1000Kitap Logosu
Henry David Thoreau

Henry David Thoreau

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
7.7
1.507 Kişi
4.789
Okunma
622
Beğeni
21,5bin
Gösterim
Unvan
ABD'li Klasik Liberal Yazar, Düşünür ve Çevreci.
Doğum
Concord, Massachusetts, ABD, 12 Temmuz 1817
Ölüm
Concord, Massachusetts, ABD, 6 Mayıs 1862
Yaşamı
Henry David Thoreau (12 Temmuz 1817 - 6 Mayıs 1862), Amerikalı harita mühendisi, yazar, filozof, şair, tarihçi, kölelik karşıtı, vergi direnişçisi, kalkınma eleştirmeni ve natüralist. 1817 yılında Massachusetts eyaletine bağlı Concord'da doğdu. Harvard Üniversitesi'nden 1837 yılında mezun oldu. Hiçbir zaman geleneksel bir öğrenci olmamıştı, okul yıllarında transandantalizme ve Ralph Waldo Emerson'a olan ilgisi başladı. Harvard'dan mezun olunca bir süre babasının dükkânında çalıştı, daha sonra bir okulda öğretmenlik yaptı. Düşüncesel anlamda fazlasıyla etkisinde kaldığı ve ömür boyu dostu olacak Emerson 1841'de onu evine davet etti ve Thoreau 1843'e kadar sık aralıklarla Emerson'da kaldı. Emerson'ın asistanı gibiydi, The Dial isimli transendentalist dergiye şiir ve nesirleri ile katkıda bulundu. 1845 yılında Concord şehrinin dışında bulunan Walden Gölü kıyısında, Emerson'a ait olan bir arazinin üstüne bir kulübe inşa etti. Burada geçirdiği iki yılın meyvesi olarak "Walden" kitabını yazdı. Walden gölünün kıyısında geçirdiği doğayla bütünleşik ama yalnız iki yılın bir diğer meyvesi de, 1849'da yayınlanan, "A Week on the Concord and the Merrimack Rivers" (Concord ve Merrimack Irmakları Üzerinde Bir Hafta) idi. Thoreau'nun sağlığında yayımlayabildiği sadece bu iki kitabı vardır. Diğer eserleri ve günlükleri ölümünden sonra yayınlanmıştır. 1854'te yayınladığı başyapıtı "Walden" Amerika'nın en önemli entelektüel akımlarından biri olan New England Transandantalizmi için bir örnek eserdir. Eserde yer alan çevre konusundaki düşünceler ise modern çevreciliğin ve çevre korumanın en önemli satırlarıdır diyebiliriz. Amerikan düşünce tarihi, transendentalizm ve naturalizmde bıraktığı izler ne kadar önemliyse, "Sivil İtaatsizlik" (Civil Disobedience, 1849) isimli makalesi de siyasi tarihe bıraktığı iz de o kadar önemlidir. Meksika savaşı yüzünden, ki ona göre bu savaş sadece köleliği geliştirmek içindi, ödemeyi reddettiği vergi sonucu hapiste geçirdiği bir gece, onun "Sivil İtaatsizlik" isimli makalesini yazmasına neden olmuştur. Daha sonraları Gandi'nin en büyük ilham kaynağı olacak bu makale Thoreau'nun belki de en ünlü eseridir. Gandi'nin dışında Tolstoy ve Martin Luther King gibi önemli isimler de Thoreau'nun düşüncelerinden ve eserlerinden ilham almışlardır. Thoreau, 1862'de, birkaç küçük gezi ve Harvard'daki öğrencilik dönemi dışında hiç ayrılmadığı Concord şehrinde, geçirdiği tüberküloz yüzünden ölmüştür. Bütün eserleri 20 cilt halinde 1906'da basılmıştır.
Yürümek
OKUYACAKLARIMA EKLE
Sivil İtaatsizlik
OKUYACAKLARIMA EKLE
Walden
OKUYACAKLARIMA EKLE
Yalnızlık
OKUYACAKLARIMA EKLE
Yabani Elmalar
OKUYACAKLARIMA EKLE
Haksız Yönetime Karşı
OKUYACAKLARIMA EKLE
Kış Yürüyüşü
OKUYACAKLARIMA EKLE
Ekonomik İtaatsizlik
OKUYACAKLARIMA EKLE
Hizmet
OKUYACAKLARIMA EKLE
Yaşamak
OKUYACAKLARIMA EKLE
Ktaadn
OKUYACAKLARIMA EKLE
302 syf.
·
23 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Uzun bir Thoreau incelemesi....
Trakya’ da Kırklareli’nin 58 Km. kuzeydoğusunda Demirköy İlçesi Sarpdere Köyü yakınlarında yeşilin her tonunu görebileceğiniz bir ormanın içinde, ikinci Jeolojik zamanda (Günümüzden 180 milyon yıl önce) oluşmuş bir mağara vardır. DUPNİSA. 2003 yılında turizme açıldı o mağara. Daha önce mağara gezenler varsa bilirler. Milyonlarca yılda damla damla oluşan o mağaraların içine yürüme yolları adı altında beton merdivenler yapılır. Belli aralıklarla insanoğlu rahat görebilsin diye de ışıklandırılır. Hatta kendi kendimize uydurup şans getirsin diye içini bozuk paralarla doldurduğumuz küçük havuzcuklar oluştururuz içinde. Zavallı insanoğlu… İşte o Dupnisa mağarasını turizme açılmadan önce 1990 lı yılların sonunda el değmemiş haliyle gezme şansına erişmiştim rehber eşliğinde. Sessiz olup mümkünse hiç konuşmadan, gerekmedikçe el fenerlerini açmadan, karanlıkta tek sıra halinde el ele yürümemiz, belirli bölgelere geldikçe rehberlerin el fenerlerini açıp mağara hakkında bilgiler vereceklerini söylediler bizler. Kabus gibi gelmişti başlangıçta. Ama kabus falan değil gerçeğin ve doğanın ta kendisiymiş yaşayacaklarımız. Yer yer el fenerleri açıldı, tanıtımlar yapıldı. Özellikle bir bölgeye geldiğimizde el fenerlerimizi açmamız söylendi. Açtığımızda gördüğümüz manzara harikaydı. Binlerce yılda oluşan bir mağaranın içinde doğal bir yaşam vardı. Buz gibi su, sarkıt, dikit ve yarasalar. O manzaranın içinde eğreti duran sadece biz insanlardık. Rehberimiz bir dakika süre ile hepimizin el fenerlerimizi kapatmamızı ve konuşmadan sadece mağarayı dinlememizi istedi bizden. Dediğini yaptık. Karanlığın en koyu halinde görme duyumuzu kullanmadan, sessizliğin sesini, mağaranın özünü gördük biz.. İ-na-nıl-maz-dı. Tüm yaşantım boyunca doğanın bilinen en derin yerlerinden birinde bir dakikalık zaman dilimi, sadece bir dakika. İnsan ömrünün ortalama 70 yıl olduğunu varsayarsak 36.792.000 dakikalık ömürde sadece bir dakika. Ömrümüzün 36.792.000 de biri. Böyle bir tecrübeyi kendi adıma bir daha edinmem mümkün değildi. Yer yer düşmemek için ellerimizle mağaranın duvarlarına tutunmak zorunda kaldık. Yapışkan, ıslak, çamur gibi bir şey bulaştı ellerimize. Ne olduğunu mağaradan çıktığımızda anlayabildik ancak. Yarasa dışkıları kaplamıştı ellerimizi.16 türde yaklaşık 60 bin yarasaya ev sahipliği yapıyormuş Dupnisa. Şimdi o mağara maalesef karanlık değil artık. Işıklandırmanın yarasalara ve mağaranın oluşumuna etkisi ne kadardır halen tartışılıyor. Ama bildiğim bir şey var ki asla bir daha eskisi gibi olmayacak ve kimse o mağaranın sessizlikteki sesini dinleyip özüne ulaşamayacak.. Kendi adıma doğaya hak ettiği değeri verme savaşımın en derin sebebidir Dupnisa ve o bir dakika. Doğal yaşam ve Başkaldırı kitabını okurken hep gözümün önüne o günün gelmesi de bundandır. Belki hayatımızın bir döneminde hepimizin aklından geçmiştir. Kaçıp gitsem bir dağ başına ya da bir su kenarına diye. Düşünmüşüzdür de kaçımız gerçekleştirebilmiştir bunu. İşte THOREAU bunu Walden gölünde iki yıl boyunca başarmış ve tecrübelerini de Doğal Yaşam ve Başkaldırı adıyla da kitaplaştırmış. Peki neden Walden gölü? Emerson en önemli dostlarından biriydi Thoreau’ nun (bazı noktalarda ayrı düşünselerde) ve Emerson’ un Walden gölünün kenarında bir arazisi vardı. Oraya bir kulübe inşa etti Thoreau ve dedi ki ‘’Sizlerin bir yıl için ödediğiniz kira parasına ben ihtiyaçlarımı karşılayacak bir kulübe inşa ettim’’. lginç bir kişilik Thoreau, sıradan biri değil. Bir felsefenin fikir babası. Thoreau, Emersonla birlikte Transandantalizm’ in öncülerinden. Transandantalizm, 19. Yüzyılda Sanayi devrimine, materyalizme ve kapitalizme tepki olarak doğmuş, doğa ve insanın birlikteliğine, doğanın da bir çeşit din olduğuna inanan, bilinçli ve temel ihtiyaçlarla yaşamanın erdemini savunan bir görüştür. Kendi içimizi dinleyerek erdem ve ahlaka ulaşabiliriz. Bize bunları öğretecek doğadan başka bir güç yoktur. Doğa kendi başına kusursuzdur ve bir ahenk içindedir ve Kapitalizm bu ahengi bozan bir sistemdir. Bizler doğa ile birlikte yürümeyi başarabilirsek eğer, daha üst gerçekliğe ulaşabiliriz. İnancın üstüne, dinin üstüne ulaşmak mümkündür. Eğer doğadan uzaklaşıyorsak zaten tanrıdan da uzaklaşıyoruz demektir. Son yüzyılda dilimize giren ve her geçen gün savunucularının arttığı ekoloji akımının kurucusudur aslında Thoreau. Fakat Thoreau’ nun Doğal Yaşamı; kapitalizmin ‘’alternatif yaşam olarak doğa’’ şeklinde bizlere sunduğu organik tarım, organik beslenme değil, tam anlamıyla doğanın kendisiyle birlikte yaşamaktır. Evinin yolu üzerinde ölmüş bir yabani atın kokusundan rahatsız olsa da, O’ nu gömmek yerine doğanın kendi iç dinamiklerine bırakıp diğer canlıların beslenmesine katkıda bulunmaktır ya da kedilerin köpeklerin genetiğini değiştirip sonrada hayvan sevgisinden bahsetmek değil de, dağ kedilerinin evinin önünden geçmelerine izin vermektir. İnsan özü gereği doğduğu anda hürdür. Fakat önce hükümetler sonra da insanların kendi materyalist hırsları onları köle yapar. Oysa gerçek özgürlük insanın kendi ihtiyaçlarını kendisinin karşılamasında yatmaktadır Thoreau’ ya göre. Tüm bu doğa tutkusu Thoreau’ nun bir romantik olduğunu zannetmemize sebep olsa da durum bunun tam tersidir ve Thoreau bir realisttir . Doğa vardır ve gerçektir. Doğa bizim değil, biz onun bir parçasıyızdır. 1817-1862 yılları arasında yaşamış ve Harvard’ dan mezun olmuş Henry David Thoreau bu diplomasını hiç kullanmamıştır. Diplomaların anlamsızlığı hakkında ki görüşünü en iyi açıklayan anısı da mezun olup törenle diplomasını aldığı gündür. Aldığı diplomanın koyun derisi üzerine basıldığını fark eden Thoreau, ” Keşke her koyun, kendi derisine sahip çıksa! ” diyerek hem diplomanın ne kadar gereksiz olduğunu, hem de bireyleri kurtaran ve gelişimini sağlayan gücün yine kendisi olduğunu vurgulamıştır. Sevgili Thoreau sakin ve zorunlu ihtiyaçlarını karşılayarak Walden Gölü’ nde ki bu kulübede yaşarken, Amerika Meksika’ ya savaş açmış ve Thoreau bu savaşın altında yatan sebebin köleliği yayma çabaları olduğunu görünce savaş ekonomisi adı altında vatandaştan toplanan 1.5 dolar tutarındaki vergiyi, vergi sistemine muhalet ederek ödemediği için hapse atılmıştır. Kız kardeşi kendisine haber vermeden vergiyi ödeyince de bir gün sonra serbest bırakılmıştır (kız kardeşi ile ilişkilerinin bundan sonra nasıl geliştiği hakkında bir bilgi bulamadım maalesef). İşte Thoreau, en ünlü yapıtı olan ve Tolstoy, Mahatma Gandhi ve Martin Luther King’ e ilham veren Civil Disobedience ( Sivil İtaatsizlik) adlı makalesini bu olay sonucunda kaleme almıştır. Sivil itaatsizlik makalesi başka yayınevleri tarafından da son yıllarda ülkemizde basıldığı gibi bu kitabın sonunda da mevcuttur. Maalesef Say yayınlarından çıkan Sivil İtaatsizlik kitabını okuyunca Kaknüs yayınlarından çıkan Doğal Yaşam ve Başkaldırı kitabının çevirisinde ki ve basımında ki özensizliği görüyorsunuz. Örneğin; Kaknüs yayınları çevirisi; Amerikan hükümeti kökü yakın zaman öncesine dayanan bir gelenektir, bozulmadan gelecek nesillere ulaştırılmak istense de her saniye ilkelerinden bir şeyler kaybetmektedir. Bu hükümet tek bir adamın gücü ve canlılığından yoksundur; çünkü tek bir adam onu kendi iradesine göre şekillendirebilir…. Say yayınları çevirisi; Yakın geçmişte oluşturulan Amerikan hükümeti, kendisini gelecek kuşaklara olduğu gibi taşımaya çalışan fakat sürekli olarak ilkelerinden bir şeyler yitiren bir gelenek değil midir? Onda bir kişide bulunan güç ve enerji yoktur, çünkü bir kişi bile onu kendi arzularına göre biçimlendirebilir…. Kitapta sık sık karşımıza çıkan yanlış yerde kullanılan noktalama işaretlerini , ya da ‘’memnun’’ yerine memenun, ‘’gibiyim’’ yerine ‘’gibileyim’’ ya da ‘’öteye’’ yerine ‘’öleye’’ yazılması gibi çoğaltabileceğimiz örneklerin olması basımda ki özensizliği ispatlamakta. Oysa Thoreau felsefi yanının ötesinde İngilizceyi ustalıkla kullanan bir yazardır. Örneğin ‘’ Tatlı Ekim rüzgarı havalanıp, yaprakları hışırdatıp göl yüzeyini dalgalandırınca hiçbir kuş duyulmaz ve görülmezdi’’ ya da ‘’ Dalgalar cömertçe kalkıp öfkeyle kıyıya çarparak, bütün su kuşlarının safında yer alırdı, sporcu avcılar kasabaya dükkanlarına dönüp bu işi yarım bırakmak zorunda kalırdı.’’ gibi usta bir yazarın kaleminden çıkmışçasına etkileyici cümleleri var Thoreau’ nun. Bu nedenle diyorum ki; Ahh ahh, böyle özensiz bir çeviriye feda etmeseydi Kaknüs yayınları bu harika kitabı da, daha çok huzur bularak okusaydık o güzelim Walden Gölü' nü doğanın sesini, başkaldırının asaletini ve doğaya sığınmanın yüceliğini Thoreau’ nun anlatımıyla. Kimi yerlerde Türkçe’ den Türkçe’ ye çeviri yapmak zorunda kalsam da ha-ri-ka bir düşün adamını yakından tanıdım. Her şeye rağmen bu kitapla buluşmamızı sağladığı için bile yayın evine teşekkür etmek gerek diye düşünüyorum. İçinde Sivil İtaatsizlik makalesinin de olduğu ve Walden Gölü adlı kitabının editörlüğünü yapan Walter Harding’ in yazdığı önsöz ile birlikte 20 bölümden oluşuyor kitap. ‘’Okumak’’ ’Yalnızlık’’ , ‘’Ziyaretçiler’’, ‘’Yüksek Prensipler’’ gibi bölümlerin oldukça etkileyici olduğunu söyleyebilirim. Bu bölümlerde Thoreau’ yu daha iyi tanıma şansınız oluyor. Ormanda yaşayan hayvanları inceleyip, onlar hakkında notlar almış gönüllü bir zoolog gibi günlerini bu işle ilgilenmeye vermiş ve bu bilgileri oldukça detaylı (eğer sayısal verilerle ve gözlemle çok ta ilgili değilseniz bu bölümlerde ki ampirik verilerin yoğunluğu biraz ağır ilerlemenize neden olabilir) bir şekilde kitabın çeşitli bölümlerinde paylaşmış ve mevsimlere göre gölün ve doğanın değişimlerini oldukça etkileyici bir dille anlatmış. Thoreau’ nun farklı bakış açısına sahip, herhangi bir sınıfa ya da düşünceye dahil olmamasından kaynaklananan ilginç kişiliğini birkaç örnekle açıklamak gerekiyor… • Thoreau bir anarşistir. Ama ütopyaların toplumla değil, bireyin iç dinamiklerini geliştirmesiyle, bencillikten kurtulup az ile yetinmesiyle kurulacağını savunur. • Yazdıklarının bir sosyalistin kaleminden döküldüğünü zannedersiniz ama kendisi liberaldir. ‘’ Bilgelik bizi liberalliğe götürür’’ demektedir. • Münzevi bir hayatı tercih eder ama, kendini insanlardan tamamen soyutlamaz. Zaman zaman köye inip dedikoduları alır ve insanlarla ilişkisini kesmez. • Kapısı ziyaretçilere her zaman açıktır zaman zaman onlarca insanı evinde ağırladığı olur ama bu varolan üç tane sandalyesinin sayısını arttırmasına sebep olmaz. Böylece anlar ki oturacak yer olmamasına rağmen ona gelen ziyaretçiler Thorueau için gelmektedir. • Öğrenciliği boyunca herkes Harvard’ ta siyah ceket giyerken, O yeşil ceket giymekte ısrarcı olmuştur. • Reformisttir ama reformculardan hoşlanmaz ve reform hareketlerine katılmaz. Bu nedenler sebebiyle ne tamamen redddebiliyor, ne de tamamen kabul edebiliyorsunuz yazarı. Thoreau’ nun Walden gölünde yaşadığı yer, yaşadığımız dönemde bir mimarlık harikası! olarak insanların ziyaretine açılmış. Bu mimarlık harikasını bu linkten görebilirsiniz. Ne şahaser ama … arkitera.com/proje/8041/walden-g... Neyse ki gölün kenarında Thoreau’ nun yaşadığı evin ve Thoreau’ nun kendisinin de bir replikası varmış. i.hizliresim.com/oVd7B2.jpg Son sözü Thoreau’ nun kitaptan bir alıntısına bırakmak belki de en vefalı davranış olacak bu düşün adamına karşı. ‘’Bırak gök gürüldesin, çiftçilerin ürününü bozmakla tehdit etse ne olur? Sana getirdiği haber bu değil. Onlar arabalara ve barakalara kaçarken sen bulutların altına sığın! Ticaretle değil eğlenerek yaptığın işlerle geçimini sağla! Toprağın tadını çıkar, ama ona sahip olma! Girişimcilik isteği ve inanç nedeniyle insanlar şu an bulundukları yere gelmiştir, alıp satarlar ve yaşamlarını bir köle gibi geçirirler. Keyifli okumalar
Doğal Yaşam ve Başkaldırı
Okuyacaklarıma Ekle
13
102
50 syf.
·
2 günde
·
Puan vermedi
"İÇİMİZDE İYİ VAR MI? VARSA OTORİTE KARŞISINA GELİNCE TAMAMEN YOK MU OLUYOR?" "Vergi memuru ya da herhangi bir memur, 'Ben ne yapayım?' diye soracak olursa, cevabım şudur: 'Eğer gerçekten bir şey yapmak istiyorsan istifa et.' " Bu alıntıyı okuduktan sonra aklıma Kriminoloji dersinde öğrendiğimiz bir deney aklıma geldi. Kitabı incelemekten ziyade, bu alıntıyı baz alarak, deneyden bahsetmek istiyorum. Yale Üniversitesinde Stanley Milgram adlı bir psikolog ve ekibi, "Milgram deneyi" diye adlandırılan bir deney yapıyorlar. Deneyin amacı "otoriteye itaat"i araştırmak. Deneyde deneklerin davranışlarını gözlemleyerek hangi şartlar altında otoritenin emirlerine uyduklarını ve hangi şartlar altında itaat etmeyi bıraktıklarını araştırıyorlar. Deney 3 kişiden oluşmakta: 1-Denek ( öğretmeni temsil etmektedir.) 2- Aktör ( öğrenciyi temsil etmektedir. Bazı yerlerde mağdur şeklinde de geçebilir.) 3- Araştırmacı (otoriteyi temsil eder ve emirleri veren taraftır. Bazı yerlerde gözlemci olarak geçebilir.) Denek ve aktör seçiminde denek olacak kişiye -sanki rastgele seçiliyormuş gibi- iki kâğıt arasından kura çekmesi istenir. İki kâğıtta da öğretmen rolü yazmaktadır. Yani denek her halükarda öğretmen olacaktır. Deneklere katılımları için saatine 4 dolar verilmektedir. O dönem için bu miktar çok yüksek olmayıp ortalama bir rakamdır. Çok yüksek olmama nedeni ise denekler, parayı almak için deneyi terk etmeme gibi bir psikolojiye girebilirler. Deneğin görevi, kendisine verilen birkaç çift kelimeyi öğrenciye öğretmektir. Denek kelimeyi okur ve bu kelimeyle eşleşebilecek şıkları okur, öğrencinin cevap vermesi istenir. Eğer öğrenci yanlış cevap verirse; deneğin öğrenciye elektrik şoku vermesi gerekmektedir. Her bir hatada verilen elektrik şoku 15 volt artırılır. 1. Hata-> 15 volt 2. Hata-> 30 volt 3. Hata-> 45 volt . . 30. Hata-> 450 volt Eğer 450 volt verecek olursa, kendisinden iki kere daha bu voltu verilmesi isteniyor ve deney bitiriliyor. Denek konumunda olan öğretmen, öğrencinin gerçekten de şok aldığını zannetmektedir ancak deneyde elektrik şoku verilmemiştir. Aktör, rol yaparak acı çekiyormuşçasına inleme sesi verir. Öğrenci, yanında denek de varken şu soruyu soruyor: "Kalıcı bir hasar olur mu?" Cevap: "Acı verici ama kalıcı doku hasarı oluşturmaz." Aktör hata sayısını arttırdıkça verilen volt da artıyor ve bağırmaya başlıyor, artık cevap vermeyeceğini söylüyor, bir yerlere vuruyor, hiç ses vermediği oluyor. Bu durumlarda eğer denek tereddüt ederse, araştırmacı rolünde bulunan gözetmen, kademeli olarak şu 4 şeyi söylüyor: 1- Lütfen devam edin. 2- Deneye devam etmeniz gerekiyor. 3- Devam etmeniz çok önemli, vazgeçilemez. 4- Başka bir seçeneğiniz yok. Deneyi daha kapsamlı ve detaylı incelemek için 18 ayrı deney yapıyorlar aslında. Ben buraya bazılarını örnek olsun diye bırakıyorum: 1. DENEY: Mağdurun hiç sesi gelmiyor. 300 voltta sadece duvara vurmak şeklinde tepki var. 315'te cevap vermeyi kesiyor. Bu deney 40 kişi üzerinde yapılıyor. Bu 40 kişinin 26'sı deneyin sonuna kadar gidiyor. İtaat oranı bu deneye göre %65. 2. DENEY: Bu sefer itirazlarda ses veriliyor ve duvarlardan bu duyuluyor. Böyle olunca oran 26'dan 25 kişiye düşerek %62.5 gibi bir veri tespit ediliyor. 3. DENEY: Şartlar değiştiriliyor. Denek ile öğrenci aynı odadalar, onu bizzat görüyor. 40 kişiden 16'sı deneyin sonuna kadar gidiyor. İtaat %40'a düşüyor. 5. DENEY: Bir bodrum katında bu deney yapılıyor. Daha kasvetli bir ortamda, mağdurun sesi var başka bir odada, en başta soruyor: "Bir kalp problemim var sıkıntı olur mu?" diyor. Yine verilen cevap: "Kalıcı doku hasarı oluşmaz." 150,195,330. voltlarda mağdur sorusunu tekrarlıyor. Bu durumda 40 kişide 26 kişi deneyin sonuna kadar gidiyor. İtaat oranı %65. [ Birinci deneyle oran aynı, dikkat çekici bir durum.] 7. DENEY: Gözlemci odadan çıkıyor ve emirleri telefonla veriyor. Bu durumda 40 kişiden 9'u sonuna kadar gidiyor. İtaat %22.5'a düşüyor. Hatta bazı denekler hile yapmış, verilmesi gereken elektrik voltajından daha az volt vermiş. Deneyi bozsa bile, otoriteye karşı gelmekten daha tercih edileblir bulmuşlar. 8. DENEY: Bu deney sadece kadınlara yapılmış. Kadınlar daha fazla empati kurmaya açıklar ve daha az agresifler denmiş ve sonuç kırk kişiden 26 çıkmış. Değişen hiçbir şey yok. İtaat oranı %65. 9. DENEY: Deneye başlamadan önce deneğe, sonuçlardan üniversite sorumlu değildir, şeklinde bir form imzalatıyorlar. Mağdur burada şart koşuyor "Kalp hastasıyım, bitti dersem biter." diyor. Deneklerden dörtte biri mağdurun bu koşulunu itaatsizlik için mazeret olarak sunuyorlar. Dörtte üçü bu koşuldan bağımsız olarak itaatsizlil ediyor. 40 kişiden 16'sı sonuna kadar gidiyor. İtaat oranı %40. 10. DENEY: Üniversitenin dışına çıkılıyor. Kampüs terk ediliyor. Yale Üniversitesi bir güven veriyordu çünkü. Arka plandaki otoriteyi burda kaldırmaya çalışıyorlar. Diğer faktörlerin hepsi aynı kalıyor. Kırk üzerinden 19'a düşüyor. Demek ki üniversite bir güvenmiş. İtaat oranı %47.5 11. DENEY: Şok seviyesini özgürce belirlemek deneğe bırakılıyor. 5. deneyle koşullar aynı. Katılan 40 kişiden 3'ü minimumu, 28'i ilk rahatsızlık sesine kadar artarak volt veriyor, 38'i ciddi bir protestoya kadar devam ediyor. İki kişi 375 ve 450'lik voltları veriyor. Kırk kişiden biri deneyin sonuna kadar gidiyor. İtaat %2.5 12. DENEY: Öğrenci hem çığlık atıyor hem de her çığlık atmasından sonra devam et diyor. Gözetmen ise 150. voltta "Deneğin kalp hastalığı var o yüzden duralım" diyor. Buradaki çalışma 20 kişi ile yapılmış. Hiç kimse deneyin sonuna kadar gitmemiş, hepsi gözetmeni dinleyip 150. voltta bırakmıştır. Bu da demektir ki; kişinin üzerindeki otorite, kişiden daha fazla söz sahibidir. Peki bu deneyler bize neyi anlatıyor? Bir örnek vermek gerekirse Nazilerde mahkemeler kurulduğunda çoğu kişi savunma olarak "Emir verilmişti, yapmak zorundaydım, ben suçlu değilim ki" demişler. Ancak bu deneyde emri yerine getirmezlerse başlarına hiçbir şey gelmeyecek. Aldıkları ücret ise vazgeçilmez bir ücret de değildir. Peki bu kişiler neden deneydeki otoriteye boyun eğdiler? Şu sonuca varıyoruz: kendini otoriteye beğendirme düşüncesi. Deneylerde en çok göze çarpan şey; deneğin mağdura karşı sorumlu hissetmesi gerekirken, otoriteye karşı sorumlu hissediyor. Otoritenin istediği şekilde davranınca sorumluluğunun olmadığını düşünüyor ve kendisini olaydan soyutlamış oluyor. "Bu davranış aslında benden kaynaklanmıyor, otoriteden kaynaklanıyor." diyerek kendi yaptığı davranışa yabancılaşıyor. Deney sonunda deneklere sorulduğunda "bana bağlı olsa yapmazdım." diyorlar. Aslında tamamen kendilerine bağlı. Ayrıca deneye katılmakla, deneklerde "söz verme psikolojisi" oluşuyor ve sözü yerine getirmeye çalışıyorlar. Bunu "sosyal uygunsuzluk" olarak değerlendiriyorlar. Özellikle 9. Deney benim en çok dikkatimi çeken deney oldu. Öğrencinin kalp hastasını olduğunu bilerek deneyin sonuna kadar giden kişilerin oranı %40. Her ne kadar 40 gibi az kişi arasında yapılmış olsa da, bence büyük bir oran. Bu da "emri yerine getiriyordum, emir kuluydum" diyerek insanların ne kadar da vahşileşebileceğini net bir şekilde gösterebiliyor aslında. O zaman başlarken sorduğumuz soruyu şimdi tekrar soralım: "İçimizde iyi var mı? Varsa otorite karşısına gelince yok mu oluyor?"
Sivil İtaatsizlik
Okuyacaklarıma Ekle
10
71
104 syf.
·
2 günde
·
Puan vermedi
SEVGİLİ THOREAU
Thoreau deyince aklımıza neler gelir? Basitlik. Önce, bunun altını çizelim, hepsinden önemlisi bu: basitlik. Sonra kelimeler yavaş yavaş çoğalır: Walden Gölü, Sivil İtaatsizlik, Gandi, Martin Luther, Tolstoy, Doğa, Yürümek, Yaban, Filozof, Şair, Köle karşıtı, Bir kulübe, Natüralist, Çevreci, Asi, Aşık... Tanıştıkça bu kelimeleri dizeceksiniz Thoreau ipliğine. Benim mesela, onunla tanışmam 'Sivil İtaatsizlik' vesilesiyle gerçekleşti. Başladım dizmeye kelimeleri. Bu kitabı okuduğumu düşünmeyin, henüz okumadım. Onu biraz sonraya sakladım, David'i biraz tanımam gerekiyordu bu öncü fikirlerini dinlemeden önce. Velhasıl başta biraz yürüyelim diyerek 'Yürümek' ile başladım okumaya. Yürüdük, yürüdük... Okundukça güzelleşti ve merak uyandırdı bu yürüyüş. Henry'nin doğaya olan tutkusunu fark ettim önce ve gerçek hayatta yürüdüğümüzü sanarken, aslında farkında olmadan koştuğumuzu gördüm. Hani koşarken etrafınızdaki dünya akan bir su gibi bulanık bir şekilde kayıp gider ya, biz artık yürürken dahi o kadar çok şeyi görmez olmuşuz ki, her gün koşar gibi geçiriyormuşuz günden güne. Bir gün batımını dahi kaçırmamamız, doğanın her gün kendini yenileyişini ilhamla izlememiz gerekiyormuş. Bunları sizin için -muş'lu geçmiş zamanda yazıyorum zira ben Henry ile olan yürüyüşümü bitirdikten sonra koşmadığımın daha çok farkına vardım, Henry ile aynı hızda yürüyorduk, o beni çok iyi anlatmıştı, ben de onu. Gökyüzüne bakmadan bitirdiğiniz bir gün var mı? Benim yok. Her gün doğanın bir yanıyla büyülenmediğim bir gün yok ve öyle görünüyor ki bunu hiçbir zaman normalleştiremeyeceğim. David ile 'Yürümek' çok hoşuma gidince, buna devam etmeliyim diye bir not düştüm kendime, 'Nerede ve Ne İçin Yaşadım' ile tanıştım sonra. Bu biraz doğaçlama oldu. Çantama kitap atmadığım bir günde, harcamam gereken iki saatim dolayısıyla bir kitapçıya girip, raflarda gözlerimi gezindirdiğim sırada aldım onu. Bu arada 'Sivil İtaatsizlik' hepsinden önce kütüphaneme girdi ve halen bekliyor. 3. sırada o var. Yürüyerek keşfettiğim Henry, bu kitabında da 'Basit yaşa, acele etme, gereksiz bilgileri öğrenme, her gününü öncekinden daha yukarıya taşıyacak şekilde ilerle' dedi. Hatta bunu şöyle özetledi: 'Doğduğum günkü kadar bilge olmayışım hep canımı sıkmıştır.' Ve zamanı içinde balık tuttuğu bir nehre benzetti. Peki balık neydi? Günlük gazetelerdeki içerikler mi? Gerçekleştiremediğimiz hedefleri telafi etme çabası? Yemek yemek? Oturmak, kalkmak? Mekanik bir hayatta, her günün bir öncekine benzerliğine hiç şaşmadan ilerlemek? Değil, hiçbiri değil. 'Kendini her gün tamamen yenile ve bunu sonsuza kadar tekrarla.' diyordu. Balık bu 'işe yarar yeni' idi. 'Şaşır, günlerinde kayda değer bir farklılık ara, her gün yeni bir balık tut ve hiçbir gün eve elin boş dönme o nehirden!' diye de ekliyordu. Hatta ve hatta insanların aslında hep uyur vaziyette olduğunu iddia ediyordu. Düşündünüz mü hiç: Her gün onca şey yaptıktan sonra, aslında bu yaptıklarınızın bir rüya gibi işe yaramaz şeyler olduğunu düşündüğünüz oldu mu? İşte David, Nerede ve Nasıl Yaşadım adlı eserinde bu soruları kafanızda uyandırmaya çalışıyor. Ben kendisi ile uyuştuğumdan, kitap yine keyifle okuduğum bir hediye oldu bana. Bu arada kendisi harita mühendisi olduğunu da belli ediyor bu eserinde. Zaman zaman Walden Gölü'nden, derinliğinden, buzundan, suyundan, toprağından bilgiler veriyor. Eserinde gerçek hayatta iki yıl, tek başına, doğada, Walden Gölü kenarında bir kulübede yaşadığı dönemi, o anlar içerisine fikirlerini de ekerek oluşturmuş özetle. 'Kuş sesinin duyulmadığı bir yerde yaşamak, tuzsuz et yemeye benzer. Neyse ki benim evimin böyle bir dezavantajı yok, çünkü onun içinde uyandığım ilk sabah kuşların yakın bir komşusu olduğumu fark etmiştim. Böylece onları bir kafese koyup kulübeme getirmeme gerek kalmamıştı, çünkü zaten kendimi onların yakınına kafeslemiştim.' Ne güzel bir cümleler topluluğu değil mi? Thoreau okuyunca kafamda canlanan tablo; her şeyi bırakıp doğada bir köye yerleşen, orada kendine yeten ve de artmadan yaşayan, az ve öz fakat dolu bir insan... Bir bölümde de insanı doğaya benzetiyor: Yüzdeli ovalar, vadiler; uzanan gövde, parmaklar olan dallar, ağzımız bir mağara… Bu doğa ile insan arasında kurduğu benzerlik de gülümsetti. Kendimi Henry David yerine koyarsam özetle, sizlere son olarak şunu söylemek isterim: 'Bu sabah güneş doğmadan uyanın, günün en güzel saatini kaçırmadan merhaba deyin güne ve bırakın, size yeni bir zaman bahşetsin tüm inatçılığı ile. Siz de inatçı olun, her gün, yeniden, yenilenin! Kuş seslerini dinleyip, doğayı seyredebileceğiniz, rüzgarı hissedebileceğiniz bir yerdeyseniz bu çok daha güzel. Onlara yokmuş gibi davranmayın: Bu her günün mucizesidir. Doğanın dengesi, mükemmel bağlılığı size ilham versin. Sakın ha acele etmeyin, yoksa zaman yine su gibi akmaya başlayacak. Siz yine görmemeye, duymamaya... Bırakın hafızanızda sadece yer kaplayan o gereksiz bilgileri. Kendinizi sadeliğe bırakın. Uyanın... Ama 'gerçekten' uyanın.'
Nerede ve Ne için Yaşadım
Okuyacaklarıma Ekle
2
18