Halikarnas Balıkçısı

Halikarnas Balıkçısı

8.2/10
292 Kişi
·
901
Okunma
·
327
Beğeni
·
15.034
Gösterim
Adı:
Halikarnas Balıkçısı
Tam adı:
Cevat Şakir Kabaağaçlı
Unvan:
Yazar, Gazeteci, Ressam, Şair, Rehber, Araştırmacı
Doğum:
Girit, Yunanistan, 17 Nisan 1890
Ölüm:
İzmir, 13 Ekim 1973
Talihsiz Bir Baba Katili

Hayatınızın, belki de hiç tanımadığınız birileri tarafından, başkalarının, katledilen başka hayatların artık kurumuş olan kanlarına bulanmış kör bir bıçakla bir daha asla onarılamayacak, asla eski akışına döndürülemeyecek biçimde delik deşik edilmesi... Uzun yıllar ve kuşaklar boyunca kök saldığınız, her gün dönümünün, baharı haber veren her bir cemrenin ve her yaprak dökümünün zamanını kestirebilecek kadar iyi tanıdığınız toprağınızdan, bir gün aniden, kaba ellerce sökülerek bambaşka bir yere dikilmek... Bir 'sürgün' olmak...

Bir sürgünün kara talihiyle açılmamıştı onun hayatının perdesi; 1890'ın Girit'inde, tarihçiler, sanatçılar ve komutanlarla dolu, II. Abdülhamit döneminde içinden bir de sadrazam çıkarmış köklü bir Osmanlı ailesinin, Kabaağaçlızadeler'in çocuklarından biri olarak dünyaya gelmiş; babasının 'yüksek komiserlik' görevi nedeniyle beş yaşına kadar kaldığı Girit'te refah dolu ve sıkıntısız bir çocukluk geçirmişti.

İstanbul'a geldiklerinde yerleştikleri Büyükada'da mahalle mektebine gitmişti. Girit'te öğrendiği yabancı dilini, aldığı özel derslerle iyice ilerlettiğinden, hazırlık sınıfını atlayarak başladığı Robert Kolej'de çeviriler yapmış ve yazılarıyla karikatürleri çeşitli dergilerde yayımlanmıştı. Tevfik Fikret'in oğlu Haluk'la beraber okuduğu ve en iyi dereceyle bitirdiği Kolej'in ardından Oxford'da okumak üzere İngiltere'ye gönderildi.

Yurda dönmeden önce bir İtalyan'la evlenerek bir süre İtalya'da yaşadı, bir kızı oldu. Bu dönemde, İspanyol bir kadınla da beraber yaşıyordu. Bu beraberlikten doğan oğlu, henüz bir yaşındayken İspanyol İç Savaşı'nda hayatını kaybetti.

Cevat Şakir, yurda döndüğünde, geleceğinin parıltısı öngörülmüş, alafranga, havai ve yakışıklı bir genç olarak, Avrupa'daki hayatını tamamen ardında bırakıp yepyeni bir hayata adım atmıştı... Dergilerde makaleleri, öyküleri ve çevirileri yayımlanıyor, karikatürleri ilgiyle karşılanıyordu. Hazırladığı kitap ve dergi kapaklarıyla Türk basınındaki kapakçılığı Batı standartlarına getiren isim olarak tanınmaya başlıyordu bir yandan da.

Evlilik ve mahkûmiyet

Ancak hayat, oyuncu bir rüzgârla aniden havalanan bir uçurtmanın gökyüzündeki dengesiz savruluşlarından ve arada bir yere çakılışından başka bir şey değildir; bunu yurda döndükten kısa bir süre sonra, nedeni hiçbir zaman tam açıklığa kavuşmayan ama kaza olduğu söylenen bir tabanca patlamasıyla babasının ölümüne neden olduğunda öğrendi Cevat Şakir.

On beş yıl olarak belirlenen hapis cezasının yedi yılını tamamladıktan sonra, yakalandığı verem nedeniyle salıverildiğinde, işsiz, parasız, ailesi ve toplum tarafından terkedilmiş, ilerde tanışacağı sürgün hayatına, farkında olmadan, yavaş yavaş hazırlanmaya başlamış bambaşka bir Cevat Şakir görüyorum şimdi ona baktığımda... Ruhunu rahatlatmak, biraz olsun huzur bulmak için Üsküdar'da bir Rıfai tekkesine devam eden ama bir türlü rahatlayamayan, uyuyamayan, yorgun, mutsuz bir adam... Sonradan kader birliği edeceği Zekeriya Sertel'le tanıştığı zaman, hayatı, kendisini uçuracak yeni bir rüzgâra kapılmıştı; Sertel'in sahibi olduğu Resimli Ay dergisi için çalışmaya başlamıştı çünkü.

Özel hayatı da dayısının kızı Hamdiye Hanım'la yaptığı evlilikle birlikte yoluna girmişti.

1925'te bir başka dergide, Resimli Hafta'da, Hüseyin Kenan imzasıyla yazdığı, Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmaya Nasıl Giderler? başlıklı yazısı nedeniyle, derginin sahibi Zekeriya Sertel'le beraber tutuklandı.

Yazısında, savaşın ardından asker kaçaklarının kendi istekleriyle teslim oldukları halde idama gönderildiklerini anlatmıştı. Cevat Şakir ve yazısını basan Sertel, asker kaçaklarına destek olmak ve halkı asker kaçaklığına özendirmekle suçlanıyorlardı. O dönemde yeni yapılan Cebeci Hapishanesi'ndeki hücresine konulduğunda çevresine bakan Cevat Şakir, yalnızca kasaları takılmış, camları ve kafeslerinden yoksun pencereler, yeni sıvandığından hâlâ ıslak olan ve ortasında bir metre yüksekliğinde molozların bulunduğu bir odayla karşılaştı. Çantasını 'külüstür' karyolasının yanına, pantolonunu da şiltenin üzerine atarak, kendi deyimiyle "dairesine çabucak yerleşti".

İstiklal Mahkemesi, haklarındaki hükmünü birkaç gün sonra görülen davada bildirdi; Sertel, Sinop'a, Cevat Şakir de kalebent (bir kaleye hapsedilmiş mahkûm) olarak Bodrum'a sürüldü.

Sessiz Bir Ayrılık

Üç günde gidileceğini hesapladığı ancak her nedense üç buçuk ayda vardığı Bodrum'a girişinde "masmavi bir gürleyiş"le karşılaştı Cevat Şakir, kaymakamlığa teslim edilmeden önce geçtikleri bir tepeden aşağı, denize doğru baktığında kendini "sonsuzluğu seyrediyormuş gibi" hissettiğini yazdı sonradan ve burada hapsedilmenin başka yerlerde hapsedilmekten daha zor olacağını düşündü belki... Kaymakam, kaleye hapsedilmeyeceğini, Bodrum sınırları içinde olmak kaydıyla özgür biri olduğunu söylediğinde, sevinçten çıldırmak üzereydi. Cevat Şakir, o akşam, çocukluğundan beri ilk defa dizlerinin üzerine çökerek hıçkıra hıçkıra ağlamıştı... Bir sürgünün başına gelebilecek en son şeylerden biriydi başına gelen: Âşık olmuştu sürgün, sürüldüğü yere...

Sürgün, sürgün değildi artık; sürgün, taze bir ağaç gibi, kendi baharını gövdesine sığdıramıyor, ilk çiçeklerini çılgınca bir hızla açıyor ve hâlâ hatırlanan yüksek sesiyle "duruş değil, gitmek ve hız olsun" diyordu; derken üretiyordu, derken âşık olduğu bu kasaba için yaptıklarıyla, demir bakışlı halka da kendini sevdiriyordu giderek...

Hamdiye Hanım'ı ve henüz yaşını doldurmamış olan oğlunu da bir süre sonra yanına aldırdı. Sandalla sahile yanaşmalarını bekleyemediği eşi ve çocuğunu, yüzerek yanlarına gidip kucaklarken, bu sahneyi seyreden komşuları ağlıyorlardı...

Hamdiye Hanım da eşi gibi Bodrum'a çok çabuk uyum sağlamış, Kız Mektebi'nde müdire olarak çalışmaya başlamıştı.

Bu arada artık tüm yazılarında Halikarnas Balıkçısı imzasını kullanan Cevat Şakir, kendini Bodrum'a adamıştı.

Üç yıl olarak belirlenen sürgün cezasının yarısı bu şekilde geçtiğinde, kalan zamanını İstanbul'da geçirebileceği haberi geldi. Küçük aile yeniden İstanbul'a dönerek bir buçuk yıl daha cezanın bitmesini bekledi. Ancak cezasının sona erdiğini bildirmek için gittiği karakolda, "senden kimin haberi var" sözünü duyunca, İstanbul'da yaşamanın sadece bir teklif olduğunu, kendisinin ise, bunu bir zorunluluk olarak algıladığını anlayan Balıkçı, hemen Bodrum'a döndü.

Sabahın erken saatlerinde ya da akşam çökmeden hemen önce balığa gider, akşam dönüşlerinde, tutulan balıklar köhne bir mangalda közlenirken balıkçılarla sohbet eder, onların sorunlarına çözüm üretmeye çalışırdı. Balıkçıların daha modern malzemelerle bu işi idame ettirebilmeleri için Londra'dan malzemeler bile getirtmişti.

Gerçekleşen Rüya

Bu uzun dertleşme saatleriydi belki eşiyle yollarını ayıran ya da Bodrum'un pek çok şeyden önce gelişiydi, bilinmez...

Bilinen, sessiz sedasız bir ayrılık yaşandığıdır; ardında neredeyse hiçbir neden bırakmamış, bulunabilecek tüm nedenleri de suskunluğun soyluluğunda basit birer tahmine, kirli birer gölgeye dönüştürmüş gizemli bir ayrılık...

Bu ayrılığın ardından Bodrum'a yerleşen göçmen bir ailenin kızı olan Hatice Hanım'la evlendi Balıkçı, bu evlilikten üç çocuğu daha oldu.

Çocuklarının eğitimi için İzmir'e gitmek zorunda kalmadan önce, kısa bir hapishane dönemi daha geçirdi. Bir içki masasında valiye küfretmişti çünkü. Onun hapishane zamanlarını düşündükçe, kendisine hamile olduğu sırada annesinin gördüğü rüya daha da anlamlanıyor. O rüyada Musa peygamberi gören anne Sare İsmet Hanım'a, oğlunun başından hayatını değiştirecek üç büyük olay geçeceği ama onun ilerde önemli biri olarak hatırlanacağı müjdelenmişti. Gördüğü rüyadan çok etkilenen Sare İsmet Hanım, oğlunun bir adını da Musa koymuştu.

Musa adıyla beraber rüyada haber verilen kaderi de eksiksiz yaşayan Balıkçı'nın, bu son mahpusluğuna bakarak "biri daha bitti çok şükür" dediği söylenir.

İzmir'de bir apartmanın çatı katında zor yaşamlarını sürdürürken, yazın hayatının en verimli zamanlarını geçirdi Balıkçı. Dergilerde sayısız yazısı ve çevirileri yayımlandı, biri ölümünden sonra olmak üzere altı kitabı daha basıldı.

Her ne kadar İzmir'de yaşıyorsa da, kalbi Bodrum'da atıyor, ciğerleri Bodrum'un havasını soluyor gibiydi... Bodrum'dan uzak kalmak işkenceydi onun için, orada "gün, her tarafta mavi bir nurdu ve öyle maviydi ki insan maviyi toplamak için avucunu göğe açacak ve elini yanaştırıp bakınca, avucunun mavileşmediğine şaşıracaktı".

1973'de kemik kanseri nedeniyle İzmir'de vefat ettiğinde, Bodrum, kendi kabuğu içinde büyük bir sarsıntıyla kıvrandı sanki... Balıkçı'nın son sözleri bir uğultu gibi kapladı kasabanın üzerini;

"Ölüme doğru gidiyorum... Ölüme! İşte merhaba deyip gideceğim dünyadan... Sadece bir merhaba..."

K Dergisi Sayı: 2, 13 Ekim 2006
"İçimden, "Toprak işleri böyle oluyor zahar" dedim. Yani birbirimizin yüzüne gülecek, arkasından kuyu kazacaktık."
"Doğum, hastalık, ölüm Allah'ın emri. Anladık! Fakat ne bileyim, özlediğin bir işte çalışmadan, içine doğduğun şu dünyanın ötesini berisini hiç görmeden, taş üstüne bir taş koymadan, bir ağaçcağız olsun dikmeden, bir günceğiz olsun şunun bunun eteğini öpmeden yaşayamamak ve böylece dünyadan defolup gitmek de Allah'ın emri değil a!.."
Vakit öldürüyoruz, diyorlardı. Kimin haddine düşmüş vakti öldürmek! "Vakit" onu yaşatmayı bilmeyenleri öldürür; bitkileri, insanları, imparatorlukları, uygarlıkları, çağları hep yok eder.
Onda, herkeste arayıp arayıp da pek az bulduğum veya hiç bulamadığım ve yine özleyip durduğum bir şeyin pek çoğu vardı.
Halikarnas Balıkçısı olarak tanınan Cevat Sakir KABAAĞAÇLI, Anadolu Tanrıları, Anadolu Efsaneleri, Düşün Yazıları gibi birçok eserinde bir tek ANADOLU 'yu anlatıyor.

Bugün Anadolu'da yasayan biz insanlara da şunu söylüyor; Orta Asya kültürü ne kadar bizim kültürümüz ise Anadolu kültürü de bir o kadar bizim kültürümüzdür. Bunu anlatıyorken de bilimsel verilere başvurmaktan da kaçınmıyor.

Kısa bir özetle, Halikarnas Balıkçısı, Türkiye insaninin Anadolu ile bağının "1071" gibi basit bir rakama indirgeyen modern tarih safsatalarını Herkül gücüyle yıkarak;
"Başkasının çizdiği çizgiden gitmek özgürlüğüme dokunuyor demiş. Halikarnas Balıkçısı, çizgili kağıda yazı yazmayı reddederken"
Roman kahramanımız denizci bir ailenin çocuğu olan Mahmut tur. Ailesi denizci olan Mahmut kendisi de bir denizci olmak istemekte ve bu istek zamanla en büyük aşkı olur. Zor olan denizci hayatında Amcasının denizde boğulması üzerine babası denizciliği bırakır ve oğlu Mahmut'uda denizcilikten soğutmaya başlar. Babası için artık deniz, ölüm; toprak ise hayattı.

Çırak olarak bir eskicinin yanında çalışmaya başlayan Mahmut, ustasının da eski bir denizci olması sebebiyle denizi unutamaz. Denize karşı sevgisi bir tutkuya dönen Mahmut, babasının olmadığı bir gün evden kaçıp bir gemiye tayfa yazılır. Sevdiği denize kavuşan Mahmut Akdeniz ve Ege de birçok yeri görür ve yıllarca denizci olarak çalışır.

Bir gün tekrar Bodruma döner ailesinin öldüğünü öğrenir, evlenmeyi düşündüğü çocukluk aşkı Fatma'nın da durumu iyi değildir ve çok istese de onunla evlenemez. Çevresinin isteğiyle toprak işleri ile uğraşan zengin bir aile kızı ile evlenir. Toprak işlerinde çalışmaya başlar. Bu hayat onu hiç mutlu etmez ve her şeyi bırakır ve tekrar denize kaçar.

Aganta Burina Burinata, bir Bodrumlunun deniz aşkını, deniz tutkusunu anlatır. Deniz emekçilerinin zorlu yaşamlarını da.

Bir denizcilik terimi olan bu söz grubunda; "Aganta", 'tut, zaptet!' anlamına gelir; "burina ve burinata" sözü ise serenlerin üstündeki alt ve üst yelkenlerin adıdır.
Turgut Reis ya da batı kaynaklarında geçen ifadesiyle Dragon  ve Turgut 'dan türetilmiş Drugut Reis.

Halikarnas Balıkçısı'nın bu eseri; Turgut Reis'in korsanlıktan Kaptan-ı Deryalığa uzanan, Muğla'nın Menteşe ilçesinden başlayıp Cezayir'e, Venedik'e , İspanya' dan Malta' ya uzanan yolculuğunu, Oruç Reis, Hızır Reis (Barbaros) ile yaptıkları  deniz savaşlarını ve ona eşlik eden, dünyaları deniz olan insanları anlattığı masalsı bir biyografik eser.

Daha önce bir denizci, her ne kadar üstün teknolojiye sahip olursa olsun, insanoğlu doğa karşısında hep aciz kalır, o yüzden bir yandan denizin dilini diğer yandan disiplinli olmayı öğrenir, denizleşir insan demişti. Turgut reis de çok genç yaşta kendini çağıran denize koşmuş, denizde dalgalarla, hava şartlarıyla ve korsanlarla mücadele ederken sükunetini korumayı öğrenmiş, "Başkalarının zaafını bile kendi iradesiyle yoğurup ona en faydalı şekli veren, başarıyı onların binlerce elleri, sanatları ve cesaretleriyle sağlayan" insanlığıyla büyülemiş bir denizcilik dehası. 

Halikarnas Balıkçısı denizle insanın bütünleşmesini o kadar güzel ve masalsı ifade etmiş ki...
Deniz bu kitaptaki karakterlerin ruhu...herşeyi. Denizle konuşabilirler ve deniz onları dinler, anlar, beklenmedik sürprizler yapar.

Mesela kendilerini yalnız hissettiklerinde denize sitem ederler:
"Ben senin ve fırtınanın çocuğu değil miyim, düşünceli sessizliğimin dev arkadaşı sen değildin de kimdi?" Nedir bu anlam veremediğim duygular ? diye seslenirler.
Ve cevap gelir:
"Bu kayalara meydan okuyan dalgalar, o sular bile koyların koynuna girip ayışığında sessiz ve durgun uyumasını sevmezler mi?Köpürme ey deli gönül, seni de kucaklayıp dinlendirecek insan sana dogru gelmekte..."
Ardından kader rüzgarı yeni bir akıntıyla hiç bilinmeyen diyarlara bu gençleri sürer, kalplerine mukabil bir kalp bulur ,kendi deyimleriyle "alabora" olurlar, sevdiklerinin saç örgülerini "halat" diye severler. Yanlış anlaşılma olmasın bu insanlar "Her limanda sevgilisi olan denizciler" grubundan değiller, yoldan geçmekte olan bir imam hemen nikahlarını kıyıverir.:)

Turgut Reis ve ekibi böyle böyle yol alıp fetihler gerçekleştirirken, Endülüs başta olmak üzere  esir edilmiş, ürpererek okuduğumuz çeşitli işkencelere maruz kalan veya köle olarak satılan müslümanlarların tek umudu olurlar.

Aradan hemen hemen 500 yıl geçtiği halde, Cezayir, Libya gibi ülkelerde Turgut Reis hürmetle anılıp aramızda dostluk inşa edilirken, İtalya ve İspanya da, yaramaz çocukları korkutmak için "Vienne Dragutte, Turgut geliyor!" deniliyormuş.
Anlayın siz 82 yaşına kadar denizlerde hüküm süren Turgut Reis'e duyulan sevginin ve korkunun ne kadar şiddetli olduğunu...

Kitabın kesinlikle çok sürükleyici ve sade bir dili var. Savaş sahneleri ve denizci terimlerin kullanılması zaman zaman karışık gelebilse de bir süre sonra; kırlangıçları göndermek, santa burina rüzgarıyla leva demir, fora yelken yola çıkmak, forsaları kurtarmak gibi terimlere aşina oluyorsunuz.

Kitabı okumadan önce yazar hakkında bilgiye sahip olmak icin şu incelemeyi de tekrar okumanızı tavsiye ederim.(#26944664)

Okuyan arkadaşlara da teşekkür ederim:)
Anahtar Kelimeler: Halikarnas Balıkçısı, Merhaba Akdeniz, Mavi Anadolu, Antik Yunan, Antik Roma, Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi, Öykü, Deniz, Mitoloji, Uygarlık.

Merhaba Akdeniz, Halikarnas Balıkçısı’nın 1962 yılında ilk defa Yeditepe Yayınları tarafından basılan, günümüzdeki telif hakları 2014 yılından itibaren Bilgi Yayınevi’nde olan öykü kitabıdır. Asıl adı Musa Cevat Şakir Kabaağaçlı olan yazar, Bodrum şehrinin antik çağlardaki ismini müstear olarak kullanıp eserlerini Halikarnas Balıkçısı adıyla yayınlar. “Modern çağın Homeros’u” olarak anılan ve daha çok Aganta Burina Burinata romanı ve Mavi Sürgün isimli otobiyografik anısı ile tanınan Balıkçı, eserlerinde özellikle Ege’yi, Akdeniz’i, balıkçıları işler. Aynı zamanda eserlerinde Anadolu efsanelerinden de yararlanır. Yaşadığı dönemde edebiyatın moda konusu olan güçsüzlerin zalimlerin zulmü altında ezilişini anlatmaz, güçsüz insanları güç yaşam şartları içinde anlatarak sosyal tenkitten uzaklaşır.

Asker kaçakları ile ilgili yazdığı bir öyküsü nedeniyle Bodrum’a, sürgüne gönderilen Balıkçı, Oxford’da aldığı Eski Çağ Tarihi eğitimi ve deniz tutkusunun da etkisiyle Akdeniz ve Ege medeniyetlerini benimseyerek Mavi Anadolu akımını ortaya atar. Bu akıma göre Akdeniz medeniyeti, Antik çağlardan beri süregelen bir Anadolu medeniyetidir ve bu medeniyetin varisi geçmişte Anadolu’da yaşamış ve bugün Anadolu’da yaşayan insanlardır. Ona göre, Yunan ve Roma medeniyeti olarak görülen kültürün temeli Anadolu’dur ve o, bu kültürün yalnızca Yunanlara ve Romalılara mal edilmesini karşı durur. Balıkçı’nın fikir sahibi olduğu bu düşünceye göre Anadolu, kültürlerin çekirdeğidir ve Antik Yunan ile Roma medeniyeti, Anadolu uygarlığının öncüsü değil, onlarca Anadolu uygarlığından biridir. Göçlerin tarih içinde daima doğudan batıya olduğunu söyleyen Balıkçı, Yunan ve Roma mitolojisinin doğudaki Anadolu’dan Batı’daki Yunanistan ve Roma’ya insanların hafızalarında taşındığını söyler. Yani Zeus yalnızca Yunan mitolojisinin değil tüm Anadolu halklarının ortak tanrısıdır. Balıkçı bu fikirlerine denemelerinde bol bol yer verir ve bu fikirlerini açımlar. Halikarnas Balıkçısı’nın yanında Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu ve Bedri Rahmi gibi isimler de Mavi Anadoluculuk akımını benimser.

Öykü incelemek de şiir incelemek gibi zaman, emek, uzun ve detaylı bir çalışma ister. Çünkü öyküler de az, öz ve derinliği olan metinlerdir. Her öykü ve her şiir başlı başına bir inceleme konusudur. Dolayısıyla 32 öykü içeren bir kitabı incelemek de kitap hakkında genel ve kapsayıcı bilgiler vermek mahiyetinde olur.

Akdeniz medeniyetini bağrında taşıyan Balıkçı, Merhaba Akdeniz’de “Mavi Sürgün” olarak andığı denizin ve deniz insanlarının çevresinde gelişen öykülerine yer verir. Olaydan ve kişilerden çok denizin öne çıktığı öykülerde Balıkçı, deniz tutkusundan gelen derin betimlemelere engel olamaz, coştukça coşar. Balıkçı’nın okuyucunun gözünde olanca mavisi ve yeşiliyle pastoral bir tablo çizen yapmacıktan uzak güçlü ve sıra dışı tasvirleri, balıkçı ve gemici terimleriyle zenginleştirdiği şiirsel bir dili, engin bir tarih ve mitoloji bilgisi vardır. Öyle ki, bazı öykülerinde mitolojik hikâyeleri de kurguya katmış, bu hikâyeleri yeniden yazmıştır. Onun karakterleri denizde Afrodit’i, deniz kızlarını gören, onlara âşık olan karakterlerdir. Öykü karakterlerine adım adım gezdirdiği Antik kalıntılarda Antik dönemin olaylarını yeniden sahneler.

Merhaba Akdeniz’de yer alan öyküler, umudunu denizden çıkardıkları yosun kokulu ağlarda arayan sıradan, denizin şefkatine muhtaç, denize rağmen var olmaya çalışan yoksul ve deniz tutkunu küçük insanları ve onların öykülerini anlatır. Bu öykülerin mekânları asla bir şehir değildir, bütün öyküler denizde, deniz kıyısında, balıkçı kahvelerinde, kayıkta, flokada, gemide, vapurda… geçer.

Bu kadar deniz tutkunu başka kim vardır ki diye düşünenin aklına hemen Sait Faik gelir. Son Kuşlar ve Merhaba Akdeniz, kola kola girmiş, kafa kafaya vermiş ne naif, ne içten ve ne tutkulu anlatır denizi ve deniz insanlarını.

Aganta Burina Burinata!

Gün olur, alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra. [Orhan Veli]

https://youtu.be/HMMhJq3tteo
Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı'nın ilk okuduğum kitabı olan Aganta Burina Burinata kitabı, babasının tüm engellemelerine rağmen deniz sevgisini icinde büyütüp tüm damarlarında deniz sevgisini yaşatan Mahmut karakterinin hayatını konu alıyor. Babası, amcaları ve etrafında gördüğü herkes gemici iken ve girdiği her sokağın sonunun denize çıkması ile denizi sevmemesi mümkün olamamıştır. Böylelikle içindeki sevgi ile gemici olmuştur ama hayatın akışı içerisinde bir müddet gemicilikten ayrılması gerekmiştir. Bu ve bunun gibi olayları konu alan, Mahmut'un tüm duygu ve düşüncelerine detaylı şekilde yer veren ve başarılı betimlemeleri olan bir kitaptır Aganta Burina Burinata. Öyle ki yeri geliyor Mahmut oluyorsunuz yeri geliyor dümeni elinize alıyorsunuz. Ve yazarla beraber olaylara çıkarımlar yapıyorsunuz ve verdiği mesajları iyi şekilde algılıyorsunuz.
Bu kitapla birlikte Türk edebiyatımızın yazarlarını daha çok tanımam gerektiğini, kitaplarını da kesinkes okumam gerektiğinin farkına vardım. Herkese tavsiyemdir. :)
Cevat Şakir Kabaağaçlı… Namıdiğer Halikarnas Balıkçısı… Seni tanıdığıma çok mutlu oldum. Ancak geç tanıdığım için de biraz hüzünlüyüm ama telafi ederiz herhalde bu durumu.
Öncelikle Halikarnas Balıkçısı’nı tanımak için Mavi Sürgün ideal bir kitap olacaktır. Bunu belirtmek istiyorum. İlk defa okuyacaklar sanırım bu kitapla başlarsa daha iyi olur. Çünkü neden Halikarnas Balıkçısı olduğunu daha iyi kavrayabiliriz.

Kitabın dili, yazarın anlatımı o kadar samimi ki, çok büyük keyif veriyor okuyana.

Yazarın hikayesi bana Kafka’nın Dava’sını anımsattı. Bir gün nedenini bilmediği bir sebepten polisler evine gelip karakola götürüyorlar. Sonrasında İstiklal Mahkemesi yolu gözüküyor. İstanbul’dan Ankara’ya trenle yolculuk, oradan Bodrum’a sürgün ama Bodrum’a gidiş süreci öyle 1-2 günde olmuyor. O serüven, bambaşka hikayeler, bambaşka hayatlar, bambaşka iller, köyler… Keyifle okuyacaksınız eminim. O yolculuklarda yazarla beraber gidiyorsunuz. O denizi, ormanları, insanları, hayatları yazarla beraber yaşayacaksınız.
Bodrum’u adeta baştan inşa ediyor. Yurtdışından getirdiği tohumlar, ağaçlar, balıkçılıkla ilgili bilgiler.. Oradaki halkın umudu, hayatı olmuş resmen.
Bu aralar pek kitap okuma isteğim yok. Başına geçtiğim zaman 5-10 sayfa okuyup kapatıyorum kitabın kapağını... İstek gelsin diye sürekli kitap alıyorum ama nafile, bu seferde daldan dala atlarken buluyorum kendimi... Bunun nedeni sıcak havalardan dolayı oluşan miskinlik mi, bir hafta sonra staja başlayacak olup günde 8-10 saat hastanenin o kendine has ağır kokusunu teneffüs edecek olmamdan kaynaklı rehavet mi yoksa geçirdiğim göz enfeksiyonundan kaynaklı mı bilmiyorum. Fakat bugün içimdeki ses “ben bu oyunu bozarım!” Dedi :) İyi ki de dedi. Gün içinde kitabı bitireceğime dair kendi kendime söz verdim. Umarım kitap okuyamama sorunsalım da geçip gitmiştir böylece.

Uzun zamandır okumayı düşünüyordum Aganta Burina Burinata’yı. Cevat Şakir Kabaağaçlı, nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı ile de tanışmış oldum böylece. Her keyifle okuduğum Türk eserinden sonra bu kadar güzel ve geniş bir edebiyata sahip olduğumuz için mutlu olur bir yandan da geç tanıştığım yazarlar için de üzüntü ve utanç duyarım. Aynı şeyi Halikarnas Balıkçısı ile de yaşadım.

Denize aşık biri Kabaağaçlı. Bodruma sürgün edilmesiyle gün yüzüne çıkmış Bodruma ve denize olan hayranlığı. Halikarnas ismi de Bodrum’un antik çağdaki ismi Halikarnasos’tan gelmiş. Hal böyle olurken eserinin de denize olan hayranlık, sevgi ve özlem içeriyor olması elbette kaçınılmaz.

Önce Sait Faik, daha sonra Halikarnas Balıkçısı okuyarak denize doydum.

Kitabı okurken hastalık, sıcak her şeyi bir kenara bıraktım. En son 4 sene önce gittiğim Bodrum’da deniz kenarında kitabımı okurken hayal ettim kendimi. Biraz deniz, biraz uyku, çokça huzur!


Deniz hiç insanın memleketi olur mu? Deniz uğruna evinden, işinden, eşinden vazgeçer mi? Ancak insan deniz insanıysa olur galiba bunlar. Aşını, ekmeğini denizden çıkarıyorsa olur. Gözünü açıp ilk gördüğü şey denizse olur ancak.

Mahmut da deniz sevdalısı biri. Kaptan olan babasının onca telkinine aldırmadan denizci olur kendisi de. Denize aşık. Mahmut’un denizde geçen serüvenlerini okurken ,her ne kadar denizcilikle ilgili terimler oldukça fazla olsa da, keyifle okudum. Çünkü denizde mutluydu. Deniz onun anası, babası, eşi, dostu herşeyiydi. Fakat bu sevda ayrılıkla sonuçlandı. Mahmut denizi terk etti, evlendi, toprak sahibi oldu. Çocukken babasının sözlerini kulak ardı etmesine rağmen o da toprağa döndü. Fakat deniz sevdası hiç azalmadı, gittikçe için için yaktı onu. Çünkü toprak onu mutlu etmiyordu. Orada kendini yeteri kadar özgür hissetmiyordu. Oradaki insanlarla aynı dili konuşamıyordu. Denizi aldattığını düşünüyor, bu düşünceler onu içten içe mahvediyordu. Durum böyle olunca da mavi vatanına dönmesi uzun sürmedi.

Sen denize dönerek en iyisini yaptın Mahmut. Ben de birini seçecek olsam şüphesiz denizi seçerdim. Huzur verici hür mavilik dururken çorak toprağı kim ne yapsın?

Aganta!
https://youtu.be/c9-jAUo6GL0
İnsan mümkünse bu kitabı deniz kıyısında okumalı, şöyle kendini kalabalıktan uzak, ıssız bir kıyıya atıp; denizin, göğün derinliklerine bırakmalı. Kitabın imgesel anlatımına orada şahit olmalı. Denizin sonsuz maviliği eşliğinde tanışmalı kitabın başkarakteri olan Mahmut’la ki o zaman anlaşılsın onun deniz sevdası...

Dedesinin, babasının, amcalarının ve etrafında bulunan diğer insanların denizci olması Mahmut'un çocukluğundan itibaren deniz sevdasına tutulmasına sebep olmuştur. Üstelik yaşadığı kasabanın sokaklarının sonu hep denize çıktığından onun denize olan sevdası daha da körüklenmiştir. Akrabalarının çoğu denizde boğulmuş, bundan dolayı babası ve annesi tarafından: "Sakın ha, denizci olayım deme!" uyarılarıyla engellenmeye çalışılmış, ne var ki Mahmut'un deniz aşkına engel olamamışlardır.

Kitapta Mahmut’la birlikte denize âşık bir sürü karakter tanıyoruz. Bu deniz insanlarının yaşamlarına, ekmeklerini denizden çıkarışlarına şahit oluyoruz. Ve öğreniyoruz, aslında deniz insanlarının denize duyduğu sevginin tek taraflı olmadığını. Öyle ki, deniz bir insana sevgisini verdi mi o kişinin ölüsünü bile toprağa kaptırmaz, bağrında saklarmış...

Deniz insanlarının yanında bir de toprak insanlarını tanıyoruz kitapta… Mahmut çeşitli kader silsileleriyle deniz ve toprak hayatı arasında kalırken, biz de şiirli bir anlatımla okuyoruz onun bu iki hayat hakkındaki izlenimlerini...

Kitabın kapağını kapatıyoruz ve belki de kitabın özeti niteliğindeki Mahmut'un şu sözü aklımızda kalıyor:
"Denizciler derler ki büyük fırtınalarda karanlığın ortasından bir ses onları adlarıyla çağırırmış. İşte o çağıran ses kendi kaderleri imiş. İnsanın yaradılışı kendisini 'Gel!' diye çağırdı mı durabilen kim! …"
Bu kitabi da yıllar önce okumustum.Kitap, denize duyulan özlem ve tutkuyla yazilmis. Mahmut bir denizcinin ogludur. Yillarini denizde geçirir. Sonra evlenir ve bir köye yerleşir. Yerleştiği köy denize uzaktır. Bu durum bir süre sonra Mahmut'u mutsuz eder ve denize büyük bir özlem duymaya başlar. Siirsel anlatımiyla göz dolduran güzel bir kitap.
Bazı insanlar kara insanıdır, bazıları ise deniz... Bir kere aldılar mı denizin, tuzun kokusunu; işittiler mi dalgaların sesini vazgeçemezler ondan asla... Ölüme gideceklerini, bir mezar taşlarının olmayacağını bile bile... Kim engellemeye çalışırsa çalışsın deniz çeker onları kendine. Aganta burina burinata'da kendinizi Mahmut'la birlikte kah masmavi denizde bulacaksınız kah fırtınanın ortasında. Bodrum canlanacak gözlerinizin önünde tüm güzelliği ile. Tek sorun denizcilikle ilgili terimlerin fazlalığı.

Yazarın biyografisi

Adı:
Halikarnas Balıkçısı
Tam adı:
Cevat Şakir Kabaağaçlı
Unvan:
Yazar, Gazeteci, Ressam, Şair, Rehber, Araştırmacı
Doğum:
Girit, Yunanistan, 17 Nisan 1890
Ölüm:
İzmir, 13 Ekim 1973
Talihsiz Bir Baba Katili

Hayatınızın, belki de hiç tanımadığınız birileri tarafından, başkalarının, katledilen başka hayatların artık kurumuş olan kanlarına bulanmış kör bir bıçakla bir daha asla onarılamayacak, asla eski akışına döndürülemeyecek biçimde delik deşik edilmesi... Uzun yıllar ve kuşaklar boyunca kök saldığınız, her gün dönümünün, baharı haber veren her bir cemrenin ve her yaprak dökümünün zamanını kestirebilecek kadar iyi tanıdığınız toprağınızdan, bir gün aniden, kaba ellerce sökülerek bambaşka bir yere dikilmek... Bir 'sürgün' olmak...

Bir sürgünün kara talihiyle açılmamıştı onun hayatının perdesi; 1890'ın Girit'inde, tarihçiler, sanatçılar ve komutanlarla dolu, II. Abdülhamit döneminde içinden bir de sadrazam çıkarmış köklü bir Osmanlı ailesinin, Kabaağaçlızadeler'in çocuklarından biri olarak dünyaya gelmiş; babasının 'yüksek komiserlik' görevi nedeniyle beş yaşına kadar kaldığı Girit'te refah dolu ve sıkıntısız bir çocukluk geçirmişti.

İstanbul'a geldiklerinde yerleştikleri Büyükada'da mahalle mektebine gitmişti. Girit'te öğrendiği yabancı dilini, aldığı özel derslerle iyice ilerlettiğinden, hazırlık sınıfını atlayarak başladığı Robert Kolej'de çeviriler yapmış ve yazılarıyla karikatürleri çeşitli dergilerde yayımlanmıştı. Tevfik Fikret'in oğlu Haluk'la beraber okuduğu ve en iyi dereceyle bitirdiği Kolej'in ardından Oxford'da okumak üzere İngiltere'ye gönderildi.

Yurda dönmeden önce bir İtalyan'la evlenerek bir süre İtalya'da yaşadı, bir kızı oldu. Bu dönemde, İspanyol bir kadınla da beraber yaşıyordu. Bu beraberlikten doğan oğlu, henüz bir yaşındayken İspanyol İç Savaşı'nda hayatını kaybetti.

Cevat Şakir, yurda döndüğünde, geleceğinin parıltısı öngörülmüş, alafranga, havai ve yakışıklı bir genç olarak, Avrupa'daki hayatını tamamen ardında bırakıp yepyeni bir hayata adım atmıştı... Dergilerde makaleleri, öyküleri ve çevirileri yayımlanıyor, karikatürleri ilgiyle karşılanıyordu. Hazırladığı kitap ve dergi kapaklarıyla Türk basınındaki kapakçılığı Batı standartlarına getiren isim olarak tanınmaya başlıyordu bir yandan da.

Evlilik ve mahkûmiyet

Ancak hayat, oyuncu bir rüzgârla aniden havalanan bir uçurtmanın gökyüzündeki dengesiz savruluşlarından ve arada bir yere çakılışından başka bir şey değildir; bunu yurda döndükten kısa bir süre sonra, nedeni hiçbir zaman tam açıklığa kavuşmayan ama kaza olduğu söylenen bir tabanca patlamasıyla babasının ölümüne neden olduğunda öğrendi Cevat Şakir.

On beş yıl olarak belirlenen hapis cezasının yedi yılını tamamladıktan sonra, yakalandığı verem nedeniyle salıverildiğinde, işsiz, parasız, ailesi ve toplum tarafından terkedilmiş, ilerde tanışacağı sürgün hayatına, farkında olmadan, yavaş yavaş hazırlanmaya başlamış bambaşka bir Cevat Şakir görüyorum şimdi ona baktığımda... Ruhunu rahatlatmak, biraz olsun huzur bulmak için Üsküdar'da bir Rıfai tekkesine devam eden ama bir türlü rahatlayamayan, uyuyamayan, yorgun, mutsuz bir adam... Sonradan kader birliği edeceği Zekeriya Sertel'le tanıştığı zaman, hayatı, kendisini uçuracak yeni bir rüzgâra kapılmıştı; Sertel'in sahibi olduğu Resimli Ay dergisi için çalışmaya başlamıştı çünkü.

Özel hayatı da dayısının kızı Hamdiye Hanım'la yaptığı evlilikle birlikte yoluna girmişti.

1925'te bir başka dergide, Resimli Hafta'da, Hüseyin Kenan imzasıyla yazdığı, Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmaya Nasıl Giderler? başlıklı yazısı nedeniyle, derginin sahibi Zekeriya Sertel'le beraber tutuklandı.

Yazısında, savaşın ardından asker kaçaklarının kendi istekleriyle teslim oldukları halde idama gönderildiklerini anlatmıştı. Cevat Şakir ve yazısını basan Sertel, asker kaçaklarına destek olmak ve halkı asker kaçaklığına özendirmekle suçlanıyorlardı. O dönemde yeni yapılan Cebeci Hapishanesi'ndeki hücresine konulduğunda çevresine bakan Cevat Şakir, yalnızca kasaları takılmış, camları ve kafeslerinden yoksun pencereler, yeni sıvandığından hâlâ ıslak olan ve ortasında bir metre yüksekliğinde molozların bulunduğu bir odayla karşılaştı. Çantasını 'külüstür' karyolasının yanına, pantolonunu da şiltenin üzerine atarak, kendi deyimiyle "dairesine çabucak yerleşti".

İstiklal Mahkemesi, haklarındaki hükmünü birkaç gün sonra görülen davada bildirdi; Sertel, Sinop'a, Cevat Şakir de kalebent (bir kaleye hapsedilmiş mahkûm) olarak Bodrum'a sürüldü.

Sessiz Bir Ayrılık

Üç günde gidileceğini hesapladığı ancak her nedense üç buçuk ayda vardığı Bodrum'a girişinde "masmavi bir gürleyiş"le karşılaştı Cevat Şakir, kaymakamlığa teslim edilmeden önce geçtikleri bir tepeden aşağı, denize doğru baktığında kendini "sonsuzluğu seyrediyormuş gibi" hissettiğini yazdı sonradan ve burada hapsedilmenin başka yerlerde hapsedilmekten daha zor olacağını düşündü belki... Kaymakam, kaleye hapsedilmeyeceğini, Bodrum sınırları içinde olmak kaydıyla özgür biri olduğunu söylediğinde, sevinçten çıldırmak üzereydi. Cevat Şakir, o akşam, çocukluğundan beri ilk defa dizlerinin üzerine çökerek hıçkıra hıçkıra ağlamıştı... Bir sürgünün başına gelebilecek en son şeylerden biriydi başına gelen: Âşık olmuştu sürgün, sürüldüğü yere...

Sürgün, sürgün değildi artık; sürgün, taze bir ağaç gibi, kendi baharını gövdesine sığdıramıyor, ilk çiçeklerini çılgınca bir hızla açıyor ve hâlâ hatırlanan yüksek sesiyle "duruş değil, gitmek ve hız olsun" diyordu; derken üretiyordu, derken âşık olduğu bu kasaba için yaptıklarıyla, demir bakışlı halka da kendini sevdiriyordu giderek...

Hamdiye Hanım'ı ve henüz yaşını doldurmamış olan oğlunu da bir süre sonra yanına aldırdı. Sandalla sahile yanaşmalarını bekleyemediği eşi ve çocuğunu, yüzerek yanlarına gidip kucaklarken, bu sahneyi seyreden komşuları ağlıyorlardı...

Hamdiye Hanım da eşi gibi Bodrum'a çok çabuk uyum sağlamış, Kız Mektebi'nde müdire olarak çalışmaya başlamıştı.

Bu arada artık tüm yazılarında Halikarnas Balıkçısı imzasını kullanan Cevat Şakir, kendini Bodrum'a adamıştı.

Üç yıl olarak belirlenen sürgün cezasının yarısı bu şekilde geçtiğinde, kalan zamanını İstanbul'da geçirebileceği haberi geldi. Küçük aile yeniden İstanbul'a dönerek bir buçuk yıl daha cezanın bitmesini bekledi. Ancak cezasının sona erdiğini bildirmek için gittiği karakolda, "senden kimin haberi var" sözünü duyunca, İstanbul'da yaşamanın sadece bir teklif olduğunu, kendisinin ise, bunu bir zorunluluk olarak algıladığını anlayan Balıkçı, hemen Bodrum'a döndü.

Sabahın erken saatlerinde ya da akşam çökmeden hemen önce balığa gider, akşam dönüşlerinde, tutulan balıklar köhne bir mangalda közlenirken balıkçılarla sohbet eder, onların sorunlarına çözüm üretmeye çalışırdı. Balıkçıların daha modern malzemelerle bu işi idame ettirebilmeleri için Londra'dan malzemeler bile getirtmişti.

Gerçekleşen Rüya

Bu uzun dertleşme saatleriydi belki eşiyle yollarını ayıran ya da Bodrum'un pek çok şeyden önce gelişiydi, bilinmez...

Bilinen, sessiz sedasız bir ayrılık yaşandığıdır; ardında neredeyse hiçbir neden bırakmamış, bulunabilecek tüm nedenleri de suskunluğun soyluluğunda basit birer tahmine, kirli birer gölgeye dönüştürmüş gizemli bir ayrılık...

Bu ayrılığın ardından Bodrum'a yerleşen göçmen bir ailenin kızı olan Hatice Hanım'la evlendi Balıkçı, bu evlilikten üç çocuğu daha oldu.

Çocuklarının eğitimi için İzmir'e gitmek zorunda kalmadan önce, kısa bir hapishane dönemi daha geçirdi. Bir içki masasında valiye küfretmişti çünkü. Onun hapishane zamanlarını düşündükçe, kendisine hamile olduğu sırada annesinin gördüğü rüya daha da anlamlanıyor. O rüyada Musa peygamberi gören anne Sare İsmet Hanım'a, oğlunun başından hayatını değiştirecek üç büyük olay geçeceği ama onun ilerde önemli biri olarak hatırlanacağı müjdelenmişti. Gördüğü rüyadan çok etkilenen Sare İsmet Hanım, oğlunun bir adını da Musa koymuştu.

Musa adıyla beraber rüyada haber verilen kaderi de eksiksiz yaşayan Balıkçı'nın, bu son mahpusluğuna bakarak "biri daha bitti çok şükür" dediği söylenir.

İzmir'de bir apartmanın çatı katında zor yaşamlarını sürdürürken, yazın hayatının en verimli zamanlarını geçirdi Balıkçı. Dergilerde sayısız yazısı ve çevirileri yayımlandı, biri ölümünden sonra olmak üzere altı kitabı daha basıldı.

Her ne kadar İzmir'de yaşıyorsa da, kalbi Bodrum'da atıyor, ciğerleri Bodrum'un havasını soluyor gibiydi... Bodrum'dan uzak kalmak işkenceydi onun için, orada "gün, her tarafta mavi bir nurdu ve öyle maviydi ki insan maviyi toplamak için avucunu göğe açacak ve elini yanaştırıp bakınca, avucunun mavileşmediğine şaşıracaktı".

1973'de kemik kanseri nedeniyle İzmir'de vefat ettiğinde, Bodrum, kendi kabuğu içinde büyük bir sarsıntıyla kıvrandı sanki... Balıkçı'nın son sözleri bir uğultu gibi kapladı kasabanın üzerini;

"Ölüme doğru gidiyorum... Ölüme! İşte merhaba deyip gideceğim dünyadan... Sadece bir merhaba..."

K Dergisi Sayı: 2, 13 Ekim 2006

Yazar istatistikleri

  • 327 okur beğendi.
  • 901 okur okudu.
  • 24 okur okuyor.
  • 688 okur okuyacak.
  • 21 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları