetmemiş olsam da hem anlatım dili hem de çevirmen Roza Hakmen'in kitabı Türkçe'ye aktarımı muhteşem. Bu seri, klasik edebiyattan hoşlanan, özellikle Fransız Edebiyatına hayran her okurun çok beğeneceği bir eserler bütünü.

Ayrıca benim eleştirilerim sonuçta kendi öznel yargılarımdan oluşmakta. Bu öznel yargılar sebebiyle kitaba düşük ya da vasat bir puan vermeyi şahsen doğru bulmuyorum. Bu nedenle kitaptaki pürüzsüz anlatım ve bir serinin parçası olmasından dolayı romana -tıpkı ilk kitapta olduğu gibi- böyle bir puan vermeyi uygun buldum.

Son Not: İncelemenin bir ön notu olduğuna göre, son notu da olması gerek ama değil mi? Serinin bana "beni bırak, beni bırak" diye seslenişine rağmen Proust'a devam ediyor ve Bombacı Mülayim tarzı incelemelerimle devamı yakında, çok yakında diyorum.
3148 syf.
·9/10 puan
Rivayete göre pek sevgili Proust Kayıp Zamanın İzinde serisini salt uzanır halde, bir tek yatağındayken yazmış. Depresif ve melankolik bir ruh durumundayken kaleme aldığından mıdır yoksa uykulu gözlerle döndüğü için midir rüyasından, bu seri yavaş ama tatlı bir haz verir okuyana; uyumak gibi.
Roza Hakmen'in çevirisini şiddetle tavsiye ederim zira orjinal dili olan Fransızca'sını Fransızlar bile okurken anlayamıyorlar.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ersel Topraktepe
Unvan:
Çevirmen, Editör

Yazar istatistikleri

  • 2.006 okur okudu.
  • 237 okur okuyor.
  • 4.209 okur okuyacak.
  • 78 okur yarım bıraktı.