1000Kitap Logosu
Fakir Baykurt
Fakir Baykurt
Fakir Baykurt

Fakir Baykurt

Yazar
Çevirmen
BEĞEN
TAKİP ET
8.8
4.074 Kişi
12,1bin
Okunma
1.120
Beğeni
31,7bin
Gösterim
Unvan
Türk Yazar, Sendikacı
Doğum
Burdur, Türkiye, 15 Haziran 1929
Ölüm
Almanya, 11 Ekim 1999
Yaşamı
Fakir Baykurt (Asıl adı Tahir'dir) (d. 15 Haziran 1929, Burdur - 11 Ekim 1999, Almanya) Türk yazar, sendikacıdır. Çocukluğu Fakir Baykurt (Asıl adı Tahir'dir) Burdur'un Yeşilova ilçesine bağlı Akçaköy'de doğdu, Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber şu sözleri ile 1929 yılında haziran ortası olduğu varsayılmaktadır; "1929 doğumlu olduğum doğru. Ay, gün bilinmiyordu. Anamla konuştuk. Köyde orak mevsimi. Tarlada sancılanıp eve gelmiş. Haziran ortasıdır..." Tahir Baykurt'un annesinin adı Elif ve babasının adı Veli'dir. Doğduğunda ona savaşlarda vurulup geri dönmeyen Amcasının adı olan Tahir adı verilir. Tahir 1936 yılında Akçaköy İlkokulu'na başlar ve iki yıl sonra babasını kaybeder. Babasının ölümünden sonra dayısı Osman Erdoğuş tarafından Balıkesir iline bağlı Burhaniye köyüne götürülür ve orada dayısının yanında dokumacılık yapmaya başlar. II. Dünya Savaşı'nın başlaması ile dayısı askere alınır ve Tahir Akçaköy'e dönerek okula devam etme imkânı bulur. 1942 yılında ağır bir sıtma geçirir bu dönem aynı zamanda şiir yazmaya başladığı dönemdir. Köy Enstitüsü yılları İlkokulu bitirdikten sonra Isparta Gönen Köy Enstitüsü'ne yazılır. Köy enstitüsü yıllarında özellikle şiire olan ilgisi artar, kendini okumaya verir. Bu dönemde özellikle Türkçe'ye çevrilen klasikleri okur. Fakir Baykurt Köy enstitüsündeki yıllarını ve kendisine kazandırdıklarını şu şekilde anlatmıştır; "...Köy enstitüsü benim için olağanüstü bir fırsat oldu. İlkokulu bitirdikten sonra gidebileceğim başka hiçbir okul yoktu. Ailemin gücü yetmezdi. Ben okumak istiyordum enstitü benim gibi köy çocuklarını çağırıyordu..." "...Klasiklerin en iyi okuru enstitülü gençlerdi. Ceplerimizi ona göre yaptırırdık, kitap sığsın. Kız arkadaşlarımız koyun kuzu gütmeye giderken, torbaya azıkla birlikte kitap da katardı..." Bu yıllarda Bursa Cezaevi'nde olan Nazım Hikmet'in şiirleri ise gizli gizli yayılmaktadır. Tahir Baykurt da bu dönem Nazım Hikmet'in şiirlerini bulur ve gizli gizli okumaya başlar. "...Kitaplıkta Nazım Hikmet'in kitapları yoktu. Yasaklandığını öğrenince Çivril'in bir köyüne gidip onları buldum. Nazım'ın yedi kitabını kendi yaptığım defterlere kitap harfleri ile yazıp defalarca okudum." Köy enstitüsü yıllarında ilk şiiri Fesleğen Kolum Eskişehir'de çıkan Türke Doğru dergisinde çıkar. Edebiyata olan ilgisinden dolayı enstitüde de kitaplığın yönetimine seçilir ve daha fazla okuma fırsatı bulur. 1947 yılında Köy Enstitüleri ve Kaynak Dergisi'nde şiirleri çıkar ve bu yıllarda önce şiirlerinde daha sonra tüm yazılarında Fakir Baykurt adını kullanmaya başlar. Köy enstitüleri üzerindeki baskıların artması ile birlikte tüm enstitülere daha baskıcı yönetimler atanmaya başlar. Bu dönemde enstitüler daha önceki bir çok özelliğini yitirmeye başlarken eski öğrencilerin yaşam alışkanlıkları da bu yeni yönetimlerce sorun olmaya başlar. Fakir Baykurt da yeni atanan müdürle sorunlar yaşar ve defalarca kovuşturmaya maruz kalır. Ancak 1947 yılında Köy enstitüsünü başarı ile bitirir ve Yeşilova'nın Kavacık Köyü'ne öğretmen olarak atanır. Öğretmenlik ve yazarlık yılları 1951 yılında ölene kadar birlikte olacağı Muzaffer Hanım'la evlenir. Bu yıl ayrıca körbağırsağı patlar ve iki kez amelliyat olur. Öğretmenliği Dereköy'e aktarılır. Üzerindeki baskılar devam eder, savcılıkça evine baskın yapılır ve koğuşturma geçirir. 1953 yılında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’ne girer ve bir sene sonra bu sefer Gayret Dergisi'nde çıkan bir yazısı nedeni ile yargılanır. 1955 yılında Gazi Enstitüsü'nü de başarı ile bitirirerek Hafik'de açılan ortaokula atanır. Aynı yıl ilk kitabı olan Çilli yayınlanır. 1957 yılında askere alınır ve Ankara Piyade Yedek Subay Ortaokulu'na öğretmen olarak atanır. İlk kızı Işık da bu yıl dünyaya gelir. 1958 yılında ilk romanı Yılanların Öcü Cumhuriyet Gazetesi'nin açtığı Yunus Nadi Roman Ödülleri'nde birinci olur. Ancak roman nedeni ile hem Baykurt hem Cumhuriyet koğuşturma geçirir. Baykurt bu dönemden sonra Cumhuriyet Gazetesi'nde yazmaya başlar. Askerlikten sonra Şavşat Ortaokulu'na öğretmen olarak atanır ve ikinci kızı Sönmez dünyaya gelir. Yılanların Öcü adlı romanı da Remzi Kitapevi tarafından basılır. Ardından Köy ve Eğitim Yayınları tarafından Efendilik Savaşı adlı kitabı yayımlanır. Cumhuriyet'teki bazı yazıları yüzünden öğretmenlikten alınıp Ankara'da Milli Eğitim Bakanlığı Yapı İşleri Bölümü'nde görevlendirilir. Sürüp giden yazıları ve Yılanların Öcü romanı yüzünden Bakanlık buyruğuna alınarak cezalandırılır. Altı ay açıkta kaldıktan sonra 27 Mayıs 1960'da Ankara İlköğretim müfettişliğine atanır ve aynı yıl Efkar Tepesi adlı kitabı basılır. 1961 yılında yazarın Yılanların Öcü adlı romanı tiyatroya ve filme uyarlanır. Tiyatro gösterimi yasaklanır, film ise ancak Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'in konuya el koyması ile gösterime girer ancak filmin gösterimi sırasında olaylar çıkar. Bu yıl ayrıca yazarın Onuncu Köy, Karın Ağrısı, Irazca'nın Dirliği kitapları yayımlanır. Bir sene sonra yazarın oğlu Tonguç dünyaya gelir. Baykurt Amerika'ya giderek, Bloomington'daki Indiana Üniversitesi'nde göze kulağa hitap eden ders araçları ve yetişkinler için yazma öğrenimi görür. 1963 yılında yurda dönerek Ankara İlköğretim müfettişliği görevini sürdürür. Onuncu Köy Bulgarca'ya çevrilir ve kitapları Bulgaristan'da Türkçe olarak da basılır. Yılanların Öcü ile Irazca'nın Dirliği de Almanya'da, "Die Racheder Schlangen" adıyla basılır. Yılanların Öcü Rusça'ya çevrilir. Türkiye Öğretmenler Sendikası 1965 yılında TÖS'ün kuruluşuna katılır ve genel başkan seçilir. 1966 yılında İlköğretim müfettişliğinden uzaklaştırılarak yeni kurulan Milli Folklor Enstitüsü'nde uzman olarak atanır. Kaplumbağalar ve Amerikan Sargısı romanları yayımlanır. 1967 yılında Onuncu Köy adlı eseri de Rusça'ya çevrilir. Yazıları ve TÖS'teki çalışmaları yüzünden sık sık kovuşturma geçiren Baykurt Gaziantep'in Fevzipaşa bucağına sürülür. TÖS "Devrimci Eğitim Şurası"nı düzenler. Bir yıl sonra da TÖS "Büyük Eğitim Yürüyüşü"nü bir sene sonra da "Genel Öğretmen Boykotu"nu düzenler. Bu faaliyetlerinden sonra tekrar görevden alınarak bakanlık emrine alınır ancak Danıştay kararı ile görevine geri döner. 1970 yılında Fevzipaşa'dan Ankara'ya Ortadoğu Teknik Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Yayın Müdürlüğü görevine getirilir. Anadolu Garajı ve Tırpan kitapları yayımlanır. Tırpan ve Sınırdaki Ölü ile TRT Ödülleri'ni kazanır. Ardından Onbinlerce Kağnı adlı kitabı yayımlanır. Sıkıyönetim yılları 1971'de ordunun yönetime el koyması ile başlayan sıkıyönetim döneminde Baykurt iki kere gözaltına alınır. Aynı yıl Tırpan ile Türk Dil Kurumu Ödülü'nü kazanır. Kitaplarının yeni basımları yapılırken yazar askeri tutukevinden Ankara Merkez Cezaevi'ne aktarılır. 1973 yılında Can Parası ve Köygöçüren basılır. Baykurt'un yurt dışına çıkışı da yasaklanmıştır. 1974 yılında İçerdeki Oğul basılır. Keklik romanını yazar. Can Parası ile Sait Faik Ödülü'nü kazanır. Askeri Yargıtay'da TÖS Davası'ndan beraat eter. Sınırdaki Ölü ve Keklik kitap olarak basılır. 1976 yılında Sakarca basılır. Emeklilik Yılları Sosyal Sigortalar Kurumu'ndan emekli olan Baykurt Madaralı Roman Ödülü'nün kuruluşuna yardımcı olur. 1977 yılında İsveç'te öğretmen yetiştirme çalışmalarına katılır ve Yayla romanı basılır. Frankfurt Uluslar arası Kitap Fuarı'na katılır ve Almanya, Hollanda ve İsviçre'ye geziler yapar, göçmen işçilerle iletişim kurar. 1978 Yılında Sakarca sahneye uyarlanarak İstanbul Şehir Tiyatroları'nca oynanır. Kara Ahmet Destanı ile Orhan Kemal Ödülü'nü kazanır ve Kültür Bakanlığı'na danışman olur. 1979 yılında Tırpan adlı eseri de tiyatroya uyarlanır. Devlet Tiyatrosu tarafından İzmir, Ankara ve Antalya'da oynanır. Baykurt, göçmen işçi konusunu incelemek üzere tekrar Almanya'ya gider. Duisburg şehrinde yaşamaya başlar. Yandım Ali kitap olarak basılır. Bu dönemde ODTÜ'de öğrenci olan oğlu Tonguç da tutuklanır. 1980 yılında Tırpan İstanbul Şehir Tiyatroları'nca da sahneye konulur ve iki mevsim oynanır. Tırpan'dan ötürü Baykurt ve Taner Barlas, "Avni Dilligil En Başarılı Yazar" ödülü kazanırlar. Suna Pekuysal da "En Başarılı Oyuncu" seçilir. Rur Havzası'nda Türk işçi çocukları için başlatılan RAA programında görev alır ve bir İngiltere gezisi yapar. Kızı Işık da bu yıl tutuklanır. Baykurt, Taner Barlas ve oyunda rol alan sanatçılar "İsmet Küntay Ödülü" kazanırlar. Tırpan'daki oyunu nedeniyle Suna Pekuysal "Ulvi Uraz Ödülü"nü kazanır. 1981'de "Sakarca" İsveç'te çizgi film yapılır ve Macarca'ya da çevrilir. DDR'de bir inceleme gezisi yapar. Öyküleri Gürcistan'da da kitap olarak basılır. "Kaplumbağalar" filminin senaryo çalışmalarına katılmak üzere İsviçre'nin Neuchatel şehrine gider. Almanya'daki göçmen işçilerin yaşamını konu alan öyküleri "Gece Vardiyası" adıyla basılır. İşçi çocuklarının yaşamını dile getiren öyküleri de "Barış Çöreği" adıyla basılır. Kitaptan yapılan seçmeler Almanya ve Hollanda'da iki dilli olarak yayımlanır. 1983 yılında "Yüksek Fırınlar" kitap olarak basılır. Oğlu Tonguç'la birlikte Sovyetler Birliği gezisi yapar. Moskova, Bakü, Batum ve Leningrad şehirlerine ve Yasnaya Poliana'ya giderek Tolstoy'un Yurtluğu'nu ziyaret eder. 1984 yılında Berlin Senatosu Çocuk Yazını Ödülü'nü kazanır. Gece Vardiyası ve Kara Ahmet Destanı Almanca, Yılanların Öcü ile Irazca'nın Dirliği Bulgarca basılır. Türkiye'de "Barış Derneği İkinci Davası"nda sanık olarak aranır. 1985 yılında Gece Vardiyası ile Alman Endüstri Birliği BDI'nin Yazın Ödülü'nü alır. Dünya Güzeli ve Saka Kuşları adlı Kitapları Türkçe ve Almanca olarak basılır. 1986 yılında Duisburg'ta öğretmenliğe başlar ve yurt dışında oluşan Türkiye Aydınlarıyla Dayanıma Girişimi'nin yönetiminde görev alır. "Duisburg Treni" adlı eseri basılır. Kopenhag'ta Dünya Barış Kongresi'ne katılır aynı yıl Koca Ren basılır. 1987 yılında Keklik romanı 20 öyküsüyle birlikte Rusça’ya çevrilip basılır. Londra’ya bir gezi yaparak Highgate’te Karl Marx’ın gömütünü ziyaret eder. Aynı yıl aralarında birçok yabancı dile çevrilen kitabının da bulunduğu 19 kitabı Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Halikarnas Balıkçısı, Mihail Şolohov, Ernest Hemingway, İvan Gonçarov, Tolstoy, Gogol, Panait Istrati gibi yazarlarla beraber gerekçe göstermeden yasaklanır. Aynı yıl Sakarca adlı eseri de Hollandaca ve Almanca olarak basılır. Türkiye – Yunanistan Dostluk Gelişimi’nin Avrupa’da kuruluşunda görev alır. Tiflis’te İlaya Cavcavadze’nin 150’nci doğum yıldönümü konferansına katılır. 1988 yılında İçerdeki Oğul’u oyun olarak tekrar yazar. A. Çetinkaya ile birlikte Fridan Halvaşi’nin şiirlerini Türkçe’ye çevirir; Kitap Eninde Sonunda adıyla Almanya’da basılır. 1989 yılında Kuru Ekmek romanını yazar. İçerdeki Oğul, Amersfoort Halk Tiyatrosu’nda oynanır. Şiirleri de Bir uzun yol adıyla basılır. Moskova’ya yeni bir gezi yaparak Nâzım Hikmet’in evinde ve arşivinde çalışır. Baykurt ders vermeyi Pestalozzi Okulu’nda sürdürür. Şiirleri Hollanda’da “Vuurdoorns – Ateşdikenleri” adıyla basılır. 1991 yılında Ortaokul öğrencileri için, “KALEM – Schreiber” dergisini çıkarmaya başlar aynı yıl boynundan bir ameliyat geçirir. 1992 yılında, bugün Literaturcafé Fakir Baykurt adıyla varlığını sürdüren Duisburg Edebiyat Kahvesi'ni kurar. Bir Uzun Yol’un Almanca’sı “Ein langer Weg” adıyla çıkar. Yazar bu yıl bir de Çin gezisi ertesi yıl da Avustralya gezisi yapar. 1995 yılında Almanya’da öğretmenlik yaptığı çalıştığı Pestalozzi Okulu’ndan emekliye ayrılır. Öykü Kitabı bizim İnce Kızlar basılır ve 7 kitaptan oluşan Özyaşam öyküsünü bititir. 10 Mart'ta Devlet Tiyatroları Opera ve Balesi Yardımlaşma Vakfı tarafından “Fakir Baykurt’a Saygı Gecesi” düzenlenir. Bu yıl Yarım Ekmek romanı da yayımlanır. 1998 yılında Telli Yol öykü kitabı ile birlikte, “Özyaşam” dizisinin ilk cildi “Özüm Çocuktur” yayımlanır. Gezi yazılarının bir bölümünü Dünyanın Öte Ucu (Avustralya Gezi İzlenimleri) adıyla yayımlanır. Benli Yazılar deneme kitabıyla birlikte “Özyaşam” dizisinin ikinci ve üçüncü ciltleri (Köy Enstitülü Delikanlı; Kavacık Köyünün Öğretmeni) çıkar. 1999 Nisan genel seçimlerinde Özgürlük ve Dayanışma Partisi İzmir milletvekili Adayı olur. 11 Ekim 1999 Pazartesi günü tedavi gördüğü Almanya’da Essen Üniversitesi Kliniği’nde pankreas kanserine yenik düşerek ölmüştür.
Ayfer
Eşekli Kütüphaneci'yi inceledi.
147 syf.
·
4 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
sadece kitap... gerisi teferruat...
Bir süredir çoğunluğu yabancı yazarlardan oluşan kitapları okumaktan dolayı bu kitap bana tokat gibi geldi. Hani vursan yerinde gül açar deriz ya, tam deyim yerindeyse ; bu hissi yaşadım. Buram buram Anadolu havası içime işledi. Yer yer şive, beyitler, dörtlükler ve hatta bölüm bölüm anlatılan hikayenin başlığına yapılan süslemeler bile bize ; işte tam olarak bir Türk 'ün, türklüğe, kitaba, Anadolu insanına önem veren bir eseri dedirtiyor... Yazmayı, okumayı, kitabı, öğrenme ve öğretmeyi seven yazar Baykurt zamanın köy enstitülerinden çıkma bir öğretmen olması, onun neden bu sevdası sorusuna en net cevap olacaktır. Ama bu ülkenin ; güzellikleri ters düz etmesindeki başarısı gün gibi aşikar. Yazarımız enstitüler dönemine dair, "yarısı cennet, yarısı cehennemdi benim için" ifadesini kullanmıştır. İnsanlar bilinçlendikçe, sanata, bilime daha çok özen ve önem verdikçe ; bu durum bazı kesimlerce hiç de hoş karşılanmadı ve köy enstitüleri yıkıldı!... Sorgulayan bireyleri kabul etmek yürek işi! Kitaba dönecek olursam ; gerçek bir hikaye olması, geçmişi, şimdiyi, geleceği öngören satırlar, ve buna istinaden yürekleri dağlayan buruk bir kitap olarak okuyor insan. Ama hemen öyle karamsar olmayalım lütfen, çünkü ben Mustafa Güzelgöz olsaydım. Benim de bir eşeğim ve yolu engebeli yollarım olsaydı, adım adım, harfiyen o yolda gider ; hatta bir yere varamayacağımızı dile getirerek, " Ne yapacaksın bu kadar okuyup" diyen zihniyetlere karşın ; yolumuz, çeşmemiz yok hayıflanmalarına göğüs gererek, bizim Eşekli Kütüphaneci'nin dediğiyle karşılık verirdim o ağızlara. ¶¶ Eğer kitaplığınız olursa, yolunuz, köprünüz, çeşmeniz de olur. ¶¶ #138694025 Bizim pos bıyıklı demiş ya hani, "ben bu kulaklara göre ağız değilim" diye. Bizim has Anadolu insanı Güzelgöz de o ağızlardan çıkan sözlere kulağını amade etmemiş; ne mutlu ki... Kitap, Mustafa Güzelgöz ağzından, anlatılıyor. Hikayesini bizzat tüm iç sesi, tüm zorluğu ve güzellikleri birinci ağızdan aktarıyor, ta ki Bir zamanlar atalarının Ürgüp 'ten çıkarılan Dimitrios'la karşılaşıncaya kadar tabi. Güzelgöz anlatıyor Dimitrios not alıyor. 6 çocuğu olan Mustafa Hanefi çiftinin o misafirperver tavırlarıyla 7.çocukları olarak kabul ediyorlar Dimitrios'u. Ülkemin güzel insanlarının yanı sıra fesat olanlar da yok mu(?) sanıyorsunuz. Kasadan çürük elma çıkmaması mümkün değil tabi. Hiç Yunan-Türk bu kadar samimi olurmuymuş muş muş'lar... Ama Güzelgöz ailesi, hatta ailenin reisi o kadar yaşanmışlıktan sonra bununla baş etmesini elbet bilir. Hikayesinin ayrıntılarını okuyucuya bırakarak, kitap okumanın önemini, bizim kitaplara olan merakımızı bir nebze de olsa hislerimle aktarmak isterim. Kitabı okurken tesadüfen karşıma çıkan merhum Cem Karaca'nın sözleriyle başlamak isterim, " 287 yıllık bu rötardan dolayı mı acaba, sizler, ben, hepimiz kitaba karşı bu kadar az meraklıyız. Ne dersiniz? “ Kütüphane deyince aklımıza" kitap" gelir değil mi? Kitap deyince de "matbaa" gelir. Ve matbaayı ilk "Johan Gutenberg" in Almanya 'da bu işi ilk kurmasından tam 287 yıl sonra bize ulaşmasını "İbrahim Müteferrika" adında bir zatın gayretleriyle gerçekleştirilmiş. Yani merhumun demesiyle " bu kadar rötardan dolayı mıdır (?) bizim kitaplara verdiğimiz bu az değer! Güzelgöz, çocuklar, kadınlar kitap okusun ki ufukları açılsın istemiş. Kendilerini tanısınlar, devleti bilsinler, topraklarını bile nasıl ekmesini öğrensinler diye, hiçbir hava koşulu gözetmeksizin eşeğiyle ince ince not alarak kitap götürmüş civar köylere... O zamanlarda değiliz artık. 287 yıllık rötar açığını kapatacak üstün teknoloji, imkanlara sahibiz. Okumak doğuştan mı, sonradan mı der bizim Kütüphaneci... Ne fark eder?! Sonuç odağında o kitabı okuyup benimseyip veyahut reddedip sorgulamayı öğrendiğimizde tüm bu yaşanılmış zorluk ve imkansızlıkları çekenlere karşın bir borcumuzu ödemiş olmaz mıyız?!.. Çok okur var, okuduğunda asla bir çıkarım sağlamayan, bunun ne değeri vardır ki... Aslolan sadece okumak değil, kitap sayfalarındaki puntolara göz atmak değil! Bir gün anlar mısınız beni, Mustafa Güzelgöz 'ü, Cem Karaca' yı, yazar-şairleri... Al bir kitabı, gerçekten okunulduğunda kitap sevgisi aşılayacak bir kitabı, mesela Eşekli Kütüphaneci kitabı neden olmasın. ;)) Yoldan geçen bir vatandaşa uzat. Okuyacağına inandığım için sana hediye etmek istiyorum de. Ben yaptım bunu bir gün... Okudu mu bilmiyorum. Ama başka zaman bir çocuğa kitabı verdim. Oku haftaya anlat dedim. Hani biz biraz bu fırının ekmeğinin hasını yemişiz ya, lakin daha çok fırının da ekmeğini yiyeceğiz, işte oturduk tartıştık; sözlü inceleme yaptık beraber... Şimdilerde "Ayfer abla sen olmayınca bana kitap alan yok" diyor. Fark eder mi?! O artık bir kitap sever... Şimdi bu incelemeye şahit olan okurlar, bulunduğunuz yer kitap okuyanlarla çevrili. Yeter ki amacına uygun kullananı ara bul. Derdin sadece gerçek bir okur ile kitap istişaresi yapmak ise... Uzatmama lüzum yok diye düşünüyorum, anlamak isteyen, anladığını fark eden yeterli bu okura. Diğer kesimi fark ettiğimde, bana ışık yaktıklarında onlara bildiğim, öğrendiğim, yapmak isteyip beraber tartışacağım tüm kitap muhabbetlerini sunmaktan büyük zevk duyarım. Lütfen bilinçli okuyalım. Zamanın insanlarının onca zahmetleri heba olmasın... #138682621 #138693667 Sevgili Sunay Akın 'ın Eşekli Kütüphaneci ile ilgili ufak bir videosunu da buraya bırakıyorum. youtu.be/JK1tQPHfLlw Okur kalın...
Eşekli Kütüphaneci
9.0/10
· 2.681 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
9
182
Seda Bera
Özüm Çocuktur'u inceledi.
322 syf.
ÖZÜM ÇOCUKTUR...
"Ben okuma üşengeciyim, kitabı bana tek cümle ile anlat" diyen okurlar için hemen minik bir giriş yapıp, kendilerini çok yormak istemiyorum. "Özüm Çocuktur", Anadolu'nun bağrından kopmuş, lakin o bağırla bağlarını hiç koparmamış, onurlu, asil bir Türk aydınının hayat hikayesinin ilk dönemini, kendi ağzından bize aktarmış olduğu 8 ciltlik özyaşam öyküsünün ilk kitabıdır. Şimdi gelelim, ben gibi uzun inceleme okumayı seven, içerik hakkında biraz daha detay isteyen okurlara. Savaşlardan çıkmış ülkemiz vatandaşlarının yorgunluğu, yoksulluğu ve hastalığı ile ekonomik düzendeki değişmelerin sebebiyet verdiği buhranlar, aydınlar üzerindeki baskı politikası, kayırmacılık, yandaşlık ve de siyasi özgürlüklerin kısıtlanması gibi etkenler edebiyatımızda, gerek şiir, gerek roman, gerekse öykü alanında yepyeni bir kuşağın oluşumuna zemin hazırlamıştır : Sadri Ertem, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Aziz Nesin gibi isimlerle başlayıp, süregiden toplumcu gerçekçi edebiyat kuşağı...Bir diğer yandan, tek partili dönemin, 1940'lı yıllarda başlattığı Köy Enstitüleri Hareketi, Türkiye'nin aydınlanma ve gelişmesine ciddi ölçülerde katkılarda bulunmuştur. 1950 sonrası yıllarda ise bu köy enstitülü yazarların, Mahmut Makal ve Fakir Baykurt öncülüğünde bu kuşağa dahil olduklarını görmekteyiz. Ve ben de şimdi burada adını andığım isimlerden Fakir Baykurt'u büyük bir aşkla, şevkle ayrı bir kenara çekmek ve Özüm Çocuktur kitabı bağlamında iki kelam etmek istiyorum...Baykurt'un kendi söylemi ile bu eser, minik Tahir'in Fakir olma sürecini okura sunuyor. Şimdilerde Burdur ilinin Yeşilova ilçesi'ne bağlı olan (o zamanlar Denizli Acıpayam'a bağlı) Akçaköy'de 1929 yılının sıcak bir yaz gününde dünyaya gelir Tahir. Günü tam bilinmeyen bu doğum, anası Karaalilerin Elif'in tabiriyle "arpaların yolunduğu'' güne tekabül etmektedir. Gününü hatırda tutamayınca öyle alalade bir kadın zannetmeyin Elif'i. Okuyarak tanıdığım en güzel, en fedakar, en cefakar, en disiplinli, en anaç analardan biri olarak hafızama çoktan kazındı kendisi. Babası Dütçelerin Kara Veli'ye gelecek olursak...Yemen, Balkan, Cihan, Kurtuluş Savaşı derken, gidenlerin büyük çoğunluğunun dönmediği, dönenlerin ise ya ruhsal ya bedensel bir araz ile döndüğü dönemde, tam tamına on dört yıl askerlik yapmış bir adam. Çocuklarına, bilhassa Tahir'e karşı oldukça ilgili, hevesli, sevgi dolu bir baba. Savaşta şehit düşen kardeşinin ismini vermiş oğluna : "Öldü Tahir, doğdu Tahir! Bu oğlumun adı da Tahir oluversin gali!" Yokluk, yoksulluk, sefalet dizboyu. Ama köy şartları da malum, ekmeğini taştan, topraktan çıkaran bir aile var karşımızda. Varları yokları bir çift öküz, birkaç koyun, bir eşek, üç beş tavuk ki o dönem bunlar beş para etmiyor. Toprakları var sözde ama asıl sahip devlet! Bizzat kendisi anlatıyor Baykurt'un.. "Hasadın sonunda yarısını beyler böler, kala­nıyla devlet ortaklaşırdı. Onda birini parasız pulsuz alırdı: Ofis hakkı diye bir "hak"tı bu. Cumhuriyet kurulunca aşar denilen tahıl vergisi kalktı güya. Cephelerde savaş var, asker aç diye devlet kimi zaman daha çok alıyor. Varsıl yoksul ayırmadığı gibi, az yoksul, çok yoksul da ayırmıyor". Tüm şartlara rağmen, Elif Ana, ocağın üstünden hiçbir öğün eksik etmiyor kaynayan kazanını. Sınırlı da olsa un, yumurta geçiyor eline, olmadı sac üstünde bir yumurta sıdırıp, dürüyor yufka nın arasına, altı çocuk bayram ediyor. İlk acıyı, ilk sevdiceği Ümüş'ün ölümüyle tadıyor Tahir. Babasının, bin para başlık parası istense dahi muhakkak oğluna almaya söz verdiği güzel Ümüş. Bir süre kendine gelemeyen Tahir, ardından babasının kağnıdan düşmesi sonucu ölümüyle karşı karşıya geliyor ama ağlamıyor, yıkılmadım ayaktayım halleri...Yetimliğin verdiği sahipsizlikle, kendini okutma sözü veren dayısının peşinden Burhaniye'ye gider ve bu gidiş onun yetmiş yıllık hayatındaki ilk sürgünü olur... Dayı denen zat, okula göndermek şöyle dursun, en ağır işlerde çalıştırıyor öz yeğenini, dokumacılık mı dersiniz, kaçak odunculuk mu, eşek eşliğinde kilometrelerce mesafeden su taşımacılığı mı? Ya da ateşte kızdırdığı ocak maşasıyla, el kadar bebenin kolunu bacağını dağlaması mı? Suçu ise evdeki şeker torbasından bir avuç şeker yemek! Ah dedim yavrum, ah sahipsizim, ah yetimim... Derken dayının askere alınması ile kazanılan özgürlük! Okuma aşkının her geçen gün daha da artması, köyde birleştirilmiş sınıflarda eğitim, şiire merak, öküz çobanlığı, tarlada tapanda anneye yardım...Özünü özde bulmuş Fakir Baykurt. En çok savaşlardan bir de sancılardan öldü köylülerim, diyor. Oldukça saf, temiz bir çocukluk...İyiyi, kötüyü, doğruyu, yanlışı yaşayarak, tecrübe ederek öğrenmiş. Karşısındaki kim olursa olsun, haklı olduğu hiçbir durumda boyun eğmemiş. Yaşadığı her anıdan bir öykü, bir roman üretmeyi de ihmal etmemiş. Sevgili Orhan Kemal’in bir savını çok beğenir ve desteklerim ben. Türü ne olursa olsun bir edebiyat eserinin öz ve biçem olarak çözümlenmiş olması gerektiğini savunur kendisi. Buradaki öz'den kastı, ''neden bunu yazıyorum, okura ne vermeyi amaçlıyorum?" sorusuna; biçem' den kastı ise "Bunu nasıl yazmalıyım?" sorusuna cevap verebilmek. Bu iki sorunun cevabı da yazarın zihninde açıklığa kavuşuyorsa, o vakit atılan taş, hedef alınan kuşu vurmuş demektir. Fakir Baykurt da, bir otobiyografi olmasına rağmen bu eserinde öz ve biçem konusunu tam layığıyla halletmiş. Her ne kadar, benim edebi gerçekçilik kriterim, yaşanmışlık değil yaşanabilirlik olsa da Fakir Baykurt, 'Gerçekçi bir yazar, en iyi bildiğini yazmalıdır' felsefesinden yola çıkarak eserlerinde hep köyü, köylüsünü ele almış. "Özüm Çocuktur" aracılığıyla, daha çocuk yaşlardan kötülükle, ahlaksızlıkla, namussuzlukla, bayağılıkla ettiği mücadeleye tanıklık ettiğimiz Baykurt, bir yandan kendini anlatırken bir yandan da dönemin Türkiye'sini bizlere yansıtmayı ihmal etmemiş. Sosyal sınıfların farklılıklarını, adalet sisteminin bozukluğunu, gelir dağılımındaki eşitsizlikleri, güçlünün güçsüzü sömürüsünü, eğitim ve sağlık hizmetlerinin yetersizliğini, toplumsal düzenin çarklarını ve bu çarkların devinimini gün ışığına çıkarmış. Kullanılan dile de değinecek olursam...Kitap çok fazla diyalog içermediği için, klasik Baykurt roman ve öykülerinde alışık olduğumuz yerel ağızların kullanımı çok yoğun değil. Lakin ara ara, anne ve babasının konuşmalarında, başarılı bir stilizaston örneği olarak bir miktar mevcut ki bu da okurun damağında eşsiz bir lezzet bırakıyor. Bir parantez açarak, kişisel olarak edebiyatta hakkıyla yapılmış şiveli anlatımları çok ama çok sevdiğimi belirtmek istiyorum. Şive taklidinin, anlatım ifadesine güç kattığına inancım tam. Zaten köyü, köylüyü anlatan bu çizgideki eserlerde düz bir anlatım, duru bir İstanbul Türkçesi bekleyenler, toplumsallıktan henüz nasiplenmemiş demektir nazarımda... Vesselam, usta yazmış efendim, kendi ekseninde insanı, insanlığı, insan sevgisini anlatmış. Yurdunu, yurttaşlarını baştacı etmiş. Çünkü çocuk yaşlarda bellemiş ki; yurdunun ve yurttaşının mutluluğu demek kendi mutluluğu demek! Yazmayı görev bilmiş, öğretmeyi kutsal saymış. O bunca emek verince bize de okuyup, feyiz almak, onun değerlerinden nasiplenmek düşmüş...
Özüm Çocuktur
9.1/10
· 67 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
5
73