Haydar Demir

Haydar Demir

Yazar
0.0/10
0 Kişi
·
1
Okunma
·
0
Beğeni
·
1
Gösterim
Bayramın son günüydü. Mahalleden gelen gidenler de olmuştu. Bekir’le karısı kendileri için değil, ama şu çocukların kursaklarından geçmeyen eti düşünüyordu. Mahallede kesilen kurbanların kokuları dumanlarıyla ortalıkta salınırken, çocukların bakışları, yutkunmaları... Bekir’in ağrına gidiyordu. Üç gündür bayramda tek bir kişi bile bir tike olsun et getirmemişti. Bayramlar artık bahaneydi. Kurban kesenler, kestikleri gibi dolaplara tıkıştırıyorlardı. Bir kısmını da kasaplarda kıyma çektiriyorlardı. “Vay dinine yandığımın dünyası,” diye söylendi Bekir.
Her şeye rağmen çocuklara bir ziyafet çekebilirdi. Evde yumurta, domates, soğan, biber vardı. Cebindeki parayı saymasına gerek yoktu; biliyordu zaten. “En iyisi mi,” dedi, “kasaba gidip iki elli gram kıyma almak.” Çocuklar kokusuyla doyarlar en azından. Şöyle kıymalı bir menemen iyi olur. Kasap çok uzak değildi. Tuhaf olan kurban bayramında kasaptan kıyma almaktı. Bayramda kasaplar kesme dışında pek bir şey yapmazlardı. Bekir utanıyordu. İki yüz elli gram kıyma! Komik, acı, ama gerçek.
Akşama yakın bir vakitti. Kasapta yaşlıca bir kadın, yanında da iki oğlu vardı. Bekir içeri girdi.
- İki yüz elli gram kıyma verir misiniz, dedi.
Kadın tuhaf tuhaf baktı. Böyle bir durumla karşılaşmanın şaşkınlığıyla sordu:
- Oğlum, dedi sizin orda kimse kurban kesmedi mi?
- Kesti, dedi utanarak.
Hiç kimse getirmedi mi?
- Yok!
- Allah, Allah! Diye söylendi kadın. Şaşırmasın da ne yapsın. Acıyarak baktı Bekir’e.
- Çoluk çocuk var mı?
- Var... iki oğlan bir kız... Ellerinizden öperler.
Kadın et parçalarını makineye atarken sormaya devam etti:
- Çalışmıyor musun oğul?
- İnşaatlarda çalışıyorum, ama...
- Vah vah, diye iç geçirdi yaşlı kadın. Şu kurban bayramında bile...
Kadın kıymayı sardı. Bekir parayı verdi, hayırlı akşamlar dileyerek dışarıya çıktı. Yürürken birden elindeki kıymanın iki yüz elli gramdan fazla olduğunu anladı. “Yazık kadıncağıza, yanlışlıkla fazla verdi, en iyisi mi...” Arkasından kasaptaki çocuk seslendi. Bekir utandı. “Görüyor musun ayıp ettim,” dedi. “Onlar seslenmeden ben bu fazlayı...”
Çocuk,
- Abi, abi diye seslendi. Annem sizi çağırıyor.
Kasaba yeniden yöneldi Bekir. İçeri girdiğinde:
- Kusura bakma teyze, dedi tam da ben dönüp...
- Evladım, sen kusura bakma...
- Yok, yok ne demek.
- Diyorum ki, bizde bugün epey bir et arttı. Dolapta yer de kalmadı, bozulacak. Sana vereyim de onları da götür.
Ne diyeceğini bilemedi Bekir. Bir iki yol, teyze sağolasın filan dediyse de kadının ısrarları onu iyice utandırdı. Bir dilenci gibi, “Allah razı olsun, ne muradınız varsa versin,” mi demeliydi. Yarı hüzünlü yarı sevinçli boynunu bükerek dışarı çıktı. Elinde dört-beş kilo et vardı. Yürürken önce içten içe, sonra hıçkırarak ağlamaya başladı.
- Aranıyorum, biliyorsun. Buna karşın kalkıp geldim.
- Kalacaksın artık değil mi? diye sarılıyor yeniden.
- Ah, mümkün olsa canım... Sana ta başında dedim, başvurma şu öğretmenliğe, ama anlatamadım. Ayrı yaşamak zorunda kalmazdık böylece.
- Benim korkak olduğumu bilmiyor musun? Hem size hem kendime zarar verirdim.
- Bak Zekiye, sen nasıl yalnızsan ben de öyleyim. Benim de farkım yok. Bunun acısını ben de senin gibi çekiyorum. Ayrıca günlük yaşamını dolduracak anlamlı hiçbir çabaya girmiyorsun. Sendikanıza bile uğramıyorsun. Yazma yeteneğin var; öykü, roman... Sonra hiç kitap okumuyorsun.
- Yazıp da ne yapacağım. Benim yazacağım her şey yazılmış. Boşu boşuna tekrar etmenin ne faydası var.
- Bir edebiyatçıya hiç yakışıyor mu bu söylediklerin?
- Benim aklım hep sende. Hiçbir şeye yoğunlaşamıyorum.
Fabrikaya geldik. Soyunma yerine girdiğimizde bir de ne görelim! Dolapların hava deliklerine kâğıtlar sıkıştırılmış. Birçok arkadaş gibi ben de şaşırmıştım. Cebimdeki kâğıdı çıkarıp karşılaştırdım. Aynısıydı! Herkes gibi ben de, mır mır okumaya başladım. Kafam karıştı. Hele, dedim üzerimi değiştireyim. Tezgâhta okurum. Sabah saat dokuzu çeyrek geçe, çay molasında okumaya başladım. Kâğıtta şunlar yazılıydı:
“Arkadaşlar! Biz metal işçileri sınıfımızın lokomotif gücüyüz. Üretimin temel sektörü biziz. Bizim olmadığımız, önderlik etmediğimiz yerde, işçi sınıfı yenilmeye mahkûmdur. Bir metal işçisi arkadaşınız, abiniz olarak sesleniyorum size...
Bu sınıf düşmanlarının oyununa gelmeyelim!.. Bu sarı sendikacılar, sermayenin tescilli uşaklarıdırlar. Bunu kanıtlarcasına, yarım sakal, yarım bıyık gibi eylemlerle, tescilli uşak olduklarını gösteriyorlar. Böyle eylem olmaz!.. Bu onursuzluktur! Bu bizi küçük düşürür. Buna dur deme zamanı geldi artık. Maskara olacaksa onlar olmalı... Üretimden gelen gücümüz yok mu bizim. Ne duruyoruz? Pasif, onursuz eylemlerle patronlara yumuşak görünmeye çalışan bu işçi düşmanlarına, sermaye uşaklarına ders vermenin zamanı geldi...”
Yazının en altında da, “Demir çelik işçisi Osman Usta,” yazıyordu.
Okurken nasıl da sinirleniyordum. Onursuzluk kelimesi kafamın içinde zonklayıp duruyordu. Okudukça rengimin attığını, nefesimin hızlandığını fark ediyordum. Hele zonklama şakaklarımda da başlamışsa, tamamdır.
Hışımla sendika temsilcisinin odasına girdim. İçerde üç-dört kişi vardı. Temsilciye bağırmaya başladım:
- Ulan şerefsizler, dedim. Bu onursuz eylemi bize nasıl yaptırırsınız?
İçindekiler,
- Dur... bir daki... diye yatıştırmaya çalışırken, temsilcinin yakasından tutup yumruğu gözünün üzerine patlatmam bir oldu. Vuruyor, küfrediyor, bağırıyordum:
- Bizi nasıl maskara edersiniz lan! Sarı sendikacılar, sermaye uşakları... Biz kimiz lan! İşçi sınıfının motor gücü değil miyiz?
Ortalık birbirine girdi. Ayıranlar, bağıranlar... Temsilciyi bir iyice benzetmiştim.
İşten atılmayı bekliyordum, ama atmadılar.
Korktular desenize Zeroş Ahmet’ten!..
Bizim veledi de ufaktan ufaktan alıştırıyorum. Bir iki yudum içince, “Acı baba, acı baba... yandım,” diye tepiniyor. Ben de, “Sus, eşekoğlueşşek,” diyorum. “Sütte kalsiyum varsa, bunda fazlası var lan.” Öyle güzel uyur ki sonra... Derslerden de hep çakıyor. Çaksın daşşağını yediğim. O benim bir tek oğlum. Hiç dövmem. Biraz daha büyüsün, tam benim arkadaşım olacak.
“Bugün Amanosların üzerinde sis yok,” diye düşündü. Denize çatık kaşlarıyla bakan bu dağların başında sis yoksa, hava güzel demekti. Nermin azlığını hissederek havayı içine çekti. Denizle Amanosları hep bir çatışma içinde düşünürdü. Deniz kabardıkça, Amanoslar göğsünü şişirerek iteklerdi sanki onu. Hele Yarıkkaya rüzgârı! İskenderun’u üfler gibi kayanın oluğundan kente oradan da denize savururdu kendini. Yarıkkaya rüzgârı! Rüzgârın en heybetlisi! Kırar dökerdi her şeyi. Ağaçları, direkleri, antenleri... Böyle zamanlarda Bekir rüzgârla doldururdu her yerini. Hızlı esen, ama üşütmeyen Yarıkkaya rüzgârıyla.
Anam, babam, iki kardeşim, bir de benle hanım, aynı evde kalıyorduk. Döndü, anam tarafından da akraba olduğundan öyle gelin kaynana gürültüsü olmuyordu. Döndü köy kızıydı. İşten güçten kaçmazdı. Bizim oralarda işçimen derler böylesine. Annemin ev işlerindeki yükünü de azaltmıştı.
Sendika mendika işlerine de pek aklım ermez. Haber gönderirler şu eylem yapılacak diye. Katılırım. Birliğimizi bozmam. Kimseye yalakalık da yapmam. Lafım varsa dosdoğru söylerim. Birkaç defa da sendikanın seminerlerine katıldım. Karşımızda anlatan bir üniversitede hocalık mı yapıyormuş, ne! Anlatır durur, işçi sınıfı, emek, artı-değer vs. vs. Ne anlarım ben. Hele ayıksam...
Cumartesi öğle sonrası soluğu genelevde aldım. Bekârken bir iki defa gelmişliğim vardı. Eh ne yapalım, yine bekâr sayılırdım. Genelevin sokağına girdiğimde çevre seyyarcılarla doluydu. En çok da kasetçi, tarakçı, köfteci... Evler çoğunlukla iki katlıydı. Kalabalık da az sayılmazdı, ama çoğu kuru kalabalık. Parası olmayıp da bakmaya gelenerden, on beş-on altı yaşlarındaki gençlere...
Evlerin önüne gidip camlardan içeriyi izlemeye koyuldum. Bilindik görüntüler. Bir kapının önünde fazla durdun mu, içerden kadınlar basıyordu küfürü. Küfür ki, ne küfür! Kim müşteri, kim değil anlıyorlar. Evleri tek tek dolaştım. Zaman sorunu yoktu. Bir evin kapısının önü diğerlerine göre daha kalabalıktı. Ben de yaklaştım. Kadınları seyrederken hemen yanımda kolu koluma değen kişiyle göz göze geldik. Soluğumu tutmuş, ağzım açık bakakaldım. Böyle bir durumda ne söylenir, nasıl davranılırdı. Şok geçiriyordum. Geriye doğru bir-iki adım atmak istedim. Fakat arkadaikler, hoop, çüşş filan demeye başlamışlardı. Derken, aradan bir boşluk bulup kaldırıma indim. Derin bir nefes aldım. O, halen orada tedirgince duruyordu. Hızla koşup oradan çıkmak, her şeyi unutmak istiyordum. Ama bacaklarım titremeye başlamıştı. Dişlerim birbirine vuruyor, başım zonkluyordu. Dünya başımın çevresinde yeniden dönmeye başladı. Bir an kusacakmış gibi oldum. Sara nöbetinin beni yakaladığı yere bak! Yere yığıldığımı hatırlıyorum. Sonrası... Kendime geldiğimde yerde uzanmış yatıyordum. Başıma epey bir kalabalık birikmişti. Onunla yine göz göze geldik. Nöbet esnasında başımı tuttukları için yaralalanmamıştım. Üstüm başım yine toza toprağa bulanmıştı. Biraz silkelenip, sağımı solumu düzelttim. Ağır aksak genelev sokağından çıktım. Kendime çok kızıyordum. Nasıl kızmayayım. Şu düştüğüm duruma bak. Eve nasıl geldiğimi bilmiyorum.

Bir-iki hafta kendime gelemedim. İşten geldikten sonra kendimi hemen yatağa atıyordum. Kardeşlerim, babam da üstüme pek gelmiyorlardı. Üç-beş saniyelik keyif için düştüğüm durum... Karşılaştığım...
Annemle Döndü gelmişlerdi. Yeniden kendimi toplamya başladım. Çocuk da gitgide sevimlileşiyordu. Döndü’ye yaptıklarımı anlatamadım. Anlatıp da n’olacaktı. Gereksiz tatsızlık! Döndü geldi ya, sen ona bak. Akşamı zor ediyordum. Neredeyse, abartısız koşa koşa eve geliyordum. Ev o an kalabalıksa hemen odaya geçiyor, Döndü’yü çağırıyordum. Çağırmasam da gelecek ya. Ona sarıldığımda, kokladığımda dünyalar benim oluyordu. Bütün sıkıntılar, yorgunluklar alıp başını gidiyordu hemen. Döndü ve çocuk... Yuva kurmak ne güzel şey! Eski şımarıklığımı, şakacılığımı yeniden kazanmıştım.
Babamın pintiliğinden televizyonu bir türlü değiştirememiştik. İnat ediyordu adam. Onca tamir parası verdiğimiz yetmiyordu sanki. Para olmadığından değil, pintiliğinden. Sonra taksitle televizyon almak zor değildi. Taksitleri kolayca öderdi.

Yine bir gün akşam oturmuş ailece yemeğimizi yiyorduk. Döndü ancak bizler sofradan kalktıktan sonra karnını doyurabiliyordu. Yemek getir götür, çocuk falan derken...
- Baba, dedim şu televizyonu değiştirelim artık. Tahsin’in mağazasında taksitle...
Hemen sözümü kesti.
- Neyinize yetmiyor bu, dedi.
“Ulan”, dedim içimden, “ben senin... Demek öyle...”
İmalı şekilde,
- Babaaa anlarsın yaaa, deyince rengi atıverdi. Bir-iki öksürdü:
- Tamam, dedi. Tamam. Ben yarın Tahsin’e uğrarım.
Yazara henüz inceleme eklenmedi.