Grigory Petrov

Grigory Petrov

Yazar
8.9/10
4.550 Kişi
·
13.758
Okunma
·
503
Beğeni
·
13.552
Gösterim
Adı:
Grigory Petrov
Tam adı:
Grigory Spiridonoviç Petrov
Unvan:
Rus Hatip, Gazeteci, Yazar
Doğum:
Rusya, 1866
Ölüm:
Paris, Fransa, 18 Haziran 1925
Grigory Spiridonoviç Petrov, 20. yüzyıl başında Rusya’nın en tanınmış papazlarından, en çok okunan halk yazarlarından birisi idi. Görüşleri nedeniyle kiliseden kovulduktan sonra kendisini tamamen yazarlığa verdi; gazeteci ve hatip olarak kitleleri etkilemeyi sürdürdü. Bolşevik Devrimi gerçekleştiğinde ülkeden kaçmak zorunda kaldı, Yugoslavya Krallığı’nda geçirdiği son yıllarında pek çok eser kaleme aldı, konferanslar verdi. Eserleri, Sovyet döneminde ülkesi Rusya’da yasaklanmıştır ancak Bulgaristan’da ve o yıllarda yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde etkili olmuş, devrin aydınlarını etkilemiştir. Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı kitabı, Türkçe’de en çok okunan yabancı eserler arasına girmiştir.

1869 yılında Peterburg’a bağlı Yamburg kasabasında dünyaya geldi. Babası bir meyhane garsonuydu. 1886’de din okulundan, 1891’de Peterburg İlahiyat Akademisi’nden mezun oldu ve din görevlisi olarak tayin edildi. Kilisedeki görevinin yanı sıra Mihaylov Harp Okulu, Aleksandrov Lisesi, Teknik Okulu ile Peterburg’un farklı liselerinde ders verdi. Bir hatip, gazeteci ve hoca olarak ünü yayılınca Çarlık ailesi tarafından prensleri eğitmesi için saraya davet edildi. Ancak fikirleri Kilise yöneticilerini rahatsız etmeye başlayınca 1903 yılında okullarda verdiği dersler kendisinden alındı ve kilisedeki görevinden çıkarıldı; saraydaki işinden de ayrılmak zorunda kaldı. 1907 yılında “zararlı gazetecilik faaliyetlerinden ötürü” Petersburg yakınında bir manastıra sürgün edilen yazar, manastırda bulunduğu sırada, adaylığını koymadığı halde Rusya’nın ikinci Duma’sına milletvekili seçildi. 1908 yılında Kilise yönetimine hitaben yazdığı mektupta yer verdiği eleştirilerine bağlı olarak Kiliseden aforoz edildi. Kendisine karşı açılan dava sonucunda din görevliliği mesleğinden ihraç edildi, 7 yıl Peterburg ve Moskova’da yaşaması yasaklandı ve 20 yıl bir süreyle devlet işlerinde çalışmaktan men edildi. Papazlık rütbesi alındıktan sonra ünü daha da artan yazar, 1908 yılından itibaren Kırım’da ikamet etti. Rusya’da ve yurtdışı ülkelerde gezerek çok sayıda konferans verdi. Yurtdışında gezdiği yerler arasında en çok Finlandiya’dan etkilendi. Yazıları, “Russkoye slovo” adlı gazetede her gün yayımlandı. Kitapları Balkan ve Avrupa ülkelerinde çevrilip yayınladığından yurtdışında tanındı. Petrov, Ekim Devrimi’nden sonra Bolşevikleri rahatsız eden görüşleri nedeniyle çeşitli baskılar görüyordu; ihtilal kaosunda yakınlarını ve oğlunu kaybetmişti. 1920’de Kırım’dan kalkan ve içinde ülkeden kaçan Denikin Ordusu mensuplarının bulunduğu son gemiye yalınayak ve üzerindeki pijamayla binerek hayatını kurtarmayı başardı. İstanbul’dan geçtikten sonra kısa bir süre Gelibolu’da kaldı ve daha sonra bir grup Rus göçmeniyle birlikte Yugoslavya Krallığı’na geçti. Sanatçı, Yugoslavya Krallığı’nda yöneticiler tarafından büyük ilgi gördü ve Belgrad Üniversitesi’ne profesör olarak tayin edildi. Son yıllarında üniversitedeki derslerinin yanı sıra, tüm ülkeyi gezerek konferanslar verdi; hatip ve gazeteci-yazar olarak büyük bir üne kavuştu.

1925 yılında sağlık durumu kötüleşen Petrov, mide kanseri nedeniyle ameliyat için devlet imkânlarıyla Paris’e gönderildi; ancak iyileşemeyerek 18 Haziran 1925’te hayatını kaybetti. Yakılan naaşının külleri eşi ve kızının yaşadığı Novi Sad kasabasında defnedildi. Mezarı daha sonra kızı tarafından Münih şehrinin Ostfriedhof Mezarlığına nakledildi.

Bulgaristan’da yaşayan arkadaşı Bojkov’un bu ülkede kurduğu “Petrov Kültür ve Eğitim Cemiyeti” sayesinde kitapları Bulgarca’ya çevrilip yayımlanan yazar, bu ülkede büyük ilgi gördü. Özellikle 1925 yılında Beyaz Zambaklar Ülkesinde (Finlandiya) adlı eseri Bulgaristan’da yayımlandığında Bulgar Eğitim Bakanlığı tarafından kitlelere önerildi ve Bulgaristan’da tüm eserlerine karşı büyük ilgi doğdu.

Petrov’un kitaplarının başarısı Türkiye’ye göç eden Bulgaristan Türkleri yoluyla Türkiye’ye ulaştı. 1928 yılında 3 ayrı kitabı Bulgarca’dan Türkçe’ye çevrilip basıldı. Özellikle Ali Haydar Taner’in çevirisi ile yayımlanan Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı yapıt, Türkiye’deki aydınların dikkatini çekti. Kitabın içindeki fikirler ülkede uygulanması gereken bir eğitim ve kalkınma modeli olarak görüldü. Eser, 2008’e kadar dört defa Türkçe’ye çevrildi ve en az 41 kez baskı yaptı.
Jarvinen, Okunen ve Gulbe Nasıl Kral Oldular?


Reçel Kralı Jarvinen anlatıyor...

Ben önceleri yoksul bir sokak çocuğuydum. Şimdi ise yurdumuz için
büyük ve iyi bir güç olduğumu söyleyebilirim.
Ben bu konumumu kime borçluyum?
Tesadüfen dinlediğim bir konferansa değil mi?

Daha önce de söylemiştim. Küçük dükkânımda kurabiye ve şekerlemeler
satıyordum. Böyle sınırlı ve ilgisiz bir hayat yaşamaya mahkûm olduğumu
düşündükçe canım sıkılıyordu. Az kazanıyordum. Ruhumdaki acıyı
dindirmek için içkiye başladım.

Bu sırada ünlü bilim adamlarımızdan biri kasabamıza geldi ve
duvarlara şöyle ilanlar astırdı.
“İhtiyar, genç, bilgili, cahil herkesi davet ediyorum!..
Ben bütün hayatımı, güzel ülkemiz Suomi’nin yükselmesine adadım.
Boş zamanlarınızda bana haftada bir saat ayırınız.
Ümit ediyorum ki, bu bir saat içinde alacağınız bilgilerle, hayatınızın bundan
sonrası sizin için ve yurdumuz için yararlı olacaktır!..”

Ben o ana kadar birkaç kez açık konferanslara gitmiştim.
Orada tanıdıklarıma da rastlamıştım. Doğrusu
ben konferanslardan hiç hoşlanmazdım. Çünkü bu konferanslar çoğunlukla o
kürsüye çıkmaya layık olmayanlar tarafından verilmekteydi.
Bu konferansları verenler, ya dişleri dökülmüş, dindar bir takım kişilerdi ki,
genellikle bizim anlamadığımız şeyleri mırıldanır dururlardı ya da genç, ama
şarlatan tipli kimselerdi ki, ciddi düşünceler sergileyecekleri yerde saçma
sapan şeyler söylerlerdi. Üçüncü türden olanları da Eğitim Bakanlığı’nın
memurlarıdır. Bunlar da devletten harcırah ve fazla mesai ücreti almak için
dolaşırlardı. O güne kadar dinlediğim konferansların hayati bir konusu yoktu.

Bu kez kasabamıza gelen bilim adamlarının konferans ilanı birçok
kimsenin ilgisini çekmişti. Tabi ben de bu konferansa gittim. Salon hınca hınç
doluydu. Konferans beni heyecanlandırdı, derin uykudan uyandırdı.
Hayatın anlamını öğretti. Amacıma nasıl ulaşabileceğimi gösterdi bana.

Konferansın konusu “Yağmalanmış Kitap”tı.
Konuşmacı ise Robinson Crusoe’dan söz ediyordu.
İfade biçimi Sokrates’in dili gibiydi. Hem derin felsefi konuları anlatıyor,
hem de çocukların bile anlayacağı kadar sade bir dil kullanıyordu.

Şöyle diyordu konuşmacı:
“İnsanlık her zaman koca bir çocuğa benzemiştir.
İnsanlar kendi aralarındaki anlaşmazlıkları kavga ve gürültüyle
çözmeye kalkışırlar. Allah inancı ve hayır işlemek gibi istek ve düşüncelerini
bile şiddet yoluyla savunmaya yeltenirler. Hikmet ve felsefe konularını
oyun ve eğlence hâline getirirler. Birçoğunuz Robinson’un hikâyesini
okumuş veya duymuşsunuzdur.

Ne zaman okudunuz?
Küçükken değil mi?
Diyorlar ki: Robinson küçük çocuklara mahsustur.
Kesinlikle hayır!

Bu kitap büyük bir millet olmak isteyen her millet için bir felsefe kitabıdır.
Robinson, dünyanın en büyük kahramanıdır.
Bütün kahramanların üstünde bir kahramandır.
Romulus’ten, Cesar’dan, Napoleon’dan daha büyüktür.
O, uygarlık alanında bir kahramandır, sarsılmaz bir iradenin canlı bir örneğidir.

Robinson Crusoe, İngiltere’nin ve Kuzey Amerika’nın büyüklük ve
kudretlerinin anlaşılmasına hizmet eden bir delil, bir anahtardır.
Robinson, yeryüzünde sevincin müjdecisi ve havarisidir.
Leonardi, Schopenhauer ve Hartmann’dan çok daha filozoftur.
O, daha iyi bir insan hayatının sağlanması için yapılan savaşta zaferi
teşvik ve ilan etmiştir.

Robinson’dan öğreniyoruz ki, insan yeryüzünün ve dünya hayatının
hükümdarıdır. Robinson bize bu dersi kuru sözlerle değil, canlı örneklerle,
çalışmasıyla öğretiyor. İnsanın zekası, dehası, kudretli iradesi, doğanın
acımasız güçlerinden daha üstündür.

Robinson diyor ki: “Bitkin ve hastalıklı beyinlerin uydurduğu
saçmalıkları bir tarafa atınız. Bir defa bana bakınız! Benim misalim göz önünde!
Fırtına gemiyi parçalıyor, çevrede değil bir yurt parçası, üzerinde
yaşanılacak küçük bir ada bile yok. Her taraf amansız dalgalarla denizlerle
dolu... Bütün yolcular boğulmuş... Bir genç çocuk, bir tahta parçası üzerinde
yalnız başına kurtulmuş... Dalgalar onu sürükleyerek ıssız bir adaya atıyorlar...
Kendisi aç ve çıplak...

Bu çocuk acaba ne oldu dersiniz?
Acaba perişan bir hâlde öldü mü, yoksa çaresizlikten ve üzüntüsünden
intihar mı etti dersiniz?

Robinson, batan gemiden kurtarabildiği şeyleri güçlükle adaya sürüklüyor.
Orada önce kendisine bir barınak yapıyor. Sonra buğday ekiyor,
yaban keçilerini evcilleştiriyor. Daha sonra da adaya gelen yerlilerden birini
yakalayıp kendisine yardımcı yapıyor.

Kısacası o uzak adada yerleşik ve düzenli bir hayat kuruyor.
Hem de yalnız başına!.. Genç bir çocuk!.. Issız bir adada!..

Konuşmacı şu sözlerle konuşmasını sürdürdü:
-Ey Fin kardeşler!.. Milletimizi oluşturan iki milyon Fin, bu Robinson
denen çocuktan daha güçsüz, daha iradesiz, daha akılsız mıdır?

Değerli öğretmenler.. Rahipler..
Hâkimler.. Mühendisler.. Memurlar..
Avukatlar.. Genç Suomi’nin evlatları..
Aydın filizleri...
Sizler de kendi milletiniz arasında birer Robinson olmak istemez misiniz?

Robinson, ıssız adanın orta yerinde kendi kültürüne yabancı Müslüman bir
yerliyi kendisine dost edinmiş, kendi kültürüyle eğitmiş.
Sizlerse büyük kentlerde, üniversitelerin, gazete merkezlerinin,
tiyatro ve müzelerin duvarları dibinde durduğunuz hâlde milletimizin
milyonlarca mensubu hakkında “Bunlar cahildir, kabadır, sarhoştur.” diye
şikâyet ediyorsunuz. Bu durum karşısında bir kere Robinson’u gözünüzün
önüne getiriniz. Hayata ve insanlara karşı görevinizin neden ibaret olduğunu düşününüz.

* * *

Jarvinen konuşmasını sürdürüyordu:
-Bu konferans benim gözlerimi açtı.
Sırtımda büyük ve güçlü kanatlar çıktı sandım.
Şimdi bende de büyük adam olma isteği oluştu.
Bizim şu küçük Suomi için ben de büyük bir iş yapayım diye düşünmeye başladım.
Fakat ben ne yapabilirdim? Bütün sermayesi birkaç bin Mark’tan ibaret
olan bir kurabiyeci ne yapabilirdi?

O sırada benim üç dostum vardı.
Onları da konferansa götürmüştüm.
Düşüncemi onlara açtığım zaman, aynı itirazlarla karşılaştım. Arkadaşlarımın
biri kunduracı, biri demirci, üçüncüsü de yumurtacıydı.
Konferanstan dönerken bunlar:
-İşte herbirimiz birer kahraman değil miyiz?
Birimiz yumurtacıyız, birimiz kunduracı... Sen de çocuklara şekerleme,
kurabiye satıyorsun. Biz nasıl birer Robinson olabiliriz? diyorlar ve gülüşüyorlardı.

O an bana ilham geldi. Bir şair gibi konuşmaya başladım:
-Ne demek baylar!.. Ben kurabiye satarım ama niçin kendi mesleğimde,
kendi işimde bir Robinson olmayayım.
Ben yalnız ballı simitler satmakla kalmam, bu ülkede arıcılığı da ilerletebilirim.
Bu işi o derece ilerletebilirim ki, ballı ve şekerli kurabiyeler bu ülkede yalnız
zenginlere mahsus bir lüksten ibaret kalmaz.
Yoksullar bile bunları rahatlıkla alabilirler.
Arkadaşlar, ben kararımı verdim! Ben bu ülkede tatlılar kralı olacağım!

Bunun üzerine arkadaşlarım:
-Peki biz ne olacağız? diye sordular.
-Biriniz ayakkabı kralı, diğeriniz de yumurta kralı olabilirsiniz, cevabını verdim.
Ve hep birlikte plan yapmaya başladık.

Eve gittik, sabaha kadar gözümüze uyku girmedi.
Hep aynı konu üzerinde konuştuk.
Çok sürmeden azim ve iradeyle sürekli çalışmayla gençliğimizde
kurduğumuz hayallerin gerçekleştiğini gördük.

*

Kunduracı olan arkadaşımız biraz para biriktirerek eğitim almak üzere
Paris’e gitti ve orada en ünlü ayakkabı imalathanelerinin birinde üç yıl çalıştı.
Tam anlamıyla usta bir kunduracı olarak yetişti.

Şimdi kendisiyle birlikte iki oğlu da çalışıyor. İkisi de yüksek öğrenim
görmüştür. Biri kimya okudu, Finlandiya’da en büyük deri fabrikasına
yönetici oldu. “Okunen ve Oğulları” firması tüm Avrupa’da tanınmıştır.

“Okunen Ayakkabı Mağazaları, Finlandiya’nın tüm şehir ve kasabasının yanısıra
Avrupa’nın büyük şehirlerinde de vardır. Londra’nın Piccadilly
Caddesi’nde, Paris’in Opera Bulvarı’ nda “Okunen Ayakkabı Mağazaları”na rastlarsınız. Bu imalathaneler ve mağazalar, Okunen’in küçük oğlu tarafından
yönetilir. Almanya’nın Jena Üniversitesi’nde eğitimini
tamamlamıştır. Bir Parisli gibi Fansızca konuşur.

İngiliz Veliahtı Prens Edward -ki modanın mucididir- ayakkabılarını
“Okunen Ayakkabı Mağazaları”na sipariş ederdi. Prens, Okunen’in oğluna
meslektaşım diye hitap eder ve şaka yollu:
-İkimiz de birer krallığın veliahtıyız.
Ben İngiltere Kraliçesi’nin oğluyum.
Siz de Ayakkabılar Kralı’nın oğlusunuz, derdi.

Arada bir keyfi yerindeyse:
-Veliahd unvanını taşımaya siz benden daha layıksınız, diye eklerdi.
“Okunen ve Oğulları” firması, her yıl Finlandiya’nın en seçkin 8-10 gencini
seçer ve yüksek öğrenim görmeleri için,
Almanya’daki Wirchov Laboratuvarı’na, Fransa’daki Pasteur
Enstitüsü’ne ve Amerika’da Edison Enstitüsü’e gönderirler.

*

İşte burada Robinson hakkında dinlenilen güzel bir konferansın verdiği
verimli sonucu görüyorsunuz. Ama hepsi bundan ibaret değil tabi ki.
Pazar yerinde sepetle yumurta satan Thomas Gulbe de “Yumurta Kralı” oldu;
ismi İngiltere, Fransa ve Almanya’da duyuldu.

Thomas Gulbe de o günden sonra köy köy dolaşıp, yumurta toplamaya başladı.
Her köy ve kasabada kapı kapı dolaşıp her evden 2-3 veya 8-10 yumurta
satınalırdı. Gulbe, aldığı yumurtalara karşılık para yerine onların işine
yarayabilecek ve hoşlarına gidebilecek ufak-tefek eşya verir; toplanan binlerce
yumurtayı sandıklara doldurarak, dış ülkelere ihraç ederdi. Ancak Thomas
Gulbe, en taze yumurtaları satın alırdı. Üç günlük yumurtaları bile bayat diye
satın almazdı.

Her yumurtanın üstüne “T.G.” harfleri, yani “Thomas Gulbe” markası basılırdı.
Bir yıl sonra Londra, Paris ve Berlin’in en büyük lokantaları “T.G”
markalı yumurtalar istemeye başladılar. Yol masrafı fazla olduğundan Thomas
Gulbe, Finlandiya’nın her tarafına seyahat edemiyordu. Bu nedenle Gulbe,
ülkenin her yanından yumurta toplamak için bir çözüm buldu. İlkokul
öğretmenleriyle yazışarak, ülkede mükemmel bir satın alma ağı kurdu. Bu
aslında çok geniş ama kendi çapında çok basit bir işti.

Gulbe, ülkeyi çeşitli bölgelere ayırdı.
Her bölgeye Latince rakamlarla işaret koydu.
Bir ilçede kendisiyle temas hâlinde olan öğretmenlerin isimlerinin
baş harflerini Arap rakamlarıyla, Latince rakamlarının yanına yazdı.
Bundan sonra da yumurta getiren ailenin baş harflerini işaretleyip yazdı.
Her öğrenci sabah okula gelirken, birgün önce kendilerinin veya
komşularının taze yumurtalarını da yanlarında getiriyorlar ve öğretmene
teslim ediyorlardı. Öğretmen, hergün topladığı birkaç yüz yumurtanın üzerine gereken işareti yazdıktan sonra, hemen Thomas Gulbe’nin yumurta depolarının
bulunduğu Abo şehrine sevk ediyordu.

Depoda da yumurtalar hızlı bir şekilde sandıklara yerleştirilerek gemilerle
gideceği ülkeye ihraç edilirdi. Bu teşkilat sayesinde Paris, Londra,
Brüksel, Anvers ve Berlin lokantalarında müşterilere iki-üç günlük
taze yumurta sunulurdu. Eğer yumurtalardan birisi bozuk çıkarsa,
Gulbe Firması’na şöyle bir mektup gönderilirdi:
“15 Nisan, VII, 15 M. işaretli yumurta bozuk çıkmıştır.”
Gulbe Firması’nda kısa bir incelemeden sonra VII numaralı Kuopio
kasabasından, 15 numaralı öğretmenin, Madam M.’den aldığı yumurtanın
bozuk çıktığı anlaşılırdı. Hemen öğretmene bir mektup yazılır ve
“15 Nisan’da Madam Makinen’den alınan yumurta bozuk
çıkmıştır. Tekrarı hâlinde bir daha kendisinden yumurda satın
alınmayacağını ihtar ediniz.” şeklinde bildirilirdi.

On yıl sonra Thomas Gulbe, Finlandiya’nın “Yumurta Kralı” oldu.
Londra, Hamburg ve Filsingen’de yumurtaları muhafaza etmek için, yaza
mahsus soğuk hava depoları ve kışa mahsus kaloriferli mahzenler kurdu.
Finlandiya’nın belli başlı her merkezinde tavuk çiftlikleri kurdu.
Burada damızlık için yetiştirilen cins tavuklar ucuz bir fiyata köylülere
satılıyordu.

Yumurta ticaretinin yanı sıra kümes ve av kuşları ve av hayvanları ticaretine
de başladı. Gulbe artık çok zengindir. Ancak işin en önemli yanı sıra yaptığı
ihracat sayesinde Finlandiya ekonomisine yaptğı katkıların ötesinde,
ülkeye milyonlarca döviz kazandırmış olmasıdır.

Thomas Gulbe Firması, her yıl çeşitli kurum ve kişilere şu yardımlarda
bulunmaktadır: Köy kütüphaneleri için 100.000 Mark,
Zeki köylülerin tarımda uzmanlaşmaları amacıyla, Norveç,
Danimarka ve İsviçre’ye gönderilmeleri için 100.000 Mark,
Ünlü bilim adamı, öğretmen ve sanatçıların yabancı ülkelerde araştırma
yapmaları için 100.000 Mark.

İşte Thomas Gulbe, bu amaçlaruğruna sekiz yıldan beri her yıl 300.000
Mark ülke kalkınmasına yardımda bulunuyor. Bugüne kadar verdiği para
2.500.000 Mark eder ki bu para Gulbe’nin servetinin küçük bir kısmıdır.

*

Sizi daha fazla sıkmamak için sözü kısa tutarak kendi taç ve tahtımdan söz
edeceğim. Küçük bir simitçi çocuğunun nasıl Reçel Kralı olduğunu anlatacağım.

Robinson hikâyesinden aldığım ilhamla kendi işimde bir Napoleon
olmaya karar verdim. Önce Finlandiya’yı işgal etmeye, sonra da
Avrupa’yı kendi sömürgem hâline getirmeye karar verdim.

Görüyorsunuz ya, yoksul ve cahil bir Fin çocuğunun kurduğu bu hayal, pek
yüksekten uçan cinsten ve cüretliydi. Ama ben aklıma koyduğum şeyi
kesinlikle yapmaya karar ver miştim. Ben bu amacıma ulaştım. İşe küçükten
başladım. Küçük bir meyve suyu fabrikası açtım. Bu fabrika hâlâ üretime
devam etmektedir.

Burası daha çok samanlığı veya pancar deposunu andıran ahşap bir binadır.
Yeni fabrikam çok ilkel ve basit bir fabrikaydı ama bunu işletmek için bile
param yoktu. Banka Müdürü’ne giderek, kuracağım işle ilgili planlarımı anlattım.

Banka Müdürü:
-Bir kez girişimde bulununuz, dedi.
Sizin gelecekteki krallığınız için, biz de bir miktar sermayeyi riske atalım,
diyerek destek verdi.
“Tatlı Krallığı” gibi cazip bir kelimeyi ilk kez Banka Müdürü’nden duydum.
Girişimim başarıyla sonuçlandı. Ürettiğim meyve suyu temiz, koyu ve
tatlıydı. Önce köyleri dolaşıyor, meyve suyu karşılığında pancar satın
alıyordum.

İkinci yılın sonunda, Finlandiya’da böyle beş fabrikam oldu.
Ondan sonra yeni bir işe giriştim. Finlandiya ormanlarında çok çilek olur.
Kışın köyleri dolaşırken, köylülere binlerce litre veresiye meyve suyu
dağıttım. Bunlar yazın meyve sularının karşılığını çilekle ödemeye başladılar.

Köylüler çoluk-çocuk topladıkları çilekleri bana taşıyıp teslim ettiler.
Bu çilekler bana çok ucuza maloluyordu, öyle ki pancardan daha ucuza
maloluyordu. Köylüler ve işçiler Jarvinen’in reçellerini yemeye alıştılar.
Reçel ve ekmek, çoğu kez köylülerin öğle ve akşam yemeğiydi.
Çünkü ürettiğim reçel, tatlı, lezzetli, ucuz ve bol proteinliydi.

Ertesi yıl Finlandiya’da toplanan çilekler yetmez oldu.
Rusya ve Almanya’ya siparişlerde bulundum.
Rusya’dan ünlü Vladimirovsky vişneleri, İrlanda’dan da pancar getirttim.

Aynı zamanda köyleri dolaşarak, köylülere meyve fidanı ve tohumluk
pancar dağıtıyor, bunların ekimi ve yetiştirilmesi konusunda bilgiler
veriyordum. Bütün ülke âdeta benim çiftliğim hâline geldi.
Bu sanki benim vücudum gibi bir şeydi. Sayısız kan hücreleri,
sinirler, kaslar hiç durmadan benim için çalışıyorlardı. İşlerin böyle güzel
geliştiğini gördükçe keyifleniyordum.

Bütün düşüncelerim meyve suyu, pancar, çilek ve vişne üzerinde
yoğunlaşmıştı. Sürekli bunların nasıl daha kaliteli üretebileceklerini
düşünüyordum. Reçel ve tatlıyı seven sanatçılar, şairler benim gönüllü
danışmanlarım olmuşlardı. Üretimde yaptığım her yenilik önce onları
sevindiriyordu.

Bense sürekli bir tek şeyi düşünüyordum: Jarvinen Reçelleri’ni
nasıl daha ucuza mâl edebilirdim? Günlerce nehirlerde emek sarfeden
kayıkçılar, aylarca dağlarda maden ocaklarında didinen kömürcüler, benim
reçellerimle besleniyorlardı.

Bir keresinde Finlandiya’ya ticari temaslar için gelmiş olan İngiltere
Orman İşletmesi Müdürü, işçilerin yedikleri reçel ve tatlı besinleri
görünce şaşırdı:
-Bu reçeller işçilere özgü bir gıda değildir, kral sofrasına yaraşan bir
tatlıdır. Bunların bu kadar ucuz satılmasını aklım almıyor, diyerek
hayretini dile getirdi. Sonra kendisi de sipariş verdi:
-Eğer size 50.000 kutuluk sipariş verecek olsam, bana aynı fiyattan
verebilir misiniz?
-Bu takdirde size % 2 iskonto yaparım, cevabını verdim.

Jarvinen’in reçelleri böylece İngiltere’de de tanındı.
Sonra Danimarka, Hollanda, Belçika, Almanya, Fransa ve hatta Amerika’da
bile tüketilmeye başlandı.

İşimin çeşitli birimleri vardır. Her birimin başında kimyagerler, uzmanlar
bulunur. Bu uzmanlar zaman zaman ülkede seyahatlar yaparak köylülere
meyve ağaçlarının yetiştirilmesi ve bakımıyla ilgili sade bir dille
konferanslar verirler.

Bugün reçel sevkiyatını yazın soğuk hava, kışın sıcak hava tertibatına sahip
özel vagonlarla yapıyorum. Her yıl Mesina Limanı’ndan bir gemi yükü
portakal ve Singapur Limanı’ndan yine bir gemi yükü pirinç satın alırım.

Fin gençleri benim sayemde diledikleri kadar muz yiyebilirler.
Benim meyve sularım, reçellerim; rom, İsveç puncu, bira, likör ve konyakla
mücadele ediyor; halk, “Fazla içmek yerine, tatlı yemeye alışıyoruz.” diyerek
memnuniyetini ifade ediyordu.

Jarvinen, Halk Üniversitesi profesörlerine hitaben yaptığı konuşmayı
şöyle sürdürdü:
-Sizler benden daha iyi bilirsiniz ki; şeker gereksiz bir gıda değildir.
Şeker sağlıklı beslenmenin temelidir. İyi beslenen bir insan, iyi beslenen bir
toplum, daha az içki tüketir.
Tatlı, acının düşmanıdır; acının da tatlının düşmanı olduğu gibi.

Sarhoşlar tatlıyı sevmezler, tatlıyı sevenler de ispirtolu içeceklerden
hoşlanmazlar. İşte bundan dolayı Jarvinen’in reçel
kutularına “içkiden alıkoyar” ibaresi yazılmıştır. Bu reçellerin girdiği her
köylü ve işçi evine güneş doğuyordu.

Reçeli gören çocukların yüzleri gülüyor, ev hanımları, aile reisinin kazandığı
parayı içkiye değil de, reçele vermiş olmasına seviniyorlardı.
Jarvinen, konuşmasına şu sözlerle son verdi:
-Limanda Jarvinen markalı binlerce sandığın gemilere yüklendiğini
gördüğüm zaman, kalbim mutluluk ve neşeyle doluyor. Bunları askerlerim
olarak görürüm. O askerler, milletin refahı, ailelerin mutluluğu için çalışırlar.

Ben kendi dünyamda her reçeli ayrı ayrı kutsarım. Uzun yıllar alan emeğimi
kutsarım. Bütün hayatımı kutsarım. Çünkü biliyorum ki hayatım anlamsızca
geçmedi. Gerek Finlandiya’da, gerekse yabancı ülkelerde, insan hayatını
tatlılaştırmak için üzerime düşen görevi, üstün bir gayretle yerine getirdim.

Bütün bunları, bende kutsal ateşi alevlendiren o güzel kitabın dâhi yazarına borçluyum. Halkımıza ışık saçan ve ufuk saçan siz aydınlarımıza,
bilim adamlarımıza da teşekür etmeliyim. Tesadüfen uzaktan
gelen bir profesörün çaktığı parlak bir kıvılcım, sizin sayenizde sönmedi,
büyük bir ateş oldu. Sizler benimruhumun ışığını yaktınız. Sizlere
teşekkürler ediyorum, sonsuz teşekkürler...

Yapmakta olduğunuz büyük uygarlık uğraşınızın mükâfatı, böyle sade bir
teşekkürle ödenmez biliyorum. Yorulmadan ve daha büyük işler
başarmış olmanızı temenni ediyorum. Dünya tarihini okudum. Birçok hoca
ve öğretmenle görüştüm. Sürekli düşünüyorum ve öyle sanıyorum ki,
yeryüzündeki birçok millet hâlâ vahşilikten kurtulamamıştır. Yalnız
bugünkü vahşilik başka şekilde oluyor.

Başka milletlerin topraklarını işgal eden kumandanlardan niçin bu kadar
saygıyla bahsedildiğini anlamıyorum. Büyük İskender, Anibal, Scipion,
Cesar, Charlmange, Napoleon ve daha bunlar gibi binlerce kumandan, başka halkların topraklarını işgal etmekten başka ne yapmışlardır?

Gerçi bu işgaller sonucunda büyük devletler meydana geliyor; ama sayısız
insan da sıkıntılardan ve açlıktan ölüyor. Milyonlarca insan cahil kalıyor.
Her yerde ahlâksızlık, hırsızlık, sefalet, sefahet, çatışmalar, toplumsal nefretler
artıyor ve herkes kabalaşıyor. Baba serveti veya okul diplomaları
sayesinde, halkın yuvarlandığı çürümüşlük ve yozluk bataklığından
kurtulmuş ve sağlam zemine basabilmiş olanlardan hiçbiri, milyonlarca halktan
birini bile, karanlıklardan kurtarmak için parmağını bile oynatmıyor. Bunlar cahil,
sarhoş ve aç bir halktan oluşmuş büyük bir devletin, bataklıklar üstüne taşlardan
yapılmış yüksek kalelerden farksız olduğunu bilmek istemiyorlar.

Tarih, kaç kez bu mağrur kahramanlara ibret dersi verdi.
Kaç kez hatalarını başlarına geçirdi. Dolandırıcı Metternichlerin, zorba Dured
Albaların kurdukları görkemli yapılar bir darbede yıkılmadı mı? Tarih, bunları
çocukların kartondan yaptıkları evler gibi yıktı. Ama bunlardan hiçkimse ders
almadı. Politikacılar ve generaller, hâlâ o eski zorbalık ve yağmacılık oyununa
devam ediyorlar. Sürekli devletlerinin sınırlarını genişletmeye çalışıyorlar.

Fakat egemenlik sürdükleri sınırlar içinde bulunan halkın özgürleşmesini,
aklını, düşüncesini, inancını ve ahlâkını yükseltmesini istemiyorlar.
Bizim küçük Suomi’mizin toprakları bundan daha fazla büyüyemez. Ben
ülkemizde yurttaşlarımızın gittikçe çoğalmasını istiyorum. Suomi’nin iki
milyonluk halkı eğitim ve terbiye görsün, gerek kendi hayatlarını, gerekse toplum
hayatını iyileştirmeye ve yükseltmeye çalışsınlar istiyorum.


Jarvinen orada bulunan öğretmenleri de saygıyla selamlayarak
konuşmasına son verdi.
Bu konuşma üzerine Torsten Forsten isimli yaşlı bir köylü, yüksek sesle
“amin” dedi. Diğerleri de hep birlikte “amin, amin” diye tekrarladılar.

Bu köylünün üç oğlu da Helsinki Üniversitesi’nde profesördüler.
Kendisi ise ağaçlardan çam sakızı toplamayı sürdürüyordu.
Başkan ayağa kalkarak “Jarvinen’in bu mantık ve duygu dolu konuşmasından
sonra başka söz söylemeye gerek kalmadı.” dedi. “Jarvinen’in sözleri,
halkın, tepedekilere ‘Bizim yanımızda olunuz!.. Bize kalkınmayı ve gelişmeyi
öğretiniz!..’ şeklindeki feryatlarının bir ifadesidir.” diyerek yerine oturdu.

* * *

Bu tören ve Jarvinen’in konuşması tüm ayrıntılarıyla bütün Fin
gazetelerinde yer aldı. Bu konuşma Finlandiya’da yankılar uyandırdı. Uzun
süre bu konuşmadan söz edildi. Halkı ve işçi sınıfını aydınlatmak isteyenlerin
ordusu yüzlerce gönüllü kazandı.

Kimi şehirlerde zengin tüccarlar, Halk Üniversiteleri’nin kurulması için
bina bağışladılar, ya da yeni bina yapımı için yüksek miktarlarda para bağışında
bulundular. Birçok öğretmen, hâkim, avukat, memur ve doktor, akşamları kulüp ve
lokallerde oturup kumar oynamaktan ve habire bira içmekten vazgeçtiler. Tekrar
kitap okumaya, mesleklerinde araştırmalar yapmaya başladılar. Halkı
aydınlatabilmek için, önce aydınlanmış olma gereğini kavradılar. Artık her
yerde bilgili konuşmacılar ve konferans verenler görülmeye başladı.

Bütün toplantılarda, oyun ve eğlence yerlerinde, lokantalarda toplanan yardım
paralarıyla kitaplar satınalınıp, en ücra köylere kadar gönderilmeye başlandı.
Öncelikli konular belirlenerek bu konularda en kapsamlı ve bilgi dolu
kitapları yazabilecek olanlar ödüllerle teşvik edildi. Yazarların eserlerinin
basımına yardımcı olundu. Bu şekilde ortaya çıkan kitaplar ucuz fiyatlarla
piyasaya sürüldü.

* * *

Hayatının sonlarına doğru Snelman, dostlarıyla şöyle sohbetler yapıyordu:
-Finlandiya’nın bugünkü hâliyle, çocukluğundaki durumunu kıyaslarken,
şöyle bir tablo tasavvur ediyorum:
Büyük bir harabe ev... Bütün pencereleri örtük...
Dışarıdan bakıldığında metruk bir ev izlenimi veriyor... İçerisi karanlık, boğucu,
rutubetli ve ağır havası olan bu ev, büyük bir mezarlığı andırıyor.

Ama birtakım genç, korkusuz ve güçlü insanlar çıkıp geliyor. Çok neşeli ve
zeki insanlar... Hemen evin perdelerini çekip, pencerelerini açıyorlar. Evin
içine gün ışığı, temiz hava ve çiçek kokuları doluşuyor. İçeriye canlılık
katıyor. Binanın dışı da onarım görüyor, yenileniyor. Çevredeki insanlar da artık
cinli-perili bir evden kaçar gibi bu evden uzaklaşmıyorlar. Yanına gelip,
yenilenen binayı hayranlıkla seyrediyorlar.

İşte böyle bir değişim, her ülkede, her kentte, her ilçede ve unutulmuş,
terkedilmiş her köyde yaşanabilir. Bunun için yalnızca dinamik fikirli, uyanık
ruhlu ve uygarlık yolunda çalışmaktan yorulmayan, usanmayan; aksine heyecan
ve zevk duyan insanlara ihtiyaç vardır.


Dipnot:
Robinson Crusoe adlı eserde geçen hikâyeyi,
yazar Daniel Defoe’nin, İbn Tufeyl’in “Hay bin Yakzan” (Ruhun Uyanışı)
adlı Şark Klasiği’nden alıp uyarladığı, edebiyat çevreleri tarafından tespit edilmiştir.
Haydut Karokep


Jarvinen konuşmasında Haydut Karokep’in hayatını hatırlattı:
-Efendiler! Bundan yirmi beş yıl önce bütün Finlandiya’yı heyecan ve
dehşet içinde bırakan Johan Karokep ismini hatırlıyor musunuz?

Karokep, bir hırsız ve hayduttu. Büyük şehirlerdeki bankaları, işyerlerini ve kiliseleri
soyardı. Hırsızlık yaparken âdeta polise meydan okurdu. Gereksiz yere
cinayetler işliyordu. Bu yüzden tutuklandığında akli dengesinin yerinde
olup olmadığının anlaşılması amacıyla önce akıl ve ruh hastanesine
gönderilmişti.

Karokep, oradan büyük bir cesaretle kaçtı ve izini kaybettirdi. Finlandiya’da
ismi artık anılmaz oldu. Belki de izlendiği sırada açılan ateşlerden ağır
bir şekilde yaralandı, öldü ve arkadaşları da cesedini meçhul bir yere
gömdüler. Herkes böyle düşünüyordu.

Artık Karokep’ten bahsetmekten vaz geçtiler.
Efendiler Karokep yaşıyor!

Geçen yıl, İtalya’da bulunduğum sırada, Napoli’de kendi siyle görüştüm.
Ben onu tanıyamadım. Finlandiya’da yaşayan herkes gibi ben de onu ölü
sanıyordum. Bir lokantada yemek yerken o beni tanıdı ve masama geldi.

Yanında da çok yakışıklı üç oğlu vardı. Fin milletinin en gürbüz ve en
güzel örnekleriydi sanki. Uzun boylu, geniş omuzlu, yiğit duruşlu, kumral saçlı
ve mavi gözlüydüler. Yüzleri Güney Amerika’nın yakıcı güneşinin etkisiyle
esmerleşmişti. İtalyanlar bunlara “Apollon Oğulları” diyorlardı.

Üçü de Avrupa’nın üç ayrı üniversitesinde eğitim görüyorlarmış.
En büyüğü İsviçre’de Ormancılık Fakültesi’nde okuyor ve Kaliforniya’da
bir ormancılık işletmesinin yöneticiliğini yapıyormuş.
En küçüğü Fransa’da Ziraat Fakültesi’nde, ortanca olanı da Almanya’da Kimya
Fakültesi’nde eğitim görüyormuş. Deri, odun ve yağların kimyasal işlemleri
konusunda yaptığı incelemeler, ünlü Alman üniversitelerinden birinin
dikkatini çekmiş. Bu gencin ünlü bir kimya mühendisi olması bekleniyormuş.
Bu üç zeki, güzel ve kibar çocuk, ülkemizde bir zamanlar haydutluk yapan
Karokep’in oğullarıdırlar.

O zamanlar gazeteler, Karokep’in bir ailesi olduğunu, eşinin kocasının işlediği
cinayetlerden habersiz yaşadığını ve Karokep’in gayet sevgi dolu bir eş ve
iyi bir baba olduğunu yazmışlardı. Sonra Karokep’in eşi ve çocukları da
unutuldu.

Fakat babaları onları unutmamış ve dostları aracılığıyla Amerika’ya
getirtmiş. Ancak eşi Amerika’ya giderken yolda sarı humma hastalığına
yakalanmış ve ölmüş. Karokep üç çocuğunu bizzat kendisi
yetiştirmiş, onlara hem analık, hem babalık yapmış. Çocuklarıyla birlikte
eğitim görmeyi sürdürmüş.

Karokep -şimdi ismini değiştirmişse de burada yeni ismini söylemeye gerek
görmüyorum- iki transatlantik gemisiyle Cenova’ya buğday göndermişti. Aynı
zamanda kendisi de çocuklarıyla birlikte İtalya’yı görmek istemişti.

Karokep, yeni ismiyle, yeni yurt edindiği Güney Amerika ülkelerinden
birinde ticaret yapmış, para kazanmış ve buğday kralı olmuştu. O kadar çok
zengin olmuş ki, sizin Reçel Kralı Jarvinen bile onun yanında yoksul kalır.

Çocukluğumuzda ve sonraları gençliğimizde biz Karokep’le dosttuk,
ikimizin de ailesi yoksul katrancılardı. Karokep’le birlikte büyüdük, öyle
tesadüfler oldu ki aynı zamanda babalarımız vefat etti ve yetim kaldık.
Dul kalan annelerimiz bizi şehre götürdüler. Beni bir fırıncının yanına
çırak verdiler; Karokep de zengin bir tüccarın yanına yerleştirildi.

Bu tüccar, ülkede yün, yapağı, ve çamsakızı toplar ve ihracat yapardı.
Ticaret yaptığı yerlerde yetişen buğday ihtiyacı karşılamadığından, dışardan
ithal ettiği buğdayı köylülere sa tardı. Karokep, yakışıklı, zeki, namuslu ve
çalışkan bir çocuktu. Yalnız son derece hiddetli ve taşkın bir çocuktu.

Kendisini tahkir edenlere karşı herşeyi yapmayı göze alan bir gençti.
Kızdığı zaman kendisini bir titreme alır, benzi sararır,
dişleri gıcırdar ve yılan gibi tıslayarak “ben sana Karokep’in kim olduğunu ve
onu tahkire nasıl cesaret edildiğini öğretirim..” diyordu.

Bu tüccar, Karokep’i sevdi. Her yerde onun namuslu oluşundan bahsediyordu.
Birkaç yıl sonra önemli satın almaları ona devretmeye ve kendisine
oldukça yüksek miktarda paralar teslim etmeye başladı. Nihayet
onu büyük depolarından birinin müdürlüğüne tayin etti.

Burada alışılmışın dışında ve anlaşılmaz bir olay meydana geldi.
Karokep hiçbir dayanağı olmadan efendisinin kendisine teslim ettiği
yüksek miktardaki parayı köylülere dağıtmış ve tüccarı oldukça büyük
zarara sokmuş. Bundan başka efendisine de adamakıllı bir dayak atmış.

Mahkemeye verilmiş. Karokep mahkemede ağzını açmamış. Sadeci
sinirli sinirli gülmüş. Mahkeme sonunda, “Benim yerime onu mahkûm etseydiniz
daha iyi yapardınız.” demek le yetinmiş. Tüccar sonradan “Karokep galiba
delirdi!” demiş.

Karokep birkaç ay cezaevinde yattı.
Bu süre içinde kimseyle ilişki kurmamış, sadece okumakla meşgul olmuş.
Yalnız zincire vurulmuş olan mahkûmların işledikleri cinayetleri dinlemekten
zevk almış.

Karokep cezaevinden çıktıktan sonra eşini ve çocuklarını alıp yabancı
ülkelerden birine göndermiş. Bundan sonra Finlandiya’da korkusuzca yapılan
hırsızlıklar, soygunlar ve cinayetler başlamış. İki yıl içinde birkaç banka ve
on kadar kilise soyulmuş, üç papaz cinayete kurban gitmiş.

Herkesin sevgisini kazanmış olan bir belediye doktoru, hasta ziyaretine
giderken yol üstünde öldürülmüş. Fakat üstünde bulunan hiçbir şeye
dokunulmamış, öldürülmesi için mantıklı hiçbir neden de bulunamamış.

Son olarak da bir şehrin kıyısındaki mezarlık kilisesine hırsız girmiş.
Kilisenin yanında oturan papaz, tesadüfen kilise pencerelerinden
birinden ışık geldiğini görmüş. Hizmetliyi çağırarak birlikte kiliseye
doğru gitmişler. Yüksek binanın kapısında hırsızla burun buruna
gelmişler. Adam bir darbede hizmetliyi yere sermiş. Arkada duran papazın
başına da demir bir çubukla vurmuş ve kafasını parçalamış.

Papaz yine de bağırarak yardım istemeyi başarmış.
Ayışığının olduğu karlı bir kış gecesiymiş. O sırada birkaç köylü
tesadüfen mezarlığın yanından geçmekteyken imdat sesini duymuşlar ve
hemen oraya koşmuşlar. Birisinin kaçmakta olduğunu görmüşler. Peşine
düşüp yakalamışlar ve polise teslim etmişler.

Sorguda ismi sorulunca “Haydut ve Katil Karokep” demiş.
Sinirli bir gülüşle ve sükûnetle, banka, işyeri ve kiliseleri nasıl soyduğunu,
üç papazı ve bir doktoru nasıl öldürdüğünü anlatmış.

“Kimden yardım gördün?” sorusuna da “Hepsini kendim yaptım.
Yardımcılarım sadece bana bilgi verdi. Hiçbirinin ismini de söylemeyeceğim.
Bütün bunları kendi hesabıma yaptım ve tüm sorumlulukları üzerime alıyorum.
Oyunu kaybettim. Alınız kaderim sizin elinizde. Her şeye razıyım, isterseniz
öldürün ama yardımcılarıma dair bana soru sormayın.” cevabını vermiş.

Bundan sonra Karokep hastaneden kaçtı ve hiçbir iz bırakmadan ortadan
kayboldu. Bu olayların üstünden yıllar geçti ve her şey unutuldu.

Şimdi Napoli’de, bizzat Karokep, yemek yediğim masanın yanına gelip,
Fince bana:
-Afedersiniz, siz Jarvinen değil misiniz? diye sordu.
Ben, “Evet.” dedim ve şaşırdım.
-Jukko Jarvinen? diye tekrar sordu.
-Evet... dedim.
-Tomerfors civarındaki Kolmarvi’den değil misiniz?
-Evet, evet ama siz bunları nereden biliyorsunuz? Ben sizi ilk kez görüyorum.

-Ben eski Karokep’im... diyebildi.
-Jukko, benim eski arkadaşım Jııkko!.. Ah benim sevgili çocukluğum...
O zamanki küçük dostun Johan’ı hatırlıyor musun? Eski Karokep’e elini
uzatacak mısın? Karokep’le birlikte odama gittik.
Gece geç vakte kadar Fince söyleştik.

Bana şunları söyledi:
-Oğullarım Karokep’in kim olduğunu bilmezler.
Amerika’da iki kez vatan değiştirdim ve iki kez de ismimi
değiştirdim. Ailemi Güney Amerika’ya götürdüm, kendim Kıızey’de çalıştım.

Ben doğuştan yarı Amerikalı, yarı İspanyol’um. Ama ruhum Fin’dir.
Şimdi nasıl yaşadığımı görüyorsun. Günahlarımı itiraf etmek istesem beni
dinler misin? Benim izimi kimseye söylemeyeceğine dair namusun üzerine
söz veriyor musun?

Jarvinen, ben senin hayatını biliyorum. Bizim Suomi’nin gelişmesini
de izliyorum. Sen daha çocukken, ben seni çok severdim. Şimdiki Reçel
Kralı’nı da çok seviyorum. Gençlik dostunun nasıl biri olduğunu
anlamanı isterim. Johan Karokep’ten nefret etmeni istemem.
Johan Karokep cani değildi.

-Sen o zaman ruhen hastaydın değil mi?
-Sen ne kadar hasta idiysen, ben de o kadar hastaydım.
O zamanlar ben cahildim.

Bir kere düşün. Kapkaranlık bir evin içinde dolaşıyorsun.
Yüzlerce odanın içinde çeşit çeşit şeyler var. Ama hiçbir ışık zerresi yok.
El yordamıyla gidiyorsun. Elbette çevredeki eşyalar kırılır.
Hem başkalarının eşyalarını kırar döker, hem kendin yaralanırsın.

İnsan böyle bir yerde yalnız kalınca deli mi, cani mi, yoksa ışıktan yoksun
bedbaht mı olur? İşte o zaman biraz sevdiğin Johan bu hâldeydi. Böyle
karanlıkta kalmış daha kaç mil yon Johan vardır.

Karokep elimi tutarak sözlerine devam etti:
-Ah Jukko’cuğum, hayatın bu zalim anlarında senin de bir tarafa yalpalayıp
devrilmediğine seviniyorum. Ana ben efendimin depolarında çalışırken
sıkılıyordum. Bir şeyler bana dar geliyordu.
Ben, “O sıralar ben de bir darlık sıkıntısı yaşıyordum.” diye karşılık verdim.

“İşte görüyorsun ya!” dedi Karokep. “Milyonlarca Jarvinenler, Karokepler,
hayatın bir döneminde darlık hissediyorlar. Daha geniş daha güzel
daha neşeli bir şeyler istiyorlar. Benimgeçimim iyiydi. Bir eşim, üç küçük
çocuğum vardı ve onları seviyordum.

Kendi başıma ticaret yapma düşüncem de vardı. Fakat ben sıkılıyordum.
Birgün, bir de baktım ki, bizim efendinin deposundaki kantar hileli.
Köylülerden aldığı malları başka kantarla, köylülere sattığı buğdayı başka
bir kantarla tartıyordu. Her ikisiyle de köylüleri aldatıyordu. Yıllardır bu işin
böyle devam ettiğini, benim de bilmeyerek kendisine hırsızlıkta
yardımcı olduğumu anladım. Fena hâlde canım sıkıldı.

Elimdeki paraların hepsini köylülere dağıttım.
Depo sahibine de temiz bir dayak attım.
Elimden almasalardı, belki canını da alırdım.
Mahkemede beni mahkûm ettiler.

Hileli kantarlardan sözetmeyi düşündüm ama köylüler kantardan şikâyet
etmeyeceklerine dair imzayla yükümlülük altına girmişlerdi; vazgeçtim.
Köleler!.. Aptallar!..

Şikâyet edecek olurlarsa, tüccar artık kimseye veresiye
vermez diye korkuyorlardı. Ben de sustum. Kölelerden nefret ettim.
Bunları hesap sormaya ve isyana teşvik için, kendilerini dövmek geldi içimden.

Cezaevinde sürekli düşünüyordum.
Tutukluluğum bittikten sonra beni salıverecekler. O zaman ne yapacağım?
Hileli kantarla tekrar başkalarını aldatmaya mı başlayacağım ya da beni
aldatmalarına tahammül mü edecektim?
Böyle düşününce canım çok sıkıldı.
Zavallı halk!.. Zavallı insanlar...

Hem soyulurlar hem de birbirlerini soyarlar.
Tanrı sevgisi için büyük mabetler inşa ediyorlar, sonra bir mabedin önündeki
meydanlıkta binlerce insanı diri diri yakıyorlar. Birtakım kişiler de Tanrı
aşkına ölüyor. Ben de artık insanlara ve Tanrı’ya isyan ettim.

İspanya’da olup da oradaki insanlara ruhsal ve bedensel işkence
edemediğime hayıflanıyordum. Eğer orada olsaydım, onlara bağırarak,
“Kölesiniz!.. Kurbansınız!.. Çekeceksiniz!.. Mahvolunuz!..” derdim.

Artık insanlardan ve Tanrı’dan intikam almaya karar verdim.
Bankaları soydum. Buraları soymakla daha çok insanın felâketine
sebep olacağıma inanıyordum. En hoşlandığım şey kilise
eşyalarını çalmaktı. En iyi papazların kimler olduğunu araştırıyor, gidip onları
öldürüyordum.

Ey Tanrım, beni neden yakalatmıyorsun, diye bir yandan da
isyan ediyordum. Yakalanmayınca daha çok kızıyordum. Yalanı, hileyi
yeryüzünden kaldırmak için, elimden gelse bütün insanları yok etmeyi istiyordum.

Bu sırada tekrar yakalandım ama korkmadım. Yalnızca şaşırdım.
Demek ki her şey yalan değilmiş. Ancak beni kurşuna dizecekleri yerde
‘delidir’ diye akıl hastanesine gönderdiler.

Kendi kendime, ‘Aptallar, ahmaklar, yalancılar...’ dedim.
Ben de aptallık yapıp, ellerine düştüm. Yerler karlarla kaplıyken, ayışığı ortalığı işitirken, hiç hırsızlığa gidilir miydi?

Bir müddet akıl hastanesinde kaldım.
Sürekli beni sorguya çekiyorlar ama derdimi anlamıyorlardı.
Bir fırsatını bulup oradan da kaçtım. Aklıma sinsi bir plan geldi.
Kafasını yardığım papaz iyileşmiş ve tekrar önceki evinde oturuyormuş.

Hastaneden kaçtıktan sonra, bir dostumun evinde kıyafet değiştirdim ve
o gece doğruca papazın evine gittim. Pencereden baktığımda, oturmuş, bir
kitap okuduğunu gördüm. Alnındaki yaranın izi hâlâ belliydi.
Kapıyı çaldım. Ayak seslerinin yaklaştığını duydum.

-Kim o? diye seslendi.
-Papaz Efendi’yi arıyorum, dedim.
-Ne yapacaksın? diye sordu.
-Dini işler için... diye cevapladım.

Papaz kapıyı açtı. Elinde bir mum vardı.
Beni iyice görebilmek için elindeki şamdanı iyice kaldırdı.
Bir şey hatırlıyormuş gibi kaşları çatıldı, vücudunu bir titreme aldı.

Ben kapıda durup;
-Beni tanıdınız mı? diye sordum.
-Sizi bir yerde gördüm sanıyorum ama nerede olduğunu iyice
hatırlamıyorum. Son zamanlarda hafızam çok zayıfladı, dedi.

-Ben size yardımcı olayım, dedim.
Kilise soygununu ha tırlıyor musunuz?
Papaz geriledi ama bağırmadı. Kapıyı da kapamadı.

Derin bir soluk aldıktan sonra usulca sordu:
-Siz hapiste değil miydiniz?
-Kaçtım.
-Buraya niçin geldiniz?
-Beni saklayasınız diye. Bir zamanlar canilerin kiliselerde
saklandıklarını bir yerde okumuştum. Ben sizi öldürmek istemiştim.
Şimdi de bir papazın kendi katiline karşı nasıl davranacağını görmek istiyorum.

-Buyrun, içeri girin.
Adımımı içeri atar atmaz, kapıyı sertçe kapadım.
Alaycı bir gülüşle:
-Şimdi sizi tekrar öldürmeye kalkışırım diye korkmuyor musunuz? dedim.
-Hayır korkmuyorum, dedi.
-Niçin? diye sordum.
-Gözleri böyle olan insanlar öldürmez, diye cevap verdi.
-Benim gözlerim nasıl? diye sordum merakla.
-Hüzünlü, derin bir kederle dolu. Siz ruhen çok fazla hastasınız.
Odaya girelim.

O an bana ne oldu anlayamadım. Önce demir kadar sert Karokep,
bu kez sıcak odaya getirilen donmuş balık gibi birden
bire yumuşadı. Masanın üzerinde papazın okuduğu İncil açık duruyordu.

-Karnınız aç mı? Bir şey yemek ister misiniz? diye sordu.
Ben sertçe;
-Şarap getir! dedim.
Göğsüme bir şeyler battı, boğazım tıkandı. Ev sahibi odadan çıkınca
sandalyeye oturup ağlamaya başladım.
Çocukluğumdan beri hiç böyle ağladığımı hatırlamıyorum.
Papaz bir bardak şarapla, bir dilim tereyağ sürülmüş ekmek getirdi.
Ben huzurunda diz çöküp elini tuttum.

-Beni affediniz... Affediniz... dedim.
-Rahat olun, şarabınızı için. Ne istiyorsanız söyleyiniz.
-Ne söylemek mi istiyorum? Ben isyan etmek istiyorum...
Papazla alay etmek, belki de onu öldürmek için buraya geldim...
Sonuç başka türlü oldu...

Ben perişan bir hâlde, yıllardan beri neler hissettiğimi, yeryüzünde ve
gökyüzünde yalanı öldürmek istediğimi anlatmaya başladım.
Ev sahibi beni sakince dinliyor, yalnız arada bir ellerimi ve başımı okşuyordu.
Hikâyem bittikten sonra papaz gülümseyerek sordu:

-Demek siz Tanrı’yla mücadele ediyorsunuz.
Tanrı’yı kızdırmak için de kiliseleri soyuyor ve iyi insanları öldürüyordunuz.
Siz çok budala ve sefil bir adamsınız.
-Ama Tanrı varsa, niçin benim cezamı vermiyor?
-Yavrum sen Tanrı’yı kendin gibi sanarak onunla uğraşmaya kalkmışsın.
Tanrı senin gibi canilere benzemez ki sana karşılık versin.

Eğer Tanrı senin cezanı vermemişse, kendini düzeltmeni beklemiştir.
Önce o Küçük Johan nasıl iyi ve masum bir çocuktuysa, sen yine öyle olmaya çalış!
-O hâlde gidip kendim teslim olayım...
-Hayır buna gerek yok. Hz. İsa’ya günahkâr bir kadın gelmiş, günahlarını
affettirmek için ne yapması gerektiğini sormuş.
Hz. İsa da ona, “Kalk git, bir daha günah işleme.” demiş.
Sen de bundan sonra namuslu bir adam ol. Namusunla çalış, kazan.
Sanıyorum senin çocukların da var. Onları terbiye et.
Geçimlerini dürüst bir işle kazanmayı öğrensinler.

İşte azizim Jukko! Ben tekrar namuslu hayata döndüm. Çocukları
yetiştirdim, okuttum, adam ettim... Benim hikâyem işte böyle...

Şimdi de sen bana, nasıl Reçel Kralı olduğunu anlat.
Çünkü Jarvinen ile Karokep iki çocukluk arkadaşıdır.
Onlar bizim milletimizin iki yarısıdır. Birisi soğuk bir karanlık ve cehalet
içinde ölmüştür. Diğeri de güneşin ışıklarıyla “aydın” bir bahar hayatı yaşamaya çağrılmıştır.

***

Jarvinen konuşmasının burasında Halk Üniversitesi’nin profesörlerine
şunları söyledi:
-İşte sizler çalışmalarınıza devam ederken, Reçel Kralı olan Jarvinen’e ve
benim gibi daha bir çok Jarvinenlere yaptığınız hizmetleri anmak isterim.
Değerli Hocalar! Jarvinenlerle, Karokepler hep aynı milletin evlatlarıdırlar.
Her birisi çocukluğunda iyi etkilere olduğu kadar, kötü etkilere de açıktır.

Eğer ben herkesin saygısını ve sevgisini kazanmış bir adam olmuşsam,
bu benim kendi becerim değildir. Eğer sevgili çocukluk arkadaşım
Johan Karokep, haydut ve katil olmuşsa, bu onun kabahati değildir.
Bu onun yalnızca talihsizliğidir.

Jarvinen ile Karokep aynı madalyonun birer yüzüdür.
Aynı ağacın iki dalıdır. Ağacın gövdesi ise milyonlardan oluşan halk kitlesidir.
Köylüler, İşçiler ve İmalatçılar


...

Snelman, bütün köylülerin, işçilerin, imalatçıların ve bütün halk kesimlerinin
her yönden aydınlanmasını, öğrenim ve eğitimini hayatının en önemli görevi
saymış; bir zamanlar Pierre d’Amiyen’ in Haçlı Seferleri’ni kışkırttığı gibi, o da Finlandiya’da eğitim seferberliğinin öncüsü olmuştur.

Snelman her yerde şu sözleri söylüyordu:
-Ülke halkının çoğunluğunun böyle ilkel, görgüsüz ve eğitimsiz kalmasına
seyirci kalmak ayıptır, suçtur. Uygarlık meşalesiyle aydınlanan bir insanın buna
duyarsız kalması cinayettir.

Devlet denilen şey, üst katları geniş pencereli, yüksek tavanlı, sütunlu, bol ve
temiz havalı ve aydınlık; alt ve bodrum katlarıysa karanlık, rutubetli, dar ve
penceresiz bir şato değildir.

Ülke insanının çoğunluğunun eğitimden yoksun bırakılması bir cinayettir.
Devletin kendi kendini yok etmesi, intihar etmesi demektir.
Vahşi kabilelerin yoksul olduğunu, ülkelerinin zenginliklerinden yararlanma
yollarını bilmediklerini ve bu yüzden açlıktan öldüklerini ileri sürüyorlar.

Ancak bir ülkede yaşayan her insanın, maddi ve manevi yönden güçlenmesine
duyarsız kalmak, farkında olmamak ve istememek de vahşetin en büyüğüdür.

En iyi cins ve en değerli on milyon ağaca sahip bir orman düşününüz.
Bu ormanla kimse ilgilenmez, kimse bakımını üstlenmez ve korumazsa bu
ağaçların ne yararı olabilir? Koca ağaçlar fırtınaların şiddetiyle devrilir,
yağmur sularında çürür, o güzel orman da sıtma yuvası bataklığa döner.
Saf orman havası yerine, yüzlerce kilometre çevresinde sıtma mikropları
dolaşmaya başlar.

Anlayınız!.. Anlayınız!.. Anlayınız!..
Ülkede çalışan ve üreten her bir insan, bir değerdir. Bunun yediği-içtiği
her şeyi, tüketimini hesaplayınız. Mantıklı bir şekilde yetiştirilen her
insanın, ülkeye neler kazandırabileceğini bir düşünün!..
Bir de üretmeden tüketenlerin, sarhoşların, asalakların maliyetini karşılaştırın.
Eğer halkımız eğitim görmüş olsaydı, bunların her biri,
ülke için millet için çalışan, üreten birer güç kaynağı olurdu.

* * *

Snelman konuyla ilgili, Avrupa gezisinde yaşadığı bir anısını anlatır.
Berlin’de ünlü bir Avusturyalı yazarla tanışmıştır.
Bu yazar aslen Slav olduğu hâlde kitaplarını Almanca yazmaktaymış.
Yazdığı birçok gazete makalesi ve kitaplarında, Avusturyalı
Almanlar’ın, Galiçya’daki Lehler’e; Moravya’daki Çekler’e ve Slovaklar’a;
Voyvodina’daki Sırp ve Hırvatlar’a egemen olmakla haklı olduklarını
savunmuş ve bu konuda şunları yazmıştır:

“Slav ırkı uysal bir ırktır. Bu ırka mensup olanlar hayalperesttirler ama
romantik şair de olamamışlardır. Doğuştan tembeldirler. Uzun süre esir
olarak yaşadıklarından çalışmayı sevmezler. Yararsız ve serseri bir
millettirler. Başarısızlık karşısında insanlık onurunu kazanan uygar
Avrupalı’yı kendilerinden nefret ettiren bir sefalet ve miskinlik içinde yaşamayı
tercih ederler. Başarılı olma ve refaha erme halinde ve özellikle ticari hayatta
vicdansız, yalancı, rüşvetçi, açgözlü, sinsi ve hilecidirler. Büyük ve kolay
kazançlar peşinde koşarlar.
Kazandıklarını da aptalca israf ederler.
Slavlar’a mantıklı ve sert bir Alman disiplini gerekmektedir.
Slavlar, sık ve yumuşak yünlü ama pis kokulu bir koyun postuna benzerler.
Bunu temizlemek için Alman Tabbakı’na vermek gerekir.
O zaman bundan güzel ve sıcak bir kürk olur.”

Oldukça zeki olan bu dönme yazar, yüksek bir eğitim görmüştü.
Başlıca Avrupa dillerini iyi biliyordu. Yazıları yalın, akıcı ve espriliydi.
Makalelerin arasına çeşitli dönemlerde yaşamış filozof, tarihçi ve edebiyatçıların
eserlerinden alıntılar serpiştirirdi. Ancak bu yazarın yazıları namusluca
değildi. Çünkü bu yazılarının karşılığında Avusturya hükümetinden
yüksek paralar alırdı.

Bu dönme yazar, yapı olarak kötü biri değildi. Sadece zevk ve eğlenceye
düşkün, kadın ve kumar tutkunu bir ahlâksızdı. Böyle bir hayat içinse bol
para gerekiyordu. Oysa aldığı eğitime ve sahip olduğu yeteneğe dayanarak
namuslu bir kazanç elde edebilirdi.
Ancak böyle bir hayat için, ruhun tutuşmuş olması lazımdı.
Temiz düşünce, temiz ahlâk, inanç ve bir ideal gerekliydi.

Oysa bunların hepsi dönme yazara yabancı şeylerdi. Avusturya
Üniversitesi’nde eğitim gördüğü yıllarda, ülkeye Matternich’in gerici
politikası egemendi. Matternich, bu eski saray tilkisi, Avrupalı parlamenter
görünümünde olan bu Bizans uşağı, kendi zorba ve baskıcı politikasıyla
servetler edinerek, sinsi planları gereği tüm Avrupa toplumlarının ahlâkını
bozmuştur. O, insanları kendisine bağlamak için bir tek şey bilirdi; o da
rüşvet. Matternich’in ayrıca rüşveti sistemleştiren uzmanları ve memurları
vardı. Bunlar kimin, neyle satın alınabileceğini inceler ve araştırırlardı.

Matternich döneminde rüşvet yoluyla kolay kazançlar peşinde koşmak âdeta
bir din hâline gelmişti. Toplumda ahlâk oksijeni kalmamıştı. Çoğu aydın bile,
Matternich’in uyguladığı alçakça politikalar sonucunda kirlenmişlerdi.
Gerçekte yüceliklere tutkun olan gençlik bile alçalmış, yozlaşmıştı. Gençliğin
büyük ülküleri, öncüleri yoktu. Düşünceden yoksun ve ilkesiz olarak yetişiyorlardı.

İşte bu dönme yazar da böyle boğucu bir ortamda yetişmiş ve ahlâk duygusunu
yitirmişti. O, idealist girişimleri, çabaları; gülünç, ciddiyetsiz ve yapay
buluyordu. Hayatta Schiller gibi güzellik ve doğruluk arayanlara şaşıyordu.
Yıllar geçtikçe bu dönme köpeği bir felsefeci oldu. Almanların çıkarı uğruna
Slavlar’a saldırmaktan adeta zevk alır olmuştu.
“Ben çok iyi yazıyorum ve Almanlar da bana iyi para veriyorlar.”
diyerek kendini temize çıkarmaya çalışıyordu.

Kendisine ateş püsküren Slav milleyetçilerine karşı ise yazılarında
kendini şöyle savunuyordu:
“Benden ne istiyorsunuz? Siz Floransa ve Venedik’teki iki İtalyan heykeltraşı
Donatella ile Verrochio’nun yaptıkları heykelleri görmediniz mi?
Floransa ve Venedik kentleri, bu heykelleri paralı askerlerinin, paralı
komutanları adına dikmişlerdir.

Bu kentler, komutanlara iyi ücret ödediklerinden, onlar da efendilerine
karşı görevlerini yerine getirmişlerdir. Eğer Milano, Cenova, Piza, Verona ve
Roma kentleri bu komutanlara daha fazla ücret vermiş olsalardı, bu kez onların
hizmetine girecekler ve Venedik ve Floransa için yaptıkları gibi
kahramanca çarpışacaklardı.

İşte ben de yazarlık alanında bunlar gibiyim. Bana Almanlar’ın verdiğinden
daha fazla kazanç sağlayın, sizin için mücadele edeyim. Bunu sağlamazsanız,
sağlamak istemezseniz, o zaman benim saldırılarıma katlanmayı biliniz ve
kendinizi savununuz. Ben güçlü düşmanlarla mücadele etmesini severim.”

Slavlar bu basın yılanından nefret ediyorlardı. Almanlar ise parlak yazarı,
cesur Slav felsefecisini çok takdir ediyorlardı.

İşte Snelman, Berlin’deyken bu kişiyle karşılaşmış. Ancak
Finlandiya’dayken bu yazarın çalışmalarından hiç haberdar olmamış,
ismini de duymamıştı. Berlin’de biri Fin, diğeri Slav olan
iki önemli konuğun, Almanlar’ın deyimiyle “Kültürtröger” (uygarlık
öncüsü) onuruna bir ziyafet düzenlenmişti.

Ziyafet sonrası davetlilerin azalmasıyla Snelman bu uygarlık öncüsü
sayılan Slav’ı bir köşeye çekti ve geri kalmış ülkelerle ilgili yapılması gereken
çalışmalarla ilgili görüşlerini aktardı:
-Samimi olalım. Almanlar içten gelen bir sevgiyle bizi sevmezler.
Bu konuda geçmiş için haklı sayılabilirler, ama gelecek için değiller.

Biz Finler ve siz Slavlar, geleceğin büyük güçleriyiz. Almanya artık güç
kaybediyor, bizim ülkelerimiz ise henüz enerjik ve üretkendir.
Ancak çalışmamız lazım. Biz genç milletler, Almanlar’dan,
Fransızlar’dan, İngilizler’den iki-üç, hatta on kat daha fazla çalışmalıyız ki,
onların düzeyine ulaşabilelim ve onları geçebilelim.

Biz onları mutlaka geçeceğiz. Çünkü biz, yalnızca kent insanını aydınlatmakla
kalmayacağız, ilköğrenimle yetinmeyeceğiz; aynı zamanda hiçbir
köyü okulsuz ve kütüphanesiz bırakmayacağız. Her köylünün,
balıkçının, katrancının kulübesini bilgi ışığıyla aydınlatacağız. Çocuklarımızdan
yepyeni, güçlü, eğitimli, aydın ve asil bir nesil yetiştireceğiz.

Snelman, karşısında Slav milletinin bir uygarlık hizmetkârı bulunuyor
zannıyla, bu konuda coşkuyla uzunca bir nutuk çekmişti.
Avusturyalı hain ise gözlerinden hiç eksilmeyen alaycı bakışıyla, kendi
kendine, “İşte can sıkıcı bir budala daha,” diyerek dinlemiş,
Snelman’dan bir an önce kurtulmak için fırsat kollamıştı.

Ancak daha sonra Snelman’ın ruh tutuşturan coşkulu sözleri karşısında
yüreğindeki buzlar erimiş, bir şişe içkiyi büyükçe bir bardakta içmeye başlamış.
Kendini konuşmasına kaptırmış olan Snelman, karşısındakinin içkiyi
bitirdiğinin farkında olmamış. Avusturyalı yazar, sarhoş bir halde
ayağa kalkarak Snelman’a şu sözleri söylemiş:

-Aziz Snelman, bu kadar yeter...
Büyük ruhunuzun ateşini bu kadar israf etmeyiniz.
Onu kendi milletiniz için saklayınız.
Siz bahtiyar bir insansınız... Böyle insanlara sahip olduğundan, sizin
milletiniz de bahtiyardır. Siz yarın yola çıkıyorsunuz. Çok iyi...
Ben sizinle ilk kez burada görüştüm.
Daha önce ne ben sizi tanırdım, ne de siz beni... Bu da iyi.
Yani beni tanımadığınız daha çok iyi...
Hâlâ da benim kim olduğumu bilmiyorsunuz.
Ancak sizi tanımış olmam, benim için iyi mi oldu, kötü mü oldu, bunu bilmiyorum...

Ey aziz Snelman!.. Nereden böyle ansızın karşıma çıktınız?
Yalçın bir kaya gibi karşıma dikildiniz. Niçin bu kadar geç rastladım size?
O sırada saat 24’ü vurdu. Snelman, “Artık geç oldu sanırım.” dedi.

Avusturyalı şöyle karşılık verdi:
-Gerçekten de vakit geç oldu. Ama geç olan vakit, bu geceki vakit değildir.
Geç olan asıl vakit, asıl benim hayatımda ki zamandır.
Ah, ne olurdu, ben daha genç yaşımdayken, Snelman’la böyle bir kez
görüşmüş olsaydım. O zaman ben büsbütün başka bir insan olurdum.

Snelmanlarla görüştükten sonra benim neslim de bambaşka bir nesil
olurdu. Ama şimdi iş işten geçti... Artık vakit geç oldu... Artık uyumaya
gidelim... Aziz Snelman, aramızda garip bir iletişimsizlik var...
Bana elinizi veriniz...
Bu istek karşısında Snelman elini uzatmış.
Avusturyalı bu eli tutup öpmüş.

Snelman şaşkın bir hâlde elini çekip “Ne yapıyorsunuz?” diye sormuş.
Avusturyalı:
-Siz en iyisi, beni kendi hâlime bırakın!
Ben sizin elinizi değil, her dürüst insanın yüreğindeki Snelmanlığın
elini öpüyorum. Kendi içimde gömülü olan ruhumu öpüyorum, cevabını vermiş.
-Ben bu sözlerden bir şey anlamadım, demiş Snelman.
-Anlamanıza da gerek yok zaten, demiş Avusturyalı, “Siz benim Slav
ruhumun özelliklerini biraz zor anlarsınız!..

Ertesi gün Snelman, Suomi’ye hareket etmiş.
İki-üç hafta sonra beş satırlık imzasız bir mektup almış.
Mektupta şunlar yazılıymış:
“Siz benim ruhumu tersine çevirdiniz. Şimdi artrk benim bu hayata
tahammülüm yok. Şimdiye kadar yaşadığım şekilde yaşamak, bana iğrenç
geliyor. Sanki istemeyerek hayatıma son veriyorum.”

Snelman mektuptaki yazıyı tanıyamamış. Bundan bir şey anlamamış.
Son bir ayın Viyana gazetelerini taramış ve şu haberi görmüş:
“Üzücü bir kaza... Büyük bir kaza...
Slav yazar, korkusuz düşünce adamı, dikkatsizlik sonucu ağır bir şekilde
kendini yaralamış ve üç saat sonra ruhunu teslim etmiştir.”

Bu haber üzerine araştırma yapan Snelman, kaza sonucu ölen kişinin,
Berlin’de verilen ziyafette elini öpüp de
“Eğer ben böyle Snelmanlar’a rastlasaydım, ben ve benim neslim
büsbütün başka insanlar olurduk. Gençliğimde niçin sizinle tanışmadım?”
diyen Slav yazar olduğunu öğrenmiş.

Snelman bu anısını anlattığında dostları bu yazarın hangi milletten
olduğunu sordular:
-Çek mi, Leh mi, Bulgar mı, Sırp mı,
Hırvat mı, hangi milletten? İsmi nedir? diye ısrar ettiler.

Snelman:
-Boşuna merak ediyorsunuz. Bu kişinin hangi milletten olduğunu bilmeniz
neye yarar? Adam ağır bir hata işlemiş ve cezasını da yine kendisi vermiş.
Kendi varlığını yeryüzünden yine kendi eliyle silmiş. Bunun adını niçin analım?
Burada asıl önemli olan şeye dikkat edin. Üstün yeteneklere sahip bir insan,
büyük bir zekâ, ender bulunan geniş bir bilgi, parlak bir edebi yetenek ve sonuç:
Zevk ve eğlenceye düşkün, kumarcı, müsrif, sefih, kalemini kiraya vermiş,
mensup olduğu millete ihanet etmiş bir ahlâksız.

Oysa bu adam mantıklı bir eğitim görmüş olsaydı ve gençliğinde ona halk
kitlesinin ruhunu ve gönlünü tutuşturmaktan doğan zevkin, hayatı boşa
geçirmek zevkinden daha üstün olduğu söylenmiş olsaydı; bu insan kendi
ülkesinde bir uygarlık havarisi olurdu. Üniversite okumuş, bilimadamı ve
edebiyatçı olmuş, başkentte yetişmiş, daha ne istersiniz? Böyle biri adam
olmazsa; hiç okulu, kütüphanesi olmayan ve hayatın daha güzel, daha mutluluk
dolu, daha düzenli olması için neler yapılması gerektiğine dair hiç söz
edilmeyen bir yerde yetişen sıradan halktan ne beklenebilir ki?

*

Milyonlarca halk bedenen, ruhen, fikren ve ahlâken çürüyor da hiç kimse
bu kokuşmuşluğu görmüyor. Herkesin karakteri bozulmuş veya herkes bu
yozlaşmışlığa alışmış da bunu doğal bir durum sanıyor sanki.
Ama bu böyle mi olmalıdır?

Milyonlarca insan doğuyor, derin bir sefalet içinde yaşıyor ve ölüyor.
Bu böyle mi olmalıdır? İçlerinde birçok zeki insan bulunmasına rağmen
milyonlarca insan, hayvanlar gibi sersem ve cahil kalıyor. Sayısız küçük
kardeşiniz huy olarak zalimleşiyor. Peki bu böyle mi olmalıdır?

“Evet böyle olmalıdır!” diye yüzlerce kez tekrarlanan iğrenç sözlerden
utanmıyor musunuz? Snelman’ın konuşmaları yüksek bir
ilham kaynağı oluyor, o zorlama ve nasihatleri en uyuşuk ve durgun akılları
uyandırıyor, kalplere ateş ve enerji saçıyordu.

*

Doktorlar, köy papazları, ilköğretim öğretmenleri, hükümet memurları; çeşitli
bölgelerdeki toplum kesimlerinin hayatlarını araştırmaya koyuldular.
Gazetelerde, dergilerde, ve çeşitli kitaplarda halkın hayatını konu edinen
haberler, röportajlar, araştırma yazıları yayınlanmaya başlandı.

Özellikle iki kitap çok daha fazla ilgi görmeye başladı.
Bunlardan birisi Bir Köy Doktorunun Hatıraları, diğeri de
Bir Köy Papazının Notları adlı kitaplardı. Bu iki kitap kültür ve basın
dünyasında bir fırtına kopardı. Kimi yazarlar bu kitapları çok beğendiklerini
söyleyerek göklere çıkarıyor ve eleştirilerinde övgüye yer veriyorlardı.

“Halk için yüreği sızlayan ve okuryazar olan herkes, mutlaka bu
kitapları okumalıdır. Bu kitaplar körlerin gözlerini açar, ruhu henüz
tamamen körelmemiş biri, bu kitapları okuyunca utancından kızarır.”

Kimileri de bu kitaplara fena hâlde kızıyorlar ve yazarlarına ateş
püskürüyorlardı. Bunlar da şu eleştirilerde bulunu yorlardı:
“Her iki kitapta da Fin milleti küçük düşürülüyor. Bu kitaplar yalanlarla
doludur. Bu anlatımlarda her şey olduğundan fazla abartılmış ve
karikatürize edilmiştir.”

Bu iki kitap hakkında yapılan birinci eleştiri, hakkı teslim etmektedir.
Gürültüleri koparanlar, millet kavramını yanlış anlayanlar ve “Milletin, kaba ve
çirkin de olsa, her şeyi gizli tutulmalıdır!” diyenlerdi. Onlar çöldeki
deve kuşu gibi, önlerindeki tehlikeyi görmemek için başlarını kuma
gömüyorlar ve başları dışarı çıkarılınca da hiddetleniyorlardı.

Her iki kitabın yazarı da Finler’in yüksek tabakasına var
güçleriyle şöyle sesleniyorlardı:
-Uyanınız! Yurttaşlarınızı kurtarmak için işbaşına geçiniz! Halkımızın dörtte
üçünün yaşamakta olduğu hayat fecidir.
Köylümüz ve işçimiz ölümle pençeleşiyor, ruhen ve bedenen çöküyorlar.
Güçlü yazarlarımızdan olan sayın Doktor ve Papaz, eserlerine uydurma
şeyleri yazmamışlar ve sizleri öfkelendirmemek için olayları tek yanlı
ele almamışlardır. Bunlar sadece bulundukları köylerde yaşayan halkın
hayatına yakından tanıklık ederek, gerçekleri olduğu gibi yansıtmışlardır.

İnsanı dehşete düşüren gerçekleri öğrenenler
“1,5 milyon insanımızın böyle bir hayat sürmesine nasıl
dayanabiliriz? Bu durumun suçlusu biziz!..” diyorlar.
Kitapları okuyunca dehşete düşen diğer bir kesimse “Acaba
bu insanlar böyle hayata nasıl tahammül edebiliyorlar? Bunlar azizler
zümresinden midir, yoksa iki ayaklı birer hayvan mıdırlar? Bu hayat,
Dante’nin Cehennem’inde tasvir ettiği hayattan daha berbattır.
Orada insanlar, günahlarından dolayı o azabı görüyorlardı.
Peki ülkemizdeki insanların günahı nedir?
Sonuçta Dante’nin Cehennem’i baştan sona dahice kurgulanmış bir romandır.
Burada ise kahredici bir yazgı, acı bir gerçek ve utanç verici bir iğrençlik var!..”
Halk Okulu: Kışla


Daha İsveç egemenliği dönemindeyken Finler’in kendi anayasa kurumları vardı.
Bu yasa gereğince Finler’in Seym denilen bir parlamentoları vardı.
Kendilerine mahsus posta pulu ve para birimleri vardı.
Az sayıda da orduya sahiplerdi.

Finler, Rus egemenliğine geçtikten sonra da bu kurum ve haklarını
korudular. Ancak İsveçliler döneminde bütün bu kurumların yönetiminde İsveçli
memurlar bulunuyordu. Finler, İsveç kültürünün gelişimi için
canlı bir unsur sayılıyorlardı.

Suomi denilen Finlandiya, Rus egemenliğine geçince, Finler bütün bu
kurumları ele geçirmek ve ülkenin gerçek sahipleri olabilmek için
mücadeleye giriştiler. İşe küçük işlerden başladılar. Kademeli olarak ilk,
orta ve yüksek öğrenim kurumlarında İsveçli öğretmenlerin yerine Fin
öğretmenler atanıyordu. Böylece yavaş yavaş Finlerden, hâkim, doktor ve
memur yetiştirmeye başladılar.

Küçük Fin ordusu da millileşmeye başladı. İsveçliler döneminde askerlerin
tümü Finler’den oluşuyordu. Ancak Başkomutanlık, Genelkurmay ve Komuta
Kurulu İsveçliler’in elinde bulunuyordu. Rütbelilerin askerlere karşı tutumu da
İsveç ordusunda olduğu gibiydi. İsveçliler kahraman bir millettir.

Reformlar döneminde Gustov Adolf, ve Büyük Petro zamanında XII. Karl,
İsveç ordusunun ününü tüm Avrupa’ya yaymışlardı. Ancak o dönemde
İsveçliler’in askeri gücü aristokratların elindeydi. Ülkede âdeta asker
ailelerinden oluşan özel bir imtiyazlı sınıf meydana gelmişti. Bu sınıfa ait
olanlar memurlara, tüccarlara, aydınlara ve tüm halka tepeden bakıyorlardı.

Halkın evladı askerler, dayanılması zor bir disipline tabi tutuluyordu.
Komutanlar, eğitim, resmi tören ve kışla hayatından başka hiçbir şeyle
uğraşmıyorlardı. Mesai dışı zamanlarını ise içki içerek, kumar oynayarak veya
danslı balolarla eğlencelerle geçirirlerdi. Çoğunun eğitimi eksikti.
Okuldan çıktıktan sonra hiç okumaya, araştırıp düşünmeye yönelmezlerdi.
Hiçbir toplumsal ve ulusal idealleri yoktu.
Yalnızca mağrurca kılıçlarını şakırdatmasını bilirlerdi. Şık üniformaları
içinde sürekli para harcamaktan başka şey bilmezlerdi.
Dans salonlarında dans etmekte üstlerine yoktu. Çoğu zaten içki ve kumardan
başını kaldırmazdı. Askerlere karşı sürekli kırıcı, kaba ve hatta zalimce
davranırlardı. Kendi deyimleriyle “kışla öküzleri”ne aşağılayıcı bakışlarla
tepeden bakıyorlardı.

Snelman’ın öncülüğündeki genç Fin aydınları orduya da gereken önemi gösterdiler. Özellikle ordudaki askerlerin talim ve eğitimiyle ilgilenmeyi hedeflediler.
Bunun sonucunda liselerin en gözde öğrencileri, hatta üniversite öğrencileri
bile okullarından mezun olduktan sonra askeri okullara girmeye,
orduya mensup olmaya başladılar.

5-6 yıl, hatta 10 yıl süren askerlik hizmetleri sırasında bir yandan da
bilimsel araştırmalarını kapsamlı bir şekilde sürdürdüler.
Snelman, bu gençlerin sorunlarını ve sıkıntılarını bilen en iyi bir eğitimci
olmuştu aynı zamanda ve onların her türlü ihtiyaçlarını karşılamadan geri
kalmıyordu. Gerek konferanslarında, gerekse de yazılarında sürekli şu
düşünceleri aşılamaya çalışıyordu:

-Görünüşte en uygar milletler bile, henüz hayatlarını barış ve huzur içinde
geçirmek için yüksek bir uygarlık düzeyine erişememişlerdir. İnsanlığın
yaratılışında var olan kin, intikam ve vahşet; azgın deniz dalgalarının alçak
yerlere saldırması gibi, insanlar arasında da başkalarının haklarına karşı
saldırılar halinde sürüyor. İnsan yığınlarından canlı kaleler oluşturur
gibi ordularını güçlendiren insanlar kendilerini savunurlarken,
dünyamız kaçınılmaz bir şekilde kanlı taşkınlıklara, çılgınlıklara sahne oluyor.

Askerlerini yurt savunmasında siper eden her ordu, kuşkusuz değerlidir.
Sınırlara yönelik hizmet eden ordunun arkasında milletin selameti, huzuru ve
bağımsızlığı yatmaktadır.Ordu, fedakâr ve feragatkâr bir dindarlar tarikatı gibidir.
Asker olmayan bizler, vatan savunması için oluşturulan canlı kale duvarlarının
önemini gereği gibi takdir edemiyomz. Bu duvarların inşasında kullanılan her tuğla,
her harç, canlı birer insandır. Bu zerrelerden her biri, gerektiğinde bizim varlığımızı
ve huzurumuzu sağlamak için ölmeye hazırdırlar.

Yolda, bir dükkânda veya bir parkta askerlere rastlayınca saygıyla
selamlayıp, onlara “Aziz kardeşlerim, sizler hep bizim selametimiz için bu ağır
görevi üstlenmiş bulunuyorsunuz. Allah yardımcınız olsun.” demek isterim...

Düşününüz lütfen! Kışladaki her bir asker, canlı birer elmastır.
Böyle değerli varlıklardan binlercesi her yıl bir yerde toplanıyor.
Uzun bir süre yoruluyor, yıpranıyor, kendilerinden çok şey veriyorlar.
Bu kadar süre onlardan yararlandıktan sonra, geldikleri yerlere
kırılmış ve çizilmiş elmaslar olarak geri göndermek ne üzücü bir şeydir!..

Bu sözler üzerine Snelman’ın manevi öğrencileri olan genç Fin subayları
şöyle karşılık verdiler:
-Bizim yeni ordumuz ruhen diri, alışkanlıklarıyla yeni, askeri
hizmetlerinin sonuçları itibariyle her açıdan yeni olmalıdır. Yeni bir ruh ve
idael sahibi olmuştur ordumuz. Asker, kışlada beslenen bir inek
değildir. Benim küçük ve daha az tahsilli bir kardeşimdir. “Vatan Ana”
evladını tâlim ve terbiye için kışlaya göndererek bizlere emanet etmiştir.

Askerler terhis olduktan sonra Vatan Ana, subaylara, generallere soracaktır
elbet; “Hangi evlatlarımı ve nasıl yetiştirdiniz bakayım? Sizin ellerinize
teslim ettiğim yüzbinlerce civanıma ne öğrettiniz, nasıl eğittiniz?” diye.

Subay, askerin yalnız kardeşi değildir, onun sadece ağabeyi değildir, aynı
zamanda öğretmenidir. Onun eğitiminden sorumlu terbiyecisidir.
Subay, askerlere karşı birçok yönden sorumludur: Askerin vücudu subayın
eline teslim edilmiştir. Subay, onun sağlığından sorumludur.
Askerin beyni subayın eline verilmiştir. Zihninin açılmasından ve
düşünsel gelişiminden sorumludur. Askerin kalbi de subaya verilmiştir.
O, askerlerde güçlü bir kişilik meydana getirecek, onlara temiz vicdanlı olmayı,
görgü kurallarını, insanlarla sağlıklı bir iletişim kurmayı öğreterek ve onlara
vatan sevgisini aşılayacaktır.

Bu yeni görevler karşısında bulunan genç Fin subayları bu sorumluluğu ağır
ve zor görevlerin yerine getirilmesinden korkmuyorlardı.
-Her zaman ama her zaman, yalnız barışta değil, savaş sırasında da biz
vatanımıza kazanç sağlayacak, yararlı olacağız!.. Biz kışladayken de
yurdumuza yararlı olabiliriz. Ülkemiz için askerlerle her türlü eğitim ve
çalışmamız yararlı olacaktır.

Bugüne kadar Finlandiya halkı arasında kışla kelimesinden nefretle söz
edilmişti. Eskiden bir yerde kabalık, terbiyesizlik, kavga ve kargaşa
oldu mu herkes;
-Efendiler, burası kışla mı?
-Sanki kışla havası!
-Onun ahlâkını kışla bozmuş... diyordu.

Genç Fin subayları artık bu sözlerden inciniyorlar ve duymak istemiyorlar.
“Yeni dönemin kışlası, başka bir kışla olacaktır!” diyerek ant içmişlerdir.
Biz kışlayı bir halk okuluna dönüştüreceğiz.
Hatta bir üniversite hâline getireceğiz.

Öyle ki, her bir asker, kışlada yaşadığı günleri yaşamı boyunca
sevgi ve övgüyle ansın; kışladan öğrendiklerini hayatında başarıyla
uygulayarak gurur duysun. Kışlayı öyle bir hâle getirmeliyiz ki,
artık halkımız, aşağılayıcı sözler yerine;
-Bereket versin, onu kışla ıslah etti.
-O eğitimini kışladan aldı.
-Askerliği sırasında dürüst, atik, çalışkan ve kibar olmayı öğrendi...
desin ve bu sözler birer atasözü olsun.

Kışla düzeninin ve askerlik hizmetinin amaçları bu şekilde ortaya konulduktan
sonra, genç Fin subayları bu amaca ulaşmak için en acil çözümleri aramaya,
en iyi yöntemleri uygulamaya başladılar. Bundan sonra subaylar, askerlere
karşı izleyecekleri tutumu ve yöntemleri dikkatle düşünmeye koyularak askerlere
karşı eski davranış biçimlerini değiştirdiler.

İsveç egemenliği döneminde kışlalar oldukça pisti ve yaşanılır gibi değildi.
Havası pislikten kötü kokuyordu. Askerlerin üniformaları dökülüyordu.
Bozuk yiyeceklerden ve kokmuş yemeklerden askerler zehirleniyor,
yemeyenlerse aç kalıyordu. Rütbe sıralamasına göre onbaşılar, çavuşlar,
teğmenler diğer askerlerin yiyeceğinden ve ısınma araçlarından
(battaniye, kaput, v.b.) kısarlardı. Askerleri hor görürler ve aşağılarlardı.
Kışlada en ağır küfürler bile gündelik konuşma hâline gelmişti.

Ama artık her şey temelden değişmişti.
Kışlalar temizlenmiş, duvarlar boyanmış, bahçeye çimler ekilmiş, pencerelere
ve avlu köşelerine saksı çiçekleri konulmuş, pencerelere
perdeler çekilmiş, koğuş girişlerine paspaslar konulmuştu. Askerler de her
sabah banyo yaparak güne başlıyorlardı. Çevre ve vücut temizliğinin yanısıra
manevi temizliğe de ahlakî temizliğe de dikkat edilir olunmuştu.

İsveç egemenliği döneminde halk arasında kullanılan deyimler askerlerin
ne berbat şeyler olduklarına iyi örnektir:
-İsveçli gibi körkütük sarhoş!..
-İsveç askeri gibi sövüyor!..

Önceden askerler sürekli sarhoştu, ağza alınmayacak küfürler ediyorlardı.
Askerler birbirlerine, subaylar birbirlerine, hatta generaller bile
birbirlerine söverlerdi. Karşılarındakini severken de, yererken de söverek
konuşurlardı. İğrenç ve uğursuz küfürlerdi hepsi de. Hiç çekinmeden
ana-babaya, dine-imana, güneşe-aya, gökyüzüne ve doğaya, akıllarına gelen
her şeye küfürler ediyorlardı.

Genç Fin subayları kışlaya temizlik maddeleri getirttiler, askerlerin
yemeklerden önce ve sonra sabun kullanmalarını sağladılar. Temiz
havlular zimmetlendi ve her askere birer diş fırçası ve macun dağıtarak diş
temizliğine önem vermeyi öğrettiler. Diş temizliğinden sonra dil temizliğini,
düzgün ve kiifürsüz konuşmayı öğrettiler. Subayların kendileri de asla
kötü söz söylemiyor ve küfür etmiyorlardı.

Önceleri askerlere kaba ve sert davranılıyorken, artık böyle bir şeye izin
verilmiyordu. Ama hiçbir aşağılayıcı ve küfürlü söz söylemeden, kaba
davranmadan en katı disiplinin yerleşmesini başardılar.
Eskiden yalnızca askerler değil, subaylar ve seçkin ailelere mensup
kişiler bile adi kavgaları, bağırıp çağırmayı bir yiğitlik ve adeta kışla
hayatının vazgeçilmez gereklerinden sayarlardı. Öyle ki çeşit çeşit küfürler
bilmekle övünürlerdi.

Kışlayı bambaşka bir hâle dönüştürmeyi başaran genç Fin subayları şöyle diyorlardı:
-Kışla bizim aile ocağımızdır. Orası bizim ibadet yerimizdir.
Din adamı için mabedi, öğretmen için okulu neyse bizim için de kışla odur.
Biz burada kadınlar arasında bulunduğumuz zamankinden
daha fazla edepli ve terbiyeli davranmak zorundayız.

Subaylar, davranış ve sözleriyle askerlere şunları telkin ediyorlardı:
Kışlayı sarhoş meyhanesine veya küfür ortamına çevirmeyiniz.
Yerlere tükürmeyiniz. Döşemeleri kirletmeyiniz.
Küfürlü konuşarak kışlanın nezih havasını bozmayınız.
Dilinizi temiz tutunuz, arkadaşlarınızın kulaklarını kirletmeyiniz.
Kaba küfürlerle konuşmak, köpek ulumasından daha kötüdür.
Küfür etmek medeniyetsizliğin belirtisidir. Eğer yiğitliğinizi göstermek
istiyorsanız, bunun için daha asil çözümler bulunuz.
Spor yapın, uzun metre yüzmeyi, ustaca güreşmeyi, yüksek atlamayı öğreniniz.
Toplantılarda nezaket içinde olmayı öğreniniz.
Yararlı kitaplar okuyunuz. Okuduklarınızı ve dinlediklerinizi iyice anlayınız.

Bu şekilde genç subayların her biri iyi birer eğitimci oldular.
Askeri tâlimler ne kadar çok zaman alırsa alsın, subaylar,
askerleri terbiye etmek için her gün 1-2 saat bulabiliyorlardı. Subaylar,
askerlere özel oyunlar, eğlenceler, piyesler ve genel okuma geceleri
düzenliyorlardı. Onlarla sohbetler yaptıkları gibi, çeşitli milletlere dair
hikâyeler ve ünlü kahramanların yiğitliklerini anlatan kitaplar okutuyorlardı.

Projeksiyon aletiyle vatan tarihine ve diğer milletlerin tarihine ait şemalar,
haritalar, manzaralar göstererek genel kültür konularında bilgilendiriyorlardı.
Bundan başka askerlik hizmetini bitirip terhis olan erlere yurda nasıl
hizmetlerinin dokunacaklarına dair sık sık açıklamalar yapıyorlar, bu amaçla
yazılmış kitaplar okutuyorlardı. Subaylar şunları diyorlardı:

-Geldiğiniz yerlerde insanlar, köstebekler gibi kovuklarda yaşıyorlardı.
Bunlar insanca yaşamanın ne demek olduğunu ne görmüşler, ne
duymuşlar, ne de kitaplarda okumuşlardır.
Sizler de öyleydiniz. O köstebeklerin yanına tekrar onlar gibi gidip kovuklara
tıkılacak olursanız, yazıklar olsun size!.. Sizler oraya yeni hayatın müjdecileri
olarak gidiniz! O ücra yerlerde yaşayan insanların ruhlarını uyandırınız.
Oralarda yeni bir ordu kurunuz. Bu ordu barış, huzur, uygarlık ve çalışma
ordusu olsun.

Çeşitli ordularda yiğitlikleriyle öne çıkmış kahramanlardan oluşan taburlar vardır.
Onlar kendilerine “ölüm taburu” ismini takmışlardır. Başka insanlar da öyle
diyor onlara. Bunlar, gerektiğinde bir tek asker kalıncaya kadar ölmeye yemin
etmişlerdir. Bunlar kahramandırlar. Vatan için yaşamak, ülkenin
ilerlemiesi ve yükselmesi için çalışmak da ülke için ölmek kadar şereflidir!

Toprağı nasıl işliyor, buğdayı nasıl ekip biçiyorsunuz?
Hayvanlardan ve ormanlardan nasıl yararlanıyorsunuz?
Erkekleriniz kadınlarıyla nasıl geçiniyor?
Analar ve babalar çocuklarını nasıl terbiye ediyorlar?

Şimdi geliniz size, hayatlarını daha akıllıca düzenlemiş toplumlarda
bunların nasıl yapıldığını anlatalım:
Niçin herkes, İngiliz kumaşlarını, Bohemya kristallerini, Çekoslovak
camlarını, Felemenk (Hollanda) balık konservelerini, İrlanda koyunlarını,
Fransız şaraplarını, Danimarka tereyağlarını, Bruxelles (Brüksel)
dantellerini, Rus kürklerini, İsveç mukavvalarını ve kibritlerini tercih
ediyor?

Çünkü bunlar o ülkelerde en iyi bir şekilde üretilmektedir.
Sizler de bizim ülkemizde böyle kaliteli ürünler meydana getirmek için çalışın!..
Bütün bunları kim yapacak? Köylerinizdeki kör kardeşlerinizin ve
babalarınızın gözlerini kim açacak? Bataklık ve ormanlıkların ücra
kısımlarına kadar gitmeyi kim göze alacak?

Askerlerine bu uyarıcı ve bilinçlendirici soruları, yönelten Öğretmen Subaylar, cevapları yine kendileri veriyorlardı:
-Sizler!.. En önce sizler yapacaksınız. İşte o zaman aileleriniz,
köyleriniz, sizin vatan için uzun yıllar kışlada kalmanızdan dolayı hiçbir şey
kaybetmemiş olacaklar, aksine kazançlı çıkacaklar. Onlardan aldıklarınızı kat kat
onlara geri ödemiş olacaksınız.

Sizler kışlaya ham bir madde olarak geldiniz. Şimdi işlenmiş bir elmas gibi
ve harikalar yaratan sihirbazlar gibi memleketlerinize dönüyorsunuz.
Doğanın sanki hor görürcesine feyiz ve bereketten mahrum bıraktığı
Finlandiya topraklarında, genç Fin subayları büyük bir uygarlık gücü
oluyorlardı. Büyük bir fabrikanın üretimi gibi, ülke için akıllı, güçlü, canlı
insanlar yetiştiriyorlardı.

Askerler, artık kıdemli arkadaşlarını sayıyor ve seviyorlardı. Askerlik
hizmetleri boyunca onları gücendirmekten ve üzmekten kaçınıyorlardı.
Daha güçsüz ve ihmalkâr olan arkadaşlarının davranışlarını ise
kontrol altında tutuyorlardı. Terhis olduktan sonra ise çoğunlukla
subaylarıyla mektuplaşıyorlardı. Askerlik günlerini şükranla anıyorlar,
hayata artık yeni gözle ve daha canlı bakmakta olduklarını bildiriyorlardı.

Ülkenin kalkınma hamlesiyle ilgili düşünce ve hayallerini subaylarına
anlatıyor ve onlardan ne yapmaları gerektiğini soruyorlardı. Kendilerine
bazı kitaplar göndermelerini ya da gazete ve dergilere abone yapmalarını
istiyorlardı. En küçük yerleşim birimindeki kulübelere varıncaya dek, ülkenin her
yeriyle kışla arasında samimi bir bağ kurulmuştu.

Yediden yetmişe hep birlikte, ülkenin sağlıklı bir kalkınma ve uygarlığa
kavuşması için teşkilatlar kuruyorlardı. Kışla artık ülke için bir facia
olmaktan çıkmış, hakkıyla takdir edilir olmuştur. Anne-babalar, yaramaz çocuklarını
eğitmek için artık şunları söylüyorlardı:
-Şu askerlik zamanın gelse de artık askere gitsen.
Belki asker ocağı seni yola getirir!

Çevredekiler ise onaylıyordu:
-Elbette ıslah eder. Böyle haylazların hakkından ancak kışla gelir.
Artık biliyoruz ki, kışla bizim çocuklarımızı bizden daha iyi terbiye etmesini biliyor.

Yaşlılar da onaylıyorlardı:
-Evet, önceleri gözlerimiz körmüş. Feci bir hayat sürüyormuşuz.
Şükürler olsun, şimdiki gençler hayatı daha güzel ve daha akıllıca
düzenlemesini biliyorlar. Bu şeklide bizzat kışlalar da bilgi ve
ahlâk yönünden yükselmiştir. İyi mayanın hamuru kabartması gibi,
kışla da milleti bilgi ve ahlâki açıdan yükseltmiştir.
Futbol


Napoleon’un Fransa’nın idaresine geçişinden sonra Avrupa ülkeleri
arasında savaşlara rastlanmamıştır. Napoleon, birçok Avrupa ülkesiyle
savaşıyor ve en çok da İngiltere’yi yenilgiye uğratmak istiyordu. Diğer
taraftan İngiltere de, Napoleon’u tahtından indirmek için her çareye
başvuruyordu.

Napoleon, Rusya’yı da savaşmakla tehdit ediyordu. Rusya, Fransızlar’la bir
savaş çıkar endişesiyle 1808’de İsveç’le yaptığı savaşa son verdi. Fakat
Rusya’nın endişesi gerçekleşti ve Fransa’yla aralarında o ünlü korkunç
savaş başladı. Napoleon yirmi milletin kuvvetlerinden oluşan ordusuyla
Rusya’nın üzerine yürüdü. Moskova’ya kadar ilerledi.
Ancak burada bozguna uğradı ve Rusya’dan geri çekilmek zorunda kaldı.

Napoleon gücü tükenmiş ve çaresiz bir hâlde Fransa’ya döndü. Bir süre
sessiz kalarak eski ihtişamını ve kudretini yeniden kazanmaya çalıştı.
Fakat bu kez de İngilizler tüm Avrupa'yı Napoleon’a karşı
ayaklandırarak, bütün gücünü ezdiler. İngiltere’ye esir düşen Napoleon,
Sainte-Helene Adası’na sürgüne gönderildi.

Napoleon’un ardı arkası kesilmeyen savaşlarından artık bıkmış olan Avrupa
ülkeleri bu sonuca çok memnun oldular ve İngiltere’nin yenilgi bilmeyen
kudretine hayran oldular. Tüm Avrupa, İngilizler’i taklit etmeye başladı.
İngiltere’nin her şeyi artık moda olmuştu. Ancak çocuklar, gençler ve orta yaş kesimi her şeyi taklit ederken, çoğunlukla sigara ve içki kullanma, kaba konuşma
gibi olumsuz yönlerini taklit ediyorlardı.

Henüz kültür ve medeniyet alanında ilerleyememiş milletler de İngilizler’in
komik ve zararlı davranışlarını alarak, İngiliz toplumunun kötü birer kopyası
durumuna düştüler. Zenginler ve ekonomik durumu iyi olanlar, İngilizler
gibi at yarışlarında yüksek miktarda paralar harcamaya,
sodayla viski içmeye, İngiliz modasına göre giyinmeye, ve saçlarına onlar gibi
şekil vermeye başladılar.

Gençlik ise kendini İngiliz sporlarına ve daha da kötüsü futbola kaptırmıştı.
Eğitimlerini henüz tamamlamamış olan Avrupa gençleri arasında futbol âdeta
bir din olmuştu. Diğer ülkelerin gençliği de bundan etkilenerek futbolu bir ibadet şekline soktular. Bundan daha da zevk alanlar futbolu bir bilim ve sanat dalı gibi
görmeye başlamışlardı.

Sokaktaki halkı heyecanlandırarak geçinen boş kafalı ve cahil bazı
gazeteciler, gençliğin bu yeni tutkusunu kışkırtarak sömürme yoluna gitmişlerdi.
Futbol için ayrıca köşe yazıları konulmuş ve sığır bacağı gibi güçlü
bacakların meziyetlerinden uzun uzadıya bahsetmek artık gazetecilik sayılır olmuştu.

Snelman’ın döneminde Finlandiya’da da aynı şeyler yaşanıyordu. O zamanlar
Fin gençleri ciddi düşünce uğraşına henüz alışmamışlardı. Ciddiye
alınabilecek hiçbir düşünsel ilgi ve üretimleri yoktu. Finlandiya, Rusya’ya
ilhak ettikten sonra artık İsveçliler’e karşı milli kin beslemek, onlarla
mücadele azmi taşımak gibi millî duygular da körelmişti. Bomboş bir kafa
ve zamana sahip olan Fin gençleri için de futbol en ciddi, hatta dinsel bir uğraş
halini almıştı. Bulaşıcı salgın hastalık gibi futbol, kent gençliğini etkisine
almakla kalmamış, nüfusu kalabalık köylere bile girmişti.

Futbol bütün bir neslin düşüncesini ve duygularını kendi egemenliği altına
almış bir hastalık olmuştu. Futbol kulüpleri ve federasyonları, bitkin bir
vücutta türeyen sivilceler ya da bataklık sinekleri gibi çoğalıyordu.
“Manda ayağı gibi güçlü bacak.” o günlerin iftihar sembolü olmuştu.

Snelman ile arkadaşları, gençlerde zekâ dolu beyinlerin yerine güçlü manda
ayaklarının oluşmasına razı olmadılar. Bütün bir neslin düşünce yönünden
çıplak kalmasına tahammül edemediler. Finler’i ruhen uyandırmak ve uygarlık
alanında yükseltmek isteyen yurtseverler, “kolları ve bacak kasları
kayış gibi sertleşmiş kahramanlardan(!) ne yetişebilir? Ülkenin kalkınmasında ne
tür hizmetleri olabilir?” şeklinde birbirlerine soruyor, çözümler arıyorlardı.

Snelman, bir zamanlar İspanya’da birtakım kişilerin hayalî şövalye
romanlarıyla akıllarını bozup, şövalyeleri taklide kalkmakla nasıl
gülünç duruma düştüklerini ünlü “Don Kişot” (Don Quichotte) romanında
Cervantes’in daha gülünç bir hâle sokarak anlattığını hatırlattı herkese.

Snelman ve dostları aynı fikirdeydiler:
-Gençlerin böyle aptalca yazılmış serseri romanlarına kendilerini
kaptırmaları öyle ihmale gelecek önemsiz bir şey değilmiş ki, İspanya’nın
en büyük dahisi bunu romanına konu edinmiş ve bu salgınla mücadele etmek
zorunda kalmış, diyorlardı. Cervantes, bütün okuyucuların böyle
macera romanlarına düşkün olmalarının zihin tenbelliğiııden kaynaklandığını
tesbit etmişti. O dönemde İspanyollar, geri kalmış ülkelerinin kalkınması,
sosyal düzeninin yeniden tesisi, milleti ekonomik sosyal ve kültürel alanda
yükseltmek yolunda ciddi çözümler arayışında değillerdi. Bu alanlarda
tamamen çıplaktılar.

Çünkü onlar bu konularda ne bir düşünce, ne bir duygu ne de bir niyete
sahiptiler, olmak da istemiyorlardı. Toplumun çoğu zamanını hayal ürünü
macera romanlarıyla geçiriyor ve böyle davranmakla bir şey yaptıklarını
zannediyorlardı. Ülkede kültürle uğraşan sanatçılar yoktu.

Toplum düşüncesi uykuda; cehalet ise zirvedeydi. Bunun yanısıra nüfus
artışıyla birlikte yoksulluk da artıyor, devlet gücü zayıflıyor, ahlâkî, fikrî ve
ticari hayat yok olma tehlikesi yaşıyordu. Halkı uyandırmak durumunda
olanlar ve az-çok eğitim görmüş kişiler ise macera romanları okuyarak zevkten
dört köşe oluyorlardı.

Snelman şöyle düşünüyordu:
“Dahi yazarların önemini bizim toplumumuz henüz kavrayamaz. Şu
dönemde bizde de hayatın gülünç yönlerini ustaca tasvir eden bir
Cervantes, cücelerden bahseden bir Swift yetişmelidir. Cüce ruhlu insanların
basit politik dedikodularını, kısır fikirlerini anlatan biri gelmelidir.”

Snelman ve arkadaşları Cervantes gibi bir yazara sahip olamadıklarına
üzülüyor ve çareyi onun yaptığının aynısını kendilerinin yapmasında
görüyorlardı. Tıpkı veba, kolera, ateşli humma mikroplarıyla mücadele etmek
gibiydi bu futbol mikrobuyla mücadele. Topluma ve millete musallat olan
manevi mikroplar, onlardan daha da tehlikeliydi.

Finlandiya bataklıklarla dolu bir ülke olduğundan sıtma ve verem hastalığı
yaygındı. Halk sıtmadan şikâyetçiydi; veremden ise kırılmaktaydı neredeyse.
Snelman bu mikroplarla mücadele başlatmıştı. Bu mücadeleye şimdi de
görünmez bozuk kişilik mikroplarıyla mücadele de eklenmişti.

Snelman yine çözümü gösteren ilk kişi olmuştu:
-Şimdi bir de düşünce sıtması, irade veremi, ruh sıtması hastalıkları çıkmıştır
karşımıza. Bu ruhsal bozukluk nerdeyse tüm ülke gençliğini istila etmiştir.
Gelecek yıllarda topluma yararlı işler yapmak üzere hayata atılacak olan
gençlerimizin ruhsal hastalıklardan kırılmasına göz yumamayız. Mücadele
etmek gerekmektedir.

Bir gün futbolcular büyük bir eğlence düzenlemişlerdi. Ünlii ve dev bir futbol
kulübünün kuruluşunun onuncu yıldönümü kutlanıyordu. Bu münasebetle
milli maç oynanacaktı. Konuşmalarla geçen eğlence toplantısı törenle son
buluyordu. Eğlenceye her daldan sporcular katılmıştı.

Snelman da arkadaşlarıyla birlikte oradaydı. Aslında kendisi de en büyük
spor kuruluşlarından birinin fahri başkanıydı. Söz alarak bir konuşma yaptı:
-Fin gençliğinin sporla uğraştığını görerek seviniyorum.
Akılcı bir şekilde yapılan çeşitli beden hareketlerinin önemi çok büyüktür.
Felsefe alanında hayli ilerlemiş olan eski Yunanlılar, öyle rastgele olarak jimnastiği, güreşi, yarışları yüksek bir konuma getirmemişlerdir. Beden egzersizleri
vücudu çevikleştirir ve güçlendirir. Egzersizler sayesinde vücudun
görünümü düzelir, yürüyüş ve hareketler güzelleşir.

Kentlilerin kokuşmuş evlerde yaşadıkları hayat, vücudu yaratır, kasları
güçsüzleştirir, kanda zehirlenmelere neden olur ve insanları miskinleştirir.
Buna bir de yıllar süren ve araştırmaya dayalı olmayıp skolastik yöntemlerin
uygulandığı eğitim dönemini ekleyiniz. Bu süre zarfında, çocuklarımızın kafası
tarihler, şahıs isimleri, ölçü birimleri, prensipler ve cansız yasalar
mezarlığına dönüşür.

Almanya’da öğrencilerin çoğu gözlük kullanır, gözleri bozuktur. Sırtları
kambur, kemikleri çarpık, bacakları ince, kolları zayıf; ışıktan yoksun bitkiler
gibi solgun yüzlü insanlara köylerde değil, kentlerde rastlanır. İnsanın,
böylelerini ellerinden tutup kırlara çıkaracağı, çayırlarda koşturup temiz
havayı derin derin solutacağı geliyor.

Eski Yunanlılar da böyle yapıyorlardı. Şimdi bizler de onlar gibi
yapıyoruz. Fakat Sokrates’in Phidias’ın ve Perikles’in çağdaşları hayatın temel
ilkesi olarak şunu öne sürmüşlerdir:
“Hiçbir şeyde aşırıya kaçmamalıdır!
Hiçbir şey tek taraflı olmamalıdır. Her şeyde orta yolu gözetmelidir.
Her şeyi zamanında ve yerinde yapmalıdır.”

Sokrates’in ve Eschyle’in çağdaşı olan Aristofan, hâkimlerin bu bedeni
gevşeklikleri ve miskinlikleriyle alay ederdi.
“Aptallığa Övgü” adlı ölümsüz hiciv dolu üslubuyla, kafalarının içi malumatla
dolu, iki ayaklı yaratık ile, soyut teoricilerle acımasızca alay ediyordu.

Gulliver’in yaratıcı yazarı Swift, kurbağalar gibi şişip büyük adam olmak
isteyen cüceler (Liliputlar) topluluğuyla alay ediyor. Bundan başka Laputlar’la
da alay ediyor. Bunlar iri ve şişkin kafalı, ince boyunlu ve küçük omuzlu
anormal yaratıklardır. Bunların bütün hayatı kitap kurallarına, geometrik
şekillere göre düzenlenmiştir. Yani hayatları da bedenleri gibi biçimsiz ve
sevimsizdir.

Bizzat benim ve dostlarımın bu kadar büyük bir muhabbetle sevdiğimiz
Suomi’nin Laputlar’ın ülkesine benzemesini asla arzu etmeyiz. Bize ne
Liliputlar ne de Laputlar gerekli değildir.

Ancak biz Finler’in bacakları güçlü, ama aklı zayıf olmasını da istemeyiz.
Bacakları öküz ayağı gibi güçlü, ama beyinleri koyun beyni gibi zayıf insanlar
bizim idealimiz değildir. Böyle bir insan, bizim küçük milletimiz için bir
örnek, bir model olamaz.

Sizler, futbolun Finlandiya’daki ilerleyişini görerek heyecana
geliyorsunuz. “Kuvvetli Bacak” isimli futbol takımımızın komşularımız olan
İsveçliler, Norveçliler ve Danimarkalılarla karşılaşmalar
yaptığından, hatta Macaristan’a bile gidip orada galip gelmesinden dolayı
sonsuz bir sevinç duyuyorsunuz. Ama ben sizin sevincinize katılmıyorum.
Ben arzu ederim ki, bizim sevgili Suomimizde şu isimleri taşıyan
teşkilâtlar, dernekler kurulsun:
“Güçlü Düşünce, Yüksek İşler, Yüce Girişimler, Sağlıklı Hayvancılık,
En İyi Tarım, Kaliteli Kumaş, Temiz Vicdan, Yeni Fikirler, Mekanik Başarı,
Müreffeh Millet!”

Ben isterim ki siz genç Finler, yalnız Macarlar’ı değil, Fransızlar’ı ve
İngilizler’i de mağlup edesiniz. Ancak yalnız bacak gücüyle değil, yalnız top
şutlarıyla değil; bilim, teknoloji, sanat, ticaret, sanayi, hukuk toplumu, ülkenin
kalkınması alanında da onlara galip gelesiniz.

Bu çetin mücadelede yalnız futbolcuların güçlü kol ve bacaklarına
dayanmak isterseniz, çok ileri gidemezsiniz. Karşıdan gelen topa
vurmak için sağlam bir kafa gerekmektedir. Ancak biliniz ki en
sağlam kafaya koç sahiptir. Ben koç kafasını Fin gençliği için iftihar
duyulabilecek bir şey saymam.

Sokrates’in ve meşhur Herküles’in resimlerini bulup karşılaştırınız. Sokrates’in büstünde filozof başı dikkat çeker. Geniş bir alın. Burası zekânın yeridir. Sanki Sokrates’in zekâsı
kafasının içine sığmıyormuş da dışarı
taşacakmış sanırsınız. İşte Sokrates’in
alnı ve kafası bu şekildedir.

Bir de Herküles’in heykeline bakınız.
Antik Yunan efsaneleri kahramanının
güçlü kasları karşısında hayrette
kalırsınız. Cüsseli bir vücut, sütun gibi
güçlü bacakların üstünde yükseliyor.
Kollarının kasları, kalın bir halatı
andırıyor. Omuzları geniş, göğsü
kabarık, boynu öküz boynu kadar kalın.
Başı ise vücuduna oranla küçük, alnı
dar.

Bütün bunlar büyük bir beden
gücünün ifadesidir. Ama bu kahraman
zekâ yönünden güçsüzdür. Muhteşem
vücutlu, sert yapılı, güçlü adaleli bir
adamdır, ama akıl ve zekâ itibariyle
geridir. Düşünce ve maneviyat
kahramanı değildir.

Ben size Sokrates’in veya
Herküles’in kafalarını tercih ediniz
demiyorum. Demek istediğim öküz
bacaklarını düşünürken, Sokrates’in
başını da unutmayınız. Kaya gibi sert ve
koyun kafalı olmayınız.

Şu kuralı asla unutmayınız:
“Her işi zamanında yapmak lazımdır.
Eğlence zamanında da eğlenmelidir!”
Finlandiya’nın yalnız top tepmesini
bilen insanlara ihtiyacı yoktur. Bize Fin
milletini ekonomik, sosyal, ahlakî ve
fikrî yönden yükseltecek insanlar
lazımdır.

Kültür ve düşünce yönünden geri
kalmış olan ve eski uygarlıkları
tersinden öğrenmeye kalkışan milletleri
taklit etmeyiniz.
Paris’e gidenler, içkili gazinoları
öğreniyorlar. Almanya’ya gidenler,
birahanelere devam etmeye alışıyorlar.
İngiltere’ye gidenler de futbol
öğreniyorlar.

Siz eğitim çalışmasına daha yüksekten
bakınız. Avrupa’nın bilim ve düşünce
mabedlerine gidiniz. Binlerce Alman
gencinin mensup olduğu Tugenlbund’u
yani Fazilet Birliği’ni örnek alınız.

Şu kuralı sürekli aklınızdan
çıkarmayın:
“Sağlam ruh, sağlam vücutta bulunur.”
Ey Fin Gençleri! Sizin vazifeniz şutla topu yükseklere fırlatmak değil, Fin milletinin haysiyet ve şerefini yükseltmektir.
Sevgili yurdumuzu her alanda ileri
götürmeye, her alanda refahı artırmaya
gayret etmektir!..
1909 ve 1910 yıllarında iki kez Finlandiya’yı ziyaret etme fırsatı buldum.
Diğer ülkelerden çok farklı bir görünüme sahip olan Finlandiya’nın
konumu çok dikkat çekicidir. İnsanlarının düşünceleri, ruhsal yapıları,
dünya görüşleri bizimkinden çok farklıdır.
Bu insanları inceleyecek olan biri, onların sanki dünyamıza değil de
başka bir gezegene ait olduklarını zanneder.
Finliler, insana İncil’de sözü edilen Beyaz Zambaklar’ı hatırlatıyor.

Beyaz Zambaklar Ülkesine dair anılarımı ve izlenimlerimi 1914 yılında
Souremenna Misal (Çağdaş Düşünce) dergisinde yayınlamış ve o konuda
şunları yazmıştım:
“... Avrupa’nın hiçbir ülkesinde Finlandiya’da olduğu gibi büyük bir
kültürel ilerleme yaşanmamıştır.
Finlandiya’nın Avrupa’nın en genç ülkelerinden biri olması da ayrıca kayda
değerdir. Fin halkı, bir zamanlar Ural boylarından kalkmış, Volga
sahillerinden geçmiş, bir süre Bulgarlar’a komşu olarak yaşamışlardır.

Barışçı bir yapıya sahip olan Finler, kimsenin kendilerine saldırmayacağı,
kendilerinin de kimseyi tedirgin etmeyecekleri sakin bir yurt aramışlar ve
bugünkü yaşadıkları yeri kendilerine yurt edinmişlerdir.
O zamanlar uzak sayılan bu bölgede hiçbir ulus bulunmuyordu.
Bugünkü Fin toprakları yüzlerce yıl Rusya ile İsveç arasında doğal
bir kale hizmeti görmüştür. Bölgede geniş bataklıklar ve girilmesi zor
ormanlar olduğundan ne Ruslar, ne de İsveçliler bu topraklardan ordularını
ve ihtiyaç maddelerini geçirememişlerdir.

1808 yılından itibaren Finlandiya bir Rus eyaleti oldu.
Bu durum I. Dünya Savaşı’na kadar sürdü.
Bu süreçte Finlandiya Çar I. Alexandr tarafından verilen imtiyazlar
nedeniyle kendi içinde bağımsız oldu, yasalarını ve yönetimini
kendisi belirleme hakkına kavuştu.

Petrograd ile Vyborg arasındaki uzaklık trenle iki saattir.
Petrograd’ta bizzat Fin memurlarının görev yaptığı
özel bir tren istasyonu vardır. Bu ilk Fin istasyonundaki özellik bile hemen
dikkat çeker. Ruslar’ın tren istasyonları genellikle pislik içindedir.
Bilet gişelerinde sürekli kargaşa yaşanır.
Petrograd’daki Fin istasyonu ise pırıl pırıldır.
Orada tam bir sessizlik ve düzen hâkimdir.
Her iki ülkeye ait vagonlar arasında bile çok farklılıklar göze çarpmaktadır.
Rus vagonları tıpkı bizim vagonlara benziyor.
Her yeri tükürük içinde, duvarlar karalanmış ve kir içindedir.
Yolcuların kendi aralarında veya kondüktörlerle tartışmaları ve gürültüleri
hiç eksilmez. Fin vagonlarında ise Alman trenlerinde olduğu gibi yerler
numaralıdır; her yolcu kendi yerinde oturur ve asla yer kavgası yaşanmaz.

Kompartımanlarda hiç kimse yüksek sesle konuşmaz sigara ve pipo içmez
ve kesinlikle yerlere tükürülmez. Tüm vagonlar örnek alınmaya layık bir
temizlik içindedir. Gece seyahat etmek durumunda olan üçüncü
mevki yolcuları için bile temiz çarşaf ve yorganların serili olduğu yataklar hazırlanmıştır. Bunlar için cüzi bir ücret ödenir.
Kısacası tüm seyahatleriniz boyunca asla rahatsız olmazsınız.
Eğer uyumuşsanız, kompartımanda bulunanlar asla yüksek sesle konuşmazlar.
Zaten Finler yüksek sesle konuşmayı bilmezler.

Finler’in Helsinki dedikleri Helsingfors’ta, Vipuri dedikleri
Vyborg’da ve diğer şehirlerde, cadde ve sokaklar insanlarla doludur.
Gruplar halinde veya bir başına gezinen insanlar,
tanıdıklarıyla selamlaşır, konuşur ama çevrelerine rahatsızlık vermezler.
Caddelerde yüksek sese rastlamak zordur.
İşte yalnız bu durum bile Finlandiya’da Rus medeniyetinin(!)
bulunmadığının ilk işaretidir. Polisler bağırmaz, faytoncular asla gürültü
çıkarmaz, yolda rastlaşanlar boğazlarını yırtarcasına yüksek sesle düşünce
ve duygu alışverişine kalkışmaz. Hiç kimse aklına estiği zaman, dilediği
yerde çalgı çalmak ve şarkı söylemek hakkına sahip
olduğunu aklından bile geçirmez. Hâlbuki Avrupa’nın birçok ülkesinde
örneğin Fransa’da bile gece yaşanan sokak gürültülerinden uyumak zordur.

Beyaz Zambaklar Ülkesi’nin insanları, her şeyden önce başka
insanların hak ve özgürlüklerini düşünürler. Orada özgürlüğün değeri
büyüktür. Ama bu ülkede özgürlük demek, başkalarını rahatsız etmek
demek değildir.

Finlandiya’da seyahat ederken bir yolcu olarak istasyonda iner ve
büfeden gönül rahatlığıyla alışveriş yapabilirsiniz. Avrupa trenlerinin
yolcuları büfenin ne demek olduğunu iyi bilirler.
Oralarda herşey asıl fiyatının birkaç misli fazlasına satılır.
Finlandiyada ise en azından benim gördüğüm tren istasyonlarında
ve şehir lokantalarında satış yoktur.
Büfenin veya lokantanın orta yerine mükemmel bir
sofra kurulmuş ve etrafına yemekler dizilmiştir. Raflarda tabaklar, çatal,
kaşık ve bıçaklar sıralanmıştır. Her şey masanın üzerinde açıktadır.
Yemek servisi yapan, hesap gören garsonlar ve diğer hizmetliler yoktur.
Acıkmış bir yolcu sofranın başına geçer, raftan aldığı
tabağa beğendiği yemekten dilediği kadar alıp, içeceğini kendi doldurur.
Afiyetle doyduktan sonra kasaya giderek yemeğin bedelini öder.
Fiyatlar da oldukça ucuzdur. Yerine göre 1 veya 1,5 Mark’tır.

Vyborg’ta, Fince ravintol denilen bir otelde iki hafta kadar kaldım.
Ayrılırken hesabı istedim. Otelci kaç gün kaldığımı
ve kaç öğün yemek yediğimi hesap pusulasına benim yazmamı isteyince
hayretler içinde kalarak istenileni yaptım ve sadece pusulada belirtilen
miktarı ödedim.

Finlandiya’da bindiğiniz tramvaylarda biletçi veya kontrolör göremezsiniz.
Yolcular ulaşım ücretini bir kutuya atar ve dilediği yere kadar seyahat eder.
Bir Fin öğretmeni bana bunun nedenini şöyle izah etti:
_ Eğer halka güvenmeyip de Rusya’da olduğu gibi biletçi veya kontrolcü
kullanmak isterseniz, kontrolcuları da kontrol etmek gerekir.
Biz kontrolcüye değil, halkımıza inanırız, insana inanırız.

Bir keresinde Grigory Petrov’la birlikte Helsinki’deki Millî Fin
Tiyatrosu’na gitmiştik. Tiyatro binası granitten yapılmış görkemli bir binadır.
O gece Kitab-ı Mukaddes’in Hâbil ve Kâbil hikâyesini konu edinen bir oyun
sahneleniyordu. Ancak Kâbil ile Hâbil’in kişilikleri Kitab-ı
Mukaddes’in bize öğrettiğinden çok farklı yorumlanmıştı.
Hâbil, zayıf ruhlu, âciz, miskin, uysal, ürkek, kısacası iradesiz bir kişilik
olarak sunuluyordu. O her şeyden korkuyor, herkese boyun eğiyor ve bütün
iyilikleri yukarıdan bekliyordu. Hâbil çok sağlam bir ahlâka sahip olmasına
rağmen sevimsiz ve sıkıcı bir kişilik örneği sergiliyordu.

Kâbil ise sert yaradılışlı, düşünce ve davranışlarıyla tam bir zalim olarak
çıkıyordu karşımıza. O, Hâbil gibi zayıf ve güçsüz bir kardeşin varlığına
dayanamıyor, yüreğinin ve iradesinin zayıflığından dolayı kardeşini
aşağılıyor. Sonunda dayanamayıp onu öldürüyor. Kâbil, Hâbil’lerle dolu bir
cennette yaşamayı reddediyor. Oradan kaçıyor ve yeryüzüne iniyor.
Ateşi keşfediyor. Yeni bir yaşam kültürünü oluşturuyor.
O uzaklarda olan değil, yanı başında bir cennet yaratmak istiyor.
Ama bu öyle bir cennet olsun ki, asla kendisine bahşedilmiş bir cennet
olmasın. Kendi alınteriyle, kendi emeğiyle kazanılmış bir cennet olsun!..

Bu oyunla Fin ulusunun yeni özelliği ortaya konulmak istenmişti. Kitab-ı
Mukaddes’in kendilerine cennet diye sunduğu Asya’dan göç ettikten sonra,
bataklıklarla ve ormanlarla dolu bir yeri kendilerine yurt kabul etmişler ve
orayı cennete dönüştürmüşler. Gerçekten de önceki dönemlerde bataklık
ve ormanlıktan ibaret yaşamdışı bir yer olan “Suomi”i Finlerin üstün
çabaları sonucunda adeta bir cennet olmuştur.

Bugün Suomlar, bataklık, kayalık ve ormanlıklardan ibaret bir bölgeyi imar
edip cennet bahçesine dönüştürmeyi başarmışlardır.
Onlar bu cennet bahçelerinde İncil’de sözü edilen Beyaz Zambaklar
gibi lekesiz, saf ve masum bir hayat yaşamaktadırlar.
Finler’in temiz ahlâklı oluşları yalnızca özel
hayatlarında değil, toplumsal yaşantılarında da görülmektedir.

Profesör Çuprov, kaleme aldığı ekonomiyle ilgili bir kitabında
Finlandiya ile Rusya demiryolları arasında güzel bir karşılaştırma yapıyor.
Kitap bu yönüyle Fin demiryolları yönetimindeki intizam ve huzur ile Rus
demiryolları yönetimindeki, yolsuzluk, hırsızlık ve kargaşayı net bir biçimde
ortaya koymaktadır.

Sayma Gölü’yle, Finlandiya Körfezi’ni birleştiren Saymensky
Kanalı, 59 km uzunluğundadır. Bu kanalı açmak için dağları yarmak,
sarp kayaları oymak gerekmiştir. Buna rağmen kanalın
toplam maliyeti 13 milyon Mark’tır. Bu kanalın bu kadar az bir maliyetle
meydana getirilmesini kaydettikten sonra Pofesör Çuprov, Rus ve Fin
demiryolları yönetimlerinin gelir ve giderlerini karşılaştırıyor.
Rusya’da inşa edilen demiryolunun 1 km.’si 115.000 Ruble’ye mâl olurken,
Fin hükümetinin inşa ettiği demiryolunun 1 km.’si 36.000 Ruble’ye mâl olmuştur.

1882 yılında Petersburg-Helsingfors (Helsinki) Demiryolu İşletmesi Fin
hükümetine km. başına 5431 Ruble brüt ve 2064 Ruble net kâr getirmiştir. AboTavastgos hattı ise km. başına 2878 Ruble getirmiş ve hiç açık vermemiştir.
Rusya’nın Baltık demiryolu ise aynı yıl içinde km. başına 8171 Ruble gelir
getirdiği halde, Rus hükümeti bir yıl içinde meydana gelen açığı kapatmak
için 1.000.000 Ruble ödemiştir.

Rusya’nın Korsk-Harkov-Azov demiryolu km. başına 11.143 Ruble gelir
getirmesine karşın 3.521.100 Ruble açık vermiştir.
Finler, asırlar boyu kimi zaman İsveçlilerin, kimi zaman da Rusların
egemenliğinde kalmışlardır. Bu süre zarfında savunma ve diplomasi
alanında çaba içinde olmayıp, bütün güçleriyle milli bir Fin kültürü meydana
getirmeye çalışmışlardır.

Özellikle okulların ve toplumun eğitiminin gelişme ve ilerlemesi yolunda
gayret sarf etmişlerdir. Finlandiya’da ilk öğrenim zorunlu ve parasızdır.
Kız ve erkek tüm Fin çocukları ana dillerinde okuma ve yazmayı bilirler.
Her evde mutlaka kütüphane veya kitaplar vardır.
Ülke yasaları ve ilköğrenim ders kitapları başucu kitaplarıdır.
Ev idaresi, ormancılık ve başlıca geçim kaynaklarıyla ilgili
konulardaki kitaplarla birlikte başka yararlı kitapları da okur ve bulundururlar.

Önemli yerleşim merkezlerinde inşa edilmiş kütüphaneler halka açıktır.
Dileyen herkes hiçbir ücret ve teminat vermek zorunda kalmadan arzu ettiği
kitabı kütüphaneden alma ve evinde okuma hakkına sahiptir.
Bunun yanısıra Finlandiya’da kitabevleri de en iyi iş yapan müesseselerdir.
15.000 nüfuslu bir kasaba olan Vyborg’da bile 12 büyük
kitapçı vardır. Kitabevlerinin vitrinlerinde sergilenen çeşitli dillerdeki
kitapların çokluğu, toplumun oldukça zengin bir kültürel altyapıya sahip
oluşunun göstergesidir.

Finlandiya’da hiç kimse içki içmez. 1907 yılında çıkarılan bir yasayla insana
sarhoşluk veren her türlü içkinin satılması yasaklanmıştır.
Rus hükümeti kendi egemenliği döneminde Finlandiya’da votkanın
tüketilmesi amacıyla meyhaneler açtırdı ama yapılmak isteneni anlayan Finler,
kesinlikle o meyhanelere adım atmadılar ve bir süre sonra da bu meyhaneler
kapanmak zorunda kaldı.

Yine Avrupa uygarlığının kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkan insanlık
dışı sokak kadınlarına da bu ülkede rastlamak zordur. Finlandiya’da gerek
aile, gerekse okul ve toplum hayatında çok temiz bir ahlâk yer etmiş
bulunmaktadır.”

Öyle sanıyorum ki, Beyaz Zambaklar Ülkesine dair bir zamanlar yayınladığım
hatıraların bir kısmı Grigory Petrov’un kitabının çevirisine iyi bir sunuş yazısı
olabilir. Kültürel alanda bir ulusun ne denli yüksek bir dereceye erişebildiğini
hatıralarımda belirtmiştim. Grigory Petrov ise Finlandiya’da
uzun yıllar yaşadığından, Finler’in önceki hâlleriyle sonradan kurdukları
yüksek uygarlığa nasıl eriştiklerini görmüş ve bu değişim ve ilerlemeyi
kendine özgü sanatlı üslubuyla anlatmıştır.

Bir milletin; kamu kuruluşlarının, okullarının ve askeri kurumlarının
birbiriyle işbirliği yaparak ülkeyi kalkındırmak ve yükseltmek için neler
yaptıklarını açıkça göstermiştir. Bu kitapta, özellikle Finlandiya’nın
yükselmesi için bazı kişilerin gösterdikleri fedakârlık ve başarılardan
söz edilmektedir. Bazı kahraman ruhluların, Fin milletini nasıl kahraman
millet hâline getirdikleri çok güzel anlatılmıştır.

Grigory Petrov, bu eserini yazarken Bulgaristan’ın siyasi, toplumsal ve
ekonomik yapısını da dikkate alarak kitabını Bulgar gençlerine ithaf etmiştir.
Bu eser, Grigory Petrov’un Rusça yazdığı müsveddelerin doğrudan
doğruya tercüme edilmesi suretiyle meydana gelmiştir.

*Suomi, Finlandiya’nın Fince adıdır.
“Suom” Fin demektir.
Finlanda ismi Almanca’dır.
Grigory Petrov
Bulgarca Çevirinin Önsözü - Dr. Bojkof
Kendini Halkın Sağlığına Adayan Doktor...


Bir Köy Doktorunun Hatıraları adlı eserin yazarı, göreve başladığı ilk
günden beri günlük tutuyor ve Tıp Fakültesini nasıl bitirdiğini, bölge
hizmetine hangi niyetle başladığını kaydediyor.

Talihi kendisine pek yardımcı olmamış, çocukluğunu ve
gençliğini muhtaçlık ve yokluk içinde geçirmiş. Küçük bir kasabada geçimini
sağlamaya çalışan yoksul bir kunduracının oğluymuş.

Talihin herkese gülmediğini bilmesine rağmen, bölge hizmeti sırasında gördüğü
şeylerden dehşete düşmekten kendini alamamış. Bir an kâbus görmekte
olduğunu sanmış. İlk izlenimleri, ona insanların ilk çağ dönemlerindeki ilkel
mağara yaşantılarını hatırlatmış.

“Acaba ben ülkenin en kötü bir yerine mi düştüm?” diye kuşkuya kapılarak,
çevre köy ve ilçelerdeki yaşantıyı da görmek istemiş. Ne yazık ki oralarda da
aynı gerçeklerle karşılaşmış; hatta bazı yerlerdeki durumun kendi bulunduğu
yerden daha vahim ve feci olduğunu görmüş.

Kayalarla kaplı yerlerde, üst üste yığılmış biçimsiz koca taşlardan evler
yapıldığına tanık olmuş. Kapılar alçak ve pencereleri yokmuş. Kapı çerçeveleri
ince ve aralıklı olduğundan içeri kar ve rüzgar giriyor, yağmurda damlar
akıyormuş.

Cam nadiren görülüyormuş. Pencere diye bırakılan küçük deliklere, yağlı
kağıt ve naylon veya bez parçaları çivilenmiş bir hâldeymiş. Ender olarak
da ince deriyle kaplandığını görmüş. Tamamen açıkta olanları da varmış.
Odaların bir köşesinde taş ve topraktan yapılmış ocaklar varmış.
Burada ateş yakılınca odanın içini duman kaplar, içerdekilerin gözleri
yaşarır, üst başları is içinde kalır, nefes alamazlarmış. Duman ağır ağır tavandaki
küçük bir delikten çıkarmış.

Köylüler hep aynı elbiseyle çalışır, yemek yer ve yatarlarmış. Yıllarca
banyo yapamazlarmış. Çamaşır yıkamak alışkanlıkları da yokmuş.
Üst-başları bit ve böceklerle doluymuş.

Trahom hastalığından çok çekerler, çoğu kez de üşütüp yataklara düşer ve
verem olurlarmış. Su kuyuları tuvaletlerin hemen yanındaymış. Sular mikroplu olduğundan tifodan kırılıyorlarmış.

Çocuklar arasında ishal, difteri, kızıl ve çiçek hastalıkları yaygınmış.
Binlerce çocuk da daha küçük yaştayken ölüyormuş.
Halk perişanlık içerisinde yetersiz besleniyormuş. Buna rağmen berbat bir
şekilde içki de içiyorlarmış.

Halk arasında sağırlar, dilsiz, kör, topal, kambur, kötürüm ve geri
zekâlıların da sayısı azımsanmayacak miktarlardaymış.
Doktor, bir köyü şöyle anlatıyor:
”Bir köye girilince insan şok olur. O durumu görenler kendisinden,
çevresinden, toplumdan, uygarlık denilen şeyden utanır.
Düşünüyorum, buralardan çok uzak ve zengin yerlerde, tiyatrolar, konserler,
yazarlar, sanatçılar, parlamento, çarşılar, alışveriş merkezleri, eğence
yerleri, barlar, gazinolar, bilimler akademisi, üniversiteler, hastaneler ve
birçok uygarlık kuruluşu var.
Burada ise sayısız insan, cehennem gibi bir hayat içinde ölümle pençeleşiyor.

Mesela bir köy evine girersiniz: Üç çocuk kuru toprak üstünde kızıl
hastalığından can çekişiyor. Onların arasında anne yeni doğurmakta olduğu
çocuğunun ağrılarıyla acı çekiyor. Sarhoş babaysa bir kenarda oturuyor.
Ona: “Evinde bu kadar felaket yaşanırken sarhoş olmaya utanmıyor
musun?” diyecek olsanız; alacağınız mırıltı türü cevap şu olacaktır:
-Sen de burada otur da gör! Yalnız sarhoş olmakla kalmaz, bir de içkiye
boğulursun. Bizim hayatımız ayıkken çekilmez...

Başka bir kulübede, başka bir felaket manzarası:
Anne veremin son devresine gelmiş, kan tükürüyor, başını yastıktan
kaldıramıyor. Baba tifoya tutulmuş, yüksek ateşin tesiriyle sayıklıyor. İki
hasta da yerdeki paçavra türü şilteler üzerinde yatıyorlar. Karyola filan yok.
İkisi arasında, biri bir yaşında, diğeri iki yaşında, iki çocuk yatıyor. İkisi de canlı
birer iskelet gibi. Komşulardan hiçbiri hastalarla ilgilenmek istemiyorlar.
Artık bu hale alışmışlar. Evde herkes kendi acılarıyla baş başa.

Bir yerde çiçek, tifo gibi bulaşıcı hastalık salgınlaşınca devlet oraya iki üç
doktor gönderiyor. Halk ise bu duruma kızıyor:
-Bu iğneleri niçin yapıyorsunuz?
Çocukları tedavi etmeyiniz, varsın ölsünler. Açların sayısı azalmış olur.
Siz asıl bizleri, büyükleri tedavi edin!..” diyorlardı.

Tedavi ve yardım görmek için, hemen her evden hasta geliyor. Kimisinde
frengi yaraları veya uyuz var. Kimisinin gözleri irinleşmiş, kimisi de kansere
yakalanmış. İnsan o an ümitsizlik ve bezginlik içinde kalıyor.
Sonuçta da yorgunluktan meydana gelen bir duyarsızlık oluşuyor.
Doğum yapan kadının yanındaki sarhoş kocaya hak verircesine, insanın ya
sarhoş olacağı ya da boğulup öleceği geliyor.”

Bu gözlemleri yapmış olan doktor, şehirlerde oturan insanlara devlet
adamlarına, politikacılara, bilim, sanat ve basın mensuplarına şöyle sesleniyor:
“Efendiler! Ne zamana kadar bu saklambaç oyununa devam edeceksiniz?
Sürekli vatanseverlikten, millet sevgisinden uygarlığa hizmet etmekten
bahsedersiniz. Ama millet için, vatan için, insanlık için ne yapıyorsunuz?

Bazıları milyonları vurarak sevgili yurdumuzu namussuzca soyuyor, bazıları
da dairelerde, matbaalarda, okullarda, üniversitelerde memurluk yapıyorlar.
Diğer tarafta ise milyonlarca halk mahvoluyor, yozlaşıyor, sarhoş yaşıyor,
hayvanlaşıyor!.. Milletin temelleri çöküyor!..

Henüz vakit varken ülkeyi ve halkı kurtarınız! Halkın arasına giriniz.
Onları tedavi ediniz, eğitiniz, terbiye ediniz!..
Evlerini nasıl yapacaklarını, nasıl düzelteceklerini öğretiniz! Halka sağlık,
temiz hava, güneşli, rutubetsiz ve sıcak meskenler veriniz.
Onlara daha insanca bir hayat yaşamasını öğretiniz! İnsanca bir hayat
yaşayabilmeleri için onlara yardım ediniz, imkânlar sağlayınız!..”

Doktor, kitabının sonuna doğru şunları yazıyor:
“Devlet büyük bir ailedir. Onun mensupları sizin küçük kardeşlerinizdir.
Alt tabakının kusurları, kısmen de üst tabakının ihmallerinden ve
duyarsızlığından kaynaklanmaktadır.”

Edebiyat ve kültür çevrelerinde doktorun kitabıyla ilgili birçok
tartışmalar yaşandı ama sosyal çevrelerde kitap gereken ilgiyi uyandırdı
ve amacına ulaştı. Finlandiya’nın bütün sağlık kuruluşlarında meslekdaşlarının
kitabı kelime kelime okundu, incelendi. Nahiye merkezlerindeki belediye ve
kamu memurları toplantılar yaparak, bu kitabın ortaya koyduğu meseleleri
araştırmaya ve yapılan hataların, olumsuzlukların, sorunların giderilmesi
için önlemler almaya başladılar. Bu konuyla ilgili her yerde aydınlatıcı
konferanslar verilmeye, yeni belgeler toplanmaya başlandı.

Önceleri bahsedilmesinden bile ürkülen ve görmezden gelinen halkın bu
feci durumunu herkes gördü ve anladı. Herkes parti çekişmelerini, kişisel
çıkarları, entrikaları bir kenara atarak, halkın sağlığının korunması sorunlarıyla
uğraş maya koyuldu.

Ülkede veremli hasta sayısı ve bu hastalıktan ölenlerin sayısı tespit edildi.
Bir yıl içinde tifoya, trahoma yakalananların, bakımsızlık ve
gıdasızlıktan ölen çocukların, diş ağrısı çekenlerin ve sakat kalanların sayısı
tesbit edildi.

Bunun yanısıra alkollü içeceklerin tüketimine harcanan paralar hesap edildi.
Alkol yüzünden meydana gelen kavgalar, yaralamalar, cinayetler,
yangınlar ve hırsızlıklar tespit edildi. Sonuç olarak ortaya çıkan rakamlar
herkesi korkuttu. Çünkü bu rakamlar, kafalara bir balyoz gibi iniyor ve
herkeste bu durumların düzeltilmesi isteği uyandırıyordu.

Hükümet, Mülki İdareler ve Belediyeler, doktorlardan oluşan bir Tıp Ordusu kurdular.
Çocuk Hastalıkları Doktorları, Kadın Hastalıkları Doktorları ve Diş
Doktorları, gruplar hâlinde ülkeyi sağlık taramasından geçirdiler. Bunlar
gittikleri yerlerde hem hastaları tedavi ediyor, hem de göz, kulak ve dişlerini
nasıl koruyacaklarını, anne sağlığı ve çocuk bakımını öğretiyorlardı. Bir
çocuğun yetişmesinin maliyetini hesaplıyorlar ve bakımsızlık yüzünden
ne kadar çocuğun ölümle pençeleşmekte bulunduğunu anlatıyorlardı.

Köylüler yavaş yavaş insan hayatının ekonomik değerini anlamaya başladılar.
Doktorlar köylülere şöyle diyorlardı:
-Paralarınız çalınmasın veya yanmasın diye iyice saklıyorsunuz.
Çocuklarınız, eşiniz ve kendiniz paradan çok daha değerlisiniz. Sizler canlı
parasınız. Bu sermayeyi iyi koruyun, israf etmeyin, çoğaltın.

Çoğu köye, iki büyük penceresi olan örnek birer ev yaptırıldı. İçine soba
yerleştirildi. Köylerde, köylülere çok ucuz fiyatlarla ev inşa eden işçi grupları
oluşturuldu. Hükümet bir çok merkeze depolar tesis ederek buralara inşaat
malzemelerini yığdı. Bu depolardan köylüler ve Köy Kooperatifleri, gayet
uygun şartlarla malzemelerden yararlanabiliyorlardı.

20 yıl sonra birçok köyün şekli değişti. Evler ahır şeklinden kurtarılıp,
gerçek insan evine dönüştürüldü. Köylüler daha iyi, daha sıcak
elbiseler giymeye başladılar. Ülkenin her yanında konfeksiyon ve ayakkabı
atölyeleri kuruldu. Burada üretilen giysi ve ayakkabılar, ucuz fiyatla halka
satılmaya başlandı.

Köylerde yeni elbiseleri giyenler bayram havası yaşadılar. Yamalı ve
paçavra elbiseler ortadan kalktı, güzel giyimli insanlar ortaya çıktı.
Soğuk algınlığı hastalıklarının önü alındı, verem kurbanlarının sayısı yarı
yarıya azaldı. Birçok hastalık ortadan kalktı. Daha sağlıklı bir hayat içerisinde
doğumlar arttı. Sağlıklı bebekler dünyaya geldi. Çocuklar sağlıklı ve
neşeli büyümeye başladılar. Ülkede üretime katılan eller çoğaldı.

Halk daha fazla kazanmaya başladığından, daha iyi beslenmeye özen
gösterir oldu. Sonunda birgün geldi ve bütün bu sağlık seferberliğinin başlamasını
sağlayan doktor hayata veda etti.

Kendini Halkın Sağlığına Adayan Doktor’un ölümü, ülkede büyük bir
üzüntüye neden oldu. Ülkenin dört bir yanından yüzlerce
köyün temsilcisi cenaze törenine katıldı. Köylüler, temsilcilerini en gürbüz, en
sağlıklı ve iri yapılı gençlerden seçmişlerdi.

Bu sağlıklı gençler Kendini Halkın Sağlığına Adayan Doktor’un tabutunu
omuzlarında taşıdılar. Bu iriyarı insanların düzenli bir sıra halinde şehrin
sokaklarından geçtiklerini görenler, bunları canlı bir çam ormanına
benzetmişlerdi. Gerçekten de bunların her biri, birer gemi direği gibiydi.

Mezarlığa gelindiği zaman köy delikanlılarından biri tabutun yanına
gelip şu konuşmayı yaptı.
-Bizler köy kırlarından, köy ormanlarından senin mezarının başına
geliyoruz. Fakat cenaze törenlerinde taşınması gelenek olan çelenk ve
çiçekleri getirmiyoruz. Bizim Suomi’miz içinde senin kurduğun hasbahçenin
çiçeklerine birer örnek olmak üzere, köylülerimiz bizi seçip buraya gönderdi.

Ey milletimizin büyük bahçıvanı, ebedî meskeninde istirahat et!..
Biz senin hayırlı çalışmalarını kutsuyoruz...
Sen bir halk doktoruydun.
Yüzbinlerce köylüyü iyileştirdin.
Milletimizin damarlarına taze ve temiz kan akıttın.
Vatanımıza kahramanlar armağan ettin.
Bize sağlıklı çalışmanın hazzını tattırdın.
Millet senin heykelini dikmek istiyor.
Sen buna gerçekten layıksın. Ama senin en güzel heykelin işte bizleriz.
Bizler ki yeni toplumun ürünüyüz. Kendimiz de bu yeni hayatın üreticisiyiz.

Erkek ve kadın hepimiz, Fin aydınlarının, ülke için nasıl çalışmaları
gerektiğini gösteren birer canlı heykeliz. Varlığının üstünden geçen zaman ne
kadar çok olursa olsun, sağlığına kavuşan milletin kalbinde senin hatıran
da o kadar sıcak ve parlak olacaktır.

Sen ne Cesar’dın, ne de Napoleon...
Hiçbir karış toprak işgal etmedin.
Tek bir damla kan akıtmadın.
Ama yurdumuza binlerce yeni, sağlam, kuvvetli ve çalışkan eller kazandırdın.
Milletin sağlığı için mücadele eden büyük kahramanın şanı sonsuza dek yaşasın!..
Anne-Baba ve Çocuklar


“Yeni nesillere akılcı bir terbiye verme meselesi...”
Snelman ile arkadaşları Finlandiya’yı uyandırmak için bütün ümitlerini buna
bağlamışlardı. Gençlik meselesi Snelman’ın en sevdiği bir konu ve aynı
zamanda kendisinin en hassas ve ıstırap duyduğu meselesiydi.

Snelman kimi zaman gençleri yüzlerine karşı azarlıyor ve kınıyor ama
bazı yaşlı kimselerin gençlerin hayırsızlığı ve bozuk ahlâklarından
dolayı şikayet etmeleri üzerine sürekli gençleri savunuyordu. Şöyle diyordu:
-Kabahat gerçlerde değil, sizdedir.
Siz gençleri nasıl terbiye ederseniz, onlar da öyle yetişir.
Gençlere verdiğiniz ter biye nedir? Sadece hiç!..

Anneler ev işleri ve yemek yapmakla; babalar da memuriyet, ticaret, dükkân
veya fabrika işleriyle meşgul olurlar. Geceleri de geç vakitlere kadar
zamanlarını kahvehane ve kulüplerde oturarak ve iskambil oynayarak
geçirirler. Ama çocuklarıyla asla meşgul olmazlar. Çünkü bunun için vakitleri
yoktur. Hem sonra çocuklarla meşgul olmak insanı yoran ve usandıran bir
iştir. Bunlar çocuklarıyla konuşmazlar, onların yaşantılarıyla ilgilenmezler.

Sadece boş zamanlarında çocuklarını sevip okşamayı bilirler ve onlara
şekerleme ve oyuncaklar almaktan öte başka bir şey yapmazlar. Sonra da,
“haydi bakalım, şimdi odanıza çekilin, gürültü etmeden kendi kendinize
oynayın.” derler. Aslında bunun anlamı şudur:
“Başımızdan defolun da ne isterseniz yapın! Sadece bizi rahatsız etmeyin.”

Bu durum karşısında çocuğun aklı, fikri, ruhu, işlenmemiş bir tarla gibi
kalır. Buraya yararlı hiçbir şey ekilmiş olmaz. Arasıra çocuklara iyilik,
doğruluk ve sevgiden bahsedilse bile, bunlar genellikle ruhsuz, kupkuru, taş
gibi sert ve çocuğa ya bancı sözlerdir. Anne-baba, çocuğun ruhunu
ilgilendirecek sözler söylenmesini istemezler. İsteseler bile bunu nasıl
yapacakarım bilemezler. Onların sıradan ve ısmarlama nasihatleri
çocuğun hassas ruhunda yankılar uyandırmaz.

Doğrusunu söylemek gerekirse, çocuğun anne-babası sağ olduğu halde
ve evde bunlardan başka birçok halalar, teyzeler, dayılar ve amcalar olduğu
hâlde çocuk yetim gibi büyü mektedir. Bazı ailelerde çocuklar çok iyi
beslenirler, iyi giydirilirler, sağlığına vücut sağlığına dikkat edilir. Ancak tüm
bunlara rağmen çocuk ruhunun saflığı, açlığı ve süsü ihmal edilir.

Doğrusu bu şartlar altında yetişen çocukların, olduklarından daha fazla
yaramaz yetişmediklerine şaşmamalıdır. Çocuklar büyüyüp de bazı şeyleri
anlamaya başladıklarında, aile hayatına katıldıklarında, aileden ne alır ve
ne görürler ki?

Kentlerin, kasabaların, köylerin meydanlıklarında birtakım çöplerin,
pisliklerin ve gübrelerin yığıldığını görenler, “Bunlar sağlık kurallarına
aykırıdır; ne rezalettir bu böyle?” diye feveran ederler.

Şimdi siz, evlat sahibi anne-babalar!..
Bir kere düşününüz. Kendi vicdanınıza danışarak bir karar veriniz.
İçinde bulunduğu aile çevresi ve havası çocukların kişiliklerinin sağlıklı bir
şekilde oluşmasında ne derece olumludur?

Çocuklara, “Yalan söyleme, yaramazlık yapma, bu hareket kötüdür,
nefret uyandırır, günahtır.” gibi nasihatlerde bulunurlar ama bu
nasihatleri veren kişiler birbirlerini aldatırlar.
Çocukları aldatırlar ve yine çocuklara “Kimseyi incitmeyiniz, nezaketli ve
terbiyeli olunuz.” derler. Ancak kendileri bu kurallara uymayı düşünmezler.

Çocuklar aldatılmayı çabuk fark ederler. Önce hayret ederler.
Anne babalarının kendilerine kötü ve günah diye gösterdikleri şeyleri nasıl
olup da bizzat kendilerinin işlediklerini anlayamazlar.

Sonuçta kendilerinde şu kanaat oluşur:
“Anne-babalar böyle söyler, başka türlü davranırlar!”
Bu nedenle anne-babanın sözlerine karşı çocukların güveni kalmaz.
“Şunu yapın, bunu yapmayın.” türünden nasihatlere artık aldırış
etmemeye başlarlar.

Öte yandan anne-baba da çocuklarının daha küçük olmalarına rağmen
kendilerine itaat etmediklerinden ve asi olmalarından şikâyet ederler.
Oysa ki, çocukların bu hâle gelişine kendileri neden olmuşlardır ama farkında
bile değillerdir.

Çocukların azarlama, kınama ve cezayla itaatkâr ve sevgi dolu
olabileceklerini sanmayın. Onların yanında öyle davranınız ki, sizin
meziyetlerinizi bizzat görerek sizi sevmeye başlasınlar.

Kimi anne-babalar evdeki yaşantılarına, giysi ve beden temizliğine
dikkat etmezler. Çocuklarının yanında kirli, sökük ve eski elbiselerle ve kirli
el ve ayaklarla dolaşırlar. Konuşma ve davranışlarında nezahet ve nezakete
riayet etmezler. Kimileri de onların yanında birbirleriyle kavga ederler ve
“Babanızın nasıl biri olduğunu görüyor musunuz?” veya
“Annenizin nasıl bir kadın olduğunu kendiniz görün!” gibi
sözlerle çocukları da kavgalarına ortak ederler.

Aile toplantılarında meydana gelen dedikodulara, başkalarını
çekiştirmelere, küçük bir çıkar için çevrilen dolaplara dair sözlere dikkat
ediniz. İşte çocuklar ergenlik çağına ulaşıncaya dek 15-20 yıl böyle feci bir
ortamda büyürler ve ondan sonra da yaşlılarımız çocukların niçin göklerde
uçmadıklarına, kanatsız kaldıklarına şaşarlar.

Böyle söyleyen aııne-babalara sormak gerekir:
“Siz çocuklarınızı terbiye ederken yükselmeleri için onlara kartal kanatları
mı taktınız? Yoksa bu kanatları kökünden mi yoldunuz?”

Çocukları büyüyüp oğlanları delikanlı, kızları genç kız olunca, anne babalar
geleceklerine dair pembe hayaller kurarlar. Oğullarını mühendis,
doktor, tüccar, avukat, memur veya iyi bir meslek sahibi yapmak isterler.
Kızları içinse zengin bir koca aramaya koyulurlar.

Çocukları için hep servet ve refah sağlamaya uğraşırlar. Böylelikle annelik
ve babalık görevini en iyi bir şekilde yerine getirdiklerine inanırlar. Bu
konuda Lev Tolstoy, gayet haklı olarak şu sözleri söylüyor.

“Hayattaki düzensizliklerin en büyük nedenlerinden biri şudur ki, herkes
hayatında refaha kavuşmayı arzu eder, fakat hayatını terfi ettirmesini ve bizzat
çalışma sonucunda hayatını daha iyi bir biçimde düzenleme ihtiyacını
hissetmez.”

Herkes hayattan bir şey almak ister ama ona bir şey vermek istemez. Çoğu
kimse hayata menfaatçi, zorba ve asalak olarak atılır. Hayatın anlamını bu
asalaklıkta ararlar. Böyle bir hayat anlayışı uzun yıllar boyunca acı içinde
çocuklara aşılanır. Kimler aşılar?
Anne-baba!..

Bu telkinlerle yetişen çocuklar, büyüdüklerinde zorba, aç gözlü, şehvet
düşkünü, tembel ve vurdumduymaz olurlar.
En sonunda artık hiç kimseye ve hiçbir şeye sevgi ve bağlılık duymayan
duyarsız gençler olur çıkarlar. Bu tiplerde ülkeye, millete karşı sevgi,
yüksek düşüncelere ciddi uğraşlara saygı uyanmaz. Anne ve babalarını da
içtenlikle sevmezler.

Ne ekerseniz, onu biçersiniz.! Ne pişirirseniz, onu yersi niz!
Eğer gençliğin ruhunu tarım yapılmayan bir tarla gibi kendi hâline
bırakırsanız, orada ısırgan otları ve dikenler yetişir.

Anne-babaların, çocuklarının beyinlerini ve kalplerini işlemeden
kendi hâline bırakmaları, akla ve vicdana uygun değildir. Hatta böyle bir
ihmal, ahlâksızlıktır, cinayettir. Çünkü çocukların iyi terbiye görüp görmemesi
meselesi, yalnız anne-babayı ilgilendiren bir mesele olmayıp, aynı
zamanda toplumu ve devleti de ciddi bir şekilde ilgilendiren hayatî bir
meseledir.

İstediğiniz kadar mükemmel anayasalar yapın. Özgürlükler alanında
da halka dilediğiniz kadar haklar tanıyınız. Sosyalizmin veya liberalizmin
sihirli gücüne dilediğiniz kadar inanın.

Eğer çocuklarınız gerektiği şekilde eğitim almazlarsa hayata bir hiç olarak
atılırlarsa, yasalar ve bütün sosyal haklar var olmasına rağmen toplumsal
hayat yine de sönük ve ruhsuz olacaktır.

Bu nesilden gelen memurlar bencil ve uyuşuk, devlet adamları ise politik
madrabaz olurlar. Politikacılar, çıkar peşinde koşar.
Okullar yeni neslin bilincini körelten ve kalbini karartan birer karanlık mağara
olur. Basın, sokak kadınlarının albümlerine döner.

Tok veya aç olan halk kitleleri ise kendilerine yabancı olan her şeye,
özellikle varlıklı sınıfa mensup insanlara karşı nefret, kıskançlık ve intikam
duyguları beslemeye başlarlar. Bizim yeni ve genç vatanımız sizden
böyle şeyler beklemiyor!..

Finlandiya’nın istikbali büyüktür. Burada herkes tok, herkes hâlinden
memnun olmalıdır. Kendi hayatınızı ve toplum düzenini
buna göre şekillen dirin. Snelman ve dostları, kentlerde ve
köylerde bu türden konferanslar veriyorlardı.

Bu konferansları ilgiyle dinleyen anne-babalar, çocuklarının eğitimi
meselelerini gerçekten ciddiyetle düşünmeye başlamışlar ve çocuklarına
karşı yüklendikleri sorumluluğun büyüklüğünü kavramışlardı.

Birçok şehirde aile kurumları oluşturarak çocuk
eğitimindeki başarısızlıkların ve olumsuzlukların nedenlerini araştırmaya
başlamışlardı. Eğitim alanında başarı gösterdikçe sevinmişler, ancak bununla
yetinmeyip, pedagog ve ilahiyatçıların da bazı meselelerde görüşlerini almak
üzere onlara danışmaktaydılar.

Eğitim işi böylece ciddiye alındıktan sonra sorunlar bir bir çözüme kavuşmuş
oluyordu. Ülkede tanınmış eğitimci ve ilahiyatçılar bütün bir ülkeyi dolaşarak,
hayatta kazanılan tecrübelerde ve bilimin yol göstericiliğinde çocukların
nasıl yetiştirilmesi ve terbiye edilmesi gerektiğini halka anlatıyorlardı.

Çocuk ruhunun özelliklerini, hassaslığını, zayıf noktalarını ve hastalıklarını izah ederek, eğitim esnasında bunların ıslah ve tedavi edilmesi çarelerini öğretiyorlardı.
Ziraat mühendislerinin, halka, en güzel fidanların nasıl yetiştirilecğini, iyi
tarımın nasıl yapılacağını öğretmesi gibi, ünlü pedagoglar ve ilahiyatçılar da
tüm anne ve babalara çocuklarının daha akılcı bir şekilde nasıl eğiteceklerini
vatana ve millete nasıl daha yararlı olabileceklerini öğretiyorlardı.

Bu çalışma ve üstün gayretler sayesinde Fin ailesi gaflet uykusundan
uyanmış ve büyük bir hızla ilerleme ve yükselmeye başlamıştır.
Kahramanlar ve Millet


Bazı devletler şiddetli buhranlar geçirirler ya da bütünüyle mahvolurlar.
Bazı milletler ise yaşantılarını bilgece bir güzellik içinde düzenlerler.
Bu örneklerin her ikisi de yalnızca devlet adamları, milletvekilleri, senatörler
ve çarlar için önem taşımayıp, toplum bireylerinden her birini de ilgilendirmesi
gereken meselelerdir.

Erkek ve kadınlar, ihtiyarlar ve gençler, kentliler ve köylüler, beyin gücüyle
veya kol gücüyle çalışanlar hep bu meselelere zihin yormalıdırlar.
Devletlerin güç ve zaafı, milletlerin ilerleme ve yozlaşması, yalnızca devlet
adamlarının ehil oluşlarından ve yönetim kabiliyetlerinden veya
beceriksizliklerinden kaynaklanmaz. Yöneticiler iyi veya kötü olsunlar,
kahraman veya zalim olsunlar, onlar kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar.
Onlar, milli ruhun birer kopyasıdır, halk kitlesinin içinden doğmuştur.
Bir millet nasılsa, devlet adamları da onlar gibidir. İşte bu nedenledir ki eskiden
beri “Her millet, layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur.” denilmiştir.

Ne yazık ki pek iyi anlaşılmayan bu gerçeği iyice açıklamak için yüzyıllar
boyu tartışılan felsefi ve tarihi bir mesele üzerinde durmama müsaade
ediniz. Mesele şundan ibarettir: Milletlerin tarihini kim yaratır?

Devletlerin ve bütün insanlığın yaşantısındaki en büyük olaylar,
kimler tarafından yönlendirilir ve yönetilir?
Bağımsız bireyler tarafından mı?
Yani bazı tek başına büyük adamlar ünlü İngiliz düşünürü Carlyle’ın dediği gibi kahramanlar tarafından mı, yoksa bütün millet mensuplarının gayreti ve
halk ruhunun dirilerek yaygınlaşması sayesinde mi?

Carlyle, birinci görüşü savunmuş ve bunu kanıtlamıştır,
ikinci görüşü ise Lev Tolstoy savunmuştur.
Carlyle “Kahramanlar ve Tarihte Kahramanlıklar” adlı eserinde
kahramanları ve meydana getirdikleri kültürlerle, “culte/kült” ve
“culture/kültür” kavramları üzerine duruyor.
Carlyle’a göre millet cansız bir kil tabakasından ibarettir.
Eğer ona bir sanatçının eli değmeyecekse, sonsuza dek şekilsiz ve
hareketsiz kalacaktır.

Cengiz Han, Asya’nın steplerinden milyonlarca halk oluşturdu, yönetimi
altına aldı. Çin’i, Hindistan’ı, İran’ı, Eski Rusya’yı fethetti.
Peder Pierre d’Amiyen, Kudüs’ü Müslümanlar’dan geri almak için bütün
Katolik Avrupa’yı ayaklandırdı. Martin Luther reformlar yaptı.
Neronlar, Kaligulalar, Roma’yı yakıp yıktılar.
Bismarkların ve Hohenzollern’in politikası Almanya’da şiddetli
sarsıntılara neden oldu.

Kısaca Carlyle’ın düşüncesine göre milletlerin ve hatta tüm insanlığın
tarihini oluşturanlar, ruhen güçlü olanlar, zekâ ve yetenek sahibi olan
bireylerdir. Yani kahramanlardır. İşte Ramsesler, Themistoklesler,
Lutherler, Bismarklar vs. hep bu tür insanlardır.

Lev Tolstoy ise tamamen bunun tersini ileri sürerek şunları söylüyor:
“Hayatı yaratan, olayların akışını belirleyen ve bunların özellik ve
biçimini veren tek başına kişiler, Napoleonlar değil, halk kitlesinin
kendisidir.”

Öte yandan Thomas Carlyle da:
“Halk kütlesi, yerde hareketsiz yatan ve çürüyen bir saman çöpü gibidir.
Büyük adamlar ve kahramanlar ise samanları tutuşturan, kitleleri
canlandıran ve harekete geçiren, gökten düşen bir yıldırım gibidir.” diyor.

Lev Tolstoy bir örnek vererek şunları söylüyor:
“Denizlerde büyük ama çok büyük bir geminin, transatlantiğin yol aldığını
düşününüz. Hareket esnasında geminin önünden sular bir şerit hâlinde kaçıyor.
Bu su şeridinin gemiyi sürüklediğini kim iddia edebilir? Açıktır ki bu su akımını
geminin kendisi oluşturuyor, kendi önünde kovalıyor. Güç asıl geminin
kendisindedir. Akan su ise bunun sonucudur sadece.”

Evet Tolstoy böyle söylüyor.
Bir millette hareket gücü oluşup yürüyünce, kendiliğinden harekete geçmiş
oluyor ve önündeki suları kovalıyor. Kendi hayat tarzını, ilgi ve duyarlılığını
ifade eden bir kişiyi kendisine önder olarak seçiyor.
“Savaş ve Barış” romanının yazarı olan Lev Tolstoy, eğer Thomas
Carlyle’ın kahraman yıldırım benzetmesini kabul etmiş olsaydı
herhâlde şöyle derdi:

“Evet, büyük adam bir kahramandır, bir yıldırımdır.
Ama halk kitlesi ne kil tabakası, ne de saman yığını değildir.
O, yıldırımı meydana getiren milletin kendisidir.
Ne zaman bulut kümesi elektrik oluşturursa yıldırım da kendiliğinden oluşur.
Eğer bulutlar elektrikle yüklü değilse, hiçbir zaman
şimşek veya yıldırım oluşmaz, yalnızca bulut nemli bir buhar hâlinde kalır.
Milletler de böyledir. Eğer bir millet büyüklük ve kahramanlık özelliklerini
taşıyorsa ondan yıldırımlar doğar, kahramanlar çıkar.
Eğer halk kitlesi nemli bir buhar yığınından ibaretse,
hiçbir güç ondan yıldırım çıkartamaz.”

İlk bakışta bu iki görüş biribirine zıt ve biribirine uymaz görünüyor.
Bunlardan birini seçmek gerekiyor.
Carlyle mı haklıdır, yoksa Tolstoy mu?
Ancak Carlyle ile Tolstoy’un görüşleri arasındaki bu çelişki yüzeyseldir.
Gerçekte Carlyle ile Tolstoy birbirlerine karşı değillerdir.
İkisi biribirini tamamlamaktadır. Burada ikisinden birini seçmek gerekmez.

Bunlara “Carlyle ve Tolstoy” denmeliydi. Carlyle da Tolstoy da haklıdır.
Tıpkı paranın iki yüzü gibi, her görüş gerçeğin diğer yarısıdır.
Kahraman halkı heyecanlandırır ve alevlendirir.
Ancak onu milletinden aldığı ateş ve heyecanla yakar.
Örneğin, bir merceği ele alalım. Geniş bir alana dağılmış olan güneş
ışığını bir noktada toplama özelliğine sahiptir. Milyonlarca güneş ışığının bir
yere toplanmasından parlak bir nokta oluşur. Bu güçlü enerjik nokta, kâğıt,
saman gibi yanıcı maddeleri anında tutuşturur; taşı, camı ve
demiri kızgın hâle getirir.

Milletlerin büyük adamları da tıpkı bir mercek gibidir.
O kendi kişiliğinde milletin gücünü ve özelliklerini toplar,
bununla milyonlarca insanın ruhunu tutuşturur. Ancak güneş ışığından yoksun
bulutlu havalarda hiçbir mercek bir kar taneceğini eritmeye, bir su damlacığını
bile ısıtmaya güç yetiremez.

İsviçre peyniri yalnızca yüksek dağlarda otlayan ineklerin sütünden
yapılır. Çeşitli dönemlerde ve çeşitli milletlerde yetişen büyük adamlar da
böyledir. Onlar çiçek açmaya başlayan bir milletin latif yansımasıdırlar.
Napoleon, eski barışsever Çin’de değil, Fransa’da yetişmiştir.
Rusya ise direnişsizliğin havarisi olan Tolstoy’u yetiştirmiştir.
Bunun tersi görülmemiştir.
Her zaman ve her yerde hep aynı şey olmuştur.
Almanya’yı I. Dünya Savaşı’na sokan II. Wilhelm değildir.
Ama Almanlar’ın savaşçı ve zorba ruhu Bismarklarda, Wilhelmlerde,
Hindenburglarda ve Ruhrbachlarda bir ifade biçimi bulmuştur.
Eski Roma’yı Neronlar, Karakallalar ve Komodlar
yıkmamıştır. Ancak her şeyde ihtiras sahibi İspanya, dünyaya Loyola’yı;
Almanya ise Krupp’u yetiştirmiştir.

Her millet iktidar mekanizmasının başına ya kudretli ya da önemsiz kişileri
geçirir. Bunlardan birinin işbaşına gelmesi milletin ahlâkî seviyesi ve
yaşantısına bağlıdır. Millette toplanmış iyi bir şey var mı
yok mu ya da toplanıyor mu? Milletin aklı, milletin iradesi, milletin vicdanı
yükselme gösteriyor mu, yoksa yozlaşıp zehirleniyor mu? Bayağı ve sefil bir
hayat içinde yok olup gidiyor mu?

Burada her birimizin hayatının özelliği ve çalışma şeklimiz ele alınıyor.
Biz kendi ülkemizde ne yapıyoruz?
Milletimizin geleceğinde nasıl bir rol oynuyoruz?
Güney denizlerinde beş-on mercan adası vardır.
Mercanlar alelâde kil türü bir yapıya sahiptir.
Küçük polipler vücutlarından bir takım organik maddeler salgılarlar ama bunların
farkına varmak güçtür. Ancak bu salgıların birikmesiyle zamanla adına
Mercan Adaları denilen işte bu adacıklar meydana gelir. Hatta bu
adalarda insanlar bile yaşayabilir.

Öte yandan Güney ülkelerinde bir tür küçük karinalar vardır ki, o bölge halkı
tarafından tam bir afet olarak görülürler. Halkın barındığı kamış ve
ahşaptan evleri ve içindeki mobilya cinsi eşyaları yerler. Bu karıncaların
ortaya çıktığı yerlerde insanlar evlerini terk edip başka bölgelere göç etmek
zorunda kalırlar.

Şimdi de kendi ülkemizin durumunu göz önüne alalım.
Ülkede ne tür bir üretim göstermekteyiz?
Yapmaya mı, yoksa yıkmaya mı yöneliktir çabamız?
Olumlu mu yoksa olumsuz mudur?

Ülkenin refah ve mutluluğunun ve toplumun onur ve şerefinin halkın
iradesine bağlı olduğunu kanıtlayan çarpıcı bir örnek olması açısından küçük
ve yoksul bir ülkeyi gösterebiliriz. Burası iki milyonluk bir nüfusa sahip
olan Finlandiya’dır.

Avrupa’nın en kuzeyinde bulunan Finlandiya’nın sert bir iklimi vardır.
Havası genellikle sislidir. İlkbaharda bile don olayları devam eder.
Ağustostan itibaren soğuklar başlar. Arazisi de oldukça kıraçtır.
Çoğu yerler sarp granit kayalarla kaplıdır. Kalan yerler ise çukur ve bataklıktır.
Ülkede maden namına hemen hemen hiçbir şey yoktur.
Tarım çok güçlükle yapılabilmektedir.
Halkı da hiçbir zaman tam bağımsızlıklarını elde edememiştir.
Kimi zaman bir komşusunun, kimi zaman da diğer komşusunun yönetimi
altında bulunmuştur.

Finler kendilerine “Suomi” derler ve çok sevdikleri ülkelerini “Suomi” diye
tanımlarlar ki bu “bataklık arazi” anlamına gelmektedir.
Yükseliş Önderi Bir Aydın: Snelman


Daha Çar I. Alexandr’in sağlığında Fin kültürünü yükseltmek isteyenlerin
başına Snelman adında biri geçmişti. Bu nedenle bu kişinin hayatı ve
çalışmaları hakkında biraz bilgi vermekte yarar var:
Johan Wilhelm Snelman, 12 Mayıs 1806’da, Stockholm’da dünyaya gelmiş
ve 4 Temmuz 1881’de Danskarby’de vefat etmiştir.
Snelman, dönemin büyük bir bilim adamı, derin bir filozofu ve
ünlü bir siyasetçisiydi. Ancak Snelman’ın en büyük ünü, Fin kültürünü
yaratan halk öğretmeni olmasındadır.

Snelman ve arkadaşları, halk öğretmenleri sıfatıyla sürekli hizmet
ederek bin bir bataklıklar ülkesini, beyaz zambaklar ülkesine dönüştürmeyi
başarmışlardır. Bu büyük Finlandiyalı bilge, bütün hayatı boyunca şu
gerçeği yurttaşlarının zihnine yerleştirmeye çalışmıştır:
“Finlandiya her zaman Rusya ve İsveç tarafından işgal edilme tehlikesiyle karşı
karşıyadır. Güçlü ve emperyalist komşularına karşı direnebilmesi için
kültür ve uygarlık yönünden onlardan yüksek olması gerekmektedir."

Snelman, Sayma adında yayınladığı gazetesinde, ülke insanına
sürekli şu düşünceleri iletmiştir:
“Ne zaman bizim küçük milletimiz, büyük komşularından daha yüksek bir
uygarlığa sahip olursa, ancak o zaman tehlike savuşturulmuş olur!..”

Finler uzun yıllar millî kültürlerinin gelişmesi ve ilerlemesi için çalışmışlar
ve bugün birçok Avrupa ülkesinden daha yüksek bir uygarlık derecesine
ulaşmışlardır. Artık büyük ve küçük komşularının saldırısıyla, özgürlük ve
bağımsızlıklarını kaybetme tehlikesinden kurtulmuşlardır.

Snelman, yeni yetişen Fin aydınlarının en güzel örneğidir.
O bir avuç genç öğretmen, din adamı, avukat ve memurla birlikte halkın
eğitilmesi ve eğitimin yaygınlaşması amacıyla adeta bir seferberlik ilan etmiştir.
İşte bu bir avuç insan, aydınlara şöyle sesleniyorlardı:
-Aydın olmak demek, modaya uygun elbise, şapka giymek ve kolalı gömlek
giyinmek demek değildir. Aydın kesim, halkın beyni konumundadır. Halkımız
sizi iyi bir eğitim aldıktan sonra yüksek bir gelir elde edesiniz, geceleri
eğle-nesiniz diye sizi o konuma getirmemiştir. Böyle olanlar gerçek
aydın olamazlar. Onlar yozlaşmışlardır.

Eğitim almış olanların tümü millî düşünceyi geliştirmeye, millî ruhu
uyandırmaya, millî iradeyi güçlendirmeye mecburdurlar.
Köylülere, işçilere, halkın alt kesimlerine nasıl daha iyi bir konuma
yükselebileceklerini öğretiniz!.. Halkımıza var olmanın değerini
bilmeyi ve korumayı öğretiniz. Çorak topraklarımızda her köylünün, her
işçinin daha insanca, daha sağlıklı, daha mutlu, daha akılcı bir hayat
yaşayabileceklerini anlatınız!..
Halkımıza nasıl çalışmaları gerektiğini öğretiniz!..
Az maliyetli sağlıklı konutları nasıl yapabileceklerini gösteriniz!..
Kendilerinin ve çocuklarının sağlıklarını nasıl koruyabileceklerini öğretiniz!..
Mutlu bir aile hayatının nasıl kurulabileceğini, kadının erkeğe, erkeğin
kadına nasıl davranacağını ve çocuklarının nasıl terbiye edileceğini anlatınız!..
Halkımızı, her işi zamanında yapmaya, disiplinli ve düzenli çalışmaya alıştırınız!..
Kendisinin ve başkalarının hukukunu gözetmesini öğretiniz!..
Bütün bunlarda halka bizzat kendiniz örnek olunuz!..

Kendi aranızda ve halk ile ilişkilerinizde yol gösterici olunuz!
Bütün Suomi’yi büyük bir aile kabul ediniz.
Bütün ülkeye de o gözle bakınız.
Unutmayınız ki, en yoksul kömürcü,kantarcı, hizmetçi ve dul kadın, bütün bir
Fin milleti, sizin kardeşleriniz,hemşehrileriniz ve yurttaşlarınızdır.
Bunları eğitmek ve uygarlıkta daha kadim olan milletlerin arasına sokmak
sizin görevinizdir.

Unutmayınız ki, halkın cehaleti, kabalığı, alkol düşkünlüğü, hastalıklı
oluşu, sefaleti, kötü ahlâklı oluşu, bütün bunların hepsi sizin kendi utancınız ve
suçunuzdur. İşte bir avuç Fin öğretmeni, avukatı, memuru ve doktoru, aydınlara
böyle sesleniyorlar ve bu yönde yazılar yazıyorlardı.
Bunlar arasında çalışmaları ve coşkusuyla Snelman daha çok öne çıkıyordu.
Kışın sky denilen kayakla, ilkbahar ve yazın ise kayıkla, kimi zaman da yaya
olarak Finlandiya’yı bir uçtan bir uca dolaşarak halkı aydınlatmaya çalışıyordu.

Ormanlarda ve taş ocaklarında çalışan genç veya ihtiyar zeki insanlarla
karşılaşınca onlarla sohbet ediyor, kitaplar veriyor, adreslerini alıyor ve onlarla mutlaka mektuplaşıyordu. Snelman her gittiği karanlık köşede
birkaç sorunu çözmekten geri kalmıyordu. Ülkenin içinde bulunduğu
gerçeği zihinlere nakşetmeye çalışıyordu:
-Bütün ülkeyi sulamak için birkaç dere yeterli gelmez. En ücra yerler bile,
göl, pınar veya dere gibi su kaynağına muhtaçtır. Milletin manevi susuzluğu da
buna benzer, her yerde milletin kana kana içebileceği taze pınarlar bulunmalıdır.

Snelman, gittiği her yerde rastladığı zeki insanları uyandırıyor, zihinlerini
açıyor ve onlarla yazışıyordu. Yazılan mektuplar sonradan başka insanlara
ulaştırılıyordu. Snelman yazdığı mektuplarda kimini kınıyor, kimineyse
nasihat ederek yeni görevler veriyordu. Bir yere gittiği zaman çevresine eğitim
gönüllülerini topluyor ve onlarla sohbet ediyordu.
-Bakınız, kenevirden nasıl ip ve halat örülüyor?
İnce ham kenevir liflerini alıp ince ip halinde büküyorlar, sonra iplerin
bir kısmını beraber büküp kalın ip örüyorlar. Yine bu iplerden birkaçını
bükerek de halat yapıyorlar.
Bizim işimiz de tıpkı böyle.

Aydınların dağınık güçlerini bir araya toplayarak, iki milyonluk halkımızı
büyük bir güç hâline getirmeliyiz. Snelman, yaz tatilinde çevredeki
öğretmenleri bir merkezde toplayarak iki-üç haftalık kurslar düzenliyordu.
Ancak ilk dönemler ilgi görmemişti. Kurslara yüzün üzerinde öğretmen
katılıyordu. Ülkenin ücra köşelerinde bütün kış
hizmet ederek yorgun düşen öğretmenlerin çoğu aslında
mesleklerinden memnun değillerdi. Kurslara isteksizce katılıyorlardı.
Hatta bazıları “Bu kurslar da nereden çıktı başımıza?
Öğretmenleri eğitmeye kalkışmak da neyin nesi?” diyerek sitem ediyorlardı.
Snelman bunların hepsini duyuyor ama kızmıyordu.
O, insanlara bir doktor gibi bakıyordu. “Hastaları tedavi etmek gerekir.”
diyerek işinin inceliğini ortaya koyuyordu. Kurslarda şöyle sesleniyordu
yılgın öğretmenlere:

-Aziz kardeşler! Görevinizin ne kadar ağır ve yorucu olduğunu
biliyorum. Ücra köşelerde ne zorluklarla çalıştığınızı ve çabalarınızın halk
tarafından gerektiği şekilde değerlendirilmediğini de biliyorum.
Ekonomik durumunuzun hiç iyi olmadığını da biliyorum. Ama ne
yapalım? Asla unutmayınız ki, biz milleti uyandırmak için çıktığımız yolun henüz
başındayız. Bizler yeni eğitim ordusunun öncüleriyiz. Cehaletle mücadele ederken
tüm zorluklara göğüs germek zorundayız.

İlk zamanlar belki bizi anlamayacaklardır. Fedakârlıklar yapmalıyız.
Belki içimizden kurbanlar vereceğiz. Bu zorunludur, kaçınılması imkânsızdır.
Ben sizleri fedakârlığa davet ediyorum. Yalnızca kendini feda etmeye
hazır olanları çağırıyorum. Afedersiniz, açıkça söylemek istiyorum!
Her meslekte olduğu gibi öğretmenler arasında da mesleklerine
yabancı kimseler vardır. Bunlar meslekte çırak bile değildirler.
Bunlar öğretmenlik görevini hor gören mesai düşkünleridir.
Böylelerine dostça öneride bulunuyorum. Mesleklerini terk etsinler.
Kendilerine daha başka iş arasınlar!..
Gitsinler, tüccar olsunlar... Resmi kurumlarda memur olsunlar...
Gitsinler ki, daha canlı daha yüce ruhlu insanların bulunması gereken
kutsal görevlere layık olanlar gelsin!..

İşte, benim ricam üzerine, ülkemizin en büyük bilginleri sizlere beşer, altışar
konferans vermeyi kabul ettiler. Onların anlatacaklarından yararlanınız.
Bu kurslardan okullarınıza döndüğünüz zaman, sizler de öğrencilerinize
öğrenme arzusunu aşılayınız!..

İlkokul öğretmenlerinin çoğu Snelman’ın sözlerinden etkilenerek
çevresinde kenetlendiler, cehalete karşı mücadelede onun yardımcısı oldular. Bu
öğretmenlerin çoğu bilgilerini artırmak için yoğun bir öğrenme sürecine atıldılar
ve üstadlarının gösterdiği yolda yürümeye başladılar.

Bunlardan her biri, bir süre sonra ülkede büyük bir kültür ve uygarlık
kaynağı oluverdi. Kısa bir zaman sonra ülkenin dört bir yanında önce beşer
onar, sonraları ise yüzlerce büyük-küçük Snelmanlar türedi.
Fakat Snelman sevgili Suomi’nin uyandırılmasını sadece öğretmenlerden
bekleyemezdi. Nerede memurların, doktorların, tüccarların toplandıklarını
haber alsa, oraya koşuyor ve onlara ateşli konuşmalar yapıyordu:

-Halkımızı unutmayınız!.. Sizler hepiniz, bu halkın arasından yetiştiniz.
Oysa şimdi ne yapıyorsunuz!? Bilgisiz kardeşlerimizden kaçıyor musunuz?
Yoksa halkımızın daha iyi bir konuma yükselmesi için çözümler mi düşünüyorsunuz? Halkımızı uyandırmak ve kültürel düzeyini yükseltmek için neler yapıyorsunuz?
208 syf.
Grigory Petrov'un Finlandiya'nın gelişimini anlattığı 118 sayfadan oluşan kitabı. Timaş Yayınlarına ait olan kitabı okudum. Kitap önsözle birlikte toplam 15 bölümden oluşuyor. Kitapla ilgili çok fazla alıntı yaptığımın farkındayım. Ancak kitabın hemen hemen hepsi alıntılık. :)
••• Sonradan hatırlamak üzere inceleme yazdığımdan bundan sonraki kısım ipucu (spoiler, sürprizbozan) içerebilir. Daha genel bilgiler okumak isteyenler bundan sonraki kısmı okuyabilir.
-----------------------------------------------------------------
Kitabın "Önsöz"ünde D. Bojkov tarafından kaleme alınan Finlandiya seyahatleri ve izlenimleri yer alıyor. Finlandiya'nın bu büyük gelişiminin boyutlarından bahsedilmiş. "Tarihten Ders Almak" isimli ikinci bölümde Moskova Devlet Tiyatrosunun temelindeki sorunun nasıl yenilendiği anlatılarak ülkelerin de sorunlarını yüzelsel, günü kurtaran çözümlerle (!) değil, temelinden hâlletmesi gerektiği vurgulanmıştır. "Kahramanlar ve Millet" başlıklı üçüncü bölümde ise kısaca "Her millet layık olduğu şekilde yönetilir (idare olunur)." özdeyişini anlatan açıklamalar karşımıza çıkıyor. "Suomi'nin Tarihi" adlı dördüncü bölümde Finlandiya'nın (ya da Finlerin kendi deyişleriyle Suomi'nin) bu büyük değişim ve gelişiminin başlangıç temellerinin atıldığı satırlar karşımıza çıkıyor. Bundan sonraki "Snelman" başlıklı bölümde ise öğretmen olan Snelman (1806- 1881) ve arkadaşlarının bir avuç insan olarak başladıkları Finlandiya'nın değişimi hareketinde yaptıkları çalışmaları anlatıyor. "Eğitici Memurlar", "Kışla - Halk Okulu" bölümlerinde ise memur ve ordu kesiminin nasıl olduğunu, Snelman'ın bu alanlardaki tavsiyeleri ve bunların sonucunda geldikleri noktayı anlatıyor. Dikkat çeken bölümlerden bir başkası ise "Futbol" başlıklı bölümdü. Bu bölüm diğer Avrupa ülkeleri gibi Finlandiya'da da hızla yayılan futbol tutkusunu anlatıyor. Kulüplerin, futbolcuların futboldan kazancının büyük olduğunu söylüyor Snelman, ardından da soruyor "... ya toplumun kazancı?" diye. Komşu ülkelere karşı sadece futbolla değil; bilim, teknoloji, ahlâk, adalet, mimari vs. gibi konularda da üstün gelmek gerektiğini söylüyor. "Ana, Baba ve Çocuklar" adlı bölüm en çok ilgimi çeken bölümdü. Bence ne yazık ki Türk toplumundaki ebeveyn profilinin son yıllardaki bir özeti geçilmiş gibi bu bölümde. Ana- babaların çocuklarını yetiştirme (!) tarzları anlatılmış. Anne- babası, hatta diğer aile üyeleri (amca, hala, teyze vs.) sağ olduğu hâlde toplumumuzda pekçok yetim çocuk vardır diyor Snelman. Çocukların çok iyi beslenip giydirildiğinden ancak ruhsal yönden aç bırakıldığından bahsediliyor. Böyle yetiştirilen çocukların kötü yetişmelerine şaşmamak gerektiği anlatılıyor bu bölümde. Bu bölümdeki çok beğendiğim bir alıntıyı paylaşmak istiyorum.
"İstediğiniz kadar mükemmel yasalar, anayasalar çıkarın. Tercih konusunda halka istediğiniz kadar haklar, değişik seçenekler tanıyın. Eğer çocuklarınız gereği gibi eğitilmezlerse toplumun parlamentosu ve hukuk düzeni mevcut olduğu halde, sosyal hayat düzensiz ve sönük olacaktır."
Bunun gibi birçok konuşmayı şehir, köy ve kasabalarda yapan Snelman ve arkadaşlarının toplumda oluşturduğu farkındalık anlatılıyor bu bölümde. "Halk Üniversitesi" adlı bölümde toplum adına yapılan yararlı çalışmalardan bahsediliyor. Alanında uzman kişilerin çeşitli konularda pazar günleri halka açık olarak yapılan toplumu bilgilendirme çalışmalarından bahsediliyor. Burada Finlandiya'nın Reçel Kralı ünvanıyla anılan Yarvinen'in konuşmasından bahsediliyor. Yarvinen, nasıl bu konuma geldiğini, neler yaptığını açıklıyor. "Haydut Karokep" adlı on birinci bölümde ise Yarvinen'in konuşmasının devamı mevcut. Bu bölüm de çok dikkatimi çekti. Yarvinen bu bölümde çocukluk arkadaşı olan Karokep'in hırsızlık ve cinayet işlerine nasıl bulaştığından bahsediyor. Ancak tahmin ettiğimiz gibi şeyler değil, alt mesajları çok güzel verilmiş. Karokep'in hayatını daha sonra nasıl değiştirdiği de bu bölümde mevcut. "Yarvinen, Okunen ve Gulbe Nasıl Kral Oldular?" bölümünde ise Yarvinen, diğer iki arkadaşı Okunen ve Gulbe ile ülkelerine faydalı olmak adına yaptıklarını anlatıyor. İlgi çeken bir bölüm daha... Bu bölümle birlikte Yarvinen'in uzun ancak halk tarafından dikkatle dinlenen konuşması sona eriyor. "Köylü, İşçi ve Sanatkârlar" isimli on üçüncü bölümde toplumdaki işçi, köylü ve sanatkar kesimin görmezden gelinemeyeceği, toplumun sadece elit bir kesimden oluşmadığı, toplumun her kesiminin beslenmesi (madden ve manen) gerektiğini anlatılıyor. "Halkın Sağlığını Koruyan Doktor" adlı bölüm, "Bir Köy Hekiminin Hatıraları" adlı eserin yazarı bir doktorun kitabını kısaca anlatıyor. Kitap edebiyat çevrelerince okundukça büyük yankı uyandırıyor. "Ne yapılabilir?" sorusunu akla getiriyor. Hükümet, il-ilçe yönetimleri ve belediyeler olaya el atıyor. Sorunlar çözüme kavuşuyor. Bu bölümün sonunda sağlık seferberliğini başlatan doktor vefat ediyor. Onun cenaze merasimine katılan köy delikanlılarından birinin kısa ve öz konuşmasıyla bölüm sonlanıyor. Kitaptaki son bölüm olan Rahip Mc Donald ise Helsinki Üniversitesi'nde din bilimleri kürsüsü teklif edilen aristokrat aileye mensup bir rahip. Ancak Mc Donald bu teklifi reddedip Fin halkının kendisine daha çok ihtiyacı olduğunu söyleyip kendini yollara vuruyor. Bu son bölümde din algısıyla ilgili birçok dikkat çekici söz mevcut. Alıntılarıma da ekledim. Sayfa 114'teki alıntılarda bulabilirsiniz.. Toplumdaki kokuşmuşluğun rahip Mc Donald tarafından kaleme alındığı bir bölüm bu. Sayfa 117'den de bir alıntı paylaşmak istiyorum.
"Hayatın yükünden, acılarından, düzensizliğinden herkes şikayetçi, ama hayatı düzene sokmak, daha iyi bir duruma getirmek için hiç kimse bir şey yapmak istemiyor. Sanki hepimiz birer seyirci gibiyiz. İşçisi, subayı, rahibi, bakanı, öğretmeni, gazetecisi, köylüsü, şehirlisi.. ne yapıyorsunuz? Neden hiçbir şey yapmıyorsunuz? Hayatı düzene sokmaya neden çalışmıyorsunuz? Neden asalaklar gibi hayatı savurgan olarak yaşıyorsunuz? Bundan niçin utanmıyorsunuz? Hayatı yeniden kuracak sanatçılar olacağı yerde, leş kokulu bir çöplüğe çeviriyorsunuz."
Yukarıdaki alıntı bizim toplumumuzun da bir özeti aslında. Bizim toplumumuz da her şeyden şikayetçi ancak, icraate gelince topu hep başkalarına atmakta üstümüze yok. Herkes sorunları görüyor, çözümler konusunda kafamızı kuma gömmekteyiz. Kitaptaki "... İşte ben, her okuruma, kitabımın her bölümü, her sayfası sonunda şunu hatırlatmak isterim:
Hayat yapıcılığına ne zaman başlıyorsunuz? Siz ey bay ya da bayan, hayata borcunuzu ne zaman ödeyeceksiniz?.." cümlesiyle kitap sona eriyor.
---------------------------------------------------------------
Ben de rahip Mc Donald'ın Fin halkına yönelttiği soruyu Türk halkına yöneltmek isterim. Biz hayata olan borcumuzu ne zaman ödeyeceğiz? Biz ne zaman başkalarının önündeki pisliği görmeden önce kendi önümüzü temizleyeceğiz? Aslında sorulması ve cevaplandırması gereken çok soru var. Ancak kafamızı kuma gömmeden ve geçiştirmeden bunları yapmak gerek. Fin halkı bu şekilde yapmış ki bu denli gelişmiş. Kimi zaman İsveç kimi zaman da Rusya'nın idaresinde olan bataklıklar ülkesi Finlandiya'nın bir avuç insanın farkındalığını dalga dalga tüm ülkeye yaymasıyla elde ettiği başarının, gelişimin kitabı Beyaz Zambaklar Ülkesinde. Kitabı okur okumaz yazsaydım daha hoş bir inceleme çıkabilirdi ortaya. Zihnimdekileri daha etkili bir şekilde yansıtabilirdim. Ne yazık ki mümkün olmadı. Ancak zaten sitede çok daha etkili, dikkate değer incelemeler mevcut. Bu kısa kitabın aslında tamamının alıntılık olduğunu söyleyebilirim sadece. Kitabı bitirdikten sonra keşke biraz daha uzun olsaydı, hiç bitmeseydi diye düşünmedim değil :) İdeal toplum hayalinden olsa gerek... Kitap kimi yerde gerçek kimi yerde kurgu içerse de okuyucuyu sıkmadan kendini okutturuyor. Zaten kısacık bir kitap (bendeki 118 sayfaydı), çabucak okunuyor. Kitaptaki birçok bölüm dikkate değer ancak aklıma ilk anda gelen "Tarihten Ders Almak", "Kahramanlar ve Millet", "Ana, Baba ve Çocuklar", "Haydut Karokep", "Rahip Mc Donald" bölümleri daha çok dikkate alınması gereken bölümler. Kitapla ilgili yayınevine tek eleştirim, kitabın okuduğum 2005 baskısında yazım (bağlaçların ve bazı kelimelerin hatalı yazımı), noktalama hataları vardı. Umarım bunlar daha sonra düzeltilmiştir. Okunması ve okutulması gereken kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum. Değerli okurlara keyifli okumalar dileklerimle...
88 syf.
·Beğendi·9/10
-İncelemede kitabın içeriği hakkında ayrıntılı bilgi bulunmaktadır.-

Kitapta 1880’li yıllarda Rusya’da bir üniversitede matematik profesörü olarak çalışmalar ve araştırmalar yapan Raçinski’nin hayat hikayesi anlatılmaktadır. Raçinski’nin üniversitedeki görevini sonlandırarak doğduğu köye dönmesi, başarılı öğrenciler yetiştirmek için gösterdiği çabası anlatılır. Raçinski kariyerinin en yüksek noktasında , hayatının en başarılı döneminde böyle bir karar almış , çevresinde aldığı karara karşı olumsuz tepkiler oluşmuştur. Raçinski’yi böyle bir karar almaya iten sebepler nelerdir? Raçinski aldığı kararda ve savunduğu düşüncelerde neden yalnız kalmıştır? Raçinski çevresi tarafından neden anlaşılamamıştır? Raçinski gibi öğretmenler ve Raçinski’ye karşı çıkan çevresinin benzeri Türkiye’de mevcut mudur? Raçinski ideallerini gerçekleştirmek konusunda ne tür işler yapmıştır? İdeallerini gerçekleştirebilmiş midir? Kitap incelenirken bu ve buna benzer sorulara cevaplar verilmeye , verilen cevaplar kapsamında yorumlar yapılmaya çalışılmıştır.

Raçinski toplum içerisindeki olaylar ve sorunlardan etkilenen bir öğretmendir. Bu etki sonucu zihninde , yaşanan olumsuzlukları gidermeye , olayları düzene sokmaya , sorunları çözmeye yönelik düşünceler oluşmuştur. Ülkesinde yaşanan olumsuz olaylar karşısında tepkisiz kalmamıştır. Çevresinde kendisine karşı çıkan ve eleştiren , ülkesinin hali ve vaziyeti karşısında tepkisiz kalan insanlara uyma davranışı içerisine girmemiştir. Raçinski diğer insanlardan farklı bir tutum içerisine girmiş, bilgisi , hisleri , gözlemleri , düşünceleri , tecrübeleri ile tutumunu güçlendirmiştir. Halkın arasında gizli kalmış yetenekleri keşfetmek adına görevinden istifa edip , bir köyde öğretmenlik yapmaya karar vermiştir.
Raçinski ile çevresinin farklı düşüncelere sahip olmasının sebebi değer verdikleri kavramların farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Raçinski ‘ye karşı çıkan insanların kariyer, mevki , makam gibi kavramlara daha fazla değer verdikleri anlaşılıyor.

Raçinski’nin çözmek istediği sorunlar , kendisine karşı çıkan insanların bakış açıları , algılama şekilleri ve Raçinski gibi eğitim sevdalıları Türkiye’de var mıdır? Elbette vardır. Raçinski’nin anlattığı sorunların hemen hemen tamamı Türkiye’de mevcut , Raçinski’ye karşı çıkan çevrenin benzeri de mevcuttur. Tabi ki Raçinski gibi düşünen insanlarımızda mevcuttur. Yine Raçinski gibi bizim insanlarımızında düşüncelerini hayallerini gerçekleştirmesine engel olan durumlar ve sorunlar var. Bu sorunlara sebep olan toplum algısını ortadan kaldırmak, değiştirmek çok zor , hatta imkansız bir haldedir. Ülkemizdeki bu durumu şöyle bir örnekle açıklayabilirim:

“ Savaşları Durduracak Adam"

-Ben 15 Mart 2030’da saat 10:27 de savaşları durdurmayı hedefliyorum.

-Ben bu hedefimi beş yaşındaki kızıma söylediğimde bana dedi ki :
-Tamam durduralım Hadi baba!

-Yirmi beş yaşındaki yeğenime söylediğimde dedi ki :
-Tamam nasıl olacak.

-Otuz beş yaşındaki arkadaşıma söylediğimde dedi ki :
-Ulan bir kerede akıllıca bir şey söyle.

-Annem altmış yaşında ona söylediğimde dedi ki :
-Bırak bu işleri sigortalı bir işe gir çalış.

-Beş yaşından altmış yaşına kadar bize hep imkansız öğretilmiş.
( Erdal Demirkıran – Savaşları durduracak adam – YouTube)


Ülkemizde ortalama yaş dediğimiz sınırı geçmiş insanların hayat tecrübeleri sonucu zihinlerinde oluşan algı genel olarak bu şekildedir. Bu algı Raçinski gibi düşünen insanlarımızın hayallerini ve ideallerini gerçekleştirmesinde zorluklar oluşturan durumlara sebep olmaktadır. Tabi ki çocukların hayal dünyası geniş ve böyle olumsuz algılara sahip değiller. Onun için beş yaşındaki bir çocuğa “hadi savaşları durduralım” dediğinizde “tamam hadi durduralım” diyebilecektir. Raçinski de ülkesindeki sorunları çözebilmek için bu işe , önyargıları olmayan , temiz yüreklere ve düşüncelere sahip çocuklarla başlamıştır. Çünkü güzel bir ülkeye sahip olabilmek için doğru , dürüst , kişilikli , olayları doğru algılayabilen , sorgulayan güzel insanlar yetiştirebilmek en önemli meseledir.

Raçinski yıllarca görev yapmış , ümitsizliğe , karamsarlığa düşse de hayallerinden ve ideallerinden vazgeçmemiştir. Çocukları ve gençleri kötü alışkanlıklardan uzak tutmaya çalışmış , onları bir sarraf edası ile işleyerek elmas , mücevher haline getirmiştir. Bu düşünceleri ve uğraşları sonucu uyanık , çalışkan bir neslin yetişmesine önderlik ve öğretmenlik etmiştir.

Kitabın önsözünü yazan Ömer Baldık kitabın üç boyutuna dikkat çekmiş ve şöyle ifade etmiştir:
-Bir eğitim kitabı
-Bir dönem kitabı
-Bir idealizm kitabı

Ömer Baldık’ın yapmış olduğu bu tespit yerinde ve uygun olmuştur. Önsöz yazarı kitabın dönem kitabı olması boyutu üzerinde durmuş ve bu boyutunu önemli görmüştür. Benim açımdan önemli olan kısmı ise bir idealizm kitabı olması boyutudur. Dünya görüşünü ve ideallerini doğru belirleyen bir öğretmenin , yetiştirdiği öğrencileri de kendisine benzeyecektir.

Kitap toplam yetmiş beş sayfadan oluşmaktadır. Okumaya başladığınızda bir solukta okuyabileceğiniz bir kitap. Kitabın sayfa sayısı bakımından hacmi küçük olabilir. Fakat Raçinski öğretmenliğe bakışı ve idealleriyle öğretmenlere çok güzel bir örnek , savunduğu düşüncelerini hayata geçirmek adına gösterdiği mücadele ve yaptığı fedakarlıklarla büyük bir insanlık örneğidir.

İdeal Öğretmen kitabının, öğretmen ve öğretmen adayları tarafından mutlaka okunup, incelenmesi gerektiği kanaatindeyim.
208 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Bu kitabı okuyan herkes finlandiyada olan bütün devrimleri imrenerek okumuştur ama bizim bu sistemi daha önce ülkemize köy enstitüleri ile getirdiğimizi kaç kişi biliyordur sorarım size cumhuriyet değerlerimizi kaç kişi biliyordur!!

Mustafa Kemal Atatürk: Kurtuluş savaşı sonrasında vatandaşların sadece %3-4 'ünün okuma yazması vardı. Halkın %80'i köylerde yaşıyordu. Atatürk ilk defa Köy Enstitülerinin kuruluş yasalarını çıkardı. İlk önce askerliğini çavuş olarak yapmış erlerden köy öğretmeni yetiştirilip köylerine öğretmen olarak gönderilme projesini önerdi ve bu proje uygulandı.
Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, 1926 yılında " Toplam 4 Köy Muallim Okulunu" açtıktan sonra, Saffet Arıkan'ın 1936 da önce, Eğitmen kursu, sonra Köy Muallim Mekteplerinin ihyası, bunlardan alınan iyi sonuçlar sonrasında, 3 yıllık deneme sonunda 17 Nisan 1940 MEB Hasan Ali Yücel döneminde 3803 sayılı kanunla "Köy Enstitüsü" açılmıştır. 1941 de, 4274 sayılı yasa ile de, köylerde çalışacak sağlık memuru ve ebelerin bu okullarda yetiştirilmelerine karar verildi.
Köy Enstitüsünün açılmasını mecbur kılan, zamanın Türkiye'sinin sosyal yapısına göz atmak gerek. 1935 verilerine göre 16 milyon nüfusumuzun 12 milyonu köylerde yaşıyor. Bu kütle, ilkel bir şekilde tarımla uğraşıyor. Köy ve toprak ağaların emrinde, onlara bağımlı şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar. 40 bin köyün 35 000 inde okul ve öğretmen yok. 1 700 000 çocuktan sadece 300 000 i okula gidebiliyordu. Bunlardan sadece binde biri bir üst kademedeki okullara devam edebiliyordu. Geri kalan çocuklar ise ailelerine yardımcı oluyor, zamanla da okuduklarını unutuyorlardı. Yüzdeye vurduğumuzda, erkeklerin % 76,7 si, kadınların % 91,8 zi okuryazar değildi. Mevcut öğretmenlerin %78 zi kentlerde çalışıyor. % 22 si de okulu olan 4-5 bin köyde çalışmaktadır. Şehirlere alışkın olan öğretmenler, uyum sağlayamama nedeniyle köylere gitmeyi düşünmezlerdi. Tıpkı bugünkü gibi, doğuya gitmeyi arzulamayanlar gibi... İlkel de olsa, üretim araçları ağaların elindeydi... Köye, çiftliğe, mezraya herhangi bir doktor, hemşire, ebe gitmezdi. Hastalar, üfürükçülerin, muskacıların, ermişler gözü ile bakılan kişilerin eline bırakılırlardı.
Ülkenin bu durumu, Atatürk ilke ve inkılâplarına, Cumhuriyete ve halk felsefesine uymuyordu. Çare arayan zamanın MEB Saffet Arıkan ve İsmail Tonguç'un uğraş ve 3 yıllık denemeleri sonunda Köy Enstitüleri kuruldu..
PEKİ, NEDEN KAPATILDI
Köy Enstitüsü yasasının kabulü sırasında, bunun uzun ömürlü olmayacağı belliydi. TBMM'sinde 426 kayıtlı Milletvekili vardı. Oylama gününde, başta Celal Bayar, Adnan Menderes olmak üzere, sonradan Demokrat Partiyi kurup katılacak olan 148 Milletvekili meclise gelmediler. Yasa, gelenlerin oybirliği ile, 278 oyla kabul edildi.. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de, yasayı destekliyor ve "Kitap mermi gibidir" veciz ifadesiyle taraf olduğunu belirtiyordu.
Bazı güçler yasanın çıkmasını istemiyordu. Çıktıktan sonra da aleyhine propaganda yapmaya devam ettiler. Daha çocuk yaştaki Köy Enstitüleri boy hedefi olmaya başlanmıştı. Büyük toprak ağası, Eskişehir Milletvekili Abidin Fotuoğlu, bir konuşmasında, henüz mezun dahi vermeyen Köy Enstitüler için 1943 de, "Bunlar yetiştiklerinde bizim kafamızı keserler" söylemiştir. Yetiştiler ama kafa da kesmediler.
CHP "Çiftçiyi Topraklandırma" adlı yasa taslağını TBMM ne getirdiğinde, birçok Milletvekili istifa etti. Bunlar Demokrat Partiyi kurdular. Bilindiği gibi bunların çoğu, toprak ağası, köy ağası, şeyhler, dedeler olup söz sahibiydiler. Tabiatıyla Köy Enstitüsüne karşı olacaklardı. Yetişen gençler, babalarına benzemiyor. Ağalık ve aşiret düzenine karşı baş kaldırıyorlar. Şeyh ve şıhların eteklerini öpmüyorlar. Ağaların önünde baş eğmiyorlar. Bilime önem veriyorlar. Ağalık sistemini ve köylünün fakirliğini sorguluyorlar. Hak hukuk aramaya başlıyorlar. Atatürk İlke ve İnkılâplarını, düşüncelerini en üst seviyede tutmaya başarıyorlar. Bu gençlerin çoğalması, Birçok insanın menfaatlerine dokunacağı kaçınılmaz.
Hatta CHP sinde kalanlar içinde de, Köy Enstitüsüne karşı homurdananlar gün geçtikçe çoğalmaya başladı. Güçlerinin çok azalmasını, istifaların durdurulması lazımdı.İnönü, yandaşlarının baskılarına dayanamayarak, Hasan Ali Yücel ve İsmail Tonguc'u görevden alarak, MEB na Reşat Şemsettin Sirer'i getirdi.
İşte bu dönem, sağcılara yaranmak, CHP yi toparlamak için okullarda din dersleri ve İmam Hatip Okullarının açılması dönemidir.
1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti, 27 Ocak 1954 de 6234 nolu yasa ile uygulamaya tamamen son verdi.
Köy Enstitülerinde toplam olarak 17342 öğretmen yetişmiştir. Bunların 1398 i bayan 15943 ü erkektir. Yine bu okullarda 7300 sağlık memuru, 8756 eğitmen yetişmiştir.
Eğer, Köy Enstitülerini kapatmasaydık, şimdiye kadar çoktan çağ atlardık.

Hala devrimler için geç değil !!!
240 syf.
·23 günde·Beğendi·10/10
İlk olarak şundan bahsetmek istiyorum.Bu kitabın bize ulaşması çok kolay olmamış.El yazmaları belli bir çabadan sonra bulunmuş.Kitapta şöyle diyor hatta "Bu kitap çeşitli ülkelerdeki insanların ilgisi ve yardımı sayesinde yayınlanmıştır.".Kitapla ilgili dikkatimi çeken bir diğer konu da Atatürk bu kitabın okulların müfredatına konmasını istemiş.(Sanırım askeri okullardı bunlar) Ben kitabı okurken Atatürk'e çok hak verdim bu bağlamda.Milli Eğitimde yetkili biri olsaydım sadece okul müfredatı değil her vatandaşa bu kitabı okumayı zorunlu kılardım.Anne babalardan,memurlara, memurlardan din adamlarına,köylülere,eğitimcilere kadar verilen mesajlar ve çıkartılması gereken dersler var.Hatta Napolyon ve Sezar bile paylarını almışlar.Onlar ya da başka ülkelerinin topraklarını işgal eden diğerleri hakkında şöyle diyor:
"Başkalarına ait toprakları işgal ederek,bütün zenginliklerine el koyuyorlar,fakat bu toprakları işlemiyorlar .Milyonlarca kişiyi yeni tebaaları olarak hükümleri altına almalarına rağmen,bu insanları kendi hayatlarının ve devletin akıllı,soylu kurucuları olarak yetiştirmek akıllarından bile geçmiyor.Çok büyük devletler ortaya çıkmakta fakat halkları fakirlik ve açlıkla boğuşmaktadır.

Kitap bölümlere ayrılmış.Her bir bölüm bir kişiye,kesime veya bir konuya hitap ediyor diyebilirim.Örneğin 5.bölüm Snelman bölümüyken,12. bölüm Köylüler bölümü,9. bölüm ise futbol bölümü .Bu kitap benim için bazı ilklerin de kitabı oldu.Mesela;İlk defa bir kitabın önsözünü okudum ve bu kitapta önsöz ,tarihi ön bilgi verdiği için okunmasının gerekli olduğunu düşünüyorum.Konusuna değinecek olursak kitap Finlandiya'yı anlatıyor diye genel bir yorum yapılıyor olsa da Finlandiya bir sembol aslında bana göre.Finlandiya üstünden bir ulusun yükselişi bataklıklar ülkesiyken , yaşam mimarlarının inşa ettiği güneşli bir ülkeye dönüşümünü adeta bir oya gibi işleyerek anlatıyor.Yaşam mimarları bu ülkeyi yeniden inşa ederken en temele eğitimi oturtuyor.Bu konuya vurgu yapan kitaptan bir alıntıyla devam edeyim;
"Bataklıklar arasında,taşların üzerinde kurduğumuz,nispete refah içinde yaşamamızı sağlayan ve Rusya nüfusunun geri kalan bölümü için şimdilik uzak bir hayal gibi görünen bu düzenin temeli okula dayanmaktadır.Okulumuzu elimizden aldığınız an biz de biteriz."Tıpkı mayasız hamur gibi çökeriz "demektedirler.Finlandiyalar soğuk ülkelerini "bataklıklar ülkesi "Suomi" ismiyle anıyorlar ve kitapta Suomi kelimesi sık sık geçiyor.Finlandiya'nın tüm dünyaya örnek teşkil eden başarısı halkın ve vatandaşların iradesine bağlı 2 milyon tarafından gerçekleştirildiği için ekstra bir öneme sahip.
Kitaptaki tespitler o kadar yerinde ki adeta beynimizi cilalıyorlar ve bir bilinçlenme süreci başlıyor.(din adamlarının,ebeveynlerin eleştirildiği noktalarda yazara çok hak verdim.)açıkçası tek bir yazarın onca gerçekçi tespiti yapması çok ustaca geldi bana.Hatta bir ara acaba tüm akıllı dimağlar bir araya geldi ve kitabı yazdımı ki diye düşünmedim değil.Kitabın çevirisini de çok başarılı buldum.
Beyaz Zambaklar Ülkesini okudukça etrafınızı,dünyayı,olayları irdelemeye başlıyorsunuz.Yazara birçok konuda hak vermemek elde değil.Kitabın bir de şöyle büyüleyici bir özelliği var. Kitabı okudukça ufkunuz açılıyor hep daha iyiye ve ileriye yönelme isteği uyandırıyor.Hem bireysel olarak hem vatandaş olarak kafanızda karşılaştırmalar yapıyorsunuz. yapılan bazı yanlışları görüyorsunuz(Eğitim sistemimizi çok değerlendirdim kitabı okurken) ve bunları düzeltmek için sorumluluk hissetmeye başlıyorsunuz.Kişisel gelişim kitabı değil kitap ama her sayfasında bir teşvik var.Özellikle kitapta geçen (tüccarın hikayesi diyeyim ben ona) çok beğendim.Eğer özümseyerek okunursa işinizde bile veriminizin artacağını düşünüyorum.

"Bizim kısmetimize bataklıklar ve taşlar çıktı ,fakat biz onları işledik ve uygar bir ülke kurduk "diyen Finlandiyalar bunu asırlık bir emek ve çalışma sonucu elde etmiş ve tüm dünyaya örnek olmuştur.Onların mücadelesi bizim Kurtuluş Savaşımız, onların Snellman'ı bizim Atatürkümüz ,onların Yarvinen i belki bizim Sakıp Sabancımız.Kitapta kendinizden ve ülkenizden bir parça bulacaksınız sanıyorum.(Ben mesela Yarvinenlerden biri olduğumu düşünüyorum )
Son olarak Finlandiyalılar kendilerine düşen bataklığı ve taşları nasıl kabullenmediyse daha iyisini yapıp daha gelişmiş bir ülke için çabalamak birer yaşam mimarı olmak da bizlerin ellerinde diyorum .Bu kitabı mutlaka okuyun ve okutun.Ben zaman geçtikçe tekrar tekrar okumayı düşünüyorum.
240 syf.
·4 günde·9/10
Beyaz Zambaklar Ülkesinde, kitabı alışım, okuduğum yerler ve içerik anlamında bende oldukça farklı bir yere sahip oldu. Kitabın incelemesine başlamadan önce benle olan hikâyesinden bahsetmek istiyorum. Arkadaşımla beraber hafta sonunda ne yapmalı diye çokça düşündük ve en nihayetinde Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde Nargile içmeye karar verdik. Kararımız sonrası Beyazıt yolculuğu başlamış, sonrasında nefesi sahaflarda almıştık. Yerlere serili olan kitaplar arasından listemde olan Beyaz Zambaklar Ülkesinde ve Sineklerin Tanrısı gözüme çarptı. Çok fazla zamanımız olmadığından bu iki kitabı alıp mekâna geçtik ve kitabın başlangıcını orada yaptım. Sonrasında başka bir arkadaşım ertesi gün Bursa’ya gitmeyi teklif etti ve bende kabul ettim. Pazartesi günü İstanbul trafiğinin en yoğun olduğu vakit yola çıktık ve tam dört buçuk saat sonra ancak Nilüfere varabildik. Geceyi dinlenerek geçirdikten sonra sabahtan merkeze gidip Bursa’nın tarihle iç içe olan merkezini gezdik. Gün batımına doğru tekrardan Nilüfere geçtik. Arkadaşım bir arkadaşı ile görüşmek için beni arabada yalnız bıraktı ve o an geldi. Hava tam manasıyla kararmamış olmasına rağmen sokak lambaları ışık vermeye başlamıştı. Arabanın içerisinde, koltuğu hafiften arkaya dayadım ve kitabımı açıp tek tük insanların sessizliğini bozamadığı sokakta, sokak lambalarının loş ışığıyla tekrardan okumaya koyuldum. (Sanıyorum kitabın dili olsa bu şekilde okunduğu için bana teşekkür ederdi. :) )

Gelelim kitabın incelemesine. Kitapta Finlerin yükseliş hikâyesine tanık oluyoruz. Deyim yerindeyse gerçek bir diriliş hareketi diyebiliriz. Kitabın sayfaları arasında dolaşırken okurun aklında dönüp dolaşan ve tam manasıyla net bir cevap veremediği o soru beliriyor. Neden? Neden biz yapamıyoruz? Dediğim gibi bu sorunun bir sürü cevabı olabilir ve ancak tüm bu cevaplar birleştiğinde ancak bir diriliş, bir yükseliş hareketi meydana gelebilir. İşte bende bu incelemede bunun cevaplarını yansıtmaya çalışacağım.

Bana göre, bir toplumun yükselişi için en gerekli unsur, eğitim ve eğitim ile gelen farkındalıktır. Toplumun tabanına inmek ise en çok önem arz eden durumdur. Finler, İsveç’in himayesi altında yozlaşmış ve çürümüş bir millet iken Rusya’nın himayesine geçmesi (tabii Rusya’nın himayesine geçerken kendi bağımsız iradesi ile yönetilebilme ayrıcalığı alarak geçiyor.) ile diriliş hareketi başlıyor. Öncelikle tarihten dersler çıkartabilen bilinçli bireylerin gayretleri son derece önem arz ettiği mesajı veriliyor.

Ülke genelinde bir vatansever bilgenin(Snelman) çıkardığı bir kıvılcım ile başlıyor Finlerin diriliş hareketi. Hedeflenen yükseliş için toplumun her kademesine farkındalık konferansları veriliyor ve bununla beraber ülkenin dört bir yanına halk kütüphaneleri açılıyor. Dikkat çekmek istediğim bir diğer konu ise halkın cahiliyeti sadece okuma yazma bilmeyen en alt tabakadan ibaret olmadığı, doktorların, avukatların, memurların yani bir anlamda eğitim görmüş bireylerinde bu kapsama girdiği kitap içerisinde çarpıcı örneklerle gözler önüne seriliyor. Bir memurun mesai saatlerinde halkın ihtiyaçlarını karşılama anlamında eksik kaldığı, mesai saatleri dışında da kâğıt oyunları ve alkol gibi insanı uyuşturan, yaşama amacını donduran uğraşlarla meşgul olduğu çürümüş toplumun birer çarkları olarak varlıklarını sürdürdükleri gibi örnekler. Devlet kademelerinde tüm bu çürümüşlüğün yanında birde ahlaksızlar boy gösterince halk için ülke yaşanılmaz bir yer haline geliyor. Bu anlamda kitapta yer alan “Ahlaki Oksijen” kavramı ile alakalı bir alıntı yapmak istiyorum. “Metternich zamanında rüşvet alıp vererek, hafif ve kolay kazançlar elde etmek, saygın bir işmiş gibi yaygınlaşmıştı. Toplum içerisinde ahlaki oksijen kalmamıştı.”

Kitap bir ülke için, bireyler için neredeyse tüm gerekli konulara değinmiştir. Üzerine konuşulacak o kadar çok konu var ki ama okunmayacağı, amacına ulaşamayacağı için incelememi yine kitapta yer alan dindarlık üzerine yapılan inanılmaz tespitle sonlandırıyorum. Herkesin ama herkesin okuması üzerine düşünmesi ve bu düşünceleri amaç edinmesi gereken bir kitap. Keyifli ve bol kazanımlı okumalar.

“Evrene zarar verirsen, insanlara ya da hayvanlara kötülük edersen, ailenin bir ferdine kötülük etmiş sayılırsın. İşte buna dindarlık denir.”
208 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Son zamanlarda bazı şeyleri düşünmeme adına okumaya daha çok verdim kendimi. Baya çılgınlar gibi pdf, alıntı, inceleme, şiir, yazı, makale... neye denk gelirsem okuyorum. İşe yarıyor mu peki? Evet. Ama gece uyuyana kadar (:
Ama malesef alıntı paylaşmanın ya da inceleme yazmanın da zaman kaybı gibi geldiğini fark ettim. Sırf bu yüzden boş olduğum zamanlarda alıntıları not defterime falan kayıt ettim ki ara ara zaman kaybetmeden kopyala yapıştır yapabileyim. O yüzden çılgınlar gibi seri bir şekilde geliyor o alıntılar :D
İyi de bizene bunlardan? Sen kitaptan incelemeden haber ver diyenler için:

Öncelikle bu kitap için “inceleme“ adı altında ister yorumlama, ister saçmalama, ister bir kaç cümle kurma diyin, bir şeyler yazmazsam eğer Petrov‘un mezarından çıkıp “Be insafsız, Be vicdansız, Be nankör kediii! O kadar alıntı yaptın bari bir şeyler karala!“ falan demesinden korktum *-*
En son da söyleyeceğimi başta söyleyeyim “ısrarla, şiddetle ya da şiddetsiz ister kahveli ister kahvesiz belki arka fonda starbucks temalı ya da denize karşı hiç fark etmez, mutlaka ama mutlaka okumanızı ve okutmanızı tavsiye ederim“

Kitabın ana konusunu ilk sayfada yer verdiği “Tarihten Ders Almak“ isimli kısa öyküsü ile özetlemiş Petrov.
Kitap hakkında ise;
“Avrupa’nın Kuzeyinde bulunan Finlandiya’nın sert bir iklimi vardır. Havası, genellikle sislidir. İlkbaharda don olayları görülür. Ağustostan itibaren soğuklar başlar. Arazisi ise çok fenadır. Ülkenin birçok yeri çıplak granit kayaları ile örtülüdür. Diğer yerleri ise alçak ve bataklıktır. Ülkede maden adına, hemen hiçbir şey yoktur. Tarım çok zor yapılır. Halkı da, hiçbir zaman gerçek anlamda bağımsız olmamıştır. Bazen bir komşusunun bazen de diğer bir komşunun egemeni altında kalmıştır.
Finler, kendilerine Suom ve çok sevdikleri ülkelerine de ‘bataklık arazi‘ anlamına gelen Suomi derler“
(Syf 13)

Böyle bir ülkenin deyimi yerindeyse yeniden dirilişine sebep olan Snelman’ın yaptığı çalışma ve mücadeleleri anlatıyor Petrov. Kitabı okuyana kadar ne Finlandiya ne de iklimi ve tarihi hakkında çok bir bilgim (hatta hiç) yoktu malesef. (“Hiii! Cahiiilll! Nasıl bilmezsin yaa“ falan diyen iç sesinize cevaben “Evet bir bilgim yoktu :D tekrar belirtmek istedim ) Bildiğim ve okuduğum tek şey Finlandiya’nın eğitim sistemi ve refah seviyesi en yüksek ülkeler sıralamasında üst sıralarda yer aldığı idi. “Nerden buldun, neye dayanarak söyledin, kaynak göster diyenler için https://www.ntv.com.tr/...8_z1iO5EiplGdEtV9k4g
Bu eski veri diyenler için de “ Güncel bir şey bulamadım malesef en yakını 2016 idi. “
Eğitim sistemi için çok fazla makale buldum ama en özetleyici ve güzel olan şu video sanırım
https://www.youtube.com/watch?v=VUiP1pa6qPE
Bu da Türkiye ve Finlandiya eğitim sistemi arasındaki fark
http://www.gelecekegitimde.com/...-arasindaki-15-fark/
Bir kere daha okursam eğer sanırım tüm kitabı baştan sona çizebilirim. Çünkü yerinde ve müthiş tespitleri ile hayran kaldım resmen. Bu yüzden bazı paragrafları da birkaç kez okuduğum olmuştur.
En çok beğendiklerimden bazıları
#27942935
#27942773
#27942413
#27917437
#27917050
#27907735

Snelman gittiği her yerde, katıldığı toplantıda, konuştuğu herkese doktorundan avukatına, memurundan, işçisine, köylüsüne, tüccarına, siyasetçisine, esnafına hatta kışladaki askerine kadar ülkenin refaha kavuşması ve eğitim seviyesinin yükselmesi , herkesin kendini geliştirmesi, aşağılanmaması hor görülmemesi için yapılması gerekenleri anlatır ve bunun ancak çok çalışmak ile mümkün olduğunu söyler.

Bu paragraf yeterince çekici gelmeyebilir. Amaaan bunları zaten her gün bir yerlerde okuyor, görüyor ya da duyuyoruz da diyebilirsiniz. Benim düzgün bir şekilde ifade edememiş ya da bilgi yetersizliğimden ötürü de dikkat çekici gelmemiş olabilir ama sadece paylaştığım alıntılar bile bence kitabın okunması için başlı başına yeterli bir sebep.

Biraz düzensiz biraz karışık bir inceleme olduğunun farkındayım. Son olarak ve ikinci kez belirtmek istiyorum ki mutlaka okumanız gereken kitaplar arasına almalısınız.
Sevgi ve kitap ile kalın.
208 syf.
Beyaz Zambaklar Ülkesi...
Atatürk'ün Askeri Okulların Müfredatına Konulmasını Emrettiği Kitap...

Sadece Askeri Okulların değil, tüm okulların ilk, orta, lise ve hatta üniversite müfredatında olması ve en ince ayrıntısına kadar okunup anlaşılması gereken bir baş ucu kitabı.
Okul dedim de sadece, okulla da bitmez bu iş esnafın dükkanında, doktorun önlüğünün cebinde, avukatın, hakimin adalet masasında ve hatta çiftçinin gözünün önünde olması gereken, her okuma bilen kimsenin okuması gereken bir kitap...

Abartıyor muyum? HAYIR!

'Tarihten İbret'...
Bu başlıkla başlıyor kitap... Ne kadar da çok duyduğumuz bir söylem değil mi? 'Tarih tekerrürden ibarettir, tarihten ibret alın.'
Evet çokça duyuyoruz. Ve evet kendi tarihimizle TÜRK TARİHİ'yle GURUR DA DUYUYORUZ.
Her Türk Evladı da böyle olmalı fakat buraya bir virgül eklemek istiyorum sadece gurur duymakla olmaz, gurur duyduğumuz tarihe uygun olarak yaşamalı ve yeri geldiğinde o şanlı tarihe bir tarihde biz eklemeliyiz.
Tarih sadece savaşla yazılmaz. Tarih ülken için yaptığın her yararlı iş için yazılır. Ektiğin bir tohumda bazen tarih yazar aldığın bir ödülde ve yetiştirdiğin bir öğrencide tarih yazar... Yeter ki "Ben bu işi ÜLKEM'in kazancı için yapıyorum, onun varlığının daimi için yapıyorum." de...

'Kahramanlar ve Millet'
Böyle devam ediyor ikinci başlık...
Kahraman... Aklıma Kürşad'lar geliyor, Fatih'ler, Yavuz'lar, ATATÜRK'ler, Fethi'ler geliyor. Hepsi birer KAHRAMAN ve milleti için her şeyi göze alan insanlar...
Kahramanlık sadece savaşla olmaz... Bir yetim doyurursun kahraman olursun, bir okul boyar, bir bina dikersin şehrine kahraman olursun. Belki köyüne suyu getirirsin, yol yaparsın kahraman olursun ve hatta belki bir yaşlıyı bir engelliyi karşıdan karşıya geçirirsin kahraman olursun. Yeter ki "Ben yardım ediyorsam insanlara, geleceğim için, yarınlarım için yardım ediyorum." de...

'Futbol'
Aralarda bir yerde bu başlıkta var... En sevdiğimiz şey değil mi? Allahhh GS bu sezon şampiyon oldu, değmen keyfine GSli'lerin...

Sezon başlarında pasoliglere verilen paralar, biletlere verilen paralar, maç zamanlarında edilen kavgalar, yok ofsaytdı yok goldü, yok faüldü yok autdu muhabbetleri, ha bide iddialara verilen paralar az kalsın unutuyordum!..
"Tüh lan gene tutmadı 3 yazsam şu kadar paraydı temizzz.." cinsinden konuşmalar.
Şimdi hesab'edelim aylık iddiaya yatırılan her parayı bir kenara koysak kaç kitap eder? Maça gidince ettiğimiz küfürler yerine oturup iki sayfa kitap okusak kaç güzellik eder? Çokk değil mi çok güzellik eder.
Demiyorum ki maç izleme, halı sahaya gitme. İzle, git ama bilinçli git, yaptığın her işi bilinçli yap.
Futbol dedik Okeyy! Takım tutuyoruz o da okey takımlarımızda kaç millimiz var? Bir zamanlar yabancı oyuncu sınırı vardı ne oldu ona? Takımlarımızın alt yapıları ne durumda? Her takım lige yükselebilmek için bulduğu yabancı oyuncuyu takımına alıyor. TEK HEDEF lige yükselmek... Peki doğru hedef bu mu?
HAYIR!

Doğru hedef ÜLKEM için çalışmak, ÜLKEM insanı için çalışmak, gençleri, çocukları da bu bilinçle yoğurmak... Ve onlara ön ayak olmak, onlara bu şevki aşılamak...
...

Ve kitabın sonu gelir kapatırım kapağını, dolu dolu olurum, heyecanlanırım...
Hatırlarım...
EY TÜRK GENÇLİĞİ!
BİRİNCİ VAZİFEN TÜRK İSTİKLALİNİ VE TÜRK CUMHURİYETİNİ İLELEBET MUHAFAZA VE MÜDAFAA ETMEKTİR.
MEVCUDİYETİN VE İSTİKBALİNİN YEGANE TEMELİ BUDUR!..

İşte canlar böyle bir kitap okuyacağınız... Dolu dolu buram buram heyecan kokan, başarı kokan, küllerinden doğma kokan...

Bu kitabı bana okutturan Thomas Magnus arkadaşıma ne kaddar teşekkür etsem azdır. Çünkü oraya yorumu bıraktığım zamandan beri belki okumam, zamanım yok okuyamam, sınavlarım yaklaşıyor okuyamam havasındaydım hep. Gerek yorumlarda olsun, gerek mesajlarda olsun bana kesinlikle okumam gerektiği hissini verdi, minnettarım ona. :) :)

Kitapla kalın hep iyi kalın...
239 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Örnek alınası bir kalkınma öyküsü, gerçekten çok güzel bir kitap. İçerdiği fikirler ile beni gerçekten çok etkiledi. Konu olarak yüzyıllarca İsveç egemenliği altında yaşamış, doğal kaynaklardan yoksun, fakir bir ülke olan Suomi' nin (Fince Finlandiya demek) bir avuç fedakar aydın önderliğinde eğitim, toplumsal bilinç, vatanseverlik ve çalışkanlık ile nasıl ayaklandığı anlatılıyor. Finlandiya' nın kalkınması üzerinden de bizlere kalkınma ve bilgilenme üzerine öğütler veriyor. Grigory Petrov sıkça "Yaşam Mimarı" ifadesini kullanıyor ve herkese bir "Yaşam Mimari" olmasını tavsiye ediyor. Eğer yaşam mimarı olup hayatı yeniden yapılandırmak istiyorsak neler yapmamız gerekli bunlar kitapta Finlandiya örneği üzerinden anlatılıyor. Finlandiya' nın kalkınmak için yaptığı şeylerin başında basit halk denilen köylüleri bilgilendirmek yani işe en alt tabakadan başlamak oluyor. Halk öğretmeni Snelman önderliğinde bir avuç aydın köy köy dolaşarak insanları bilgilendirmek ve bu insanlarla iletişimi koparmadan o insanları hayata dahil etmek görevini kendilerine attediyorlar. Snelman bu durumu şöyle dile getiriyor:
"Ben ülkenin ücra köşelerinden birinde bir lamba yaktım ve o lambaya sönmemesi için yağ vermeye devam ettim."
Snelman üst tabakadaki bilim insanlarının halk seviyesine inmeleri gerektiğini onlarla omuz omuza vererek gerektiğinde onlara öğretmenlik yaparak halkı bilgilendirmenin ülkelerini kalkındırmanın yolu olduğunu her okumuş üst tabakadan kişiye nasihat ediyor. Snelman' ın şu ifadesi çok hoşuma gitmişti:
"Kimse yanan bir mumu cam bir fanus içerisine koymaz, yanan bir mum bir şamdana koyulmalıdır ki etrafını aydınlatsın."
Buradaki yanan mum aydın kişilerdir; cam fanus herkesin uğruna çabaladığı sefahattir; şamdan ise bu bilgi ateşiyle yanmış kişinin gittiği köydür evet bu zorlu bir mücadeledir ama ancak bu şekilde bilginin ışığı paylaşılır ve dolayısıyla cehalet karanlığı yok olur. İncelememi fazla uzun tutmak istemem ama şu anda anlattığım bölüme uygun olarak Karokep ve Yarvinen' in hikayesi var ve beni bu hikaye bir hayli etkilemişti. Karokep ve Yaverin çocukluk arkadaşıdır. Yarvinen küçük yaşından beri tüccarlıkla ilgilenen bir kişidir ve ülkede "Tatlı Kral" olarak bilinir. Bunun sebebi ülkenin en büyük tatlı üreticisi olmasıdır. Karokep ise bir tüccarın yanında çıraktı ve haksızlığa tahammül edemeyen bir çocuktu. Bir gün Karokep ustasının köylülerden aldığı malları farklı verdiği malları farklı tarttığını öğrenir ve bu onun çok içine dokunur öyle ki ustasının bütün parasını köylülere dağıtır ve ustasına esaslı bir dayak atar. Tabii sonucunda mahkemeye düşer ama köylüler tüccardan şikayetçi olmaz ve Karokep o andan itibaren kafasında parlayan düşüncelere dalar ve korkunç cinayetler planlar, Tanrı' dan ve halktan intikam almak ister. Mahkeme bitiminde onu bir tımarhaneye yatırırlar ama o tımarhaneden kaçar ve 2 papaz öldürür birini de başından yaralar ardından bir kaç banka ve kilise soyar bu olaylar onun tanrıya ve halka karşı verdiği savaştır. Tekrar yakalanır ama o tekrardan kaçar ve başından yaraladığı papazın yanına gider. Papaz' ın kapısını öldürmek niyeti ile vurur ama Papaz onu hoşgörü ile karşılar. Karokep öyle pişman olur ki çocuk gibi ağlar. Papaz' a teslim olacağını söyler. Ama Papaz ona teslim olmamasını Tanrı adına acı çekmesini ve onun adına hayırlı işler yapmasını söyler. Yarvinen, Karokep ile İtalya' da karşılaşır, Karokep büyük bir buğday tüccarı olmuştur ve evlenmiştir. Üç çocuğu vardır ve onları iyi birer evlat olarak yetiştirir. Evet burada anlayacağımız her şey halkın elindedir halk isterse katil Karokep; isterse tüccar Karokep yetiştirir. Evet artık sona gelsem iyi olacak uzadıkça uzadı. Kısacası mükemmel bir kitap ve destansı bir başarı öyküsü. Herkese okumasını tavsiye eder iyi okumalar dilerim.
208 syf.
Geri kalmışlığın kader olmadığını okuyucusuna anlatan en iyi eserlerden biri “Beyaz Zambaklar Ülkesinde”...

Bu kitap tüm yoksulluğa, imkansızlıklara ve elverişsiz doğa koşullarına rağmen, bir avuç aydının önderliğinde; askerlerden din adamlarına, profesörlerden öğretmenlere, doktorlardan işadamlarına kadar, her meslekten insanın omuz omuza bir dayanışma sergileyerek, geri kalmışlıktan, yoksulluktan toplumun bilinçlendirilmesi, eğitime verilen önem ile bulunduğu durumdan nasıl kurtulduğunu anlatıyor...

Peki bu geri kalmışlığın kader olmadığının en önemli kanıtı “EĞİTİM” bizde ve günümüz Finlandiya’sında nasıl?

1- Biz okula başlama yaşını altı bezli döneme çekmeye çalışırken Finlandiya da ise zorunlu okula başlama yaşı 7.

2- Türkiye’de çocuklar birkaç sokak ötede okullarına bile mutlaka servis ile gidiyor. Finlandiya’da ise çocuklar birinci sınıftan itibaren okula yürüyerek veya bisiklet ile gidiyor, özel durumlar haricinde çocuklar okula aileleri tarafından götürülmüyor.

3- Bizde müfredat ve ders kitapları eğitimin baş aktörü olarak biliniyor ama Finlandiya’da çok basit bir müfredat var ve pek değişmiyor. Öğretmenler okutacakları kitapları kendileri seçiyor ve ortalıkta yine de pek ders kitabı gözükmüyor. Kitapların başrol oynadığıülkemizde eğitimden gişe hasılatı beklemek maalesef imkânsızdır.

4- Türkiye’de 1’inci sınıf öğrencilerinin ailelerinin velileri “bizim çocuk bugün matematikten 90 aldı” diye gurur ile gezebiliyor, ama Finli öğrencilere okulun ilk 6 ayında asla not verilmiyor ve sadece 16 yaşına geldiklerinde ülke genelinde bir sınava giriyorlar.

5- Türkiye’de öğrencilere çöp attırsanız muhtemelen veliler okulu basıp olay çıkartır. Ama Finlandiya’da okulun tüm işleri öğrenciler tarafından yapılıyor görevli yok ve bu şekilde öğrencilerin sorumluluk duyguları gelişiyor.

6- Finlandiya’daki okullar öğrencilerin rahat edebileceği şekilde tasarlanıyor, sınıflarda yaparak yaşayarak öğrenme modeline uygun alanlar mevcut.Türkiye’de ise her şeye hazır olan öğrenciler yıllardır komutla rahatlıyorbeni rahatta dinleyin diye bağıran müdürün karşısında ne kadar rahat olunursa.

7- Türkiye’de özel okullarda ders saati 8 ama yetmediği için okul çıkışında etütler hafta sonu kursları ve özel derslerle bu sayı 12-14 saate kadar çıkıyor. Finlandiya’da ise nitelik ve nicelik kavramları çok önemli ders saatinden çok çocuklara neler verildiği çok önemli.

8- Türkiye’de bütün öğretmenler kendilerini mesleğinin zirvesinde görüyor.Sınav sonuçları kötü geldiğinde genelde öğrenme güçlüğünden bahsediliyor. Öğretme güçlüğünden söz eden yok.Finli öğretmenler ise haftada en az 2 saat kendilerini yenilemek için, hizmet içi eğitime katılmak zorunda.

9- Türkiye’de başarılı öğretmen en çok ödev veren öğretmendir anlayışı hala devam ediyor. Finlandiya’daki öğrencilere ödev verilmiyor öğrenmenin yeri okul olarak görülüyor. Bu yüzden Finlandiya’da aksamları çocuğun proje ödevi için akşamları kartona boncuk dizen veli yok.

Yorumu Mustafa Kemal Atatürk’ün sözü ile bitirmek istiyorum;

Öğretmenler! Yeni nesli, cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğitimcileri, sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil, sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve fedakârlığınız derecesiyle orantılı bulunacaktır. Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular ister! Yeni nesli, bu özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir… Sizin başarınız, Cumhuriyetin başarısı olacaktır. Okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki, Türk milleti, Türk sanatı, Türk ekonomisi, Türk şiir ve edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişir.
208 syf.
Grıgory Petrov’un, Beyaz Zambaklar Ülkesinde isimli kitabını büyük bir keyifle okudum.Mustafa Kemal Atatürk’ün okullarda okutulmasını istediği bir eser.Bunu öğrenince bu kitabı okumayazorunluluğunu ve sorumluluğunu iliklerime kadar hissederekten alıp okuma karar verdim.Kitabı okuduktan sonra şimdiye kadar neden okumadığım(‼️) için kendimi suçlu hissettim.Sonra da okumak için geç kalsam dahi en azından okuma şerefine nail olmanın verdiği mutlulukla kendimi teselli ettim.
Neyse kitaba dönelim.Her aldığım kitabı bitirince, kitabın adıyla eser arasında mukayese yaparım.Yazar, bu kitaba bu başlığı neden koymuş?Kitabın ismi ile eser arasında bir bütünlük var mıdır? diye cevap aramaya başlarım.Bu eserin başlığı “Beyaz-Zambaklar-Ülkesinde” idi.En kolayı ülkenin cevabı idi.Çünkü kitapta baştan sona Finlandinya ve Finlandiya toplumu anlatılmıştı.Geriye “beyaz ve zambak” kelimeleri kalmıştı.Beyaz zambağın bir sıfatı olduğuna göre zambağın bir çeşiti olması gerekiyor idi.Ve de kanaatimce öyleydi.Zambak kelimesi esere en yakın anlamıyla söyleyecek olursak:
1)Zambağın Hıristiyanlıktaki önemi büyüktür. Özellikle beyaz zambak, iffet ve erdemi temsil etmektedir. Bu nedenle Hazreti Meryem’in çiçeği olarak bilinir.

2)Eserde ismi geçen Herkül’den yola çıkarak doğurganlık anlamı vardır.(eserdeki karşılığı üretim olarak düşüncek olursak).Herkül’ün hikayesine değinecek olursak:

“Efsaneye göre Zeus, gayri meşru çocuğu Herkül’ün tanrı olmasını ister. Bunun yollarından biri, karısı Hera’nın Herkül’ü emzirmesidir. Bunu başarmak için uyku tanrısına, Somnus’a gider. Somnus Hera’yı derin bir uykuya sokar. Zeus da emmesi için Herkül’ü Hera’nın koynuna bırakır.
Herkül o kadar güçlü emer ki, sütler taşar ve cennetten akar. Samanyolu’nu meydana getirir. Yeryüzüne düşen birkaç damla ile de zambak vadileri yaratılır.”

Kısacası Beyaz Zambaklar Ülkesinde=Geçmişine ve Geleceğine Sahip Çıkan Ahlaklı ve Üretken Finlandiya’dır diyebilirim.Bir sürü kavram sığdırabiliriz.
Yazar yaşamış olduğu ülkede görmüş olduğu şeyleri kaleme alarak bir toplumun nasıl gerilediği ve ilerlediğiyle ilgili bilgiler vermiştir.Finlandiya’nın aydınlık geleceğe kavuşmasında en önemli katkıyı sağlayan Sinellman’ın bir toplum inşa etmek için göstermiş olduğu azami gayretleri anlatır.Geçmişine küsen, pısırık, tembel,sorgulamayan, öğrenilmiş çaresizlik içinde kalan ve bunalan, tüketen bir toplum olan ülkesini adeta kendisiyle barışık bireyler, üreten, ürettikçe düşünen,sorgulayan ve kendi değerleriyle ülkesini çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıran bir toplum haline getiriyor.Sinellman’ın ısrarla üzerinde durduğu en önemli dinamikler:
1)Özgüven (kendi olmak,birey olarak olarak kendini gerçekleştirme ve gücünün farkında olan sağlam ruhlu birey)
2)Mazi Şuuru (Geçmişe bakıp geleceği inşa etme süreci - şuurlu toplum-kültürüne sahip çıkan bireyle topluluğu
3)Aile (ne ekersen onu biçersin sözünün karşılığı olan bir model kapsamında örnek ve idel bir aile yaşantısı),
4)Eğitim(okuyan,düşünen,üreten ve sorgulayan bir kitle ve buna bağlı hedefler-ideal toplum düzeyi)
5)Aydınlar (Kelimenin içeriğini dolduran farkındalık seviyesi azami olan ve halkıyla ve kendiyle mutlu olabilen bilinçli ve çoşkulu kalem sahipleri)
6)Devlet (Sosyal Devlet Anlayışı - vatandaşın her daim yanında olduğunu ve sen varsan ben varım anlayışı içerisindeki ideal ve realist mutlu bir tablo)
7)İnanç (Kendine,',ailesine, dinine,ülkesine inanç bütünlüğü)
gibi gelişmişlik düzeyini gösteren konulardır.
Okumak isteyenlere şiddetle değil güzellikle tavsiyemdir:)

Yazarın biyografisi

Adı:
Grigory Petrov
Tam adı:
Grigory Spiridonoviç Petrov
Unvan:
Rus Hatip, Gazeteci, Yazar
Doğum:
Rusya, 1866
Ölüm:
Paris, Fransa, 18 Haziran 1925
Grigory Spiridonoviç Petrov, 20. yüzyıl başında Rusya’nın en tanınmış papazlarından, en çok okunan halk yazarlarından birisi idi. Görüşleri nedeniyle kiliseden kovulduktan sonra kendisini tamamen yazarlığa verdi; gazeteci ve hatip olarak kitleleri etkilemeyi sürdürdü. Bolşevik Devrimi gerçekleştiğinde ülkeden kaçmak zorunda kaldı, Yugoslavya Krallığı’nda geçirdiği son yıllarında pek çok eser kaleme aldı, konferanslar verdi. Eserleri, Sovyet döneminde ülkesi Rusya’da yasaklanmıştır ancak Bulgaristan’da ve o yıllarda yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde etkili olmuş, devrin aydınlarını etkilemiştir. Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı kitabı, Türkçe’de en çok okunan yabancı eserler arasına girmiştir.

1869 yılında Peterburg’a bağlı Yamburg kasabasında dünyaya geldi. Babası bir meyhane garsonuydu. 1886’de din okulundan, 1891’de Peterburg İlahiyat Akademisi’nden mezun oldu ve din görevlisi olarak tayin edildi. Kilisedeki görevinin yanı sıra Mihaylov Harp Okulu, Aleksandrov Lisesi, Teknik Okulu ile Peterburg’un farklı liselerinde ders verdi. Bir hatip, gazeteci ve hoca olarak ünü yayılınca Çarlık ailesi tarafından prensleri eğitmesi için saraya davet edildi. Ancak fikirleri Kilise yöneticilerini rahatsız etmeye başlayınca 1903 yılında okullarda verdiği dersler kendisinden alındı ve kilisedeki görevinden çıkarıldı; saraydaki işinden de ayrılmak zorunda kaldı. 1907 yılında “zararlı gazetecilik faaliyetlerinden ötürü” Petersburg yakınında bir manastıra sürgün edilen yazar, manastırda bulunduğu sırada, adaylığını koymadığı halde Rusya’nın ikinci Duma’sına milletvekili seçildi. 1908 yılında Kilise yönetimine hitaben yazdığı mektupta yer verdiği eleştirilerine bağlı olarak Kiliseden aforoz edildi. Kendisine karşı açılan dava sonucunda din görevliliği mesleğinden ihraç edildi, 7 yıl Peterburg ve Moskova’da yaşaması yasaklandı ve 20 yıl bir süreyle devlet işlerinde çalışmaktan men edildi. Papazlık rütbesi alındıktan sonra ünü daha da artan yazar, 1908 yılından itibaren Kırım’da ikamet etti. Rusya’da ve yurtdışı ülkelerde gezerek çok sayıda konferans verdi. Yurtdışında gezdiği yerler arasında en çok Finlandiya’dan etkilendi. Yazıları, “Russkoye slovo” adlı gazetede her gün yayımlandı. Kitapları Balkan ve Avrupa ülkelerinde çevrilip yayınladığından yurtdışında tanındı. Petrov, Ekim Devrimi’nden sonra Bolşevikleri rahatsız eden görüşleri nedeniyle çeşitli baskılar görüyordu; ihtilal kaosunda yakınlarını ve oğlunu kaybetmişti. 1920’de Kırım’dan kalkan ve içinde ülkeden kaçan Denikin Ordusu mensuplarının bulunduğu son gemiye yalınayak ve üzerindeki pijamayla binerek hayatını kurtarmayı başardı. İstanbul’dan geçtikten sonra kısa bir süre Gelibolu’da kaldı ve daha sonra bir grup Rus göçmeniyle birlikte Yugoslavya Krallığı’na geçti. Sanatçı, Yugoslavya Krallığı’nda yöneticiler tarafından büyük ilgi gördü ve Belgrad Üniversitesi’ne profesör olarak tayin edildi. Son yıllarında üniversitedeki derslerinin yanı sıra, tüm ülkeyi gezerek konferanslar verdi; hatip ve gazeteci-yazar olarak büyük bir üne kavuştu.

1925 yılında sağlık durumu kötüleşen Petrov, mide kanseri nedeniyle ameliyat için devlet imkânlarıyla Paris’e gönderildi; ancak iyileşemeyerek 18 Haziran 1925’te hayatını kaybetti. Yakılan naaşının külleri eşi ve kızının yaşadığı Novi Sad kasabasında defnedildi. Mezarı daha sonra kızı tarafından Münih şehrinin Ostfriedhof Mezarlığına nakledildi.

Bulgaristan’da yaşayan arkadaşı Bojkov’un bu ülkede kurduğu “Petrov Kültür ve Eğitim Cemiyeti” sayesinde kitapları Bulgarca’ya çevrilip yayımlanan yazar, bu ülkede büyük ilgi gördü. Özellikle 1925 yılında Beyaz Zambaklar Ülkesinde (Finlandiya) adlı eseri Bulgaristan’da yayımlandığında Bulgar Eğitim Bakanlığı tarafından kitlelere önerildi ve Bulgaristan’da tüm eserlerine karşı büyük ilgi doğdu.

Petrov’un kitaplarının başarısı Türkiye’ye göç eden Bulgaristan Türkleri yoluyla Türkiye’ye ulaştı. 1928 yılında 3 ayrı kitabı Bulgarca’dan Türkçe’ye çevrilip basıldı. Özellikle Ali Haydar Taner’in çevirisi ile yayımlanan Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı yapıt, Türkiye’deki aydınların dikkatini çekti. Kitabın içindeki fikirler ülkede uygulanması gereken bir eğitim ve kalkınma modeli olarak görüldü. Eser, 2008’e kadar dört defa Türkçe’ye çevrildi ve en az 41 kez baskı yaptı.

Yazar istatistikleri

  • 503 okur beğendi.
  • 13.758 okur okudu.
  • 494 okur okuyor.
  • 6.217 okur okuyacak.
  • 197 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları