Hüsen Portakal

Hüsen Portakal

YazarÇevirmen
8.1/10
152 Kişi
·
153
Okunma
·
2
Beğeni
·
316
Gösterim
Adı:
Hüsen Portakal
Unvan:
Türk Yazar
“ Siz hükümete nasıl karşı geliyorsunuz ? Hükümete karşı gelmek, gavurluktur!”

“Gavurluk” sözü, elbette dinsel tabu ile ilgili bir suçlamadır. Demokrasi öncesi toplumlarda, yerleşik düzene ve değerlere karşı çıkma, yine o topluma özgü tabu niteliğindeki değerlerle boğmaya çalışılır. Tanzimat’tan günümüze değin süren yeni-eski çatışmasında, toplumun tabu saydığı eski değerleri, yine eski değerlere bağlı bir kesim, kutsallık adına birer tabu gibi korumaya çalışmıştır.
“ Hür sözünden ‘ Hürriyet’i türeten Namık Kemal, Teşkilat-I Esasiye kanunu hazırlanırken, Abdülhamit’i anayasanın üstünde tanıyanlar arasındaydı. Daha sonra Sultanla çatışmış, onun devrilmesine çalışmış, ama sultanlığın kaldırılması aklının ucundan bile geçmemiştir. ”
“ Yine Freud’e göre uzaydaki ruhsal varlıklar, şeytanlar, duygusal eğilimlerin dışa yansımasından başka bir şey değildir.”
“ Dengeli bir toplumda, bu Üstben yapısı bozulmadan, değişime uğramadan kalır. Eğer toplum bir değişim sürecine girmişse, birey yeni değerlere göre kendi Üstbenini değiştirebilir; örneğin eski kültürel değerler yerine yenilerini koyabilir. Ya da günümüz Türkiye’sinin ticaret ahlakında görüldüğü gibi, bir kişilik çözülmesine uğrar; ticaretle hırsızlığın ya da dolandırıcılığın sınırları ortadan kalkar.”
218 syf.
·5 günde·8/10
Hanımefendiler, beyefendiler... Bu inceleme konusu, ateşler içinde yanası, kazığa oturtulasi, giyotin giyotin gezdirildi bir yazar, bir filozof, bir düşünce adamı. Ve onun en bilinen eseri... François Marie Arouet, ya da bilinen adıyla Voltaire . Öncelikle size bu değerli filozofu ve düşün adamını biraz tanıtmak istiyorum, böylece yukarıdaki övücü sözlerimin ne demek olduğunu anlayabiliriz.

Voltaire, 17.yy'in sonlarına doğru Paris'te doğmuş. Fransız yazar cılız, zayıf bir bebeklik geçirmiş, çok yaşamaz demişler ama seksendört yıl dolu dolu bir ömür geçirmiş. Papaz okulunu bitirmesine rağmen din adamı olarak değil kültür adamı olarak çıkmış okuldan. Ama ondan istenilen şey dinsel inanca da bağlı kalması. Çevresi tutucu, ama çevresine hoş görünmeye çalışmıyor, kendi doğruları da ilerliyor. Zamanın Avrupa'sinin Rönesans ve reform hareketleri ile sarsılmış, aydınlanma fikirlerinin değer bulmaya başladığı bir dönem olsa da hala kilise baskısı altında olduğunu belirtmek isterim. Voltaire gibi fikir insanlarınin da düşmanlarinin çok olduğunu belirtmek de fayda var.

Voltaire'in düşünce yapısı hakkında söyleyeceklerimiz var. Dinsel anlamda kendi çizgisinde ilerlediğini söylemiştik. Tanri'ya evet, ama kiliseye, din adamlarına hayır. Kilisenin ve din adamlarıninin insanların üzerinde büyük bir baskı oluşturduğunu, onlara yaşam alanı birakmadigini, kilisenin yaşamdan çekilmesi gerektiğini savunmuştur. Verdiği eserlerde de bu fikirleri açik açık şöyle cesaretini göstermiştir. Hatta zaman zaman kiliseyle ve papazlarla dalga geçer, alaya alır. Bu alay, dönemin Avrupa'sinda hoş karşılanan bir tutum değildir. Bu yüzden hapis yatar, sürgün edilir, en sonunda da Paris'ten kovulur.

Rönesans'ta başlayan aydınlanma hareketi, karşısında kilisenin sopası engizisyon mahkemelerini buldu. Bu mahkemeler kafasına göre halkı yargıladı, aştı, yaktı, sürgün etti. Örneğin Bruno, günah işlediği için yakıldı. Galileo, dinsel inançla çatıştığı için ölüm cezasına çarptırıldı. O dönemde yuzbinlerce insan, dinsel inanca ters düştüğü için yakılmıştır. Voltaire ve diğer aydınlanma filozofları yargı yetkisinin kilisenin elinden alınmasını isterler. Onlara göre adalet dinden bağımsız olmalıdır. İnsanlar günah işlediği için ölüm cezasına çarptırılmamalidir. Yargı devlete bırakılmalıdır. Mahkemeler bağımsız olmalıdır. Gerçi burası biraz çelişki barındırıyor, çünkü zamanın Avrupa'sinda devletler kiliseyle ortak çalışıyordu zaten. Kilisenin sözünden cikmak sozkonusu değildi birçok krallık için.
Kilise işi öyle abarttı ki , doğal afetlerin sorumlusunu insanların inançlarından sapmaları olarak değerlendirdi. 1755 Lizbon depreminde sorumlu dine daha doğrusu kiliseye karşı çıkan insanlardı. Tanri'da onları yeryüzüne bir felaket göndererek cezalandirmisti. Bizde hala boyledir bu arada.

Kısaca toparlarsak, voltaire, kiliseye ve din adamlarına karşıydı. Mutlakiyetci bir feodal sisteme karşı, hukuk çare olabilir ancak. Hukukuda laik sistem desteklemelidir. Bu fikirler voltaire'in tanrici yani deist bir inanca sahip olduğunu gösteriyor. Bugün Avrupa'da kilise son derece uysal bir konumdadır. Halk, cenazeler ve bayramlar dışında kiliseye pek gitmezler. Kilisenin etkinliği minimumdur, simgeseldir. Böyle bir durumda görüşü farklı olabilirdi tabii.

Candide voltaire'in en bilinen eseri. Savunduğu fikirleri bu eserde bol bol görebiliyoruz. Başına türlü belalar gelen, bir insanın yaşayabileceği ne kadar felaket varsa yaşayan candide buna rağmen daha iyi bir dünya için dolanır durur. İyimserliğini korumaya çalışır her şeye rağmen. Sonunda yolu Tekirdağ'a kadar düşer. İnzivaya cekilir. Güzel bir hikayeydi. Akiciydi.

İyi okumalar...
356 syf.
·Beğendi·10/10
"Düşüncelerimizin en iyi aynası yaşamlarımızın akışıdır."

Kendi düşüncemizi başkalarının düşüncesiyle zenginleştirmeyi bilmekten yana olan ve bunun yollarını gösteren yazarın kendisiyle olan diyaloglarında çoğunlukla duygu ve düşüncelerimin tam karşılığını buldum. Bazı zamanlar ise çatıştı düşüncelerim kendisiyle ama tüm bunları yaşarken aynı zamanda kendimi keyifli bir sohbetin ortasında hissettim. Yazarın istediği de tam olarak bu zaten, düşüncenin çemberleri kolay kolay kırılmıyor diğer türlü.

Onun, "Dünya ile akrabalığımı kendi milletimle akrabalığımdan üstün tutuyorum." düşüncesi, kendi benliğiyle yola çıkıp kendine varmaya çalışırken aynı zamanda her insana dokunabilmesinin açıklaması sanki. "Kitabımı az insanlar ve az yıllar için yazıyorum" diyor Montaigne, bulunduğu dönemdeki diliyle sadece elli yıl dokunabileceğini düşünüyor tespitlerinin insanlara. Ama yine de ekliyor; "Bakmasını bilen bu anılarımda her şeyi söylediğimi, gösterdiğimi görür." Gözleriyle gördüklerini aktarırken bir çok filozofun düşünceleriyle de süslüyor eserini, bazen de onların sözlerinden yola çıkıyor. "Kendini tanı" ve "Doğanın istediği gibi düşün ve yaşa; hiçbir kitabın, hiçbir doğanın kölesi olma." dersi Montaigne'den alabileceğim en güzel derslerden sadece ikisi. Kitapta işaret konulacak, üzerinde düşünülecek o kadar güzel tespitler var ki yılların üzerinde biriktirdiği tüm deneyim raporlarını önümüze sunmuş gibi gerçekçi yazdıkları...İnsan yaşamının derinliklerinde genel başlıklar halinde geziniyor olması okuma tadını arttırıyorken buna yazarın akıcı ve gündelik hayatta kullanılan sade dili eklendiğinde ortaya çıkan samimi eserin hiç bitmemesini istiyorsunuz.

Başta bu eserden başka kitabı olmadığını öğrendiğimde şaşırmıştım ama kitap bittikten sonra şaşkınlığım yerini anlayışla çelişen insani bir doyumsuzlukla "keşke"ye bıraktı. Keşke daha fazla serüvenlerine tanık olma şansımız olabilseydi.

"En iyisi gençlerde öğrenme hevesini ve sevgisini uyandırmaktır, yoksa kitap yüklü birer eşek yaparız onları. Kırbaç zoruyla bilim dolu bir çanda taşıtıyorlar onlara; oysa bilimi evimizde saklamak yetmez, evlenmek gerek onunla." sözüyle yaşıyor olsa kendisini Milli Eğitim Bakanı yapmak isteyeceğimiz bu adamın eserine geç kaldığım için üzüldüm açıkçası. Ama her kitabın bir zamanı vardır düşüncesi beni bu üzüntüden çekip çıkardı, daha fazla geç kalmamış olduğum için yerini sevince bıraktı. Geriye sadece onun öğretilerini öğütüp benimsemek kaldı...

Başucu kitaplarım arasında yerini alan, herkes için yaşam rehberi olabilecek düşünce ve bilgilerin bir araya geldiği, gözüm kapalı tavsiye edebileceğim, dolu dolu bir eserle karşı karşıyasınız.

Keyifli okumalar.
151 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
William Reich, 'dinle küçük adam' ile bir şey anlatıyor. Toplumun her kademesinde bulunan, ister yöneten ister yönetilen olsun, varlığıyla bir ortamda bulunan bizlere sesleniyor, yani bu kitabın muhatabı BİZİZ.

Sitede çok okunan (Ki bence daha da fazla okunması gerekiyor. Farklı çevirileri olan bir kitap. Peki bu çevrilerin hangisi daha iyi onu da elinde farklı çevirileri olan biri cevaplayabilirse iyi olur) ve üzerine çok inceleme yazısı olan bir kitap.

William Reich da boş biri değil. Freud'un, 'psikanaliz alanında en iyi kafa' (s.9) dediği bir kişidir. Bu hacmi küçük ama içeriği çok güçlü olan deneme kitabını da 1945 - 47 yılları arası Amerika'da yazıyor.

Kitabın giriş kısmında Reich, hitap ettiği kişileri belirterek bir kıvılcım oluşturulur. Okuyanın 'nasıl yani' niye 'ben' diye sormasını sağlayıp, 'niçin' olduğunu da cümleleri evirip çevirmeden doğrudan söyler. Eğer haksızlığa, hukuksuzluğa, baskı düzenine, yandaşlığa ve zalimlere karşı duramayan kişiler varsa Reich bunları 'küçük adam' olarak nitelendirip, bunu da açıklayıcı bilgilerle destekler.

Kitabın yazılması üzerinden çok uzun yıllar geçse de tazeliğini ve güncelliğini koruyor. Yaptığı tespitlerinin de büyük çoğunluğu hala geçerliliğini sürdürmektedir. Çünkü 'küçük adamlar' çoğunlukta.

Kitabı okumayanlar, William Reich hakkında kısa da olsa bilgi sahibi olursa, bazı olayları daha da iyi anlayabilir. Çevirmen de 1976 yılında yazdığı önsözde, Reich'in Freud ile ilişkisi, kitapları ve yaşamı hakkında kısa bilgi veriyor. Ama bu kısa tanıtım yerine Reich hakkında ayrıntılı araştırma ve kitaplarını okumakta fayda olacağını düşünüyorum.

Bu kitap 'bilimsel' değil tamamen 'deneme' olarak yazılmıştır. Okuyup yorumlamak bizlere kalıyor. Reich sadece gördüklerini ve duygularını kendince yazıya dökmüş.

Okudukça 'gerçekler' bir tokat gibi insanın suratına çarpıyor. Küçük adamı anlatırken, kendi küçük adamlığından bahsederek bu benzetmeleri kuruyor. Şimdi yani 2020 dünyasında bile küçük adam psikolojisi maalesef her yerde etkisini sürdürüyor. O ruh hali etkili olduğu için savaşlar, kıtlık, yoksulluk, susuzluk, soygunlar sürüyor. Küçük adamlar tarafından, büyük adam diye göklere çıkartılanlar yüzünden dünya bu hale gelmedi mi? Reich da bunu kendi yaşadığı dönemden örneklerle açıklıyor.

Reich, küçük adam olarak bizlerden biriyken, kendini nasıl aştığını da anlatıyor. O doğrultuda önce insan kendini bilinçlendirmeli ondan sonra da toplumun bilinçlenmesini sağlamalıdır şeklinde düşüncelerini belirtiyor. Bir psikiyatr olarak karşımıza geçmiş bize, bizi anlatıyor. Bunu da 'hastalık bilimine' atıfta bulunmadan insanın duygularına, ihtiyaçlarına, yasaklarına, tutkularına, isteklerine yönelerek yapıyor. 2. Dünya Savaşı öncesi yaşananlar ve savaş zamanı gelişen olaylar neticesinde, insanlar nasıl olur da insanlıktan çıkıp, birilerin ülküsü için onlar gibi düşünmeyeni aşağılamasını, öldürmesini, ihbar etmesini ve dışlamasını da anlatıyor.

20.yüzyılın ilk yarısında yaşayıp savaşları, açlığı, zenginliği, pespayeliği gören Reich, bu sorunların altında yatan etkenin birilerinin çok kazanması, zengin olması olmadığını, bunun ancak toplumun büyük çoğunluğu olarak tanımladığı bizler yüzünden yani 'küçük adamlardan' kaynaklı olduğunu anlatıyor. Küçük adamlar bazı durumlara karşı çıkmış olsaydı bu tür şeylerin olmayacağını ama küçük adamların içinde yer alan zengin olma, makam sahibi olma dürtüsüyle bunun gerçekleştiğini belirtir.

Dikkatimi çeken bir şey oldu. Özellikle kanser hastalığı ve bunun üzerine yapılan çalışmaların engellenmesinden bahsediyor. Bunu da okuyucu daha derin araştırmasında yarar var diye düşünüyorum.

Kitabı tercüme eden Hüsen Portakal da kitabın yayımlanma süreci hakkında bilgi veriyor. Ayrıca kitap içinde yer alan o güzel çizimlerin de kimin elinden çıktığı da yazıyor. Okuduğum baskı için tercüme eden kişinin bilgilendirmesi dışında yazarın 'Faşizm Kitle Psikolojisi' için hazırladığı küçük sözlükten alıntı da yer alıyor.

Okuduğum baskı, İstanbul, Temmuz 1994, Star Yaprak yayınlarına ait ve tercüme eden de Hüsen Portakal. Mutlaka okunması gereken bir kitap.

Bu kitabı 17 - 18 Aralık 2019 tarihleri arasında okuyup inceleme yazısı ise 18 Şubat 2020 tarihinde 1000Kitap sitesine eklenmiştir.
218 syf.
·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
Aydınlanma çağından eserleri ve özellikle özdeyişleriyle günümüze kadar yaşayan ünlü Fransız düşünürü Voltaire'in önde gelen eseri.
Özlü sözlerinde hissedilen hicivperest kişiliğini, üslubunu bu masalda da net olarak görüyoruz.
Masaldaki olaylar ve kahramanın yaşadıkları bana Binbir Gece Masalları ile Keloğlan Masallarını (Tahir Alangu'nun derlediği) çağrıştırmıştı. Kitabın sonundaki bölümde Voltaire'in Binbir Gece Masalları'nı tekrar okumuş olmasına değinilince düşünürümüzün meşhur Orta Doğu masallarından etkilendiği savım güçlendi.

Kitabın başında Candide'in yaşadığı şatodan kovulması, bolca din ve din adamı eleştirisini yaptığı bu eserde yazarın Candide ile Adem'e bir gönderme yaptığı izlenimi uyandırıyor. Ki elma hadisesi kimi yorumlara göre tam da bu kitapta işlenen kabahati simgeler.

Spoiler
Kitap boyunca karakterlerin ölüp dirilmesi(?) ya da öldüğü zannı ve mucizevi kurtuluşlarla geri dönüşünde Voltaire'in tam olarak neye değinmek istediğini anlamadım. Ölümden sonraki hayat ile ilgili bir dokundurma, dirilme ile alay olabilir.

Kitapta bahsi geçen ünlü dervişin Mevlana olup olmadığı mevzusu da bir diğer okuyucu tartışma konusu.

Kitap kulüplerinde okunup masaya yatırılması, üzerine tartışılması gereken bir eser olduğu düşüncesindeyim. Filozofun bu masalından yola çıkılıp derin felsefi muhabbetler yapılabilir. Çünkü insanlığın belki de en merak ettiği soruyu yönelterek kitabı bitiriyor...
160 syf.
Rönesans tanımı gereği Antik Yunan Felsefesinin ve kültürünün yeniden doğuşudur. Bir başka tanımı ise Antik Yunan ve Latin kültürünün kaynak olarak alınmasıdır. Bu kaynak alınma Rönesans’ın bir bölümü olan doğaya dönüş ile ilgilidir. Çünkü Rönesans yalnızca sanat ve kültür hareketi değil, ilk dine aykırı görüşlerin çoğu, bilimsel çalışmalar, ekonomik bağımsızlıklar ve ticari hareketler bu dönemde başlamıştır. Orta çağda bilim ve felsefenin gerilemesi Hegel’in tabiriyle “felsefenin bin yıllık uykusu “ sosyo kültürel anlamda insanları derin bir mutsuzluğa itmiştir. Yüzyıllar boyu devam eden bu öte dünyacılık, dünyanın bir hapishane ve ceza çekilecek yer olduğu görüşü felsefe ve bilimi gerilemiştir. Aristoteles’in isa’nın öncülü olarak görülmesi ve Platon’un görünüşler alemi ve idealar dünyası orta çağda cennet ve cehennem fikirlerine yol açmıştır. Çarpıtılan bu felsefi düşünceler 15. Ve 16. Yüzyılda zayıflayan kilise hiyerarşisi ile terk edilmeye başlanmıştır. Özellikle İtalya ve onun floransa şehrinde bir aydınlanmayla karşılıyoruz. Bu aydınlanmanın nedenlerinden biri İtalya da yükselen orta sınıfın bilime, sanata ve felsefeye duyduğu ilgidir. Floransa’nın hakimi olan Medici ailesi diğer liman kentleriyle yaptığı ticaretle gelişen Floransa da bulunan zanaat toplumu feodal toplumdan daha bir girişimci tutum sergiler. Bu ticari sermayenin gelişmesiyle Medici ailesi ilk bankayı kuruyor bu sayede yüklesen burjuvazinin ilk temelleri atılmış oluyordu. Feodal toplumda olan kendi içine kapalı yapı Floransa da ortadan kalkıyor, bireysel ekonomi canlanıyordu. Bu ekonomik bağımsızlıklarla gelişen, canlanan, merak duyan insan bilinci Antik yunanda ki gibi kendi doğasına ve yaşadığı dünyaya ilgi duymaya başlıyordu. Bu dönemde insanlar alet yapan insan (homo faber) sıfatına tam anlamıyla layık olmuştur. İnsanlar artık ölümü bekleyip cennete ulaşmak için papazlara medet ummak yerine kendi ereklerine uygun üretimlerde bulunmuşlardır. Bu gelişmelerin yanı sıra Rönesans aynı zamanda monarşilerden ve din adamlarından bağımsız ilk sivil toplum hareketlerinin başlangıcıydı. Bu çağla birlikte insan aklında yeni bir toplum, yeni bir devlet düşünceleri ortaya çıkmıştır. Floransa’da doğan machiavelli hümanizm ve modern siyasetin kurucularındandır. Onun ulus devlet düşünceleri 400, 500 yıl insanlara etki etmiştir. Onun bu düşüncelerine para ekonomisinin takas ekonomisinin yerini alma süreci baya etkili olmuştur. Bu bağlamda feodal yapı ve kapalı lonca ekonomisi cazip olmaktan çıkmıştır. Öte yandan Rönesans kadim pagan kültürüne geri dönüştür. Rönesans filozoflarının kendine Yunanı kaynak almasının sebebi orta çağın karanlık, puslu ortamından çıkmak, onun dinsel dogmalarını, kurumlarını ve inançlarını terk etmekti. Bu dönemde ki insan kendi kaderini kendi çizen, inisiyatif alan, dünyevi yeterlilikte başarıya ulaşmaya çalışan insanın dönemiydi.
200 syf.
·3/10
Çok kötü çeviri, çok kötü editörlük. Böylesine kopuk bir metin okumamıştım uzun zamandır. O kadar çok yazım hatası, anlatım bozukluğu var ki neredeyse hiçbir özen gösterilmemiş basılırken. Kesinlikle sorumsuz bir yayıncılık örneği. Keşke basanlar okumayı da deneselermiş.
96 syf.
·10 günde
Jean Piaget, çocuk zihniyetinin yetişki­nin zihniyetiyle hiçbir ilişkisi olmadığını öne sürmüştür. Çocuğun mantığı kendine özgü olduğu gibi, ona göre, düşüncesi de benmerkezlidir. O kendisi için gelişir, kendi tarzında eğlenir; aklın kavramsal bilgileriyle ilgisi yoktur, çelişki bilmez. Çocuk ancak başkalarının düşüncesiyle temasa geçtiği zaman mantıklı olmaya başlar.




Piaget, 5 ila 6 yaşındaki doğal dünyalarındaki çocuklar hakkında görüşmeler ve gözlemler yaparak 6. yılda ahlaki düşünmenin nasıl geliştiğini anlama çalışmalarına başlamıştır. Bununla birlikte, ahlaki gelişim teorisi aynı prensiplerin çoğunu ifade etmektedir. Ve entelektüel büyüme için sağladığı bilişsel gelişim süreçleridir. Aslında, ahlaki gelişimin Piaget ve Kohlberg açısından incelenmesi, ahlaki bilişin belirli bir konusuyla ilgili olarak çocukların entelektüel gelişimlerini incelemek için bir yöntemdir.
 Piaget Teorisi olarak bilinen teorisi, herkesin değişmez bazı düzeylerden geçtiğini ve bunların birbirinden ölçülebilir olarak ayrıldığını ortaya koymuştur. Bunların yanında, bilimsel gelişimi açıklamaya yönelik çok farklı ve kapsamlı bir bakış açısı ortaya koymuştur.

Kitap güzel ancak ben bu tarz kitaplarda biraz daha ne yapılması hakkında yönlendiren fikirleri seviyorum...

İyi okumalar:)..
160 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
İnsanoğlu yalandan korkmadı doğrulardan korktuğu kadar ve cezalandırılmadı yalancılar doğruyu haykıranlar kadar acımasızca!

Yasak!!!
Doğruları aktarmak yasak
ve kral çıplak diyebilmek...
Yasak!!!
Muktedirlerin işine gelmeyen herşey yasak.
Onların değirmenine uğramıyorsa su da yasak, ruzgar da!
Seç beğen...
Cezalardan ceza...
Ve hatta ölümlerden ölüm...

Ateş için bir kıvılcım gerek. Aydınlanmanın ateşini cesurlar yakar.
Bruno ilk çağdan aktarılan dünya, yaradılışı ve sistemine ait yanlışları gören reddeden aydınlanmanın kıvılcımını ateşe döndürmüştür. Aydınlanmayı sağlamanın bedelini küle dönüşerek öderken, gerçekte yok olan, bedeniyle birlikte eskilerin ve en büyük mafya kilisenin inanışlarıdır.
Kopernik'ten aldığı kıvılcımı meşaleye dönüştürmüştür.

Giordano Bruno bugün kanıtlanmış bilimsel gerçekleri, 16.yüzyılda savunabilme cesaret ve kararlılığını gösterebilmiş bir papaz, bilimadamı filozof...
Onuncu köyü bile bulmasına müsade edilmeyen, kovulması mümkün olmadan, kitaplarıyla birlikte cayır cayır yakılan...
Karanlığınızda boğulun...
Gerçekleri belki erteleyebilirsin, fakat saklayamazsın...
302 syf.
·17 günde·Beğendi·Puan vermedi
Her cümlesi bir güzellik barındıran, hem cümlesinden bir özlü söz çıkarılabilen, her pasajdan sizi çok farklı yerlere götürebilen bir kitap. Sebahattin Eyüboğlu'nun Türkçesiyle Cem Yayınevinden çıkmış '99 basımı okuma fırsatı geçti elime. Bir çok baskı hatasına rağmen beni kitaptan uzaklaştıramadı. Bitmesini istemeyerek sindire sindire anlam yükleyerek okumaya çalıştım. Herkesin okuması dileğiyle..
1568 syf.
·6 günde
Hayatı karşınıza koyan çok kaliteli kitaplardan biridir. İnsan varlığını öyle bir şekilde anlatıyor ki, insan insan olduğunun farkındalığını yaşıyor ve idrak ediyor.

Yazarın biyografisi

Adı:
Hüsen Portakal
Unvan:
Türk Yazar

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 153 okur okudu.
  • 5 okur okuyor.
  • 285 okur okuyacak.
  • 12 okur yarım bıraktı.