Georgi Gospodinov

Georgi Gospodinov

Yazar
8.3/10
44 Kişi
·
91
Okunma
·
16
Beğeni
·
923
Gösterim
Adı:
Georgi Gospodinov
Unvan:
Yazar, Şair
Doğum:
Yanbolu, Bulgaristan, 7 Ocak 1968
Georgi Gospodinov (Bulgarca: Георги Господинов, 7 Ocak 1968'de Yambol'da doğdu) Bulgaristan'ın Sofya kentinde yaşayan bir şair, yazar ve oyun yazarıdır. 1989'dan sonra en çok tercüme yapan Bulgar yazarlarından biri olan Ulusal Şiir kitaplarıyla dört şiir kitabı bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, Lapidarium (1992), Ulusal İlk İlk Ödülünü kazandı. Seçilen şiirlerinin ciltleri Almanca, Portekizce, Çekçe, Makedonca olarak çıktı.

Gospodinov, İngilizce (Dalkey Archive Press, 2005), Almanca, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca vb. De dahil olmak üzere 21 dilde yayınlanan Doğal romanıyla uluslararası bir üne kavuştu. New Yorker, bunu "anarşik, deneysel bir başlangıç" olarak nitelendirdi; [1] The Guardian'a göre "hem dünyevi hem de entelektüel" Le Courrier (Geneve) "hikayeler için bir makine" diyor.

Öykülerin koleksiyonu olan Diğer Öyküler (2001), Almanca, Fransızca, İngilizce, İtalyanca olarak çıktı ve Frank O'Connor Ödülü için uzun listeye alındı. 2017 için OSCAR adayı olan aynı adı taşıyan kısa filmi (Theodore Ushev, NFB ve ARTE) dayanan "Blind Vaysha" adlı öyküyü içeren kitap. Gospodinov aynı zamanda iki oyun, senaryo yazdı Omelette (4.44 ', Sundance Film Festivali'nde Onur Mansiyonu) olan kısa uzun metrajlı filmler için Eternal Fly (2010, sanatçı N. Toromanov) adlı bir sanat romanı yazmaktadır.

İkinci romanı The Sorrow Fizik (2012), 2012-2013 yılları arasında en iyi kurgu için ulusal ödüller kazandı. Bunların arasında 2013 Yılının En İyi Romanı Ulusal Ödülü idi. Üzgünüzün Fiziği, İtalyanca, Almanca, Sırpça ve Sırpça olarak yayınlandı. Açık Mektup Kitapları ile ABD'de İngilizce. Frankfurter Allgemeine Zeitung, romanı "kesinlikle okunması gereken muhteşem bir eser" olarak övdü. Neue Zurcher Zeitung'a göre "Fizik Sorunuyla Gospodinov sadece Bulgar edebiyatını değil, aynı zamanda Avrupa'daki yazarların ilk liginde de kendini başlattı." [4] 2014'te, Fisica della malinconia adlı romanın İtalyan baskısı Voland Edizioni, Premio Strega Europeo ve Premio Gregor von Rezzori için kısa liste [1]; Almanca baskısı Physik der Schwermut, Droschl Verlag, Internationaler Literaturpreis - Haus der Kulturen der Welt [2] ve Brücke Berlin Literatür ve Übersetzerpreis'in finalistiydi.
Bana okumayı ölüler öğretti... O zamandan beri okuduğum şeyler, genel olarak, ölüler tarafından yazılmış.
Georgi Gospodinov
Sayfa 54 - Metis Yayınları
Hep merak etmisimdir, aslında hangisi kutlanır, bir yılın sonu mu, yoksa diğerininin başlangıcı mı. Daha çok sonu herhalde. Eğer başlangıç kutlansaydi en mutlu gün 1 Ocak olurdu.
Georgi Gospodinov
Sayfa 127 - Metis Yayınları
İyisi mi, ben buradan bir an önce başımı alıp gideyim. Başka biri olayım. Başka biri, başka bir yerde.
Zavallı hayatının vitrininde akşamüzeri biber kızartmak veya geç saatlerin anlaşılmaz hüznü içinde atletle sigara içmek.
Georgi Gospodinov
Sayfa 194 - Metis Yayınları
Hatırlamak asla masum değildir, o zamanlara ait ifadeler geri geliyor. Ağzımdaki kötü tadı hissediyorum.
Sanki ölüm ilanlarındaki tüm insanlar (hayatın?) trafosunu yasadışı bir şekilde kurcalamış, elektrik de onları götürmüştü.
Georgi Gospodinov
Sayfa 195 - Metis Yayınları
Bu kitap hakkında ne söyleyeceğimi kaç gündür düşünüyorum. Çok değişik bir kitaptı. Okuduğum en ilginç kitaplardan biriydi hatta. Bitirdiğimde bu kitabı anlatmayı çok istedim. Ama nasıl anlatacağımı bilemedim. Artık bir şekilde ortasını bulmaya çalışacağım :)

Öncelikle kapaktan bahsetmek istiyorum. Kapaktaki görsel Picasso’nun Minotorların Kralı adlı eseri. Bu önemli zira Minotor bu kitapta önemli bir temsil. Bilmeyenler için kısaca bahsedeyim- kitapta da bahsediyor zaten. Minotor, Yunan Mitolojisinde, Kraliçe Pesiphae’nin bir boğayla ilişkisinden doğan bir çocuğudur. Bir ihanetin temsilidir. Yarı insan yarı boğa şeklindedir, karanlık bir labirente hapsedilmiş ölümü beklemektedir.

Minotor, birçok edebi eserde saf kötü olarak yerini bulur: Dante, Cehennemi’nde onu yedinci katın girişine yerleştirmiştir mesela. Vergilius ise onun için ‘korkunç birleşmenin çifte suretli meyvesi / doğa dışı şehvetin daimi hatırası’ demiştir. Bunun gibi örnekler kitapta bolca var.

Yani Minotor saf bir kötü; bir yanlışlığın, bozukluğun hikayeleştirilmiş hali…

Peki ya öyle değilse?
Ya herkes Minotor’u yanlış anladıysa, ya Minotor masumsa?
Aslında hepimizin içinde küçük bir Minotor parçası varsa? Olabilir mi böyle bir şey?
Belki… 'Hikayeyi yazana, anlatana ve yaşayana bağlı bu'…

Evet. Minotor kitap için önemli ama kitap bundan ibaret değil. Bu kitap bir labirent zamanın ve mekanın birbirine karıştığı, neyin ne olduğunu şaştığı karanlık bir yer. Ama bize sandığımız kadar yabancı da değil. Aslında çoğu zaman yollarımız Minotor’un hapsolduğu o labirentle çakışıyor. Aynı karanlıkta biz de kalıyoruz.
Bu arada bu labirent yolculuğunda bize yazarın kendi adını verdiği Georgi eşlik ediyor. Georgi, insanların anılarını ziyaret ediyor. O anıları, onlarla birlikte tekrar yaşıyor.

Anılarda yolculuk yapamadığında, anıları topluyor. Hikayesi olanlardan hikayeler satın alıyor. Burada bir an düşünmüştüm, ‘benim bir hikayem var mı’ diye. Bu adam benim karşıma çıksa ve hayatımın içinden bir hikaye istese ona ne anlatabilirim diye… Hayatının bir hikayesi olması insanın kendisi adına bir zenginlik sanırım… Ama her hikayenin mutlu olmadığı da bir gerçek. Zaten zenginlik ve mutluluğun aynı şey olduğunu kim söyleyebilir ki?

Dediğim gibi bu kitaba sadece bir roman olarak bakmamak gerek. Çünkü kendinizi süren bir olay akışının peşinde sürükleyemiyorsunuz. Yön değiştiriyor sürekli. Farklı bakış açılarından bakmaya zorluyor sizi. Empati bu kitaptaki ana unsurlardan biri. Keyif alıyorsunuz bundan ama aynı zamanda yoruluyorsunuz. İnat ettiğiniz zaman ise bir şeyler kaçırıyorsunuz. Dedim ya bu kitap bir labirent. İçinden çıkmak için, labirenti çözmek için dikkatli olmak gerekiyor. Labirente savaş açmak yerine ona uyum sağlamak gerekiyor. Belki de bütünleşmek gerekiyor…

Bir çırpıda çıkamıyorsunuz o karanlık yerden. Boğuluyorsunuz sanki...Ben okuma sürecimin bu yüzden uzun sürdüğünü düşünüyorum. Odağımı kaybettiğimi anladığım anlarda bu nedenle kenara koydum kitabı, sonra tekrar açtım; önceden beni boğan yerden bu defa keyif aldım. Aslında benim için uygun zaman olmadığını ve sonra okumam gerektiğini düşündüğüm anlar olsa da, bu şekilde okuduğum için mutluyum.

Koşmak gibiydi bu kitap benim için. Depar atınca nefes nefese kalırsınız ve birden kesilir nefesiniz, bırakıverirsiniz ya. O yüzden ritmik adımlar, düzenli nefes ve kondisyona ihtiyacınız vardır… Öyle bir şeyler…
Baştan anlaşalım tuvaletlerden, lağımdan, keneften, özellikle sineklerden ve boktan bahsedilince ıyk, miğdem, iğrenç, booğh vs. tepkileri verebilecek potansiyeldeki arkadaşlarımızı pistten alalım. Çünkü bu kitap tam anlamıyla "ÇOK BOKTAN".

"BOK YİYİN, MİLYONLARCA SİNEK YANILIYOR OLAMAZ." (syf 30)
Şüphesiz kitabın en muazzam, komik ve düşünmeye açık cümlesi.

En son yazarın yalnızlığını bu denli hissettiğim kitap Sadık Hidayet'in Aylak Köpek kitabıydı. Ama bu kitap bir yönden farklı: Aylak Köpek'te kitap boyunca hep yalnız hissetmiştim ancak bu kitapta git gide derinleşen bir yalnızlığı hissettim. Son 10 gündür başıma gelen birkaç saçma şeyden sonra biriken duygu selimi de işin içine katarsak hiç elimi korkak alıştırmadan her halttan bahsedip deşarj olmayı planlıyorum. Her neyse bu konuya tekrar dönücem başlayalım:
6 aydır eşiyle beraber olmadığı halde hamile olması haberiyle sarsılan bir adam düşünün. Hele bir de bizim toplumumuzda düşünün felaket çağrıştıran bir durum değil mi?  İşte öyle değil, boşanma kararı aldıkları halde ilginç bir şefkat duygusuna kapılan beyefendi ve hâlâ eşiyle evlenmesi gibi boşanma sürecini de dolu dolu yaşayan biri.
"Karımın hamileliği artık belli oluyordu. Kulağa masumca gelen bu ifade farklı bir gerçeğe dayanıyor, eğer size şeyi söylesem, nasıl desem ki... Karım benden hamile değildi, yani hamileliğinin yaratıcısı ben değildim. Baba başka birisiydi, o ise hâlâ benim karımdı. Hamilelik ona iyi geliyordu, hareketlerine bir tür dinginlik getirmiş, sivri omuzlarına hoş bir dolgunluk sağlamıştı." (Syf 28)

Konu bundan ibaret gibi görünse de başta, kesinlikle çok daha farklı ve ilginç bir yere gitmeye başlıyor. Boşanma olayı bunu tetikliyor ve gitgide yalnızlaşan bir adam görüyorsunuz. Ve yalnızlığın dönüştüğü şey gözlem duygusunun uç noktaya varması. Bilen bilir Hüznün Fiziği kitabında da hayvanlara ve bitkilere karşı muazzam bakış açısını, bizim onlara baktığımız gözle acaba onların bizi gördüğü şekil nasıl diye düşündürmüştü kitap boyunca. Ve tadına doyamadığım o kitaptan sonra bu da muazzam oldu.
Romanlarda bitkilerin üremesinden , tuvaletler, sinekler, hayatımızda rutine binmiş şeylerden bahsedilmesi alışılmışın dışında şeyler ancak bu kitapta hepsinden bolca var.
Gospodinov kitap için "Kendi hayatımızı anlatmanın imkânsızlığı hakkında bir kitap" diyor. Ama gel gör ki imkânsızı başarmış ve iyi ki de başarmış!
Buraya kadar geldiyseniz sıkıcı bölümü atlamış ve eğlenceli kısma başlamak üzere olduğunuzu belirtmek isterim.
Evet tuvalet, yediğimiz besinlerin absorbe edilmesi sonrası işe yaramayan kısmını vücut dışına atmak için kullandığımız aracı.  Bu mudur? Evet budur. Ve yazarın sitemi neden bu kadar doğal bir oluşumu bu denli iğrençlik kategorisine koyup üstünü örtmeye çalışıp, yarım saat sonra gidip o klozete oturuyor olmamız. Bu kadar basite indirgenmeyecek bir konu olduğunu düşünüyorum, belki o niyetle yazmadı yazar ancak ben bir alegorinin olduğunu, çünkü bu doğal sirkülasyonun müthiş derecede ruhumuzla bağdaştığını düşünüyorum. Ruhumuzu, duygularımızı, benliğimizi, ne denli yansıtıyoruz? Saklıyoruz, kimse görsün istemiyoruz, çünkü kokuşmuş, çünkü pörsümüş, çünkü kabul görmeyeceğini düşünüyoruz...
Hepimizin yaşadığı şeyler, tuvalete gitmek de yalnızken düşünmek de aynı şey. Ancak ikisini de hiçbirimiz yapmıyormuşuz gibi davranıyoruz.
Cesaretsiziz.
Tuvalet 2 metrekarelik bir alan ve fiziksel yalnızlık için muazzam ölçülere sahip bir yer. Ancak ruhun yalnız kaldığı yer, boşluk.
Hem de sonu olmayan bir boşluk ve o boşluğa her bıraktığımız duygunun, kelimenin, yaşantının sonsuzluğa karıştığı ve göz göre göre bıraktığımız şeylerle dolu bir karadelik. O karadelikteki şeylerle dışa yansımamız arasında da uçurumlar...
Hüznün Fiziği' nde de şu cümlelerinden aynı fikirde olduğumuza kanaat getiriyorum:
"Ve bizim varolmayışımıza dair -yokluğumuz o kadar yoğun ki, farkedilmemiz için sıradışı bir şeyler yapmamız gerekiyor." (Syf 202) Gospodinov belki de bu romanıyla farkedilmeye çalışmak için sıradışı şeyler anlatmaya çalışmıştır, kimbilir.
Dostoyevski işi çözmüştü ama o da çaresizdi bu konuda: "... niçin içimizden gelenleri olduğu gibi dosdoğru söyleyemiyoruz? Neden herkes olduğundan daha sert gözükmeye çalışıyor? Bir insan, içini içtenlikle ortaya dökmeyi neden duygularına bir hakaret olarak kabul ediyor?."( Beyaz Geceler- syf 58)

Ve son olarak "kokuşmuş ruhlarımıza selam olsun!"


"Tümüyle yok olacağım
Dedi
Dinozorlar gibi
Tümüyle yok olacağım
Dedi" (Syf 143)

Keyifli okumalar...
Geometri: 3
Kimya: 1
Fizik: 2
Hüznün Fiziği: 4

1k İzmir Okuma Grubu 13. Buluşması Kitabı

Hüznün Fiziği, "Bulgaristan'da da edebiyat mı varmış?" sorusuna karşı fırlatılabilecek bir taş. Kitabın yazarı Gospodinov'dan başka ismini şu an hatırlayamadığım bir şair dışında Bulgar edebiyatçı ismi gelmiyor aklıma. Ya zayıf bir edebiyatları var ya da dünyaya iyi pazarlanamamış denebilir Bulgar edebiyatı için.

Peki Hüznün Fiziği bize ne vadediyor? Minotor* ve soyağacı kapsamında mitolojik seyahat; akıcı, sıkmayan, espritüel anlatım; post-modern anlatıdan faydalanma, okurlarla münasebet; özellikle sosyalist dönem Bulgaristan'ı hakkında folklorik, gündelik ipuçları...

Kitabın kapak resmindeki öküz başlı insan figürü(minotor) ve arka kapak yazısındaki kuple benim kitabın genel kurgusuna dair yanılmama sebep oldu. Ya da yanılttı demeyelim de metin kafamdaki kurgudan farklı seyretti diyelim. Nasıl farklı seyretti:

***sıpoylır***

Kapakta minotor'u görünce metin tümden onun üstüne inşa edilecek fikrine kapılmıştım. Belki romanın derin yapısında zaten biz hep minotoru hissettik ama satır aralarında değil, satırlarda da daha fazla "minotor" yazmasını beklemiştim ilk görüşte.

Ve de başkalarının öykülerini satın alarak kendi hayatına yamayan bir kahramanın kurgunun genelinde bunu yapacağı fikrine kapılmış ve yine yanılmıştım.

Edebiyatın, kurgunun güzelliği de bu aslında; yoksa kitabın kapağına, metnine baktığımızda düşündüğümüz şeylerin aynını kitapta da bulursak pek bir tadı olmazdı herhalde okuma eyleminin.

***sıpoylır***

Klasik roman kurgusundan fersah fersah uzak bir roman. Klasik roman/hikaye kurgusunda bir asıl kahraman vardır, bu kahramanın çözmesi gereken bir sorun/ulaşması gereken bir amaç vardır ve bu doğrultuda olaylar gelişir. Ancak romanımızda yazar -kitabın yazarı aynı zamanda anlatıcı da gibi geldi bana, yani yer yer otobiyografik olarak değerlendirilebilir sanıyorum- giriş bölümündeki ilginçlikle bizi yakalarken dokuz bölüme ayırdığı romanının kimi bölümlerini şahsi fikirlerini dillendirmek için doldurmuş. Bir bölümde vejetaryenlik, bir bölümde dünyanın sonu fikri, başka bir bölüm yaşlılığa dair "kurgu içi deneme yazısı" hüviyetinde.

Kitabın ilk bölümünde on kadar alıntı var: Gaustin'den, Flaubert'ten, Pessoa'dan... Özellikle kitaptaki zıpır ve zihni sinir karaktere de ismini verdiği Gaustin'den yaptığı "Sadece çocukluk ve ölüm vardır. Aralarındaysa hiçbir şey yoktur." alıntısı kitabın sloganı olmaya aday bir cümle.

Soyut konuları somutlaştırıp akılla açıklamaya çalışması ve bunu yaparken keyifli bir üslup tutturması bana Alain de Botton'u anımsattı.

Son söz:
The Saddest Places in The World**

The saddest places is the world.***


* minotor: mitolojide kralın karısının bir boğa ile sevişmesinden doğan yarı hayvan yarı insan canlı.
** Dünyadaki En Hüzünlü Yer
*** En hüzünlü yer, dünyanın ta kendisi.
Felsefi bir kitap okuyacağımı zannederken mitolojik unsurlarla zenginleştirilmiş bir kitapla karşılaştım.
Bulgar yazar Georgi Gospodinov'u da kitabını da hiç duymamıştım. Kitap fuarında öneri üzerine aldım ve iyiki almışım.
Kitap 9 bölümden oluşuyor. Empati yeteneği had safhada olan kahramanımız, empati yaparken karşıdaki kişinin olayı yaşadığı ana gidip bizzat yaşıyor. Zamanla bu yeteneği azaldıkça insanlardan parayla hikayelerini almaya başlıyor ve çok güzel hikayeler sunuyor bize.
Yunan mitolojisinden bildiğimiz 'minotor' un karanlık labirentini anlatırken aslında bizlerinde hayatının karanlık labirentlerden oluştuğu mesajlarını da vermeden geçmiyor.
Bulgaristan'daki sosyal ve siyasi hayatı da okurken hissedeceksiniz. Farklı tarz kitaplar arayanlar kesinlikle listelerine eklemeliler.
Bu kadar şahane bir kitap okuyacağımı nereden bilebilirdim? Kitaba baktığınızda felsefe içerisinde boğulacağınızı zannettiğiniz bir Amerikan edebiyatı zannediyorsunuz fakat değil! Georgi Gospodinov Bulgar bir yazar. İlk kez Bulgar bir yazar okuyorum bu arada. 1970'ler sonrası Bulgaristan'ı, burada dayatılan sosyalizmi, toplumsal baskıyı enfes bir biçimde anlatıyor. Çocukluğunun büyük bir kısmını bir evin bodrum katında ailesiyle yaşayarak geçiren Georgi'nin kaldırımla bir penceresinden neler gördüğünü çılgın bir empati gücü oluşturduğunu diğer yandan dedesinin anıları içine girdiğini onunla ikinci dünya savaşına kadar giderek hayatı hakkında bir şeyler gördüğünü... Bazen ülser tedavisi için mideye indirilen bir sülük olup mideye kadar olan yolculuğun harika betimlemesini okuyorsunuz. İnsanların anılarına girmek sizce de muhteşem bir zamanda yolculuk değil mi? Ama benim ilgimi daha çok 80'lerde Bulgaristan'da yaşananlar çekiyor. Komşumuzu hep bizlere yaptıkları haksızlıklarla ve şiddetle hatırlıyorum ben ama kendi halkına da pek mantıklı davranmıyorlarmış anladığım kadarıyla. Georgi Gospodinov'un devamlı yazmasını istiyorum ben ki daha fazla okuma zevkine varalım aklındakileri..
Okuduğun en ilginç kitap hangisi diye sorsanız hiç duraksamadan Hüznün Fiziği derim. Üstelik 'en ilginç' kategorisini bu kitapla açmış oluyorum.

Birkaç ay oldu sanırım bu kitabı alalı. Bir kere okumaya yeltenmiş, cesaret edemeyip geri yerine koymuştum. Bu sefer cesaret edebilmemin şerefine de pek sevindim, bu kitabı okuyabildiğime.

Gerçekçi, bir o kadar fantastik öğelerle harmanlanmış felsefi bir söylem havasında ilerleyen Hüznün Fiziği, ödüllü bir kitap.

Roman türünde yazılmış, kimi sayfalarında deneme-inceleme tarzında yazılmış ek bilgilerle bezenmiş değişik bir eser. Ama bu 'değişik' kavramı olumlu yönde tabiki.

Anlatıcımız tarihi labirentler içinde gezdirirken anlatı sanatını kişilerin zihnine yolculuk yaparak anılarını çalmayla farklı bir boyuta taşır. Tarihte sürekli sıçramalar var. Yerinizde duramıyorsunuz. Bir bölümde bir başkasının zihnindeyken başka bir bölümde bir diğerinin zihnindesiniz. Hareketli yapıdan ötürü olsa gerek kimi zaman 'Ya bu neydi, kimin zihninde de böyle şeyler anlatıyor?' diye sorabiliyorsunuz.

Yazar bunu okura yaptırırken sorgulamaya da yönlendiriyor. Gerçekçi yapısından dolayı dünya tarihi üzerindeki olagelmiş durum ve olaylara karşı düşündürtüyor. Bu yönden okurken okura bir edinim sağladığı mutlak bir gerçek.

Kaçınılmaz bir durum vardı. O da kitaptaki anlatıcının yazabilmek adına çocukluğunun geçtiği mekana geri dönmesi ve artık anılara giremeyişinden dolayı anı satın alması etkileyiciydi.

Ufak tefek yerlerde sıkıldım ama mükemmel bir eser okudum.

Hüzünlü, sevimli, özlem dolu bir kitaptı.
Bitmek eylemi ekseriyetle üzücüdür. Çocukluk biter, gençlik biter, güzel günler ve sonra ömür biter. An gelir sevmek biter, aşk biter, çiçekli yollar ve sonra asfaltlar biter. Hâlbuki bitmeseler nereden bilecektik ölüm ne demek hasret ne demek. Gospodinov "Hüznün Fiziği"nde, "Eğer her şey sonsuza dek devam etseydi, hiçbir şeyin değeri olmazdı." der. Dünya böyle bir yer. Bazen bitmelere de gülmek gerek.
İlk defa okuduğum bir yazar. Oldukça da etkilendiğimi itiraf edebilirim. Kitabın kahramanı canlıların zihinlerine girip onlar gibi düşünebilen, onların hissettiklerini hissedebilen biri. Örneğin bir minotorun, bir sülüğün bazen babasının bazen de büyükbabasının zihnine yerleşerek onların hikayeleriyle yakın tarihimize ışık tutuyor. Trakya' nın coğrafyasını, siyasetini gözler önüne seriyor.

Altını çizmek isteyeceğiniz, hayat felsefesi olabilecek bir çok cümleyle dolu kitap. Gerçekten "Tek bir bal peteğini bile okumadan arıların roman yazmadığını" nereden biliyoruz ki.

Minotor efsanesini ile başlayıp günümüze, bilgisayar oyunlarına geçiveriyor . Kitapta da sık sık adı geçtiği gibi bir labirent bu kitap.
Bu kitabı herkes okumalı .tesadüfen yeni çıkan kitapları karıştırırken denk gelmiştim (iyiki)
Nerden başlasam bilemiyorum
yazarın harıka anlatışından mı
bizi çocuklugumuzun ıssız yalnız günlerine götürüşündenmi
sonu gelmeyen merak uyandırıcı mitolojik kahramanlarındanmı bilemiyorum
Bir karıncayı bir ineği yada koyunu eskisi gibi görmüyorum artık
Siz bana sahanda yumurta deseniz tavuk için içlenip ağlayabilirim
Ağır hüzün yüklemesinden bu hale geldim
Geçmişimde her dogumgunu yada yılbaşında bi arkadaşıma mutlumusun diye sorardım ısrarla aynı soruyu sorardım o da yılmadan bana
_he cok bildiğin gibi değil
_mutluluk ne ki
_kim gercekten mutludur ki
_evet yada hayır diye cevaplar verirdi .
Acaba şimdi mutlumudur .....
Cocuk kalbimle orta okuldayken annemin adı hüzün diye bi şiir yazmıştım .
Sanırım çocukken yaşadıgımız her yeni olay trajedi gibi geliyor yıllar geçtikçe her yeni dertle aha şimdi asıl trajedi ye geldik hissine kapılıyoruz ..
Bu kitap beni geçmişe götürdu hüzünle doldurdu getirip belirsiz gelecegin kapısına bıraktı gitti .....böyle kitaplara daha çok denk gelmek dileğiyle iyi okumalar ....
Bu kitapla ilgili bir şeyler yazmak o kadar zor ki yazıya nereden başlayacağımı bilemiyorum. Kitap 1k Bursa Okuma Grubu'na gidiş-gelişte yani takribi bir beş saat içinde bitti. 272 Sayfalık bir kitap beş saat içinde bittiğinde kolay, yalın bir eser gibi görülebilir ama öyle mi değil tabii ki. Yazar, Minotor (kafası boğa, vücudu tanrı) mitiyle beyninin labirentine sokuyor okuru ve oradan son sayfalara kadar çıkarmıyor. Kitapta yazar bir yoğun empati kaynaklı -özellikle çocukluğunda- empati duyduğu kişilerin hayatlarına misafir olan bir kişi konumunda, kimi zaman Minotor ve kimi zamanda kendi hayatında. Bir an dedesinin, babasının ve kendinin paralel hayatlarını bize yaşatıyor, sonra bir bakmışsın tekrar Minotor Mitine dönmüşüz, sonra bir bakmışsın bambaşka alakasız bir hikayenin içindesin. Yazar bir an parayla başkalarının hikayelerini satın alan birisi, bir an evinin deposunda eski zamanlardan bir takım eşyaları biriktiren takıntılı bir adam, bir an 1. dünya savaşı sıralarında dedesi, 2. dünya savaşı sıralarında babası, komünist Bulgaristan'ın bitiş döneminde kendisi. Minotor Mitinde yer alan labirentteki gibi hissediyorsunuz. Bazen kitabın içinde kayboluyor ve nerede olduğunuzu unutuyor sonra yazarın çekip çıkarmasıyla ana hikayelere geri dönüyorsunuz.

Üslubu, yazım şekli, garip anlatımı ve farklılığıyla son derece özel bir kitap ve Bulgar yazar Georgi Despodinov'a hayran kalmamak mümkün değil. Bu kitap tamamıyla farklı bir şeyler okumak isteyen, yeni bir üslup ve anlatım deneyimlemek isteyen okurlara göre. Romanın yazım şekli, son derece akıcı olmasıyla birlikte beyninizi alabildiğine zorlayan, kafa karıştırıcı ve hikayelerin içinde yitip gitmenize sebep olacak şekilde. Bundan ötürü yalın, daha yüzeysel eserler okumaya alışkın arkadaşlar kitaba hiç bulaşmasalar en güzelini yaparlar. Çünkü bu kitap fırından yeni çıkan ekmek kıvamında. Tutamazsın elini yakar sonra yazıktır mundar olur, yarım kalır canım eser.

Yazarın biyografisi

Adı:
Georgi Gospodinov
Unvan:
Yazar, Şair
Doğum:
Yanbolu, Bulgaristan, 7 Ocak 1968
Georgi Gospodinov (Bulgarca: Георги Господинов, 7 Ocak 1968'de Yambol'da doğdu) Bulgaristan'ın Sofya kentinde yaşayan bir şair, yazar ve oyun yazarıdır. 1989'dan sonra en çok tercüme yapan Bulgar yazarlarından biri olan Ulusal Şiir kitaplarıyla dört şiir kitabı bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, Lapidarium (1992), Ulusal İlk İlk Ödülünü kazandı. Seçilen şiirlerinin ciltleri Almanca, Portekizce, Çekçe, Makedonca olarak çıktı.

Gospodinov, İngilizce (Dalkey Archive Press, 2005), Almanca, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca vb. De dahil olmak üzere 21 dilde yayınlanan Doğal romanıyla uluslararası bir üne kavuştu. New Yorker, bunu "anarşik, deneysel bir başlangıç" olarak nitelendirdi; [1] The Guardian'a göre "hem dünyevi hem de entelektüel" Le Courrier (Geneve) "hikayeler için bir makine" diyor.

Öykülerin koleksiyonu olan Diğer Öyküler (2001), Almanca, Fransızca, İngilizce, İtalyanca olarak çıktı ve Frank O'Connor Ödülü için uzun listeye alındı. 2017 için OSCAR adayı olan aynı adı taşıyan kısa filmi (Theodore Ushev, NFB ve ARTE) dayanan "Blind Vaysha" adlı öyküyü içeren kitap. Gospodinov aynı zamanda iki oyun, senaryo yazdı Omelette (4.44 ', Sundance Film Festivali'nde Onur Mansiyonu) olan kısa uzun metrajlı filmler için Eternal Fly (2010, sanatçı N. Toromanov) adlı bir sanat romanı yazmaktadır.

İkinci romanı The Sorrow Fizik (2012), 2012-2013 yılları arasında en iyi kurgu için ulusal ödüller kazandı. Bunların arasında 2013 Yılının En İyi Romanı Ulusal Ödülü idi. Üzgünüzün Fiziği, İtalyanca, Almanca, Sırpça ve Sırpça olarak yayınlandı. Açık Mektup Kitapları ile ABD'de İngilizce. Frankfurter Allgemeine Zeitung, romanı "kesinlikle okunması gereken muhteşem bir eser" olarak övdü. Neue Zurcher Zeitung'a göre "Fizik Sorunuyla Gospodinov sadece Bulgar edebiyatını değil, aynı zamanda Avrupa'daki yazarların ilk liginde de kendini başlattı." [4] 2014'te, Fisica della malinconia adlı romanın İtalyan baskısı Voland Edizioni, Premio Strega Europeo ve Premio Gregor von Rezzori için kısa liste [1]; Almanca baskısı Physik der Schwermut, Droschl Verlag, Internationaler Literaturpreis - Haus der Kulturen der Welt [2] ve Brücke Berlin Literatür ve Übersetzerpreis'in finalistiydi.

Yazar istatistikleri

  • 16 okur beğendi.
  • 91 okur okudu.
  • 8 okur okuyor.
  • 258 okur okuyacak.
  • 3 okur yarım bıraktı.