Hasine Şen Karadeniz

Hasine Şen Karadeniz

Çevirmen
8.3/10
52 Kişi
·
114
Okunma
·
0
Beğeni
·
20
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
272 syf.
·18 günde·Beğendi·Puan vermedi
Bu kitap hakkında ne söyleyeceğimi kaç gündür düşünüyorum. Çok değişik bir kitaptı. Okuduğum en ilginç kitaplardan biriydi hatta. Bitirdiğimde bu kitabı anlatmayı çok istedim. Ama nasıl anlatacağımı bilemedim. Artık bir şekilde ortasını bulmaya çalışacağım :)

Öncelikle kapaktan bahsetmek istiyorum. Kapaktaki görsel Picasso’nun Minotorların Kralı adlı eseri. Bu önemli zira Minotor bu kitapta önemli bir temsil. Bilmeyenler için kısaca bahsedeyim- kitapta da bahsediyor zaten. Minotor, Yunan Mitolojisinde, Kraliçe Pesiphae’nin bir boğayla ilişkisinden doğan bir çocuğudur. Bir ihanetin temsilidir. Yarı insan yarı boğa şeklindedir, karanlık bir labirente hapsedilmiş ölümü beklemektedir.

Minotor, birçok edebi eserde saf kötü olarak yerini bulur: Dante, Cehennemi’nde onu yedinci katın girişine yerleştirmiştir mesela. Vergilius ise onun için ‘korkunç birleşmenin çifte suretli meyvesi / doğa dışı şehvetin daimi hatırası’ demiştir. Bunun gibi örnekler kitapta bolca var.

Yani Minotor saf bir kötü; bir yanlışlığın, bozukluğun hikayeleştirilmiş hali…

Peki ya öyle değilse?
Ya herkes Minotor’u yanlış anladıysa, ya Minotor masumsa?
Aslında hepimizin içinde küçük bir Minotor parçası varsa? Olabilir mi böyle bir şey?
Belki… 'Hikayeyi yazana, anlatana ve yaşayana bağlı bu'…

Evet. Minotor kitap için önemli ama kitap bundan ibaret değil. Bu kitap bir labirent zamanın ve mekanın birbirine karıştığı, neyin ne olduğunu şaştığı karanlık bir yer. Ama bize sandığımız kadar yabancı da değil. Aslında çoğu zaman yollarımız Minotor’un hapsolduğu o labirentle çakışıyor. Aynı karanlıkta biz de kalıyoruz.
Bu arada bu labirent yolculuğunda bize yazarın kendi adını verdiği Georgi eşlik ediyor. Georgi, insanların anılarını ziyaret ediyor. O anıları, onlarla birlikte tekrar yaşıyor.

Anılarda yolculuk yapamadığında, anıları topluyor. Hikayesi olanlardan hikayeler satın alıyor. Burada bir an düşünmüştüm, ‘benim bir hikayem var mı’ diye. Bu adam benim karşıma çıksa ve hayatımın içinden bir hikaye istese ona ne anlatabilirim diye… Hayatının bir hikayesi olması insanın kendisi adına bir zenginlik sanırım… Ama her hikayenin mutlu olmadığı da bir gerçek. Zaten zenginlik ve mutluluğun aynı şey olduğunu kim söyleyebilir ki?

Dediğim gibi bu kitaba sadece bir roman olarak bakmamak gerek. Çünkü kendinizi süren bir olay akışının peşinde sürükleyemiyorsunuz. Yön değiştiriyor sürekli. Farklı bakış açılarından bakmaya zorluyor sizi. Empati bu kitaptaki ana unsurlardan biri. Keyif alıyorsunuz bundan ama aynı zamanda yoruluyorsunuz. İnat ettiğiniz zaman ise bir şeyler kaçırıyorsunuz. Dedim ya bu kitap bir labirent. İçinden çıkmak için, labirenti çözmek için dikkatli olmak gerekiyor. Labirente savaş açmak yerine ona uyum sağlamak gerekiyor. Belki de bütünleşmek gerekiyor…

Bir çırpıda çıkamıyorsunuz o karanlık yerden. Boğuluyorsunuz sanki...Ben okuma sürecimin bu yüzden uzun sürdüğünü düşünüyorum. Odağımı kaybettiğimi anladığım anlarda bu nedenle kenara koydum kitabı, sonra tekrar açtım; önceden beni boğan yerden bu defa keyif aldım. Aslında benim için uygun zaman olmadığını ve sonra okumam gerektiğini düşündüğüm anlar olsa da, bu şekilde okuduğum için mutluyum.

Koşmak gibiydi bu kitap benim için. Depar atınca nefes nefese kalırsınız ve birden kesilir nefesiniz, bırakıverirsiniz ya. O yüzden ritmik adımlar, düzenli nefes ve kondisyona ihtiyacınız vardır… Öyle bir şeyler…
152 syf.
·5 günde·10/10
Baştan anlaşalım tuvaletlerden, lağımdan, keneften, özellikle sineklerden ve boktan bahsedilince ıyk, miğdem, iğrenç, booğh vs. tepkileri verebilecek potansiyeldeki arkadaşlarımızı pistten alalım. Çünkü bu kitap tam anlamıyla "ÇOK BOKTAN".

"BOK YİYİN, MİLYONLARCA SİNEK YANILIYOR OLAMAZ." (syf 30)
Şüphesiz kitabın en muazzam, komik ve düşünmeye açık cümlesi.

En son yazarın yalnızlığını bu denli hissettiğim kitap Sadık Hidayet'in Aylak Köpek kitabıydı. Ama bu kitap bir yönden farklı: Aylak Köpek'te kitap boyunca hep yalnız hissetmiştim ancak bu kitapta git gide derinleşen bir yalnızlığı hissettim. Son 10 gündür başıma gelen birkaç saçma şeyden sonra biriken duygu selimi de işin içine katarsak hiç elimi korkak alıştırmadan her halttan bahsedip deşarj olmayı planlıyorum. Her neyse bu konuya tekrar dönücem başlayalım:
6 aydır eşiyle beraber olmadığı halde hamile olması haberiyle sarsılan bir adam düşünün. Hele bir de bizim toplumumuzda düşünün felaket çağrıştıran bir durum değil mi?  İşte öyle değil, boşanma kararı aldıkları halde ilginç bir şefkat duygusuna kapılan beyefendi ve hâlâ eşiyle evlenmesi gibi boşanma sürecini de dolu dolu yaşayan biri.
"Karımın hamileliği artık belli oluyordu. Kulağa masumca gelen bu ifade farklı bir gerçeğe dayanıyor, eğer size şeyi söylesem, nasıl desem ki... Karım benden hamile değildi, yani hamileliğinin yaratıcısı ben değildim. Baba başka birisiydi, o ise hâlâ benim karımdı. Hamilelik ona iyi geliyordu, hareketlerine bir tür dinginlik getirmiş, sivri omuzlarına hoş bir dolgunluk sağlamıştı." (Syf 28)

Konu bundan ibaret gibi görünse de başta, kesinlikle çok daha farklı ve ilginç bir yere gitmeye başlıyor. Boşanma olayı bunu tetikliyor ve gitgide yalnızlaşan bir adam görüyorsunuz. Ve yalnızlığın dönüştüğü şey gözlem duygusunun uç noktaya varması. Bilen bilir Hüznün Fiziği kitabında da hayvanlara ve bitkilere karşı muazzam bakış açısını, bizim onlara baktığımız gözle acaba onların bizi gördüğü şekil nasıl diye düşündürmüştü kitap boyunca. Ve tadına doyamadığım o kitaptan sonra bu da muazzam oldu.
Romanlarda bitkilerin üremesinden , tuvaletler, sinekler, hayatımızda rutine binmiş şeylerden bahsedilmesi alışılmışın dışında şeyler ancak bu kitapta hepsinden bolca var.
Gospodinov kitap için "Kendi hayatımızı anlatmanın imkânsızlığı hakkında bir kitap" diyor. Ama gel gör ki imkânsızı başarmış ve iyi ki de başarmış!
Buraya kadar geldiyseniz sıkıcı bölümü atlamış ve eğlenceli kısma başlamak üzere olduğunuzu belirtmek isterim.
Evet tuvalet, yediğimiz besinlerin absorbe edilmesi sonrası işe yaramayan kısmını vücut dışına atmak için kullandığımız aracı.  Bu mudur? Evet budur. Ve yazarın sitemi neden bu kadar doğal bir oluşumu bu denli iğrençlik kategorisine koyup üstünü örtmeye çalışıp, yarım saat sonra gidip o klozete oturuyor olmamız. Bu kadar basite indirgenmeyecek bir konu olduğunu düşünüyorum, belki o niyetle yazmadı yazar ancak ben bir alegorinin olduğunu, çünkü bu doğal sirkülasyonun müthiş derecede ruhumuzla bağdaştığını düşünüyorum. Ruhumuzu, duygularımızı, benliğimizi, ne denli yansıtıyoruz? Saklıyoruz, kimse görsün istemiyoruz, çünkü kokuşmuş, çünkü pörsümüş, çünkü kabul görmeyeceğini düşünüyoruz...
Hepimizin yaşadığı şeyler, tuvalete gitmek de yalnızken düşünmek de aynı şey. Ancak ikisini de hiçbirimiz yapmıyormuşuz gibi davranıyoruz.
Cesaretsiziz.
Tuvalet 2 metrekarelik bir alan ve fiziksel yalnızlık için muazzam ölçülere sahip bir yer. Ancak ruhun yalnız kaldığı yer, boşluk.
Hem de sonu olmayan bir boşluk ve o boşluğa her bıraktığımız duygunun, kelimenin, yaşantının sonsuzluğa karıştığı ve göz göre göre bıraktığımız şeylerle dolu bir karadelik. O karadelikteki şeylerle dışa yansımamız arasında da uçurumlar...
Hüznün Fiziği' nde de şu cümlelerinden aynı fikirde olduğumuza kanaat getiriyorum:
"Ve bizim varolmayışımıza dair -yokluğumuz o kadar yoğun ki, farkedilmemiz için sıradışı bir şeyler yapmamız gerekiyor." (Syf 202) Gospodinov belki de bu romanıyla farkedilmeye çalışmak için sıradışı şeyler anlatmaya çalışmıştır, kimbilir.
Dostoyevski işi çözmüştü ama o da çaresizdi bu konuda: "... niçin içimizden gelenleri olduğu gibi dosdoğru söyleyemiyoruz? Neden herkes olduğundan daha sert gözükmeye çalışıyor? Bir insan, içini içtenlikle ortaya dökmeyi neden duygularına bir hakaret olarak kabul ediyor?."( Beyaz Geceler- syf 58)

Ve son olarak "kokuşmuş ruhlarımıza selam olsun!"


"Tümüyle yok olacağım
Dedi
Dinozorlar gibi
Tümüyle yok olacağım
Dedi" (Syf 143)

Keyifli okumalar...
272 syf.
·15 günde·Beğendi·7/10
Kitap Ağacı Devr-i Alem Kulübünün aralık ayı kitabı, Bulgaristan edebiyatı semalarından “Hüznün Fiziği”ydi. Bulgaristan’ın son yıllardaki gözde yazarlarından birisi olan Georgi Gospodinov’un kitabı, Bulgar edebiyatını tanımak için bize aracı oldu.

Toplam 262 sayfa olan Hüznün Fiziği, Metis Yayınları tarafından roman olarak tanımlansa da, kitap zaman zaman deneme, zaman zaman derleme öykülere, zaman zaman gezi günlüklerine dönüşüyor.

Bu sebeple, Hüznün Fiziği'nin ortalarına doğru şunu düşünmeye başladım; Yazarın ciddi ciddi bütünlüklü bir konu oluşturma problemi var. Bu düşüncemin ardından, kitapta yazar öykü satın almaya başladığında, bu fikrimin doğrulanmaya başladığını düşündüm. Onun ardından kitap gezi notlarına dönüp, otel puanlamaya geçince tespitimin doğruluğundan iyice emin oldum. Ancak okuma tamamlanıp, kitabı birkaç dakika, sayfa sayfa, altını çizdiğim cümleler üzerinden ve aldığım notlarla kabaca gözden geçirdiğimde, kitabın başından sonuna kadar, aynen Theseus'un mağarada ilerlerken bıraktığı ip gibi bir izi takip ettiğimiz hissine kapıldım. Mağara labirentinde elbette bazen çıkmaz sokaklara giriyorduk, bazen girdiğimiz rotanın yanlış olduğunu düşünüp geri dönüyorduk. Bazen küçük bir geçitle uzun mesafeler atlayabiliyorduk. Mağaranın içindeki esintiler her dakika değişiyordu. Bu anlamıyla kitabın başından sonuna kadar, dağınık da olsa bir bütünlüğü olduğunu fark ettim.

Bu durumu, yazar Georgi Gospodinov'un bir röportajındaki ifadesinden de yorumlamak mümkün. Yazar röportajda; "Bu çok yönlülük ve çizgisel olmama benim için neden önemli? İlk sebep bizatihi yaşamın böyle olması, özellikle de doksanlarda hayat böyleydi. Klasik roman, aslında yaşamda olmayan bir yapı sunuyor. Hilesi, cazibesi ve konforu da burada. Hayatı, tasarlanmış; bütünlüğü, yazgısı olan bir şey gibi okumak. Romanların bu yönünü hiçbir zaman sevmedim." ifadesini kullanıyor. Yani tam da benim tespit ettiği duruma işaret etmiş. "Hayatın çizgisel olmaması" ifadesi bana, ünlü Katalan Mimar Gaudi'nin, "yaşamda hiçbir şey düz çizgi halinde değildir, o nedenle ben de eserlerimde düz çizgiye yer vermem" sözünü hatırlattı.

Kitabın güzergâhı dağınık. Ama bu ona düz çizgideki bir romanın sahip olamayacağı zenginliği veriyor. Kurşun döktürmekten tutun, sülükle ülser tedavisine, Yunanistan'a bebek ihracatından, peçete koleksiyonuna kadar ilginç hayat parçacıkları başarı ile kitaba eklemlenmiş. Öldürmeme yemini eden budist hikayesinden, meleği değil oğulu seçen anne hikayesine, taksi şöförü Malemko'nun aldatılışı ve karısı tarafından aldatılan adamın öyküsü başlı başına birer öykü kitabı olabilecek derinlikteydiler.

Nihayetinde, yazarın veya kitabın sonunda bir bodrum katında ardında koliler bırakıp kaybolan başka bir yazarın yaralarını takip ettik gibi geldi bana. Babasının savaş macerasından, dedesinin değirmende unutuluş hikâyesine, ardından kendisinin bodrum katında anne babası evde yokken yalnız kalmasına kadar ulaşan acılar ve hüzünler yumağı içinde filizleniyor hikâye. Ama giderek dallanıp budaklanıp, komünizm dönemi ve sonrası Bulgar toplumunda yaşanan çalkalanma, gündelik yaşamın altüst oluşu, insanların geçmiş ile bugün arasında takılıp kalması hüzün tablosunu derinleştiriyor. Kitabın en çarpıcı kısımlarından birisi Bulgaristan'da komünizm dönemini yeniden inşa eden bir kasabayı anlatan hikâye. Varoluş ve yokuluş döngüsü, bu geçmiş ve gelecek arasında takılan yaşamla içiçe geçirilmiş. Yaşlanma süreci çok ilginç bir şekilde işlenmiş. 50'lerine yaklaşan birisi olarak benim bile tüylerimi diken diken etti açıkçası.

Roman, deneme ya da anlatı türü olarak değerlendirebileceğimiz eser, kültür altyapısı olarak da oldukça tanıdık geliyor. Balkanlar ile Anadolu oldukça akraba olan iki coğrafya. Gündelik yaşam tarzı, inanç kırıntıları, türküler ve rakı akrabalık kültürünün detayları. Mafyalar arasındaki irtibat bile bunun ispatı. 1981’deki Papa suikastı ve Almanya’daki göçmen dayanışmasını da bunlara örnek olarak kitapta yer vermiş yazar.

Kitap Ağacının Devr-i Alem Kulübünde roman genel olarak sürükleyicilikten uzak ve zaman zaman kitabı elden bırakmaya neden olan kopuşlara sahip olarak değerlendirildi. Bunda da oldukça haklılık payı var açıkcası. Ama bazen kitap okurken emek ve sabır gerekir. Hüznün Fiziği de bu bu emeği ve sabırı isteyen kitaplardan. Balkan ve eski dönem sosyalist rejimindeki komşu bir ülkenin atmosferini merak edenler için ilgi çeken bir kitap olabilir.
272 syf.
·9/10
Felsefi bir kitap okuyacağımı zannederken mitolojik unsurlarla zenginleştirilmiş bir kitapla karşılaştım.
Bulgar yazar Georgi Gospodinov'u da kitabını da hiç duymamıştım. Kitap fuarında öneri üzerine aldım ve iyiki almışım.
Kitap 9 bölümden oluşuyor. Empati yeteneği had safhada olan kahramanımız, empati yaparken karşıdaki kişinin olayı yaşadığı ana gidip bizzat yaşıyor. Zamanla bu yeteneği azaldıkça insanlardan parayla hikayelerini almaya başlıyor ve çok güzel hikayeler sunuyor bize.
Yunan mitolojisinden bildiğimiz 'minotor' un karanlık labirentini anlatırken aslında bizlerinde hayatının karanlık labirentlerden oluştuğu mesajlarını da vermeden geçmiyor.
Bulgaristan'daki sosyal ve siyasi hayatı da okurken hissedeceksiniz. Farklı tarz kitaplar arayanlar kesinlikle listelerine eklemeliler.
272 syf.
·11 günde·Beğendi·8/10
Geometri: 3
Kimya: 1
Fizik: 2
Hüznün Fiziği: 4

1k İzmir Okuma Grubu 13. Buluşması Kitabı

Hüznün Fiziği, "Bulgaristan'da da edebiyat mı varmış?" sorusuna karşı fırlatılabilecek bir taş. Kitabın yazarı Gospodinov'dan başka ismini şu an hatırlayamadığım bir şair dışında Bulgar edebiyatçı ismi gelmiyor aklıma. Ya zayıf bir edebiyatları var ya da dünyaya iyi pazarlanamamış denebilir Bulgar edebiyatı için.

Peki Hüznün Fiziği bize ne vadediyor? Minotor* ve soyağacı kapsamında mitolojik seyahat; akıcı, sıkmayan, espritüel anlatım; post-modern anlatıdan faydalanma, okurlarla münasebet; özellikle sosyalist dönem Bulgaristan'ı hakkında folklorik, gündelik ipuçları...

Kitabın kapak resmindeki öküz başlı insan figürü(minotor) ve arka kapak yazısındaki kuple benim kitabın genel kurgusuna dair yanılmama sebep oldu. Ya da yanılttı demeyelim de metin kafamdaki kurgudan farklı seyretti diyelim. Nasıl farklı seyretti:

***sıpoylır***

Kapakta minotor'u görünce metin tümden onun üstüne inşa edilecek fikrine kapılmıştım. Belki romanın derin yapısında zaten biz hep minotoru hissettik ama satır aralarında değil, satırlarda da daha fazla "minotor" yazmasını beklemiştim ilk görüşte.

Ve de başkalarının öykülerini satın alarak kendi hayatına yamayan bir kahramanın kurgunun genelinde bunu yapacağı fikrine kapılmış ve yine yanılmıştım.

Edebiyatın, kurgunun güzelliği de bu aslında; yoksa kitabın kapağına, metnine baktığımızda düşündüğümüz şeylerin aynını kitapta da bulursak pek bir tadı olmazdı herhalde okuma eyleminin.

***sıpoylır***

Klasik roman kurgusundan fersah fersah uzak bir roman. Klasik roman/hikaye kurgusunda bir asıl kahraman vardır, bu kahramanın çözmesi gereken bir sorun/ulaşması gereken bir amaç vardır ve bu doğrultuda olaylar gelişir. Ancak romanımızda yazar -kitabın yazarı aynı zamanda anlatıcı da gibi geldi bana, yani yer yer otobiyografik olarak değerlendirilebilir sanıyorum- giriş bölümündeki ilginçlikle bizi yakalarken dokuz bölüme ayırdığı romanının kimi bölümlerini şahsi fikirlerini dillendirmek için doldurmuş. Bir bölümde vejetaryenlik, bir bölümde dünyanın sonu fikri, başka bir bölüm yaşlılığa dair "kurgu içi deneme yazısı" hüviyetinde.

Kitabın ilk bölümünde on kadar alıntı var: Gaustin'den, Flaubert'ten, Pessoa'dan... Özellikle kitaptaki zıpır ve zihni sinir karaktere de ismini verdiği Gaustin'den yaptığı "Sadece çocukluk ve ölüm vardır. Aralarındaysa hiçbir şey yoktur." alıntısı kitabın sloganı olmaya aday bir cümle.

Soyut konuları somutlaştırıp akılla açıklamaya çalışması ve bunu yaparken keyifli bir üslup tutturması bana Alain de Botton'u anımsattı.

Son söz:
The Saddest Places in The World**

The saddest places is the world.***


* minotor: mitolojide kralın karısının bir boğa ile sevişmesinden doğan yarı hayvan yarı insan canlı.
** Dünyadaki En Hüzünlü Yer
*** En hüzünlü yer, dünyanın ta kendisi.
272 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Bu kadar şahane bir kitap okuyacağımı nereden bilebilirdim? Kitaba baktığınızda felsefe içerisinde boğulacağınızı zannettiğiniz bir Amerikan edebiyatı zannediyorsunuz fakat değil! Georgi Gospodinov Bulgar bir yazar. İlk kez Bulgar bir yazar okuyorum bu arada. 1970'ler sonrası Bulgaristan'ı, burada dayatılan sosyalizmi, toplumsal baskıyı enfes bir biçimde anlatıyor. Çocukluğunun büyük bir kısmını bir evin bodrum katında ailesiyle yaşayarak geçiren Georgi'nin kaldırımla bir penceresinden neler gördüğünü çılgın bir empati gücü oluşturduğunu diğer yandan dedesinin anıları içine girdiğini onunla ikinci dünya savaşına kadar giderek hayatı hakkında bir şeyler gördüğünü... Bazen ülser tedavisi için mideye indirilen bir sülük olup mideye kadar olan yolculuğun harika betimlemesini okuyorsunuz. İnsanların anılarına girmek sizce de muhteşem bir zamanda yolculuk değil mi? Ama benim ilgimi daha çok 80'lerde Bulgaristan'da yaşananlar çekiyor. Komşumuzu hep bizlere yaptıkları haksızlıklarla ve şiddetle hatırlıyorum ben ama kendi halkına da pek mantıklı davranmıyorlarmış anladığım kadarıyla. Georgi Gospodinov'un devamlı yazmasını istiyorum ben ki daha fazla okuma zevkine varalım aklındakileri..
272 syf.
Bitmek eylemi ekseriyetle üzücüdür. Çocukluk biter, gençlik biter, güzel günler ve sonra ömür biter. An gelir sevmek biter, aşk biter, çiçekli yollar ve sonra asfaltlar biter. Hâlbuki bitmeseler nereden bilecektik ölüm ne demek hasret ne demek. Gospodinov "Hüznün Fiziği"nde, "Eğer her şey sonsuza dek devam etseydi, hiçbir şeyin değeri olmazdı." der. Dünya böyle bir yer. Bazen bitmelere de gülmek gerek.
272 syf.
·4 günde
Okuduğun en ilginç kitap hangisi diye sorsanız hiç duraksamadan Hüznün Fiziği derim. Üstelik 'en ilginç' kategorisini bu kitapla açmış oluyorum.

Birkaç ay oldu sanırım bu kitabı alalı. Bir kere okumaya yeltenmiş, cesaret edemeyip geri yerine koymuştum. Bu sefer cesaret edebilmemin şerefine de pek sevindim, bu kitabı okuyabildiğime.

Gerçekçi, bir o kadar fantastik öğelerle harmanlanmış felsefi bir söylem havasında ilerleyen Hüznün Fiziği, ödüllü bir kitap.

Roman türünde yazılmış, kimi sayfalarında deneme-inceleme tarzında yazılmış ek bilgilerle bezenmiş değişik bir eser. Ama bu 'değişik' kavramı olumlu yönde tabiki.

Anlatıcımız tarihi labirentler içinde gezdirirken anlatı sanatını kişilerin zihnine yolculuk yaparak anılarını çalmayla farklı bir boyuta taşır. Tarihte sürekli sıçramalar var. Yerinizde duramıyorsunuz. Bir bölümde bir başkasının zihnindeyken başka bir bölümde bir diğerinin zihnindesiniz. Hareketli yapıdan ötürü olsa gerek kimi zaman 'Ya bu neydi, kimin zihninde de böyle şeyler anlatıyor?' diye sorabiliyorsunuz.

Yazar bunu okura yaptırırken sorgulamaya da yönlendiriyor. Gerçekçi yapısından dolayı dünya tarihi üzerindeki olagelmiş durum ve olaylara karşı düşündürtüyor. Bu yönden okurken okura bir edinim sağladığı mutlak bir gerçek.

Kaçınılmaz bir durum vardı. O da kitaptaki anlatıcının yazabilmek adına çocukluğunun geçtiği mekana geri dönmesi ve artık anılara giremeyişinden dolayı anı satın alması etkileyiciydi.

Ufak tefek yerlerde sıkıldım ama mükemmel bir eser okudum.

Hüzünlü, sevimli, özlem dolu bir kitaptı.
272 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
İlk defa okuduğum bir yazar. Oldukça da etkilendiğimi itiraf edebilirim. Kitabın kahramanı canlıların zihinlerine girip onlar gibi düşünebilen, onların hissettiklerini hissedebilen biri. Örneğin bir minotorun, bir sülüğün bazen babasının bazen de büyükbabasının zihnine yerleşerek onların hikayeleriyle yakın tarihimize ışık tutuyor. Trakya' nın coğrafyasını, siyasetini gözler önüne seriyor.

Altını çizmek isteyeceğiniz, hayat felsefesi olabilecek bir çok cümleyle dolu kitap. Gerçekten "Tek bir bal peteğini bile okumadan arıların roman yazmadığını" nereden biliyoruz ki.

Minotor efsanesini ile başlayıp günümüze, bilgisayar oyunlarına geçiveriyor . Kitapta da sık sık adı geçtiği gibi bir labirent bu kitap.
272 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Bu kitabı herkes okumalı .tesadüfen yeni çıkan kitapları karıştırırken denk gelmiştim (iyiki)
Nerden başlasam bilemiyorum
yazarın harıka anlatışından mı
bizi çocuklugumuzun ıssız yalnız günlerine götürüşündenmi
sonu gelmeyen merak uyandırıcı mitolojik kahramanlarındanmı bilemiyorum
Bir karıncayı bir ineği yada koyunu eskisi gibi görmüyorum artık
Siz bana sahanda yumurta deseniz tavuk için içlenip ağlayabilirim
Ağır hüzün yüklemesinden bu hale geldim
Geçmişimde her dogumgunu yada yılbaşında bi arkadaşıma mutlumusun diye sorardım ısrarla aynı soruyu sorardım o da yılmadan bana
_he cok bildiğin gibi değil
_mutluluk ne ki
_kim gercekten mutludur ki
_evet yada hayır diye cevaplar verirdi .
Acaba şimdi mutlumudur .....
Cocuk kalbimle orta okuldayken annemin adı hüzün diye bi şiir yazmıştım .
Sanırım çocukken yaşadıgımız her yeni olay trajedi gibi geliyor yıllar geçtikçe her yeni dertle aha şimdi asıl trajedi ye geldik hissine kapılıyoruz ..
Bu kitap beni geçmişe götürdu hüzünle doldurdu getirip belirsiz gelecegin kapısına bıraktı gitti .....böyle kitaplara daha çok denk gelmek dileğiyle iyi okumalar ....

Yazarın biyografisi

Adı:
Hasine Şen Karadeniz

Yazar istatistikleri

  • 114 okur okudu.
  • 8 okur okuyor.
  • 286 okur okuyacak.
  • 3 okur yarım bıraktı.