Gizem Eren Sütçüoğlu

Gizem Eren Sütçüoğlu

Editör
8.5/10
124 Kişi
·
Okunma
·
0
Beğeni
·
51
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
456 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Fransız devrimini konu alan muhteşem bir anlatım. Çok güzel bir roman. Daha bilinçli ve özümseyerek okuduğumda ayrı bir haz aldım ve iyi ki tekrar okudum bu unutulmayacak eseri...

Kitapta Fransız ihtilalinin korkunç yüzü, yaşanan vahşet çarpıcı bir şekilde anlatılırken, dönemin sosyolojik yapısı, halkın yaşam biçimi de kitaba çok güzel yansıtılmış. Çevirmenin özensiz çevirisinden dolayı pek çok yerde anlam kayıpları yaşadım. Bu nedenle bazı yerlerde yazarın değil de çevirmenin penceresinden bakmak zorunda kalabilirsiniz.

18.yüzyıldaki iki şehrin Londra ve Paris’in hikayesi...Fransa'da soylu kesim lüks içinde yaşarken, halk sefaletin pençesinde kıvranıyor. Fakir halkta soylulara karşı oluşan nefret, ülkeyi adım adım yaşanacak olan Fransız İhtilali’ne götürüyor.

Fedakarlık, acımasızlık, aşk.. kitapta her bir duygu mevcut.

Kitabın sonu çok etkileyici idi. Özellikle son elli sayfayı soluklanarak ara ara okudum. İlginç olduğu kadar hüzünlüydü. Sevdiği kadının kocası için giyotine giden bir erkek.. merhamet yoksunu kadınlardan daha duyarlıydı.

Fransız ihtilali öncesi dönem gözümde canlandı. Anlatması zor mükemmel bir eser mutlaka okunmalı. 1789 Fransız İhtilalini ilmek ilmek işleyen Charles Dickens beni derinden etkiledi, şiddetle tavsiyemdir.
456 syf.
·Beğendi·10/10
Dönemi, siyasi, dini, ekonomi yani her şekilde ele almış... akıcı, dramatik, sansasyonel, ürpertici bir roman. Sadece bir roman değil bu, çaresizlikten bile çare edinmeye çalışan insanların, kara mehtabı.
456 syf.
·9/10
Fransa nasıl Fransa oldu? Belki de bundan çok daha fazlasının cevabını verebilmek adına yazılmış bir kitap. Bir iç hesaplaşma insanoğluna dair. Bir çözümleme. Bir tutku sanki... Çok güzeldi.
456 syf.
·10/10
İlk başta olaylar ve karakterler çok bağımsız geliyor, sıkıcı bir klasik mi okuyorum acaba diye şüphe ederken bir bakıyorsunuz ki o durgun biriken baraj patlamışcasına herşey bütünleşip müthiş bir hale geliyor.
Fransız İhtilalinin öncesi-gerekliliği, halkın ve burjuvanın sosyal-psikolojik durumu açısından bulunmaz bir kaynak.
263 syf.
·2 günde·5/10
İlk başta okusam mı okumasam mı diye tereddüte kaldığım son 100 sayfasını okuduktan sonra iyi ki de okumuşum dediğim kitap . Kitap Fransız devrimini konu almakla birlikte , o dönemde ki aristokrat kesimin halka acımasizsa davranışı ve Fransız devrimi ile halkın aristokratlardan nasıl intikamını aldığından bahsediyor. İlk kısımlarında biraz betimlere yer verdiği ve olay örgüsünü tam aktaramadığı için sıkıcı gelsede ilerleyen sayfalarda olayların akışına kendinizi kaptırıcaksınız.
456 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Dickens ın “En güzel Hikayem” dediği kitabı ben niye çok güzel bulamadım bilmiyorum incelerken feminist bakış açısıyla baktığım için de olabilir biraz sanırım... Öncelikle kitapta bir ezen bir de ezilen insanları görüyoruz. Soyluların kendi dışındaki halka yaptığı zulmü ve bunun halkı nasıl bir ihtilale sürüklediğine şahit oluyoruz. Benim en çok takıldığım nokta Lucie nin tam bi asalak gibi gösterilmesi. Afedersiniz ama bir kadın imajı ancak bu kadar felaket olabilir. Babası kızını evlendirmeden önce “Birisi gelip de onun üzerinde hak iddia etmeden önce sevgili kızımı eski bir bekar olarak bir öpeyim.” deyişi beni çıldırttı. Evlilik resmen kadın bekaretinin üzerine kurulu ve koca dediğimiz aday da kadının tapusunun yeni sahibi gibi resmedilmiş. “Charles, al onu. O artık senindir.” Bu lafının da başka bir açıklaması yok bence(!). Lucienin kocası hapisteyken ki tanımları filan resmen böyle sarışın barbie bebek, zayıf, aciz, korkak şeklinde yansıtılmış ama erkeklere gelirsek onlar hep bildiğimiz üzere yar ben belanın taa kendisiyim diyebilen güçlü kaslı mükemmel şekildeler Cartonla filan çok iyi örneklemiş Dickens bunu. Diyeceğim şu ki: Lucieyi biraz daha güçlü, daha aklıbaşında görmek isterdim. Keyifli okumalar
İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ/Charles DİCKENS
Dünya klasiklerini her zaman sevmişimdir; ruhu doyuran ve insanı düşünmeye iten hikayeleri var. Klasiklerde beni zorlayan tek şey yabancı isimleri ve karakterleri oturtmak oluyor. Bu sebeple başta ilerlemede zorlanıyorum ama sabırlı olup ilerledikçe böyle bir kurgudan mahrum kalmadığım için iyi ki diyorum, iyi ki okumuş zihin kütüphaneme eklemişim bu kitabı.Fakat İki şehrin hikayesi'nde beni zorlayan başka bir durum daha oldu; konular arası geçişe hakim olamayışım. Nedeni yazarın kalemi mi yoksa çeviri mi bilmiyorum nitekim yazarın okuduğum ilk kitabı. Kitap, monarşi zulmünün halkı nasıl şekillendirdiğini ve halkın yurttaş olma yolunda neleri hiçe saydığını anlatıyor. İşte bu kitap hiçe sayılan hayatlardan birinin öyküsü.Kitabı okurken halkın haklı sesine kulak vermek istiyorsunuz ama haklı seslerini duyuruş şekillerinden dolayı onlardan taraf da olmaya gönlünüz pek razı olamıyor. Ne demek istediğimi anlatmak için kitaptan bir kısmı paylaşmak istiyorum. ".... böylesi sıradışı bir cenaze kalabalığı onu fena halde heyecanlandırmış ve önüne gelen ilk adama sormuştu: "Ne bu,dostum? Olay ne?" "Bilmiyorum" dedi adam. "Casuslara yuuuh!"."Casuslar"
Başka birine sordu:
"Ölen kim?"
"Bilmiyorum,"diye cevap verdi adam. Ellerini ağzına götürdü ve avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:"Casuslar! Yuhh! Casuslar!" Velhasılkelam demek istediğim bilmiyorlar ama eminler.Orada ölen adam casus ve bu bana şu sözü hatırlatıyor ,okuyanlar görecekler ki kitabın tamamı için geçerli bir söz: "..eğer bir suç işlemek istiyorsan ama suçlanmak istemiyorsan, tek yapman gereken etrafına bir kalabalık toplamak. Çünkü bir suçu yeterince büyük bir kalabalıkla birlikte işlersen, o artık suç değildir." İnsanlığın varoluşundan bu yana her zaman her toplumda böyle olmamış mıdır?