Ersin Yıldırım

Ersin Yıldırım

Çevirmen
7.5/10
466 Kişi
·
1.746
Okunma
·
0
Beğeni
·
196
Gösterim
Adı:
Ersin Yıldırım
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
208 syf.
Çocukların nefesinde varolmuş, sihirli bir cam fanus bu.. Gökkuşağı renkli ve dışarıda yağan kar tanelerini tüm o bütünlüğüyle gösteren. Bu kar taneleri ki gökyüzü diyarından en az boylarınca perilerle inmiş.. ve yine dikkatle bakıldığında bu tanelerin bir peri gülüşüyle parladığı dahi görülebilir..


“ Sevgi çok güzel Özlem Hocam .. Tüm eksikleri ,yamaları kapatan cinsten .Öyleyse neden esirgeyelim ki ... Paylaşalım.
Paylaştıkça birlikte onanalım. “ diye not alıyor İnci Hocam, meleklerin kanatlarından yapılmış bir kalemle.. kalem ki keskin, kalem ki kopkoyu.. Sanki yaşamın ziftleşmiş yüreğini kazımak adına bir karşılık gibi.. ve kaleminin yanında öğretmen oluşun, anne oluşun güçlü adımları, hayatın o koyu hali bu ışık karşısında hep bulanık..

...

Melek avuçlarında ve gülüşlerinde birer birer iniyor kar taneleri.. Yeryüzü bu şöleni, bir duayı karşılar gibi karşılamakta.. Yüreklerine alıyorlar her bir zerreyi.. ve varolan bütün bir gülücük..
O gülücük ulaşmış olacak ki İnci Hocam'ı buluyor ve kaleminin yansımasında gökyüzü renkli bir kağıt. O kağıda bir tarih atılıyor:

21 Şubat – 21 Mart

Meraklı gözlerle, gülüşünün toplandığı varlığına bakıyorum.. Yanımda da Ebru Hocam. O da inanıyorum ki en az benim kadar bu maviliğin sebebini merak ediyor.. Gökyüzüne bakıyor, zeki ve temiz olan o bakışlarıyla.. birşeyler not alıyor bir o kadar güçlü bir kalemle ve nota bakıyorum.. Aynı tarih.
Belli ki birtek bana sürpriz olan bir şey filizleniyor..

İki güzel kadının sevgi dolu, insan yüreğinde..
Tarihe bir taç gibi not düşülüyor.. bir olan o kalemle.



Tolstoy Okuma Etkinliği Başlasın…



... Mürekkep henüz kurumadan, cam fanusun ardından sesler işitiliyor..
Uzakta olmalarına rağmen çehreler tanıdık ve çehrelerin hemen ardında beliren kahramanlar daha bir bizden.
Bilmeyen, kahramanları aynı sanır ama hepsi onu okuyan ruhun rengiyle beliren..

Dostlar geliyor bir bir.. Gökyüzü gülüşleriyle..
Ve hepimiz o ortak gülüşle parlıyoruz, bir bir..



Kar duruyor,
Bahara bırakıyor yerini..
Yüreğinde şükrünü taşıyan toprak sevincini sunuyor.. ve rüzgar bu küçük yeşil esintileri toplayıp doğayı uyandırıyor..


Dostların ellerinde önceden farketmediğim kağıtlar..
İnci ve Ebru Hocamın ellerinde de olan..
Ellerimle..

...


Hepsi uçuşuyor birden bire, hepsi sadece bir kitabın sayfasıymış gibi, ışıktan bakamadığımız bir yabancının ellerinde bütünleşiyor sadece..
Bir Rus'un.
Tolstoy'un…
Kırlaşan saçları ve sakallarında kar taneleriyle.
Yüzünde tüm o gülücük bütünlüğü..
Sırtında kefesiye..


Zaman, ayrılığa göre değil..


Birbirimize bakıyoruz dostlarla,
Bir kitabın hatıra sayfalarını tamamlamak ister gibi..

Rüzgar selamlı bir zarf uçuşuyor ellerimize..
Bir davet; Rus bir yazarın ışıklı gölgesiyle gelen..

Davetin üstünde ise bir isim,
Zarfı açıyor o bütün, o dost ellerimiz;

#28130221

Dostoyevski'den Sevgilerle...

***

https://soundcloud.com/...nds-meditation-sleep


" Herşeye Rağmen Sevgi " diyor Tolstoy, etkinlik dahilinde okuduğum bu son kitabında..
Ve kitabın konusunu oluşturan o 6 farklı hikayede tek birşeye değiniyor Yazar:
İnsan..

Bizi bu güzel etkinlikle birarada kılan Ebru ve İnci Hocam dahil, tüm etkinlik arkadaşlarıma armağandır bu İncelemem..

Zira kitaplar kadar Tolstoy, olması gereken doğru insanın çağrısını yapmadı mı bize eserlerinde? Tüm o ızdırap ve sevinçlerle bütünleşen.. Izdırabımız ve sevincimiz olan. Yazarın ellerinde tuttuğu aynanın, ruhumuzda kırılması..

Çağa ve bizlere tuttuğu bir ayna..


İnceleme okundukça tamamlanacak,
Herkes yüreğini ve içindeki insanı bulacaktır,
İnanıyorum..

Son olarak, İnci Hocam'ın mürekkebinin o başlangıcına verdiğim ufak bir cevap;


“ Paylaşalım İnci Hocam.. Sevgi sonsuzluktan bir parça. Yaşanacak, okunacak, öğrenilecek.. ve paylaşacağımız çok çok şey var. “



Saygı ve Sevgilerimle..
240 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Hayatın anlamını bulmaya çalışan bireyin hareketi...

Bir fincan kahve hazırlanır ve bir sigara yakılır. Göz aralanan camdan dışarı kayar. Neler istenilmiştir şimdiye kadar, neler umut edilmiştir, nelere çaba sarf edilmiştir? neler geçmiştir ele neler kaçmıştır, kaçırtılmıştır? düşünmeye başlanır...

Hiçbir şeyden mutlu olamayan insan çabalar neyin eksik olduğunu bulmaya. Uğraşır kendi zihninde. Belki bir okul istemiştir belki araba ya da bir sevgili. Elde etmişmidir onu, elde ettiyse mutlu mudur onunla? Umutsuzluğunu, mutsuzluğunu gören insan düşünür,nedir eksik diye? Mutlu olmak bu kadar zormudur? Diğer mutlu insanlar çok mu şanslıdır veya rol mü yapıyodur? Yarına dair ümitler mi mutlu edecektir bizi de onlar gibi, yoksa bu ümitlerdemi fos çıkacaktır buruşturulup bir köşeye atılmış kağıtlar gibi? Nedir hayatın anlamı? Ne isteriz ne umarız hayattan? Elde edilenlerle hayatı tamlamaya çalışıp onun anlamını bulmak bu kadar zormudur? Yoksa biz mi kabullenmeyiz elde olan sonucu daha güzel yarınlar için.

Daha güzel yarınlar... onlar... elimizi uzatsak tutabileceğimiz kadar yakın bir o kadar uzak, yıldızlar gibi parlak ama çok önceden sönmüş. hayat bu kadar zor mu anlamak için yoksa biz miyiz hayatı bu kadar anlaşılmaz kılan.

Tam sonuca ulaşılan anda sönüverir sigara veya biter insanın hevesi anlamaya. Gecenin karanlığında hiçlere karışır ümitler, söner yıldızların parlaklığı. Son bir hamle gelir kendi içinden insanın. Kendisindedir belki de çözümü hayatın. Evet bir sonuç bulmuştur. Yeniden ümitlerine sarılır yarınlar için. Ufak bir gülümseme belirir bir an yüzde sonra sıcak bir yatak akla düşer. Ümitlerin ilk adımı atılır...
143 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Üniversitenin ilk yıllarında "bunlar daha çömez" bakışlarına maruz kaldığımız o ilk yılda, hatta ilk ikinci ayda sunum yapma görevi verildi. Üstelik hocamız öyle romantik, öyle romantik biriydi ki, haliyle o sunum vize notumuz olacağı için onu etkilemeliydik. Konumuz her zaman duygulara ve ruha hitap eden, kısacası buram buram edebiyat kokan başlıklar olurdu.

Hapı yuttun Hicret. Şimdiye kadar hiç sunum yapmamayı bırak, o yaşıma kadar günlük bile tutmamış bir insandım ve karşımdakini nasıl etkileyip de sunum yapacaktım. Söz konusu bir görevse hiçbir şekilde yazamazdım üstelik, kilitlenirdi zihnim, aklıma hiçbir şey gelmezdi. Ortaokulda kompozisyon yazamadığı için hep Türkçesi zayıf gelen ben, şimdi hapı yutmuştum.

Haremlik selamlık olmayan bir grup kurduk, hocamızın isteğiyle. Her hafta bir grup anlatacaktı. Nasıl yapalım, nasıl geçeriz bu dersten derken üst sınıflar yardıma koştu. :) Önceliğimiz, kadını etkileyecek bir sınıf ortamı yaratmak olacakmış. Zira o havaya girmezse sunumu beğenmezmiş. Karşımızda tecrübe konuşuyordu ne de olsa, dikkate almak lazım diye düşündük. Sonra kendimizden emin bir şekilde çok çok güzel bir sunum yapmalıymışız ( ilk yıl için büyük bir beklenti).

Geldi o büyük gün. Ve sıra bende. Şşştt sakin ol tatlım, yapabilirsin. Aaa ayaklar hafiften titriyor mu, o ses kalbinden mi geliyor :) güm güm güm...

Ohh bitti sonunda. Amaaaannn zaten ilk sunumun, olacak o kadar, takma boşver.

Şimdi ikinci tehlike yaklaşıyor. Final sınavımız için Kumral Ada Mavi Tuna kitabından sorumluyuz. Bu kitaptan ne sorabilir derken yine üst sınıflar yardıma koştu. :) Kitabımızda ölen başkahramanızın abisi gibi sizin de hayatınızdaki en önemli tak sesi ne oldu? Soruyu tam hatırlamıyorum şöyle özetleyeyim: Şimdiye kadar hayatımızı değiştirdiğini düşündüğümüz bir anımızı yazacaktık. Hoppalaaa. Zorla mı? Belki yok ne yapacağız? Kadın o soru boş kalmayacak diyor, zira dersten geçirmezmiş. Çattık yahu.
Ve geldi final anı. Düşün Hicret düşüüünn... Aman uydur bir şeyler.
....
Süre azalıyor salak yaz artık bir şeyler. Eveeett. İşte buldum. Kadın romantik, yaz bir acıklı aşk hikayesi.

Kendim yaşamış gibi bir hikaye yazdım ama ne hikaye! Yeşilçama konu olacak bir hikaye. :) E haliyle düşük bir puan aldım. Yutmadı demek ki. :)

Şimdi bunu niye anlattım. Kitabı hikaye sanıyordum ama değil. Yazar gezintileri sırasında gördüklerini, yaşadıklarını ve hislerini o kadar güzel anlatmış ki, hayranlık duyamadan edemedim. Çizim yeteneğim iyi olmasına rağmen bakmadan çizemeyen ben, duygularımı, hislerimi yazmaktan da çekinirdim bir zamanlar. Sanki anlatsam yargılayacaklar, dalga geçecekler, utandıracaklar diye hissederdim. O yüzden böylesi güçlü kalemlere hep hayran kalmışımdır.

Yazarın gözlemleri o kadar güçlü ki ve söz konusu çevresindeki o hilekar, yalancı, çıkarcı insanlara karşı hala güçlü durabilmesi ve bunların kendisine verdiği acılara, mutsuzluklara rağmen, mutlu olacağı şeyler keşfetme çabası hayranlığımı dörde, beşe katladı. :)

İlk defa Rousseau okudum ve kalemini çok beğendim. Bence siz de pişman olmayacaksınız.

Fazla konuştum. Bu kadar yeter. :) Kitapla kalın, iyi okumalar.
172 syf.
·1 günde·10/10
Günlerdir okumuyordum. Bugün okumak istedim. Çehov okumak istedim; çünkü muhakkak komik, hatta gülünç karakterleri olan öyküleri olacaktı, bu karakterler lekesiz, pak bir pencereden akseder gibi görünecekti, onlar muhakkak beni tebessüm etmeye belki gülmeye zorlayacaktı, böylece günlerin sıkıntısı geçecekti bir nebze. Böyle düşünüyordum. Böyle de oldu, diyebilirim. Kitabın ilk hikâyesi hafif, neşeli bir atmosfere sahip son derece keyifli bir hikâye; ancak ikinci hikâyeden başlayarak gerçek Çehov atmosferine giriş yapıyoruz: evet, hayat ve dünya komik, belki gülünç, belki kahkaha da attırıyor hepimize; ama keder de burada, hayat da keder dolu, ve traji komik bir havası var aynen Çehov karakterleri gibi; bu ikinci hikâyede tutuklanmış bir serserinin hikâyesini okuyoruz, adını unutan bu adamın bir kaç sayfa içerisinde gözümüzün önünde kanlı canlı bir hâl almasına da şaşıramıyoruz, konuşması, söyledikleri, olup biten hiç birşey yokken sanki nice şey söyler gibi bütün o hâliyle nasıl da unutulmaz bir karakter adını unutan adam...ama bu daha başlangıçmış; çünkü kitapla aynı adı taşıyan bir sonraki öyküde Çehov sanki bıçağı biraz daha derine sokuyor; 'Kime Anlatsam Kederimi', oğlunu kaybetmiş bir babanın, İona'nın söyleşme, acısını dillendirme, hâlleşme derdini insanı acıta acıta sayfalara döküyor; babanın acısı bana tanıdık geliyor, sadece bir kaç gün önce, sabahın erken saatinde, onu seven nice insanla beraber yere düştüğü toprağın etrafında, ayaklarımız o toprağa basmış, gözlerimiz yaşlı biz de duruyor ve neden yaptı, bunu bize neden yaptı diye soruyorduk; kanlanmış toprağı çapalamıştı birileri artık belli olmasın diye, az yer de değildi üstelik, oysa daha bir akşam önceydi sesi, söylemiştim, hem dinlemişti, ama şimdi bir sabah sonra, nice insan hep beraber orada durup o toprağa bakıyorduk.

Ardından bu küçük kitaba sığmış koca bir roman başlıyor. En sevdiğim şeylerden birisi olan bozkır anlatıları burada çok güzel bir üslûpla, çok etkileyici bir hikâyeye dönüştürülerek verilmiş, belki de Çehov'un en güzel öykülerinden birisi budur...aslında okudukça görüyorum ki öyle güzel öyküleri var ki seçmek pek de kolay olmasa gerek. Artık Çehov'u daha çok seviyorum. Kendimi ona yakın hissediyorum. Bozkırı bu kadar güzel anlatabilen bir yazara ancak daha fazla sevgi hissedilebilir. Baş karakterimiz Yegoruşka adında bir çocuk, hedefimiz artık öğrenim göreceğimiz yere varmak, ama yolculuk uzun, insanlar türlü türlü ve bozkır, hem de fırtınayla beraber, önümüzde uzanıyor; tabi ki beyler, efendiler, mujikler, köylüler; iyiler kötüler yine her yerdeler. Çehov'un tasvirleri gerçekten çok, çok güzel. Hiç bir zaman denizi sevmediğim için, bu kuraklık, fırtınalı bu ovalar, düzlükler, hatta dağlar bana güzel geliyor, Çehov'da da, bu hikâyede kalemini hem sade hem de böyle güzel güzel anlatırken bulunca bozkırı...

"Bozkır" gerçekten bir roman aslında. Tek başına neden basılmadığını anlamadım, belki de basılmıştı, ama yazarın toplama hikâye kitapları The Smiths albümleri gibi, her kitapta eski kitaplardan hikâyeler bulmak mümkün. Kitap, güzel Bozkır'ın ardından işte böyle, daha önce okuduğum, yine mizahi, bizi gülümseten, sevimli bir hikâyeyle sona eriyor.

Böylece geriye şu kalıyor: edebiyat iyileştirirse, iyileşmek için de okuyorsak, kitaplar biraz da bunun için varlarsa, bile isteye Çehov'u seçmem bundandı. Tanışalı ne kadar oldu ki? En fazla iki hafta. Ama bu korkunç günlerin içerisinde aklıma bir tek O geldi; çünkü kafamın içini onun karakterleri, onun tasvirleri doldursun istiyorum. Bütün hikâyelerinin içinde, anlattığı onca insan arasında en çok Gusev'i seviyorum; hâlâ, okyanusa, derinlere inen mazlum, masum ölüsünü bir edebiyat okurunun içi acıyarak sevmesi gibi seviyorum. Hepimizin ölülerinin yavaş yavaş, aynen Gusev gibi aşağılara inip battığı bir hatıralar, anılar denizi olsa gerek, vardır; hepimiz bir yerlere gömeriz ölülerimizi. İona için oğlunun ölümünün acısına bir muhib gerekliydi, dinleyen bir kulak, hisseden bir kalp, ve İona bir atın sevecen başında buldu aradığını. Bizler de sevdiğimiz insanlar kadar sevdiğimiz yazarlarda da teselli buluyoruz, iyileşmek için sevdiğimiz insanlar, ailemiz, dostlarımız kadar sevdiğimiz kitaplara, yazarlara, İona'nın aradığı teselli gibi yüzümüzü dönüp severek bakıyoruz. İşte ben de böyle yaptım, böyle yapmaya çalıştım.
240 syf.
·19 günde·9/10
Tolstoy her zamanki gibi yalın bir dille yazmış.Ama her yazdığında derin anlamlar var.Genel olarak ölüm ve hayat ikilemi üzerinde durulmuş.Hayatı sorgulatıyor.Biraz depresif bir kitap.Kesinlikle okunmalı.Aşağıda, kitaptan beğendim bölümlerden alıntılar var.
İvan ilyiç'in en çok üzen, herkesin yalan söylemesiydi.Sanki ölmek üzere değişmiş de yalnızca hastaymış, sinirlenmez, tedavi görürse her şey düzelecekmiş gibi bir tavır takınıyorlardı.Oysa o denli uğraşırlarsa uğraşsınlar durumun düzelmeyeceğini, üstelik ağrılarının artıp öleceğini adı gibi biliyordu.İşte herkes gibi onun da bildiği bu gerçeği örtbas ederek gözüne baka baka yalan söylemeleri, ayrıca bu yalana katılması için onu da zorlamaları kendisini kahrediyordu.Ölmek üzereyken çevresini saran bu yalanlar ne kadar aşağılıktı! Ölüm gibi korkunç, görkemli bir olayı günlük ziyaretler, ev eşyaları, yemek gibi alınan mersinbalığı türünden olağan şeylere indirgemeleri İvan İlyiç'e büyük bir azap veriyordu.İşin tuhafı, onlar böyle gözüne baka baka yalan söylerken kimbilir kaç kez ,"Bırakın artık şu yalanları!Ölmek üzere olduğumu siz de biliyorsunuz, ben de.Hiç olmazsa yalan söylemeyin!" diye bağıracak olmuş, ama hiç bir zaman kendinde bu gücü bulamamıştı.Korkunç, feci bir şey olan ölüme çevresindekiler herhangi tatsız bir şey, hatta yakışıksız bir davranış gözüyle bakıyorlardı.Kalabalık bir salona girerken pis kokular saçan bir adammış gibi tavır takınıyorlardı ona karşı.bütün bunları yaptıran da, İvan İlyiç'in hayatı boyunca sıkı sıkıya uyduğu nezaket kurallarıydı.Ona kimse acımıyordu, çünkü durumunu anlamak isteyen tek bir Tanrı'nın kulu yoktu...
Bacaklarını indirdi, kolunun üstüne yan yattı.Kendisine çok acıyordu...Gerasim"in bitişik odaya gitmesine kadar zor bekleyerek çocuk gibi hüngür hüngür ağlamaya başladı.Zavallılığına, korkunç yalnızlığına, insanların, Tanrı'nın acımasızlığına, belki de Tanrı'nın yokluğuna ağlıyordu..."Bütün bunları niçin yaptın?Niçin beni buraya getirdin?Ben ne yaptım da bana bu acıları çektiriyorsun?..."
Sorularına yanıt beklemiyordu.Yanıt alamayacağı için de ağlıyordu.Ağrılar yine depreşti, ama o kıpırdamıyor, kimseyi yardıma çağırmıyordu.Kendi kendine "Haydi, daha vur!.. Ne duruyorsun?Vursana!...Ama neden?Ben sana ne yaptım?..."diyordu
Sonra sustu, yatıştı.Yalnız ağlaması değil soluk alması bile durdu; dikkat kesilip dinlemeye koyuldu.Dinlediği şey, bir ses ya da bir konuşma değildi; ta derinden gelen düşüncelerinin kıpırdanışını dinliyordu sanki."Ne istiyorsun?"Ruhu ona açıkça böyle sesleniyordu."Ne istiyorsun?Ne istiyorsun?" diye üsteledi birkaç kez daha.
O zaman İlvan İlyiç, "Ne mi istiyorum?Acı çekmemek.Yaşamak,"dedi.Sonra yeniden dinlemeye başladı.Öyle dikkatli dinliyordu ki ağrıyı bile hissetmez olmuştu.Ruhunun sesi, "Yaşamak mı?Nasıl yaşamak? diye soruyordu.
"Eskiden nasıl yaşıyorsam öyle.Rahat, tatlı yaşamak""Eskiden rahat, tatlı mı yaşıyordun?"İvan İlyiç hayalinde tatlı yaşantısının en iyi zamanlarını gözden geçirmeye başladı, işin tuhafı, tatlı yaşantısının en hoşa giden anları şimdi ona eskisinden çok farklı görünüyordu.Çocukluk dışında yaşamının en zevkli anı bile değerini yitirmişti.Yalnız orada, çocukluğunda, gerçekten tatlı olan, yeniden döndürülebilse yaşamaktan zevk alacağı çok şey vardı.Ama bu zevkleri tadan adam o değildi artık...Sanki başka birine ait anılardı bunlar.Bugünkü İvan İlyiç içinse, o zaman erinç saydığı her şey şimdi gözünde eriyor, çoğu kez iğrenç bir şeye dönüşüyordu.Çocukluğundan uzaklaşıp bugüne yaklaştıkça sevinç diye bir şey kalmıyor ya da sevinç olma özelliğini kaybediyordu.Bu dönem hukuk okulu ile başlıyordu.O zaman gereçekten tatlı olan bir şeyler vardı yine de.Neşe vardı, arkadaşlık vardı, umut vardı...Ama üst sınıflarda bu tatlı anlar iyice seyrekleşiyordu.Sonra, valinin yanında ilk görevi sırasında yeniden güzel bir dönem başlıyordu. Ancak İvan İlyiç'i bu dönemde en çok heyecanlandıran, bir kadının sevgisiyle ilgili anılardı.Sonra her şey karışıyor, iyi zamanlar yeniden azalıyordu.Daha sonra büsbütün azalıyor, böylece gitgide kayboluyordu.
Hiç beklemediği anda gelen evlilik, karısının yapmacık davranışları...Ve o öldürücü çalışma isteği, o para hırsı;böylece geçen bir, iki, on, yirmi yıl...Yıllar ilerledikçe ağırlık omuzlarına daha çok biniyordu.Meğer başarılı bir yolda yürüdüğünü sandığı halde başarısızlığa doğru dört nala koşuyormuş da haberi yokmuş.Gerçekten de öyleydi."Başkalarının gözünde iyi yaşıyor görünürken hayat ayaklarının altından akıp gidiyormuş..Şimdi de ölmeye hazırlan bakalım."Ama bunun anlamı ne?Neden böyle oluyor?Olamaz, yaşam böylesine anlamsız, böylesine çirkin olamaz!Yaşam böylesine çirkin ve anlamsızsa, bu, ölmek için bir neden mi?...Başka bir iş var bunun içinde...
"Belki de gerektiği gibi yaşamadım?" diye geldi aklına.Kendi kendine, "Ama nasıl olur, her şeyi gerektiği gibi yaptım," dedi.Sonra hayat ve ölüm bilmecesinin bu biricik çözümünü, olmayacak bir şeymiş gibi hemen kafasından uzaklaştırmaya çalıştı."Peki, şimdi isteğin nedir?Yaşamak mı?Nasıl yaşamak?Mahkemedeki mübaşirin, 'Mahkeme başlıyor,' diye bağırdığı gibi mi?""Mahkeme başlıyor, mahkeme başlıyor," diye tekrarladı kendi kendine."Al işte sana mahkeme!" "Ama ben suçlu değilim!" diye bağırdı öfkeyle. "Niçin yapıyorsunuz bunları?" Ağlamayı kesti, yüzünü duvara döndürerek hep aynı şeyi düşünmeye başladı:"Nedendir bu korkunç acılar?Nedendir?Ha?"Ne kadar düşünürse düşünsün, soruları yanıtsız kalıyordu.Her zaman olduğu gibi, gerektiği gibi yaşamadığı aklına gelince hemen doğru yaşadığında direterek bu garip düşünceyi zihninden kovuyordu...
İçinde ölüme karşı duyduğu her zamanki korkuyu arıyor, bulamıyordu.Nerede?...Ne ölümü?...Korkunun zerresi yoktu, çünkü ölüm yoktu.Ölüm yerine aydınlık vardı."Demek öyle!Ne büyük mutluluk!..."Bütün bunlar onun için bir anda oluverdi ve bu anın anlamı artık değişmedi.Orada bulunanlar içinse can çekişmesi iki saat daha sürdü.Göğsünde bir şeyler hırıldıyor, bitkin bedeni tir tir titriyordu.Sonra hırlamalar, titremeler gitgide azaldı.Birisi üzerine eğilerek, "Bitti!" dedi. İvan İlyiç bunu işitti, içinden aynı sözü yenileyip, "Ölüm bitti, o yok artık," dedi.Derin bir nefes aldı.Daha aldığı nefesin yarısındayken durdu,gerindi ve can verdi.
240 syf.
HAYATIN ANLAMI
Bir gün çok zengin bir adam oğlunu yanına alarak, insanların ne kadar fakir olabileceğini göstermek
için onu bir köye götürdü. Çok fakir bir ailenin evinde bir gün-bir gece geçirdiler. Şehre dönerken
baba oğluna sordu: “Yolculuğumuzu nasıl buldun?” “Çok güzeldi babacığım” diye cevap verdi oğlu.
“İnsanların ne kadar fakir olabileceğini gördün değil mi?” “Evet.” “Peki ne öğrendin?” “Şunu
gördüm” dedi oğlu: “Bizim evde bir köpeğimiz, onların dört köpeği var. Bizim evde bahçenin
yarısına gelen bir havuzumuz var, onların kilometrelerce uzunluğunda dereleri var. Bizim bahçede
ithal lambalarımız, onların yıldızları var. Bizim taraçamız ön bahçeye kadar, onlarınki ise ufka kadar
uzanıyor.” Ufaklık konuşurken, babası şaşkınlıktan tek kelime bile edemedi. Ve çocuk ekledi: “Ne
kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için, teşekkür ederim babacığım!”
143 syf.
·3 günde·10/10
Bu kitap hakkında aldığım günden beri bir inceleme yazmayı düşündüm. Nasıl başlasam, nereden başlasam bilemiyorum. Öncelikle hangi güzel sıfatın bu kitabı övmeye ve bendeki tesirini anlatmaya yeterli geleceğini düşünüyor ve bunu izahate yetecek herhangi bir sıfat bulamıyorum. Kitap hiç bitmesin istedim. Defalarca okuyabilirim. Rousseau'nun insanlar ve hayat üzerine düşüncelerini, yaşadıklarından kendisine çıkardığı dersleri içeren ve bunları adeta kendisine ve insanlığa bir not olarak düştüğü bu kitapta, hayal kırıklığına uğramış, bütün güzel duyguları ve iyi niyeti defalarca suistimal edilmiş bir adamın gözünden bakıyorsunuz hayata. Bu öyle bir adam ki, artık insanlar onda kin duygusunu ve intikam alma isteğini bile bırakmamışlar. Hemen her cümlesinin altını çizdiğim bu kitap, benim başucu kitabım oldu. Bu kadar geç keşfettiğim için kendime kızmakla birlikte böyle güzel bir kitabı en nihayetinde keşfettiğim için de büyük mutluluk duyuyorum.
208 syf.
·1 günde·Beğendi·6/10
Bu kitap bana Dostoyevskinin Ezilenler kitabını hatırlatdı. Bununla birlikte Tolstoy ve Dostoyevskinin kitablarındaki benzerlikleri bir çok kez farketdim.
Babasının çok sevdiği ve ona ihanet ederek kendi aşkına yenik düşdüğü bir kız. Kitabı çok beğendiyimi söyleyemem.
176 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
Tolstoy her zaman olduğu gibi dini değerleri vurguladığı 5 hikaye yazmış, bize de okumak düşmüş. Her yaştan insan okuyabileceği için öğrencilere de tavsiye edebilirim. Özellikle ahlaklı olmanın din ile bir ilgisi olmadığına dikkatinizi çekerim. Genelde bunu kullanarak ahlaksızlıklarını gizlemiştir yüzyıllar boyu kötü ruhlu insancıklar.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ersin Yıldırım

Yazar istatistikleri

  • 1.746 okur okudu.
  • 48 okur okuyor.
  • 1.129 okur okuyacak.
  • 32 okur yarım bıraktı.