Ferda Keskin

Ferda Keskin

Çevirmen
8.5/10
69 Kişi
·
252
Okunma
·
1
Beğeni
·
44
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
256 syf.
·2 günde·10/10
Makyajsızdır bu güzel çehreler
Yüzlerini sen pudrasız bırakma Allahım
Ya kaldır şu FaceSwaplarını
Ya fondotensiz bırakma Allahım..

Toplanın ey Goriot Baba’nın kızları,siz de Laios’un şişikliği kollarına vurmuş dar t-shirtlü oğulları.Bu kitap size inmiş İncil’dir.Gelin okuyun,topluca okuyun ve resmini instagrama Brazil Santos’la beraber atmayı unutmayın.Siz ki toplu(pardon kolektif kelimesini daha çok seversiniz) eylemleri çok seversiniz.Siz ki biribinizi taklid ederek farklı olduğunu zanneden aslında klonlanmış bir tek hücreliden ileri gidemeyen şuursuz bir yığınsınız.Tanrı artık helak etmiyor,kitap yollamıyor,kitap yazacak zekalar yolluyor.Gelin dinleyin bu akademik peygamberin,makine gıcırtısını benzeyen çığlıklarını…

Okuyun ister yaradan rabinizin adıyla okuyun,ister maymunlarınızın ya da putarınızın adıyla okuyun.Bu kitap size inmiş İncildir..Bu kitap sizin kötülüğünüzün aynasıdır.Sizin makyaja ve protein tozlarına ve hatta serenay Sarıkaya pantolonlarına harcadığıklarınızın akıttığı kanın,yeşerttiği,kökleştirdiği yoksulluğun ağır bilançosudur..Dizilerin size al,illede al,kesinlikle al dedikleri şeylerin sizin nasıl ruhunuza Faust’tan daha ucuza sahip olduğunun resmi ve bilimsel kanıtıdır.Siz ki “kirlenmek güzeldir” diye diye kendinizi lağım sularıyla yıkayıp sonra o su da kendi bulanık silüetinize aşık olan bir avuç kepaze;akşamları nasıl da vatan kurtarıyorsunuz.Siz ki cırtlak sesinizin aksisedasını dinlete dinlete,aldığınız her ürüne burun kıvırıp bir yenisini alırken Afrikalı çocuğun açlık iniltilerini 5 hoparlörlü telefonlarıyla paylaşırken hiç ama hiç utanmıyorsunuz ya..Okuyun,okuyun da görün gerçek yüzünüzü.Evet bacağınız var,bacağınız her şeye kadir.Adonisleriniz sizi artemise kadar fırlatacak bir top ateşi kadar güçlü..Ve evet hayat sadece sizin için bir dış güzellik vizyonundan ibaret..Yüzsüzlüğünüzü örtmeye kaç kilo makyaj yeter..İçinizdeki boşluğu doldurmaya kaç kilo protein tozu?

Amacım hakaret etmek değil,genellemek de….Bu çağı görenlerin başka bir cehenneme ihtiyacı yok.Cehennem bu çağın,bu insanların,bu tüketim canavarlanının ta kendisi..Delirmek tek çözüm garantisi.Tımarhane kaçacak tek barınak..Deliremiyorsan,sürünürsün.Sistemi fark ettiysen dirhem dirhem çürürsün.Sokratesi öldüren rejim senin de sonunu hazırlar.İşte Tüketim Toplumu.İşte insanlığın binlerce yıl sonra ulaştığı distopya..(Çoğuna göre ütopya tabi) Makyaja harcanan milyar dolarlar,insanlar sefaletle boğuşurken,evleri yokken yapılan dini mabetler,saraylar..Beyninden fikir yerine kas fışkıran erkekler,zihinleri liposakşınlı kadınlar..Memur babalara çemkirerek alınan aplle marka telefonlar..Öğrenciyiz abi diyip,dolmuşa verilen 25 kuruşu hesaplayıp bir bardak Mocha’ya verilen 15 liralar..Sonra özgürlük narası altında aşkı kedi ve köpek gibi önüne gelen herkesle çiftleşmek zannedip kirleten şuursuz yığınlar..Ve seküler Müslümanlar,US POLO marka türbanlar..Küçümseyici bakışlar,cool hareketler,vicdansız bir nesil..Uydurma,yapmacık Hümanizm oyunları..Bu kitap sizi anlatıyor.Sizi bak üstüne basa basa söylüyorum başkası değil.Siz ki sizi anlatan şeyleri çok seversiniz.Herşeyin ambalajına bakıp ona göre alırsınız.Alacağınız kitabı dahi içeriğine göre değil kapağına göre seçersiniz.Vitrinler zihininizin pusulasıdır,reklamlar navigasyonunuz,diziler aynalarınız..Okuyun bakalım anlayabilecek misiniz? Bu Fransız size kibarlar aleminden, champs elysees’ten seslenmiyor olsa da Loreal Paris’i çağrıştırıp belki kendini satın aldırabilir..Kim bilir..Okumazsınız,ben de kime ne anlatıyorum..5. sayfada ayy ilerlemiyo yhaa.s Bu kitabı yazan adam delirmiş diyeceksiniz..Sakın ha uyanmayın bilmek lanettir,cehalet mutluluk…

Tüketim Toplumunu tarif etmeme gerek yoktu aslında.Edemedim de zaten.Elimde büyülü sözcükler yok..Cemil Meriç var bakalım ne diyor;

ONLAR SÜRÜ YAVRUM

Kervanlar geçiyor uzaktan, yollar sisli, ufuk görünmüyor. Faust meçhulü sattı Şeytana. Olmayanı sattı. Yıldızlara tırmanan bir merdi-ven hayat, bir ucunda madde, âciz ve hantal; bir ucunda, Tanrı.
Onlar sürü yavrum. Zincirlerinden başka kaybedecek neleri var? Karanlıktan geldiler, karanlığa gidiyorlar. Ummandaki dalgalar gibi sayısız. Tarihi yok bu sürünün. Macerası yok. Yıldızlara tırmanan merdivenden habersiz. Yürüyen, esneyen, tepinen ve öğrendiği sesle-ri tekrarlayan uzviyet. Kafanın vecdinden habersiz. Bu sarhoş karna-val alayını yıldızlar, yüzbinlerce yıldız, kayıtsız bakışlarıyla seyredi-yor. Hepsinin hayatı üç kelimenin içinde, hatta bir kelimenin: yaşamadılar. Kaya nasıl beyin olmuş, bilen yok. Yapma çiçek gibi ür-permeyen, kokmayan, yaşamayan milyonlarca, milyarlarca beyin var. Bu kervanın arkasından koşma çocuğum! Onların yöneldiği iklimler-de sam yelleri eser kış yaz. Sarayları çingene çadırından daha sevim-sizdir. Ne yapsınlar? İsa, "onları affet Allahım" diyordu. Onlar mı Alla-hı affetsin, Allah mı onları?

Peki bizim satacak bir şeytanımız var mı? Peki satacak bir ruhumuz? Satacak ve alınacak aşklarımız,iş gücümüz,emeğimiz,dostluklarımız var..Her şey bir Pazar malzemesi.İsmet Özel’in dediği gibi;”Biz şehir ahalisi üstü çizilmiş kişiler….”
Biz kazanılmadan kaybedilmiş istikbalin elinde telefonla bekleyen ve çiçeği böceği,doğayı ve insanı yalnız orada bilen bir nesiliz.Sokakta değil,telefonda çocukluğunu geçiren.Ağaca beş dakika bakan insanın psikiyatrik olarak hasta sayılacağı ama telefonlarla saatler geçirince normal birey statüsünde yer alacak bir nesil.Aptallığın zeka,Dehanın ise delilik sayılacağı bir nesil…
İzninizle bu anlamsız yazıyı yazdıktan sonra ben delirmeye gidiyorum.Siz de telefonunuza dönün ya da siz de delirin,izin verirlerse tabi..


Bataklıktan göklere süzülen bir tarla kuşu gibi kasıklarıyla düşünen ve göbekten aşağısıyla yaşayan bu azgın hergele sürüsünden uzaklaşmaya bak. Yoksa gübresin, leş gibi gübre.
(Jurnal, Cemil Meriç)

Sömürgecilikten bu yana, farklı olanı ve "öteki"ni yok etmiş olan Batı, artık "aynı"nın aynasında, kendi kendinden üreyen ve türeyen cinsiyet ve zihniyetleriyle birbirinin kopyası olan bireylerin dünyasıdır. Artık "öteki cehennemi"nde değil, kendi cehenneminde yaşayan bu insanın bir diğerinde keşfedebileceği hiçbir şey kalmamıştır; çekici tek şey nesnelerdir...

Kötülüğün Şeffaflığı/Jean Badrillard
256 syf.
·8/10
Hani "İnsanların ürettiği robotlar bir gün insanlara hükmeder mi?" sorusu vardır ya...İşte kitabın ana mantığı da buna çok benziyor. İnsanların ürettiği nesnelerin insanlara hükmetmesi, insanların bu tüketim çılgınlığı içinde kaybolması işlenmiş. Doğal ihtiyaç olmadığı halde size ihtiyaçmış gibi sunulan, reklamlarla, AVM'nin ışıltılı güzellikleriyle gözünüzü boyayan bu ürünler çağımızın yeni virüsü.

Çirkinlik satılamayacağı için allanıp pullanan, illüzyon ile cilanan ve sahte güzellik yayan ürünler ve belki de bunu bu kadar içselleştirdiği için önce insanın özüne değil dış güzelliğine bakarak ilişkiler yaşayan gösteriş budalaları türedi.

Bir bolluk var görünüyor çünkü zararları hesap etmek zor. Çevre kirliliği, rekabet etmek için sürekli kendini yenilemesi gereken insanın hızla değişmesi neticesinde artan güvensizlik, psikolojik bunalımlar vesaire hep bolluk için ödediğimiz bedeller. Tüketirken tükeniyoruz.

Nesneleri kullanım değerine göre tüketsek bir yerde doyuma ulaşırdık. Mesela, suyu doyana kadar içeriz ama aldığımız üründe bir türlü doyuma ulaşamıyorsak o zaman statümüzü yükseltme hedefiyle hareket ediyoruz demektir. İşte çağımızın hastalığı da bu doymamak üzerine oluşturulan yaşamlar.

Sizi dışarıdaki olumsuzlukları dramatize ederek odanızda güvenli olduğunuza inandıran medya da insanların bireysel içe kapanıklığının baş sebebi. Belki de odamızın büyük bir simülasyonu olan AVM'ler bize bu nedenle bu kadar çekici geliyor. Reklamlarla ürünün kendisi değil onu tüketme hızı pazarlanıyor. ''Peki Zeki Müren de bizi görecek mi?'' repliğine gülerdik ama gerçekten artık televizyon da bizi izleyerek bizi yönlendiriyor. Çünkü tüketilmeli. Çünkü artık değerden kurtulmanın tek yolu moda yaratıp sonra çılgınca bu artık değeri yok etmek. Yoksulluğu bile yeniden üreterek kendi içinde kaybeden bir matruşka gibi duruyor sistem. Yoksulluğu ise büyüme ile yeniden ve yeniden üretiyor.

Yani sen kendini şımartmak amacıyla aldığın ürünle farklı olduğunu zanneden kardeşim, aslında kendini şımartmak için o ürünü alan milyonlarca insanla aynısın. Tüketim seni farklı değil tam da diğerlerinin bir kopyası yapıyor. Cem Yılmaz'ın Business Class yolcular için dediği ''Sana portakal suyu verirler, sen kendini lord zannedersin.'' tespiti tam senin için. Sistem sana ihtiyaç duyuyor çünkü senin yerine üretecek makineler var fakat senin yerine tüketecek kimse yok.

Kültür de bu hızlı tüketimden nasibini alıyor. Önceden tıpkı piramitler gibi kalıcı olması hedeflenen eserlerin yerini şimdi yapıp yıktığımız binalar gibi, fast food ürünleri gibi çabucak sıkıldığımız filmler, kitaplar, eserler alıyor. Yani kapitalizmin ve tüketim toplumunun kültürü de şekillendirdiği bariz. Kültürü sadece yaratmıyor. Onu revize de ediyor. Rejim programlarıyla bedenimizi, çiftlik evlerinde tatillerle nostaljiye olan özlemlerimizi revize ediyoruz. Aldığımız dergiler bile statü göstergesi. Özel kapağı olan ama 200 tane basılan kitaplar gibi. Özelse nasıl 200 tane oluyor? Çünkü hem sana özel hem de senin statündeki herkes kullanıyor.

Üretim sınırlıyken ihtiyaçlar sınırsız. Toplumda statü elde etmek için tüketim çılgınlığına düşerken psikolojik yoksullaşma yaşıyoruz. Ürünler, reklamlar aracılığıyla dinselleştiriliyor. Vücudunuzu koruyun, onu tanıyın yoksa hastalıklar oluşur diye Tanrı'nın cezalandırma mekanizmasına benzer göndermeler yapılıyor. Vücut fetiş hale getiriliyor ve sonrasında güzellik salonları, ürünleri vs. pazarlamak hiç de zor olmuyor. Artık fiziksel değil psikolojik ihtiyaçlarla, çevremizden geri kalmamak amacıyla yaptığımız tüketimle çevrelendik. Önceden arzı piyasa, talebi tüketici belirlerken şimdi hem arz hem talebi piyasanın manipülasyonuna bıraktık. Seçerek özgür olduğunu sanan liberal! Piyasa diktatörlüğü altında yaşıyorsun. Homo economicus değil yazarın ifadesiyle Homo psycho-economicussun.

Kısacası bizi farklı hissettirerek narsist bireyler haline getiren tüketim var. Peki ama narsistler ne yapar? Toplumdan farklı yerde konumlandırır kendisini. Ancak tüketim çılgınlığında toplumdan ayrı davranmıyoruz. Dışlanma korkusu hissediyoruz. Yani hem narsizm hem kolektivizm var. Sistem zıtlıktan besleniyor.

Ürünlerin kullanım değeri veya onun üretimindeki emek süreci önemsiz. Önemli olan onun göstergesi. Yani bir asıl işlevi bir de yan anlamları var. Üst sınıftaki birisi sadece sanatsever olduğu içi değil; kendisini diğer sınıflardan ayırmak için ünlü tabloları alıyor. Alt sınıflar mı? Onlar da çakmasını alıyor. Bizim ülkemizde ise üst sınıflar o kadar acınacak halde ki kendisini sanatla da değil lahmacuna Bodrum'da 70 Lira vererek ayrıştırıyor. Doyurmak amacı olan lahmacun böylece yeni bir anlam kazanarak tüketim nesnesi oluyor.

Boş zamanı harcama özgürlüğümüz bile yok. Üretime katılmak zorunda hissettiğimiz dünyada, en önemli özel mülkiyet olan zamanı bile kullanamıyoruz. Ancak para kazanmaktan feragat edebilecek durumdaysak karşılığında boş zaman satın alabiliriz.

Anladığım kadarını çok özet halde yazdım. Gelelim başka konuya. Kitabın dili çok ağır. Bu konulara ilgi duymuyorsanız uzak durun derim. Ama anlamadığınız yerleri tekrar tekrar okuyup pes etmezseniz çok ufuk açan bir kitap. Özellikle kadın ve erkeğin tüketim sürecindeki rolü ve kendilerine dayatılan yapaylıklarla bu rolü gerçek sanmaları harika işlenmiş. Toplumsal cinsiyet ve biyolojik cinsiyetin yanına piyasa cinsiyetini de eklemiş bir nevi.

Ayrıca kitabın sonunda bahsedilen ve para için suretini satan bir gencin hikayesini anlatan ''Praglı Öğrenci'' filmini de merak ettim. Acaba hepimiz para için kendisine yabancılaşan birer metaya mı döndük?
256 syf.
·3 günde·9/10
Akademik dili daha önce Baudrillard okumamış birisi için ağır olabilir. Bunun dışında yazarın değindiği noktalar içinde bulunduğumuz toplumu-kültürü anlamak için son derece önemli. Galbraith e atıflarda bulunarak ekonomik perspektiften bahsettiği 2. Bölüm mühim tespitlerin yapıldığı vurucu bir bölüm. Ayrıca kültür tüketimi ile değindiği ve kültürün artık kalıcı olarak üretilemeyeceğini söylediği bölümde yazar kültürün sanayinin üretimine nasıl girdiğini güzel analiz etmiş.
256 syf.
Jean Baudrillard, tüketim kuramını bu eserinde diğer yazarlardan farklı bir bakışla ele almaktadır. Baudrillard, burada sadece tüketim için tüketim üzerinde durmamakta tüketimin aynı zamanda sosyal sınıflara göre de fark ettiğini göstermektedir. Buna göre tüketilen mallar salt tüketim için tüketilmemekte aynı zamanda bu mallar ile toplum içerisinde belli bir konum kazanılmaktadır. Örneğin; herkesin işine yürüyerek gidebildiği kırsal bir kasabada sadece
prestij için her evin önünde araba bulunmakta ve zaten sağlığa uygun bir konumu olmasına
karşın varlıklı olanların aynı bölgede daha tepelik yerlerde ikinci bir evi olmaktadır. Tüketim
toplumunda herkes için zaten yeterince mal olmasına karşın gruplardan gruplara tüketim
alışkanlıkları fark etmektedir. Baudrillard da buna dikkat çekerek tüketimin herhangi bir özgür seçim değil, bir toplumsallaşma süreci sonucu oluştuğunu ve hatta tüketenlerin o malı
tüketmek "zorunda" olduklarını ortaya koymaktadır.
Baudrillard, bu eseri ile liberal refah toplum savunusuna bir tokat atıyor!
257 syf.
·14 günde·Puan vermedi
Fazla akademik bir kitap olduğundan dolayı biraz sıkılsamda çok doğru tespitler yapılmış..

Tüketim toplumunun büyük bedeli, kendisinin neden olduğu genelleşmiş 'güvensizlik' duygusudur. / 37
256 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Baudrillardın farklı hiç akademik kitaplar okumayanlar için ağır gelebilir. Ama anlatmaya çalıştığı şeyleri anladığınızda gerçekten mükemmel tespitler yaptığını görüyorsunuz
256 syf.
·31 günde·9/10
Şu zamana kadar okumakta bu denli zorlandığım bir başka kitap olmadı. Buna, kişisel sebeplerle okumaya uzun aralar vermem de sebep oldu elbette Çünkü yazarın anlattığı konular birbiriyle ilişkili, birini kaçırınca devamını da anlamakta zorlanıyorsunuz, araya zaman girmesi de anlamı kaçırmanıza sebep olabiliyor.
Adından da anlaşılacağı üzere kitapta tüketim toplumundan dem vuruluyor fakat tüketim toplumu fiziksel ihtiyaçları karşılamak üzere sürekli tüketen sürekli alım-satım yapan bir topluma karşılık gelmiyor. İster alışveriş yapın ister yapmayın siz de bu zihniyet oturmuşsa yemeseniz de, içmeseniz de artık tüketim toplumunun üyesisiniz.
Yazar sisteme karşı çıkarken aynı şuurla karşı çıkmanın da yanlış olduğunu ifade ediyor. Marksizm'in hatası da budur.Hatta bu sebeple Marx için ''En son liberalist Marx'tır. '' denmiştir. Baudrillard sisteme farklı bir literatür ile karşı çıkmış, kendi sözlüğünü ve simülasyon teorisini oluşturmuştur.Kendi teorisinden yola çıkarak ekonomi , sanatın bir çok dalı, kadın erkek ilişkisi, demokrasi ve özgürlük söylemleri gibi bir çok konuyu, kavramı yorumlamıştır.
Kitaptaki her bir başlık ayrı ayrı incelenmeye ihtiyaç duysa da benim kalemim bu kadarına yetmiyor. O sebeple dikkatimi çeken bir kaç noktaya değineceğim.
Linkini bıraktığım videoda Turan Demir'in de bahsettiği gibi bir kavram, bir şey kendisinden olmayanı dışarıda bıraktığı için kendi varlığıyla ortadadır, bilinç de bunu bildiğinden fikir üretir.Artık kavramlar bu şekilde değil. Nesneler herhangi bir duygunun yerine geçebiliyor.Artık çamaşır makinesi sadece çamaşır makinesi değildir. Statünün, cinselliğin hatta boş zamanın yerine geçebilir. Yani bir şey kendinden olmayanı dışarıda bırakmayınca anlam ortadan kayboluyor ve her şey, her şeyin yerine geçebiliyor.
Her kavram anlamını yitirdiğinden, referans noktaları kalktığından sistemde her şey meşruluğunu kendi içinde buluyor. Yani güç kimin elindeyse o istediğini yapabilir. Hukuk mesela elbette muktedirin sopası haline gelebilir.Kaz Dağlarında doğanın katli de, böylece sistem içinde meşrulaşabilir.
Bir diğer nokta ise medya ile gerçeklik algısı değiştiğinden reklamın da etkisiyle bizler piyasayı belirleyenin tüketicinin arzuları olduğu kandırmacasıyla aslında üreticilerin belirlediği bize dayatılan ihtiyaçlar kavramı ile manüple olur ve sunulan seçenekler arasından tercihimizi yaptığımızdan, tüketirken kendi arzumuza göre hareket ettiğimiz yalanına inanırız.
Baudrillard, tüketicinin özgürlüğünün ve bağımsızlığının tamamen bir aldatmaca olduğunu kendi kavramlarıyla daha da etkili ifade ediyor. Aslında arzularımıza göre tüketmediğimizi, tüketmeyi arzuladığımızı, yani arzulamayıı arzuladığımızı, zaten bu sayede sistemin varlığını sürdürdüğünü ifade ediyor.
Size önerim kitabı konuya ilgiliyseniz ve yoğun bir anlatımla farklı bir literatüre hazır olduğunuz zamanda okumanız. Çeviri olmasından da kaynaklanıyor olsa gerek beni zorlayan bir okuma oldu. Anlamadığım kimi yerleri atladım ve sonradan kitabı bir daha okumayı düşündüğüm için kendimi zorlamaktan vazgeçtim. Anlamın yokluğu kadının özgürleşmesi yalanı sosyal yardımlar yalanı ve daha bir çok yalanla aslında nasıl da zayıf grupların denetim altına alınıp saldırganlıklarının azaltıldığı gibi pek çok dikkat çekici nokta var. Aldığım notlar ve altını çizdiğim bir çok satır oldu fakat şimdilik o konulara girmeyeceğim . Belki uygun bir vakitte incelemeyi güncellerim.

Benim yazarı anlamak için faydalandığım kaynak
https://www.youtube.com/...g5lC3JPF04&t=10s

Keyifli okumalar
256 syf.
·26 günde·Beğendi·7/10
"İnsan olmak için bize hep fazladan lüzumsuz bir şey gerektiğini anlıyor musun?’’
Tüketim toplumunun bir ferdi olarak doğmuş olan bizler için her zaman ihtiyacımız olan bir şeyler var. Oysa tarih boyunca insanlar bizim ihtiyaç duyduklarımızın hiçbirine sahip olmadan yüzyıllarca yaşayabildi. Bu durumda kendimizi şanslı mı saymalıyız yoksa tıpkı nesneler ürettiğimiz gibi ihtiyaçlar da üretir hale geldiğimiz için kendimizi bu döngüye hapsederek daha vahim bir duruma mı düşüyoruz?
Artık tüketim,nesne, ihtiyaç, haz vb kavramların anlamlarının çok daha ötesine geçtiklerini kabul etmemiz gerekiyor. Tüketim yalnızca bir ürünü satın almak değil bireyin yaşadığını hissetmesini sağlayan bir araç. Acıktığımızda bir öğünlük yiyecek tüketmek yeterli değil bir sonraki öğün, ondan sonraki hatta haftalarca yetecek yiyeceğimiz hazır olmalı, böylece kendimizi daha güvende ve rahat hissedebiliriz. Avcı ve toplayıcı toplumlarda bireyler sabah kalkıp o günlük yiyecek bulmak ve karnını doyurmakla yetiniyordu, ertesi gün için biriktirmek yoktu. Acaba onlar bizden daha tedirgin ve aç kalma korkusu içinde miydiler? Adım başı markete rastladığımız yerlerde yaşayıp, internetten kolaylıkla alışveriş yapabilirken mutfaklarımızın birer depo haline gelmiş olması, çöplerimizin bile yiyeceklerle dolması kendimizi rahat hissetmemizin bir sonucu mu?
Toplumda hemen her kesimin istediğini tüketebilir hale gelmesi nesnelerin de daha az toplumsal belirteç olmasına neden oluyor. Artık bir araba ya da son model bir telefona sahip olmak zenginlik göstergesi değil neredeyse "sıradan" olduğunuzun göstergesi. Toplumsal hiyerarşi çok daha ince ölçütlere geçiyor.
"Tüketim artık hiçbir anlama gelmediğinde herkese özgü bir şey haline gelecektir."
"İnsan sadece otomobilleri satmak üretmekten daha zor olduğundan beri insan için bir bilim nesnesi haline gelmiştir."(Bu konuyla ilgili The Century of The Self belgeselini izleyebilirsiniz. Sigmund Freud ve yeğeni Edward Bernays üzerinden bireylerin ve kitlelerin nasıl yönlendirildiğini anlatan bir belgesel.)
Jean Baudrillard kitabında ihtiyaçların temelde kabul ettiğimizden çok daha fazlası olduğunu anlatıyor. İhtiyaçların tatmin edilmesini hastalık-semptom ilişkisine benzetiyor. Bir organdaki problem sonucu vücutta görülen bir semptom(ateş ,halsizlik vs) giderildiğinde buna semptomatik tedavi denir yani semptom ortadan kaldırılır ancak esas sorun hala oradadır dolayısıyla bir süre sonra başka bir yerde ortaya çıkar. İhtiyaçlar da bu semptomlara benzer, biri giderildiğinde sorun çözülmez bir süre sonra başka bir ihtiyaç ortaya çıkar.
"Nesneler tüketim için bazen düzensizliği taklit eder görünse de genelde düzenlidir. Her bir nesne tüketiciyi birinden diğerine götürür." Ayrıca yapay ihtiyaçlar temel ihtiyaçların giderilmemesini de maskeler. Örneğin eğitim ihtiyacı karşılanmayan pek çok insanın evinde tv bulunması.
Baudrillard ayrıca günümüz insanının para, servet vb den ziyade bir karakter arayışında olduğunu belirtiyor. Bize diğerlerinden farklı ve özel olduğumuzu hissettirecek ürünlere karşı daha ilgiliyiz. Reklamlarda da "senin şampuanın, tarzını yansıt vb" gibi direk kişiye hitap eden sloganlar ön plana çıkıyor. Bu kişiselleşme sürecinde kadınların daha çok etkilendiğini de belirtmek gerek. Medyada, internette hatta her yerde kadına güzellik algısına uyması gerektiği, vücut bakımı, modaya uygun giyinme vb satılıyor; diğer yandan buna karşı çıkanlara da beden olumlama, kendin ol vb gibi özgürlük hissi veren sloganlar üzerinden yine bir satış yapılıyor. Adeta bir mücadele içinde kadınların "kendilerini bulmaları" ya da "var etmeleri" gerekiyor.
Tüketim toplumu bizlere en çok tükettiğimiz şeyi yani zamanı da nesne haline getiriyor. Boş zaman bir ürün gibi satın alınabilir. Baudrillard bu konuda çamaşır makinesi örneğini veriyor: Çamaşır makinesi ev kadını için boş zamandır, satılmak ve satın alınmak için nesneye dönüştürülen potansiyel boş zaman. Ev kadını bu boş zamanı tv izlemek ve orada diğer çamaşır makineleri için yapılan reklamı seyretmek için kullanabilir(!)
Kitapta büyüme toplumu bolluk toplumunun tersi olarak tanımlanıyor. " Büyüme düzeninde özerk ihtiyaçlar yoktur, sadece büyümenin ihtiyaçları vardır. Arabalar, otobanlar sistemin bir ihtiyacıdır. Sistem sadece kendi öz ihtiyaçları için üretim yapar." İnsanoğlu kendi kurduğu sistemler ve düzenler içerisinde sistemden en fazla zarar gören olmayı nasıl başarabiliyor?
Jean Baudrillard kitapta yeni kavramlardan da bahsediyor, bunlardan biri fun morality yani tüketim insanının bir şeyi atlama korkusuyla yatıp kalkması, saplantı haline gelen bir merak, deneyimleme isteği.
Kitap çok geniş içerikli ve yoğun. Hızlıca okuyup geçmek için değil dikkati vererek üzerine düşünerek okunmalı. Burada bahsetmediğim pek çok başlık da var, konuyla ilgilenenler için kitabı tavsiye ederim.

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 252 okur okudu.
  • 26 okur okuyor.
  • 647 okur okuyacak.
  • 22 okur yarım bıraktı.