Hasan Ali Ediz

Hasan Ali Ediz

Çevirmen
8.4/10
1.194 Kişi
·
2.692
Okunma
·
17
Beğeni
·
938
Gösterim
Adı:
Hasan Ali Ediz
Unvan:
Gazeteci-yazar, çevirmen
Doğum:
Priboy, Sırbistan, 1904
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 3 Temmuz 1972
Çocukluğu Balkan Savaşları içinde, Sırp, Boşnak ve Yahudi çocuklarıyla geçmiştir. Balkan Savaşı’ndan sonra 1913 yılında ailesiyle birlikte İstanbul’a göç etti. Vefa Sultanisinde başladığı orta öğrenimini Mercan Lisesinde tamamladı (1920). Askerî Tıbbiyede öğrenci iken siyasal eylemlere karıştığı gerekçesiyle Aydınlık dergisi sorumlularıyla birlikte tutuklanarak okuldan çıkarıldı (1923). 1925 yılında Sovyetler Birliği’ne gitti, gıyabında 15 yıl kürek cezasına çarptırıldı. Siyasi faaliyetlerine ve eğitimine orada devam etti. Moskova’da ekonomi ve sosyoloji öğrenimi gördü. Türkiye’ye döndükten sonra 1930-1935 yılları arasında hapis yattı. Yazar ve çevirmen olarak Kurun, Son Posta, Tan, Haber, Cumhuriyet gibi gazetelerde, memur olarak İstanbul Devlet Kitapları Döner Sermaye Müdürlüğünde çalıştı. Devlet Kitapları Müdürlüğü’nde danışmanlıktan emekli oldu. 1972’de İstanbul’da öldü.

Yazı ve çevirileri, çalıştığı gazeteler dışında Kalem, Tercüme, Yeni Edebiyat, Yeditepe’de yayımlandı. Gogol, Gorki, Dostoyevski, Puşkin, Tolstoy, Çehov, İlya Ehrenburg, Cengiz Dağcı gibi Rus yazarlarının yetmiş civarında eserini Türkçeye çevirdi. Ailesi ve Türkiye Yazarlar Sendikasınca 1979’dan itibaren adına çeviri ödülü kondu.

ESERLERİ:

İNCELEME:
- İspanya’da Neler Oluyor? (1936),
- Sovyetler’de Stebanof Hareketi (1936),
- Stalin Diyor ki (1936),
- Aleksandr Puşkin ve Klâsik Rus Edebiyatı: 1-Hayatı, 2-Edebi Şahsiyeti 3- ve Bir Yazısı: “Maça Kızı” (1937)

ÇEVİRİ:
Maça Kızı (Vasıf Onat ile, 1937) - Dubrovski (1937), Biyelkin’in Hikâyeleri (1945) (A. Puşkin’den), Babalar ve Çocuklar (Vasıf Onar ile, 1937) - Duman (1961) (Turganyev’den), Rus Hikâyeleri (1938), Aşk Rüyası (1939) - Benim Üniversitelerim (1941) - Körlerin Türküsü (1943) - Soytarı (1944) - Ekmeğimi Kazanırken (1949) (M. Gorki’den), Bolivar İki Kişiyi Çekemez (1939) - Saf Bir Taşralı (1944) - Hikâyeler (1966) (O’Henry’den), 6 No Koğuş (1940) - Üç Kız Kardeş (1944) - 75.000 (A. Çehov’dan, 1955), Çarın Çizmeleri (1941) - At Hırsızı (1958) (Zoşçenko’dan), Bir Ressamın Hikâyesi ve Diğer Hikâyeler (1943), Aşk, Aşk! Sen Herşeye Kadirsin (1944), Svayk Karakolda (1966) (Y. Haşek’ten), Kaybolan Bacak (K. Çapek, 1953), Suç ve Ceza (F. M. Dostoyevski’den, 1948-59), Cengiz Han (B. Y. Vladimircov’dan, 1950), Drina Köprüsü (İ. Andriç’den, 1963), Bir Sovyet Dip­lomatının Türkiye Hatıraları (S. İ. Aralov’dan, 1967), Anna Karenina (L. N. Tolstoy’dan, 1968-69), Tahran 1943 (V. Berojkov’dan, 1970).
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
312 syf.
·Beğendi·8/10
Selamlar ola sizlere köy yerinde su kuyruğuna girmiş Düriyeler ve kahvehane müdavimi çiki çiki Memişler .. Nassınız iyisiniz işşşallah ! Ben çok iyiyim ..Sizler de iyi olasınız .. Kış geliyor .. Aman dikkat ! Gördüğünüz üzere sizlere bugün köy yerinden seslenmeyi uygun buldum .. Neden diyecek olursan okumaya devam et diyeceğim .. Pek tabii her incelemede olduğu gibi bu incelememizi de sponsorlar vasıtasıyla yapmaktayız .. Nedir onlar diyecek olanlar vardır aranızda .. Olur olur .. İlk defa denk gelmiştir .. Efenim 5 kutu "KT" , yanında Peyman "KAVRULMUŞ TUZLU FISTIH" ve backgrounda çakılı loop a alınmış Davaro OST..
https://www.youtube.com/watch?v=IfYp1cPtukE (MÖHTEŞ!)

Hemen yasal uyarıyı yapayım da el ovuşturanları sevindirmeyelim .. Alkol içmeyin sevgili genç kardeşlerim .. Zaten kutusu 14 lira olmuş .. İsteseniz de içemezsiniz ya ..KOH KOH KOH !!! =)) AMAN diyeyim ben yine de ..

Efenim ben söylemekten bıktım sizler de duymaktan bıktınız .. Biliyorum ! Ne okursanız okuyun ama okuduğunuz kitabın içinde yer alan olayların geçtiği dönemi muhakkak ama muhakkak araştırın .. Pek tabii ben böyle diyorum ama siz yine de okumayacak ya da araştırmayacaksınız .. İşte sizler bu yolu seçeceğiniz için ben sizler yerine okudum ve araştırdım .. Sizler için kaleme alayım dedim .. Bu kitabı , "Leblebi koydum tasa , el vurdum basa basa" zihniyetiyle okursanız soğan - sarımsak olur sonunuz .. Herkes kemerini bağladı .. Startı veriyorum ..

Sevgili caniko .. Bu incelemeyi burlara kadar dayanıp okuduysan bil ki sen de bizdensin .. Sen de edebiyata gönül verenlerdensin .. Kendim yazmıyorum , edebiyattan da para kazanmıyorum ve edebiyattan anladığımı da iddaa etmiyorum ama okuduğum yazarlardan gözlemlediğime göre , edebiyat bir var olma biçimi .. Bir tutku ..Bugün yazarlık bir meslek ama her zaman böyle değildi .. Ne mi demek istiyorum ?

Tıpkı Aziz Nesin (BABALARIN BABASI!) gibi , tıpkı Jack London gibi , tıpkı faşizme dur çekmiş Remarque gibi , tıpkı adı ölüm listelerine iliştirilen Eduardo Galeano gibi , tıpkı hayatı ellerinden alınan Wolfgang Borchert ya da Sabahattin Ali gibi farklı yollardan geçenler de var .. Bunlardan biri de Turgenyev ..İşbu Turgenyev , Rusya Dışişleri Bakanlığı'ndaki görevinden dönemin en etkili eleştirmenlerinden biri sayılan Belinski 'nin gazlaması sonucunda istifa edince, "karadul kılıklı" anası Varvara Petrovna 'nın hışmına uğruyor .. Petrovna alttan giriyor , üstten çıkıyor , baktı ki baş edemicek oğluyla ; bir mektup yazıyor katranlısından .. Ve soruyor : "Sen" diyor , "demek yazar olmak istiyorsun.Peki bu kibar erkeklere yakışan bir meslek mi sence?" Hızını alamıyor ve devam ediyor : "Bir centilmen , kağıt karalayacağına , devlete hizmet ederek isim yapmalı." Yani diyor ki : Ey sen gavurlar gavuru sefil Turgenyev .. Yemedim yedirdim , içmedim içirdim .. Saçımı süpürge ettim .. Sütümü helal etmem sana ..Gelgelelim bizimki idealist .. Koymuş kafasına bir kere .. Lakin Varvara' ya da hak vermek lazım el frenini çekmek suretiyle .. Çünküm o dönem batıda durum bu ! YAZARLIK MESLEKTEN SAYILMIYOR kardeşim .. Sayılmadığı gibi soylulara , asillere de yakıştırılmıyor .. Misal o dönemin mihenk taşı , sofralardaki arabaşı(YOZGAT!) Lord Byron dahi safi bu sebepten dolayı şiirlerinin yayın hakkını çevresine , eşe dosta bağışlayan isimlerden ...

Biz yine Turgenyev' e dönelim cicim .. Turgenyev'in kararından vazgeçmemesi ile Varvara Petrovna para musluklarını kapatıyor ve Turgenyev için "İÇ SOĞUK SULARI GÖR GÖTÜM YOLLARI" turnesi start alıyor .. Şaşırmayınız ! Vaziyetler nazik o dönem... Bu kapatılan para muslukları ile gurbet ellerde Turgenyev neler yaşıyor varın siz gelin düşünün ey kukumanjerolar .. Bununla beraber devlet görevinde yer almayıp sanata yönelen , başka bir deyişle sanatı gelir kapısına dönüştüren ilk "soylu" isim büyük Rus şairi PUŞKİN .. Bu da ek bilgi olsun =P Ben daha ne edem gardaş !?!?!?

Turgenyev'in anasından söz ederek devam edecek olursak , bu gaddar kadının normal yaşamdaki davranışlarının Turgenyev'in yaşamıyla beraber eserleri üzerinde de büyük etkisi oluyor .. Turgenyev'in şiddete dayalı eğitim ile çiftlikten firar etmesi ve annesinin , çiftlikte çalışan bir "ölü canın" köpeğinin çok havladığı sebebiyle ölüm emrinin işbu kadın tarafından verilmesi .. Köylüleri eserine hammadde yapan Turgenyev 'in satırlarındaki ilgiyi sadece annesine bağlamak da doğru olmaz pek tabii .. Daha öncesinden de köy hayatı ve köylülere ilgi duyan bir isim .. Öyle ki , yazdığı pek çok eser sonrasında trenle Orel'den Moskova' ya giderken yanına yaklaşan iki köylünün , " tüm köylüler adına" kendisine teşekkürlerini sunmalarını , "hayatının en onurlu anı" olarak değerlendiren isim de Turgenyev ... Bu olanlara mukabil gelişen toplumsal muhalefet ile Rus yazımında ve güncel siyasette köylülere daha fazla önem verilen bir dönem de gelip çatıyor o dönemlerde ve 1874 yazında binlerce öğrenci üniversite hayatıını bırakıp yabana yani kırsal kesimlerde yeni bir hayat kurmaya gidiyorlar ...Pekçoğu taşınmazlarını yani evlerini , bundan böyle ihtiyaçları olmayacağı gerekçesi ile elden çıkarıp köylüler gibi giyinip , köylüler gibi konuşmaya çalışıyor.. Onlara , yani bu öğrencilere göre köylüler "doğal sosyalistler" o dönem .. Kendilerini de Narodnik yani POPÜLİST olarak tanımlıyorlar...

Tüm bunlar iyi güzel de .. O dönem şehir hayatını bırakıp gelen gençler, ne oradaki köy hayatına uyum sağlayabiliyorlar ne de oradaki köylüler onlara.. Yün yorganların yerini saman , sabah kahvaltısındaki 5 çeşitin yerini çökelek alınca neşe kaçıyor haliyle ... Yine de umutlu öğrenciler yılmıyorlar köylüyü yani mujikleri aydınlatmaya çalışarak.. Ve sürekli şu cevabı alarak : ÇAR OLMADAN NASIL YAŞARIZ BİZ ? Bilmem tanıdık geldi mi ?!?!?( "OSMANLI EVLATLARI" ELİME MUM DİKSİN !! =))) )

Tüm bunlarla nereye varacaksın dersen şekerim cevabım şudur sana : Bükemler ile Übeydelerin - Abdullahların , YOZGAT İLE PARİS'in savaşıdır bu .. PARİS 'i YOZGAT' a GÖTÜREMEYİNCE , YOZGAT 'ı PARİS' e GÖTÜRMEYE KALKIŞAYAZMAKTIR .. Babalar ve Oğullar ,( ki bu da yanlış bir ceviridir .. Aslı BABALAR VE ÇOCUKLARDIR ) adı altında okuduğunuz bu roman işbu sözünü ettiğim iki kesimin kuşak farkından kaynaklanan savaşımının totalidir esasen .. İnceleme de sadece bu paragraftan ibarettir ..
354 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Muhteşem bir kitap.1961 yılı nobel edebiyat ödülünün yazara, bu kitabından dolayı verildiği sözlerinin ne kadar doğru olduğunu insan okuyunca anlıyor. Kitapta,yazar,sadrazam Sokollu Mehmet Paşa tarafından yaptırılan Drina köprüsünün yapılışını ve yaklaşık 400 yıllık tarihini,hemen yanı başındaki Vişegard kasabasını ve bu kasabada çeşitli dönemlerde yaşamış insanları ön plana çıkararak bize anlatıyor. Köprü üzerinde gerçekleşen önemli olaylar,yaşanan dramlar,o dönemlerdeki insanların yaşayış tarzları,farklı dinlerde ve milliyetlerde olmalarına rağmen dönem dönem değişen ilişkileri tamamen objektif bir şekilde bizlere yansıtılıyor. Özellikle halkın,din,milliyet .vs ayırımı olmadan sorunsuzca birlik içerisinde çoğu zaman yaşadıkları ve yaşama istekleri vurgulanıyor ama mutlaka birilerinin de bunu engellemeye çalıştıkları kitap içerisinde bir çok defalar yer alıyor. Ayrıca bölgenin doğal güzellikleri de sık sık tekrarlanıyor. Savaşın ne kadar kötü olduğu,bundan her dönemde masum halkın çok daha fazla zarar gördüğü defalarca verilen örneklerde gösteriliyor. Ayrıca köprünün ve kasaba bölgesinin Bosna civarında olduğu da düşünülürse, o bölgede yaşayan insanların yüzyıllardır çektikleri dramların,kitap yazıldıktan sonrada devam ederek günümüze kadar geldiğine (özellikle Bosnalı Türk ve Müslümanların )yakın tarihimizde yaşadığımız olaylardan dolayı,bizler de tanıklık etmiş oluyoruz. Kitabı, hem belgesel,hem tarih,hem kısa hikayeler,hem de baş kahramanının bir köprü olduğu büyükçe kalın bir roman olarak kabul edebiliriz. Baştan son cümlesine kadar kesinlikle sıkılmadan adeta arka arkasına gelen olayları merak içerisinde okuyorsunuz. Tabiiki büyük bir dram içerisinde yaşayarak. Her satırda o bölgelerin bir zamanlar bizlerin idaresinde olduğunun ve elimizden alınıp,insanlarımızın yaşadığı onca acıların verdiği ızdırap ve iç burukluğunu hissediyorsunuz. Açık söyleyeyim ben bu duyguyu hep yaşadım okurken. Bence bu kitabı okumamak gerçekten büyük bir eksiklik olur. O topraklarda yaşananları,o dramları mutlaka okuyup bizzat hissetmek gerek diyorum. Ve sadece edebiyat,tarih,siyaset...vs ile ilgilenenlerin değil herkesin okumasını tavsiye ediyorum.
354 syf.
·20 günde·Beğendi
Zamanin ruhunu taşiyan bir köprü....
Çoşkun bir akarsuyun ustune inşa edilmesiyle Aşklara,savaşlara,kıtliga ,zulume , salgin hastaliklara şahitlik yapmiş tarihi objenin gözunden insanlara dair zalimligi ve yoklugu ince işlenmiş cumlelerle okunan etkileyici kitaplardan. Drina Köprüsü
336 syf.
·2 günde·10/10
Kuzey Yayınları'nın ilk baskısında (Mart 1985) piyasaya sürülmüş olan Soytarı, bir şekilde benim kütüphaneme girmiş ve o eski sayfalarının arasında bir kez daha kaybolarak büyük bir zevkle okuduğum Gorki başyapıtıdır. Çevirisi, Hasan Ali Ediz’in o akıcı, muhteşem 1985 Türkçesi ile yapılmış ve toplamda 123 sayfa olan bir kitaptır. Kitap ile ilintili bu bilgileri verdim çünkü sitede de ekli olan “Engin Yayıncılık” tarafından piyasada bulunan kitap yine Hasan Ali Ediz çevirisi kullanılmasına rağmen 336 sayfa olarak yayımlanmıştır. Acaba kısaltılmış metnini mi okudum diye yola çıkarak yaptığım araştırmalardan sonra gördüm ki Maksim Gorki’nin hikâyelerinin yanısıra başka yazarların farklı hikâyelerinin de mevcut olduğu bir yayım olduğunu fark ettim ve okuyacak olan arkadaşların farkında olması gereken bir durum olarak gördüğümden durumu izah etmiş bulundum.

Gelelim kitabın incelemesine. Soytarı, kitabın içerisinde bulunan hikâyelerden sadece birisinin ismidir. Eğer ki ben yayıncı olsaydım ve hikâyelerden birinin adını kitaba verecek olsaydım “Seyirciler” adlı hikâyesinin ismini verirdim. Verir miydim acaba? İşin açıkçası iyi ki de yayıncı ben değildim çünkü isim verme hususunda en güzelini, en etkileyici olanını seçmek neredeyse imkânsız benim nazarımda. Sanıyorum hikâyeler, birazda Hasan Ali Ediz’in çeviride ki başarısından kaynaklı, okurken o kadar net zihninizde canlanıyor ki Gorki’nin betimleme hususundaki başarısına bir kez daha hayran kalıyorsunuz. Gorki, öylesine farklı bir yazar ki sadece 2 sayfalık bir hikâyede bile sizi etkisi altına alıyor ve düşüncelere boğuyor. Gerek konu seçimi gerekse olayları gözlemleme bakımından farklı, bir o kadarda yetenekli bir yazar.

Kitapta dönemin toplumsal bozukluklarına ve bireylerin duyarsızlıklarına Gorki’nin olağanüstü gözlem yeteneğinin farkındalığı ile tanık oluyorsunuz. Beni bıraksanız kitabın her bir hikâyesi hakkında sayfalarca yazabilirim. Ancak bu noktada, incelememi burada bitiriyor ve okuyacak olan arkadaşların okuduktan sonraki düşüncelerini sabırsızlıkla bekliyor olacağımı belirtmek istiyorum. Kitabın gereken ilgiyi görmesini temenni ediyor ve ilk defa okuyacak olan o şanslı arkadaşlara da keyifli okumalar diliyorum.
354 syf.
·Beğendi·7/10
İnsanlar zamanlar ve mekanlar pek tabii değişiyor. Değişirken de öznemizden eksiltiyor, eksilen aslında bir bakıma çoğalıyor. İşte buna da insanoğlu tecrübe diyor, tecrübelendim diyor.'

Geceden kalma gibiyim. Aslında ne geceden ne de gündüzden kalma değilim. Ağzımda elden düşme bir cafede içilen bayat filtre kahvenin yavan tadı var. Aslında çok sevdiğim bu kahve denilen zımbırtının şimdi midemi bulandırması durmasindan beklemesinden ve gerektiği zaman içilmemesinden kaynaklaniyor. Sonra kahve ile insan muhteviyatı arasinda bir ilişki kuruyorum: Tıpkı insanoğlu gibi kahvede zamansız bir zamanlamaya denk gelince pek de huzur vermiyor. Hepimiz büyuk bir zamansızlığın icindeyiz, elimizde bayat kahvelerimiz.'

KMA

●Neyse dökülen çenemi toplayıp henuz bitirdiğim kitap hakkında bir kaç kelam etmek istiyorum. Drina' yı uzun bir zamanda bitirdim. Neden ? Kitabın yavan oluşu ya da zamansızliktan filan değil tamamen kişisel. Yani benim tembelligim yüzunden. Bu aralar çok tembelim, kendime hiç şasırmadim.

Drina köprüsünün gorece yavan bir dili olmasina rağmen işledigi konu bakımından kaydedeger bir eser oldugunu soyleyebilirim. Bir tarihi süreç içinde yazarın milletinin yaşadığı acılar siyasi politiğin yarattiğı bir dizi sosyal deformasyo tum cıplakliği ile sergilenmis. Okurken adeta tarihi gözunuzle goruyor ve tanık oluyorsunuz. Politizmin daha dogrusu izmlerin insanogluna getirdigi acıları adeta izliyorsunuz. Andric bu eserinde izmlerden öte acılara ışık tutuyor ve bize de bu eseri keyifle okumak düşüyor.

Umudumuz baki gögümüz mavi kalsin.
354 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Drina Köprüsü, 1961 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış, aslen Hırvat asıllı Sırp yazar Andriç’in en çok bilinen romanı. Edebi ve estetik açıdan kalitesi tartışılmaz. Buram buram Osmanlı kokan Bosna Hersek’in tarihi bir panaromasını yansıtmış adeta yazar bu eserinde.

Sokullu döneminde inşa edilen ve esere adı verilen Drina Köprüsü’nün, temel karakter olduğu tarih kokulu bir kitap. Neler görüyor bu köprü neler! İsyanlar, savaşlar, idamlar, işkenceler, intiharlar… Drina Köprüsü, o dönemde Türkler için çok ehemmiyetli ve eserde ehemmiyeti şu sözlerle anlatılıyor. “Drina’nın yatağı üstünde güvenilir, temelli biricik geçittir, Bosna’yı Sırbistan’a, oradan da daha uzaklara, Osmanlı İmparatorluğu’nun öteki bölgelerine, hatta ta İstanbul’a kadar bağlayan biricik bağdır.”

Ne pahasına olursa olsun bu köprü gavurun eline geçmemelidir. Ancak bu arzu asla gerçekleşemeyecektir. Türkler kendini bu köprünün Avustralyalılara teslim edilmeyeceğine o kadar inandırmışlardır ki, köprünün ayrıca bir evliya tarafından korunduğuna ve gerektiğinde düşman kuvvetlerine karşı bu evliyanın savaşacağını düşünmektedirler. Bu ise eserde şöyle anlatılıyor; “Bu köprü bir vezirin hayratıdır. Bu köprünün gavur kuvvetlere geçit vermediği yazılıdır. Onu biz değil de ne kılıcın ne de tüfeğin etkilemeyeceği‘bir evliya koruyor. Düşman gelince o mezarından kalkacak, köprünün ortasında dikilecek...”

Yazar eserinde Türkleri barbar bir topluluk olarak nitelemiş. Ancak buna fazla takılmadım tabiki. Çünkü yazar aslen olmasa da bir Sırp. Onun bize olan düşmanlığından mübalağalı bir şekilde bahsetmesini çok normal buluyorum. Ancak şunu da ifade etmeliyim ki, romanın başlarında, Abid Ağa’nın yaptığı zulümleri öğrenen Sokullu’nun, yerine Arif Bey’i görevlendirmesi yazarın objektif tutumunu zaman zaman takındığını gösteriyor bizlere. Yani demem o ki, eseri okurken içinizdeki milliyetçilik duygularınızı biraz bastırmanız gerekiyor. Türkler aleyhine yazılan onca olumsuz şeylere karşın, benim ecdadıma olan saygım ve sevgim ziyadesiyle arttı diyebilirim.

Şimdi dikkatinizi bir başka konuya çekmek isterim. Osmanlı’daki sanat, bu eserde kusursuz anlatılmıştır. Çünkü o dönemde yapılan ve defalarca savaş, sel gibi felaketlere maruz kalan köprünün bugün bile hala dimdik ayakta kalması, eşsiz sanatın göstergesi değil mi? Ya o dönemin eşsiz güzellik ve incelikte olan ve oradan gelip geçen yolcuların bir günlük konaklaması için yapılan bol sanatlı kervansaray, Osmanlı Devleti’ni gerici gösterenlere verilen en büyük cevaplardan biri değil mi? Yorum sizin…

Okunmasının gerektiğini düşünüyorum bu eserin. Tarihe meraklı olanların hele hele hiç kaçırmaması gerektiğini.

Saygılarımla,
122 syf.
Aleksandr Sergeyeviç Puşkin. Rus şiirinin 'güneşi' de derler. Ben ise size onu Rus edebiyatının en zekisi, en sancılı sürecinin en sancılı adamı olarak takdim edeyim. Kenardan gözlemleyenler için böyleleri deli olarak görünür. Bir taraftan zeki, başarılı, filozof; bir taraftan da çılgınlıklarıyla bilinen dvoryan mensubudur. Aynen üstadın dediği gibi: "Birbirine aykırı çift başlı bir mahlûk olan şairde, biri süflî ve mahkûm, öbürü ulvî ve hâkim, iki kutup var..." (Çile, s.10). Salavat Aiupov ve Bahar Demir hocalarımız da Yaşamları ve Sanatlarıyla Rus Yazarları beraber yazdıkları bu kitaplarında aynı fikirdedirler. Kütüphaneye gittiğimde unutmasam buraya rusçasıyla ve çevirerek alıntı bırakırım. (Sonradan eklediğim o alıntı: "С одной стороны, ветреный Пушкин: это пирушки, драки и дуэли; с другой стороны, серьезный Пушкин: это философские и политические беседы с Чадааевым, перечитывание Вольтера, любимого французского писателя, посещение русского театра, самостоятельное изучение английского языка для чтения в оргинале поэмы английского поэта Байрона." стр. 35/<<Русские писатели в жизни и творчестве: Карамзин. Пушкин. Лермонтов. Гоголь.>> Аюпов С., Гюнеш Б./Serhat Bilişim, Erzurum, 2013/). İlk önce, Puşkin'in "deliliğinden" bahsetmek istedim ki, Dubrovski karakterini anlamakta bize yardımcı detay, ipucu olabilsin.

Puşkin yaratıcılığı ilmi ve bedii olarak incelendiğinde ne kadar zeki kalem sahibi olduğu ortaya çıkıyor. Kaldı ki, sancılı sürecin sancılı adamı oluşu meselesine - bunu bir kaç cümle ile açıklayayım. Bu onun, Rus ed.-ta 'Altın Çağ' olarak isimlendirilen ve dünya edebiyatına kıyas kabul etmeyecek seviyede damga vurmuş döneme -19. yy edebiyatına- kapı oluşudur. Kendisinden önceki dönemin çıkış kapısı, sonraki dönemin giriş kapısıdır. Dolayısıyla, bu bağlamda Rus ed.-nı Puşkin öncesi ve sonsarı olarakta ayırabilir ve değerlendirebiliriz. Bu yazar "terminatör" gibidir; yarısıyla klasik, yarısıyla modern. O dönemin şartlarıyla her ikisinde de oldukça başarılıdır. Hatta çok sağlam bir eleştirmendir. Böyle dev bir süreçlerin Puşkin'de bir arada vücut bulması, harmanlanması, sentezlenip millileşmesi... Hem de bilinçli bir şekilde! Eğer, Puşkin bunların bilincinde (farkında) olmasaydı benim nazarımda sürecin ortalama bir yazarı olurdu. Sanıyorum ki, o, bu açıdan Rus edebiyatının en zor anlaşılan ve hâlâ tartışılmakta olan yazarıdır. Bunu "Dubrovski" eseri üzerinde yürütülen tartışmalarda da müşahede edebilirsiniz. Ayrıca belirtmiş olayım ki, Rus edebiyatında 19. yüzyıla Puşkin'siz giriş yapıyorsak kapıdan değil, pencereden girmiş oluyoruz. İtiraz istemiyorum. İlaç acıdır ama şifa niyetiyle içeriz.

"Dubrovski" ("Дубровский"), Puşkin'in ölümünden sonra yani 1841’de yayınlanmıştır ve editörünün verdiği isimle günümüze ulaşmıştır. 1832 yılında yazılmıştır. Edebi tür olarak çoğunluk roman olduğu konusunda hemfikirdir. Lâkin, povest (novella) olarak değerlendirenler hatta ikifikirli kalanlar da vardır. İki fikir arsında kalmanın sebebi, zannımca, günümüz roman anlayışıyla ölçüldüğü içindir. Oysa ki, bu yanlış bir eleştirel yaklaşımdır. Kritize ettiğimiz eseri ait olduğu dönemin roman özellikleriyle değerlendirmeliyiz. Çünkü, roman, doğuşundan günümüze kadar -diğer edebi türler gibi- gelişim süreci geçirmiş, "şekil" değiştirmiş ve muhtevası genişlemiştir. Rusça yorumlara baktığımda ilginç bir yorumla karşılaşdım. Birisi, "Dubrovski"yi Puşkin'in kendisinin povest olarak belirttiğini yazmıştı. İlginçtir ki, ben kendim de bu eseri Azerbaycan türkçesiyle, yazarın povestleri arasında okumuştum. Ayrıca eserin tamamlanmadığı bilgisi dolaşıyor ortalıkta. Fakat bu bilginin kime ve hangi kaynağa dayandığını bilmiyorum. Belki de, bundan dolayı kurgusal bütünlük yakalayamamışlardır veya olay örgüsünün Dubrovski'nin ortadan kayboluşuyla sonlanmasını (spoiler) mantıksal olarak kabullenememişlerdir. Ya da tamamlanmamış olduğuna dair somut bilgi vardır?. Eserin yazılış tarihiyle yazarın ölüm yılı arasında beş yıl var ve tamamlama için yeterli süredir. Tam da bu noktada Puşkin'in kendi roman tanımına bir bakalım: "В наше время под словом "роман" разумеем историческую эпоху, развитую в вымышленном повествовании". Bu tanımında yazar, kendi zamanlarında roman sözcüğü altında, kurgusal anlatı sanatındaki gelişimin [yeni] tarihi dönemini(e) [geçişi ni] anladıklarını kaydediyor. Demek ki, roman türü o dönem için yenidir ve ilk örnekleri de kurgusal anlatıda yeni yapıya geçisin izlerini taşıyor. Bu sebepten Tolstoy romanı ile Puşkin romanını yapısal ve muhteva olarak kıyaslamak anlayışsızlık ve saygısızlık olur. Kısacası, "Dubrovski" romanı Rus ed.-da ilk roman örneklerindendir ve tamamlanmamış olması fikri eserin değeri açısından pek bir önem arz etmiyor.

Romanı okurken anlıyorum ki, Puşkin, Rus zihniyetindeki değişimin onların yaşam tarzlarındaki maddi ve manevi
yansımasını paralel olarak aktarmak istemiştir. Derebeyleriyle memurlar arasındaki ilşkilerde günümüzde de pek fark olmadığını düşünüyorum. Bu ilişkilerin eşkiya ve haydut çetesine zemin hazırladığını, eli kalem tutacak olan kahramanımızın eli silah tutan hayduta dönüşmesi sürecini gözler önüne sermiştir. Don Kişot veya Robin Hood havası var eserde. Toplumların geçtiği süreçler çok benzediği için, benzer süreçlerin denk geldiği dönemlerin eserleri de benzer izler taşıyordur. Puşkin Rusya'nın feodalizm dönemi geçirmediğini savunduğuna göre, biz de feodal yapılanmadan değil, gücün yol açtığı soysuzlaşmadan bahsetmeyi tercih etmeliyiz. Aslında, yazar baba Dubrovski karakterinde gücün insaniyete ve hakkaniyete tesliminin de örneğini göstermiştir.

Bizdeki yeniçerilerin zamanla zorbalar güruhuna dönüşmesini benden daha iyi biliyorsunuz. Rusya'da da drujinalar var, dvoryanlar var. Eserle ilgili çok güzel bir not düşmüşler, elimden geldiği kadar tercüme etmeye çalışıp yazacam ve incelememi bitirmiş olacam: << Puşkin, "Dubrovski"de sadece dvoryanların iflasını tespit etmemiştir. O, bu gerçeği Rus tarihinin kendi konsepti dahilinde bağlantılı olarak idrak etmiş, kahramanın [karakterin] şahsi yaşam tarzına devrimsel etkisinin kanıtını, malikanelerde "eski asaletimiz"e yabancılaşma ve parçalanma sürecinde görmüştür. >>
354 syf.
·8 günde·Beğendi
Bir balkan edebiyatı klasiği. 400 yıllık bir vatan hikâyesi, bu vatanın baş kahramanı olan bir köprü. Köprü deyip geçmeyin, yeri geliyor birleştirici, yeri geliyor ayrıştırıcı role bürünen köprülerin insanlık tarihinde, medeniyetlerin kaynaşıp gelişmesinde öyle önemli görevleri var ki.
İşte İvo Andriç, Bosna-Hersek’te bulunan Drina Köprüsü’nün hikayesiyle Hırvat, Sırp, Boşnak gibi etnik kökenlerin nasıl bir arada yaşadığını; efsanelerle, masallarla, öykülerle köprünün yapımından 1900lü yıllara kadar ilmek ilmek işlemiş.
Okurken de, okuduktan sonra da orada olmak isteyeceğiniz, tam bir cennet diyebileceğimiz yerde. Yüzyıllardır yaşanan ölümler, savaşlar, aşklar, hurafeler aklınızda yer edecek.
Yer yer zor ilerlese de, bittiğinde koca bir vatanın, insanların, çağın getirdiklerinin nasıl etkilendiğini okumak ayrı bir zenginlik verecek.
Kitap ağacı klasikler kulübü olarak ilk kitabımızdı.
Güzel eserlerle devam etmek dileğiyle...
354 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Okuduğum önemli ve güzel olan eserlerin yanında yer aldı, Drina Köprüsü. 1961’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen bu eser beni çokça farklı duygu ve düşüncelere götürdü. Öncelikle şunu söyleyeyim, okuması benim için uzun ve yorucu oldu. Yaklaşık 10 günde okudum.

Başkahramanının bir tarihi yapıt oluşu, oldukça özgün bir eser olmasını sağlıyor. Uzun yıllar varlığını sürdüren bir şehir, bir yapıt, bir ağaç ile karşılaşsam oturup düşünürüm, kim bilir nelere şahit oldu diye, hatta çok uzun bir zaman dilimi geçmese de düşünürüm bunu. Mesela yeni taşındığım bir eve yerleşirken duvarlarına dokunur, nelere şahit oldu acaba, mutlu bir aileye mi, mutsuz… diye. Bu açıdan bakınca tam da hislerime, merak ettiklerime, düşüncelerime tercüman olan bir kitap oldu.

Üç padişaha sadrazamlık yapmış Sokullu Mehmet Paşa’nın, Drina’ya yakın bir köyden devşirme olarak alınıp İstanbul’a gidişiyle başlayan, en görkemli dönemlerinde doğduğu yere mükemmel bir köprü inşa etmeye karar veren, yıllar ve zorlu olaylar sonrasında yapılan köprü etrafında yaşanan hikayeleri, savaşları, dostlukları, acıları, mutlulukları, yok oluşları anlatan bir kitap. Kitabı kapattığımda, 400 yıllık bir tarih anca bu kadar güzel anlatılabilir, dedim.

Bu yaklaşık 400 yıl boyunca en çok üzerinde durulması gereken olarak gördüğüm şey şu oldu; değişen insan ilişkileri! Köprü yapılmadan önce de ve yapıldıktan bir süre sonra da birden fazla dinin, etnik kökenin birlikte kardeşçe hür yaşadığı toprakların, başta savaşların etkisi olmak üzere, değişen dünya düzeni sonucu, eskiden birçok dine, millete köprü olmuş, Doğu - Batıyı birleştirmiş Drina, işlevini kaybetmiş. Yıllara meydan okuyarak hala ayakta kalmasına rağmen bu misyonu kaybetmesiyle en hazin kadere uğramış..

Kitap bana göre akıcı değildi, ama bitirdiğinizde iyi ki okumuşum diyebileceğiniz bir hikayesi vardı. Çeviri harikaydı. Ivo Andriç değil de üzerinde Türk bir isim yazsaydı hiç yadırgamazdım. Bunda hem çevirinin etkisi var hem de hikayenin, daha doğrusu hikayenin geçtiği toprakların.. Hiç yabancılık çekmeyeceğiniz yöreler ve karakterler karşılıyor sizi. 350 sayfalık bir kitap. 24 bölümden oluşuyor. Her bölümde Drina Köprüsü ile bağlantılı farklı karakter ve hikayeler yer alıyor. Her bir hikaye üzerine uzun uzun konuşulabilir, ağlanabilir ya da gülünebilir..

Ben keyifle okudum. Ölmeden gitmek isteyeceğim yerler arasında yerini aldı. Umarım bir gün okuduğumuz hikayelerin karakterlerini Fato’yu, Radisav’ı, Yelisev’i, Mile’yi, Milan’ı, Lotika’yı, Ali Hoca’yı… o topraklarda anarız..

Herkese keyifli okumalar..

İg: Rukiye Ekinci
Youtube: Rukiye Ekinci
https://www.youtube.com/...8cuaF8-OQQ&t=11s
354 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
Nasıl anlatsam ki bu kitabı?

Hayatta en hayran olduğum şeylerden biri farklı aidiyetlere sahip insanların bir arada, canciğer dost olmasalar da birbirlerini üzmeden, hoşgörüyle yaşayabilme kabiliyetidir. Sen sensindir, ben benimdir ve burada sorun teşkil edecek bir durum yoktur. Böyle de yaşayabilir, iletişim kurabiliriz. Bu bana insanın en çok insan olduğu zamanmış gibi gelir. Ve bu kabiliyet, bana Balkan coğrafyasını hatırlatır, geçtiğimiz yüzyılda yaşananların aksine… Kitapta okuduğum gibi bu coğrafyada insanlar, üzerlerinde bir baskı hissetmediklerinde, farklılıklara rağmen aynı kasabada birlikte yaşayabiliyorlardı. Hatta bir yerde şöyle bir deyiş olduğu söyleniyordu kasabada: İmamla papaz gibi sevişmek... Bugünün dünyasında hayran olunası bir şey..

Bu bakımdan kitabın başkarakterinin bir köprü, yani birleştirici unsur olması bana hiç de tesadüfmüş gibi gelmiyor. Aksine harika, harika bir fikir bu!

Kitap, Vişegrad kasabasının, Osmanlı hakimiyeti altında olduğu zamanlardan 1. Dünya Savaşının başlangıcına kadarki 350 yıllık değişimini muazzam bir anlatıyla okuyucusuna sunuyor. Köprünün yapılışıyla başlayan hikayemiz, ne salt tarihe odaklanıyor, ne de kasabada insanların başından geçen olaylara. Bu ikisini o kadar güzel harmanlıyor ki sayfaları hem daha hızlı çevirmek istiyorsunuz, hem de hemen bitmesin diye bekletmek. Ve, okurken sanki kasabada geziyor gibi oluyorsunuz. Köprünün yapılışına tanıklık ediyorsunuz, Abid Ağa sizi de bıktırıyor bazen. Arif beyi daha çok sever gibi oluyorsunuz. Uzun bir sürenin sonunda köprünün tamamlanmasıyla siz de kasaba halkı gibi ona hayran oluyor, siz de Kapiya’sında hayallere dalıyorsunuz... Söylemek istediğim şu: Her şey sanki tam olması gerektiği gibi. Bana öyle geldi ki o dönemlerde yaşasaydım karşılaşacağım şey, okuduklarımdan pek de farklı olmazdı.Hiçbir yapaylık yok anlatılanlarda; kitaba, karakterlerine ne bir şey ekleyebilir ne de bir şey çıkarabilirsiniz. Yani en basit tabiriyle bu kitap “olmuş”.

Kasabanın Osmanlı dönemindeki yaşantısını görüyoruz önce. Sonra isyanlar dönemindekini. Avusturya hakimiyeti altına girişini... Vişegrad’da yönetimler değişir
Buna bağlı olarak yeniliklerle tanışır Vişegrad. Kimi zaman bazılarına, değişimleri kabullenmek zor gelir, Ali Hoca’ya mesela. Bu değişimler onu tereddütte bırakır. Ama Vişegrad burası. Şöyle diyordu: “... Ama eyerin üstüne bağdaş kurmuş, dümbelek çalarak avaz avaz şarkı söyleyen birine rastlarsan sakın vurma!.. Ve ellerini kana bulama,bırak geçsin. Çünkü o Vişegradlıdır ve beş parasızdır. Onların cebi para tutmaz.” Halk işte böyle kaygısız, neşelidir ve genelde yeniliği çabuk kabul eder. Yenilikle birlikte köprünün o meşhur kapiyasında, konuşulan mevzular da değişir. Ama sanki nasıl desem… Değişmeyerek değişir gibi. Örneğin, Kapiya hala aşıkların hülyalara daldığı yerdir. Ama bir yandan zamanın siyasi otoritesinin hissedildiği yerdir, insanlar bu konuları kapiya’da konuşur ve bu sohbetler de otorite değişikliğinden bağımsız kalamaz tabii.

Yalnız kasabada değişmeyen bir şey varsa, o da Sokollu Mehmet Paşa’nın vakti zamanında yaptırdığı bu köprüdür. “Böylece: Köprünün yanında kuşaklar, birbirini kovalayıp geçiyor, sonra köprü, insanoğlunun kaprisleriyle, gelip geçici ihtiyaçlarından doğan izleri, bir toz gibi üzerinden silkip atıyor ve yine değişmez, değiştirilemez biçimiyle hep aynı olarak kalıyordu.”

Drina Köprüsü, son zamanlarda okuduğum en iyi kitaptı. Şahane bir edebi eser okumanın verdiği keyfin yanında, çok şey görmeme de yardımcı oldu. Sadece şu cümle bile: “Bugünkü kuşaklar daha çok hayatla değil de, hayat üzerine görüşleriyle meşguldü.” benim için tarifi imkansız bir kıymet taşımakta.

Bu kitapta, anlatmaya çabaladığımdan çok daha fazlası var, en iyisi okumak :) Kitabı çookça tavsiye ediyor, iyi okumalar diliyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Hasan Ali Ediz
Unvan:
Gazeteci-yazar, çevirmen
Doğum:
Priboy, Sırbistan, 1904
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 3 Temmuz 1972
Çocukluğu Balkan Savaşları içinde, Sırp, Boşnak ve Yahudi çocuklarıyla geçmiştir. Balkan Savaşı’ndan sonra 1913 yılında ailesiyle birlikte İstanbul’a göç etti. Vefa Sultanisinde başladığı orta öğrenimini Mercan Lisesinde tamamladı (1920). Askerî Tıbbiyede öğrenci iken siyasal eylemlere karıştığı gerekçesiyle Aydınlık dergisi sorumlularıyla birlikte tutuklanarak okuldan çıkarıldı (1923). 1925 yılında Sovyetler Birliği’ne gitti, gıyabında 15 yıl kürek cezasına çarptırıldı. Siyasi faaliyetlerine ve eğitimine orada devam etti. Moskova’da ekonomi ve sosyoloji öğrenimi gördü. Türkiye’ye döndükten sonra 1930-1935 yılları arasında hapis yattı. Yazar ve çevirmen olarak Kurun, Son Posta, Tan, Haber, Cumhuriyet gibi gazetelerde, memur olarak İstanbul Devlet Kitapları Döner Sermaye Müdürlüğünde çalıştı. Devlet Kitapları Müdürlüğü’nde danışmanlıktan emekli oldu. 1972’de İstanbul’da öldü.

Yazı ve çevirileri, çalıştığı gazeteler dışında Kalem, Tercüme, Yeni Edebiyat, Yeditepe’de yayımlandı. Gogol, Gorki, Dostoyevski, Puşkin, Tolstoy, Çehov, İlya Ehrenburg, Cengiz Dağcı gibi Rus yazarlarının yetmiş civarında eserini Türkçeye çevirdi. Ailesi ve Türkiye Yazarlar Sendikasınca 1979’dan itibaren adına çeviri ödülü kondu.

ESERLERİ:

İNCELEME:
- İspanya’da Neler Oluyor? (1936),
- Sovyetler’de Stebanof Hareketi (1936),
- Stalin Diyor ki (1936),
- Aleksandr Puşkin ve Klâsik Rus Edebiyatı: 1-Hayatı, 2-Edebi Şahsiyeti 3- ve Bir Yazısı: “Maça Kızı” (1937)

ÇEVİRİ:
Maça Kızı (Vasıf Onat ile, 1937) - Dubrovski (1937), Biyelkin’in Hikâyeleri (1945) (A. Puşkin’den), Babalar ve Çocuklar (Vasıf Onar ile, 1937) - Duman (1961) (Turganyev’den), Rus Hikâyeleri (1938), Aşk Rüyası (1939) - Benim Üniversitelerim (1941) - Körlerin Türküsü (1943) - Soytarı (1944) - Ekmeğimi Kazanırken (1949) (M. Gorki’den), Bolivar İki Kişiyi Çekemez (1939) - Saf Bir Taşralı (1944) - Hikâyeler (1966) (O’Henry’den), 6 No Koğuş (1940) - Üç Kız Kardeş (1944) - 75.000 (A. Çehov’dan, 1955), Çarın Çizmeleri (1941) - At Hırsızı (1958) (Zoşçenko’dan), Bir Ressamın Hikâyesi ve Diğer Hikâyeler (1943), Aşk, Aşk! Sen Herşeye Kadirsin (1944), Svayk Karakolda (1966) (Y. Haşek’ten), Kaybolan Bacak (K. Çapek, 1953), Suç ve Ceza (F. M. Dostoyevski’den, 1948-59), Cengiz Han (B. Y. Vladimircov’dan, 1950), Drina Köprüsü (İ. Andriç’den, 1963), Bir Sovyet Dip­lomatının Türkiye Hatıraları (S. İ. Aralov’dan, 1967), Anna Karenina (L. N. Tolstoy’dan, 1968-69), Tahran 1943 (V. Berojkov’dan, 1970).

Yazar istatistikleri

  • 17 okur beğendi.
  • 2.692 okur okudu.
  • 150 okur okuyor.
  • 1.674 okur okuyacak.
  • 117 okur yarım bıraktı.