Hüseyin Can Erkin

Hüseyin Can Erkin

Çevirmen
8.3/10
2.291 Kişi
·
5.775
Okunma
·
3
Beğeni
·
159
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
1546 syf.
·49 günde·Beğendi·10/10
İnanamıyorum, bitti.
Çok üzgünüm şuan. Sanki bir dostum çook uzaklara gitmiş gibi hissediyorum. Çok uzun zamandan beri ilk defa, tam anlamıyla içimden gelerek 10/10 puan verdiğim bir kitapla karşı karşıyayım.Peşin peşin söylemem gerek, sakın ama sakın kitabın hacimli olması sizi etkilemesin. Nasıl böyle bir hazineden mahrum kalırsınız?
Son derece akıcı, konusu muhteşem sürükleyici, insana nerede olduğunu unutturan bir kitap. Umarım 2Q17 yılına geçiş falan yapmış olmadım, akşam benim için bakar mısınız gökteki ay hala tek mi? :)

Kitabın konusu çok muhteşem, büyük bir zeka örneği Sayın Murakami. Arkadaşım size ne yediriyorlar, ne içiriyorlar? Bu nasıl kafa, bu nasıl kurgu? Nerede olduğumun bilincinde değilim hala, inanın. Kitap üç kişi etrafında dönüyor, Aomame, Tengo ve Fukaeri. Kitap Aomame'nin bir kanal yoluyla başka bir dünyaya geçmesiyle başlıyor, sonrasında ammann Allah'ım olaylar, olaylar. :)

Kitabımızın içerisinde konunun bütününü oluşturan bir kitap var ismi Pupa Hava, Paşiva ve Reşiva olarak da iki kişi, iki varlık mevcut. Ben olaya biraz farklı bir gözle bakmış bulundum. Paşiva, "algılayan" yani ses'i, ilahi mesajı algılayan, duyandı. Reşiva ise o sese uyan varlık. Ve Pupa Hava sanki ilahi bir kitaptı. Yani sanki bir Tanrı-Peygamber-Kutsal Kitap motifi işlenmişti.

Kitabımızın ana konusu ise bana göre "inanç." Eğer inanırsan bütün olmazlar gerçek olabilir, bu senin içindeki inancın gücüyle doğru orantılı olarak gelişen bir durum. Kitaptan cımbızla tutup çektiğim ve özümsediğim ders "asla vazgeçmemek" oldu. Seneler geçse bile...

Kitap gerçekten çok fazla fantastik öge içeriyordu, Murakami, bizim fantastik dünya ile yaşadığımız dünya arasındaki perdemizi aralayıp, bize hangisinin gerçek hangisinin kurgu olduğunu anlayamayacağımız bir dünyanın kapılarını aralıyor.
Gerçekten muazzamdı. Ne söylesem kitap hakkında bilgi vermek gibi olacak, sadece bu kitabı okumadan ölmemelisiniz demekle yetinmek istiyorum. Okuduğum kitaplar arasında, "en iyi kitaplarımdan bir kaçı" kategorisine kendiliğinden sıvışıverdi. Rüyalarıma giren, elime aldığımda büyük bir heyecan ve hazla okuduğum, hem sonunu merak edip, hem de bitmesini istemediğim yegane kitaplardan biri olarak belleğimde yerini aldı 1Q84. Kesinlikle ve kesinlikle tavsiye ediyorum, tavsiyeme muhakkak kulak asın olur mu?

Ben şimdi Kediler Şehri'nden ayrılıyorum, çıkış kapanmadan hemen önce...
1256 syf.
·30 günde·Beğendi·10/10
Bazı kitaplar vardır okuyup bitirdikten sonra o kitabı çok beğenirsiniz ama o kitaplar da sizi etkisi altına o kadar kuvvetli alır ki sizin başka bir kitabı beğenmenizi adeta engeller, her yeni bir kitabın konusuna bakınca, sayfalarını açıp kokusunu içinize çekince ve kitaba başladığınızda size sürekli kendini hatırlatır ve bunlarla beraber de okuduğunuz kitabı bitirince daha çok aklınıza girer ve “hadi kabul et, benim kadar güzel değildi” der, işte bu dediklerime örnek verebileceğim ve okura doyumsuz bir kitap 1Q84. Eminim ki bundan sonra okuyacağım ve okuduğum tüm kitaplarda 1Q84 kendisini bana hatırlatacak ve bana verdiği zevki, tarifinin yapılmasının zor olduğu o güzel duyguları hissettirecek.

1Q84 bana göre kesinlikle son yüzyılın kitapları arasında yer edinmesi gereken bir kitap diyebilirim ve son yılların tartışmasız en büyük edebiyat olayı 1Q84’tür ve bana göre tartışmasız bir şekilde Murakami de yaşadığımız yüzyılın en büyük yazarlarından biridir, özellikle de son 2 senedir Nobel’i kazanmasını bekliyorum ve bir türlü beklentim gerçeğe de dönüşemedi. Bu yıl kazanır mı ya da bu yıl içinde bir acil çıkıştan çıkıp başka bir yılda, başka bir diyarda Murakami kazanabilir mi daha çok merak ediyorum.

Kitap kimine göre 1Q84 yılında geçiyor kimine göre Kediler Şehri’nde geçiyor ama aslında o kimileri Kediler Şehri’nin 1Q84 yılına ait bir şehir olduğunu bilmiyor, kitap anlaşılacağı üzere ismini Kara Dörtleme’nin bana göre en güzel kitabı dediğim George Orwell’ın 1984 isimli kitabından alıyor, alıyor almasına ama 1984’e de sadece ilk başlarda kısa kısa göndermeler yapıyor yani birçok arkadaşın tahmin yürüttüğü üzere aralarında sağlam bir bağ yok. Roman içinde 1256 sayfa boyunca bir romanda olması gereken ve bulmak isteyeceğiniz her şeyi bulabiliyorsunuz, romantizm, aksiyon (abartılı bir aksiyon değil), din ve mezhepçilik, gizem, bilim kurgu, cinsellik ve fantastik öğeler. Fantastik öğeler ama nasıl desem böyle büyü, süper güçleri olan insanlar tarzında bir fantastik öğeler değil, masal ve gerçeğin harmanlanıp önümüze sunulması gibi, bir taraftan diyorsunuz ki bu gerçek olamaz, roman olsa bile bu nasıl bir saçmalıktır demek istiyorsunuz ama bir yandan da bu öğeleri aslında tartışmasız olarak kabul ediyorsunuz; çünkü dediğim gibi masalsı öğeler ve gerçekler o kadar güzel harmanlanıp aslında sırıtmadan önümüze konuyor ki bize sadece okumak düşüyor ve yazılanlara inanmak kalıyor ama dediğim gibi de bunları sorgulamamızı aslında Murakami de istiyor. Kitap genel olarak 2 karakter üzerinden gidiyor, kitap başlarında bazı şeyleri genel olarak yüzeysel bir şekilde tahmin yürütebilirken esas konuları hiçbir şekilde Murakami tahmin etmemizi istemiyor, bize birçok soru işareti verirken birçok da cevaplar veriyor, kitabın çoğu yeri aslında gündelik olaylarla dolu ama ne okurken “e hani konu nerede” diyorsunuz ne de bu bölümleri okuma kısmında en ufak bir sıkıntınız oluyor, hem yazım hem de başarılı çeviri sayesinde kitabın her bir kısmı çok güzel gerçekten, he bu arada kitabın en başında taksi şoförümüzün dediği gibi “her şey göründüğü gibi değildir” demek istiyorum, onun için belki de bu gündelik olaylar diye okuduğumuz sayfaların arasında, arkasında gizlenmiş çok önemli unsurlar da olabilir.

Bazı bölümlerde bir tahsildar görevlisi görevini yerine getirmek, tahsilatını yapabilmek için geldiği dairenin kapısını ısrarla yumruklayarak çalarken ve o esnada cümleler kurarken, içeride saklandığını ve kapıyı açmayı düşünmeyen kimseye baskı kurmak istiyor ve o kişiyi psikolojik olarak germeye çalışıyor ve işte burada Murakami’nin yazarlığının büyüklüğü tekrardan ortaya çıkıyor, bu kadar basit bir sahnede bu kadar basit bir olayda okuru bu derece gerebilmek, psikolojisini bu derece yerinden oynatabilmek gerçekten de kolay olmasa gerek. O kapıdaki tahsildarın kurduğu cümleler, kapıyı yumruklaması filan o kadar başarılı bir şekilde anlatılmış ki sadece bu kısımlar için bile okunabilir; ama bu bölümlerde Murakami’nin başarısı kadar çevirmen Hüseyin Can Erkin’in de başarısını kenara atmamak lazım yani genel olarak Erkin o kadar güzel bir çeviri yapmış ki kitabın başarısını hak ettiği ölçüde tutmuş, düşünsenize kitabın çevirmeni bir profesör.

Murakami’nin diğer kitabında da olduğu gibi bu kitapta da karakterlerin bir yalnızlığı mevcut ve bu yalnızlıkları ile beraber yaşadıkları aşkı bize anlatış şekilleri de çok güzel belki bu aşk içinde aşka uymayan hareketleri de var diyebiliriz ama kitap içinde inanın bunlar göze çarpsa da 1Q84 yılı içinde çok fazla önemsenmiyor. Romanın kalınlığı ilk başta size kitabın içinde çok fazla karakter var gibi bir hava verebilir ama dediğim gibi içindeki karakterler yalnızlar ve kitap içinde de çok fazla bir karakter yok, genel olarak 2 karakterimiz var ve bu karakterlere bağlı yaklaşık olarak 10 karakterimiz var, bu 10 karakter içinde de konu içinde ön plana sıyrılan az sayıda başka karakterlerimiz var ve Murakami bu kişileri bize en ince ayrıntısına kadar tanıtıyor, uzun uzun betimlemeleri bizlere anlatırken ne okuru sıkıyor ne de konudan bizleri uzaklaştırıyor, o tanımlamalar o betimleler bölüm aralarına sayfa içlerine o kadar güzel serpiştirilmiş ki şurada sorun var demek imkansız. Tek kusur diyebileceğim ise karakterlerin düşüncelerini okurken biraz fazla kısa kısa tekrarlara giriyor gibi ama aslında kitabın ana temasını Murakami beyinlerimize işlemek istediği için bu yola başvurduğunu düşünüyorum ve aslında bu kusur dediğim de okuru sıkmıyor aksine kitabın gelecek bölümlerine devam etme isteğimizden daha çok biraz rahatsızlık veriyor gibi.

Sahilde Kafka kitabında Sakura karakteri gibi 1Q84’te de aşık olunası kadın karakterler vermiş bize Murakami ama bu sefer 1 değil 2 karakter vermiş. Aomame ve Fukaeri. Bu kişileri bizlere kusurları ile tanıtıp nasıl bu kadar güçlü ve onlara bağlanılası kadınlar oluşturabiliyor çok hoş gerçekten. Fukaeri mi desem yoksa Aomame desem hala bilemedim. Aomame için de güzel bir videoyu sizlere burada paylaşayım. https://www.youtube.com/...F-SQGyPyDc&t=39s Sizce de Aomame çok güzel değil mi?

Roman bize bol bol müzik dinlettiriyor ve zaten Murakami takipçileri Murakami ile müzik bağlantısını çok iyi bilirler, bu kitabında da Leoš Janáček – Sinfonietta bize en büyük hediyesi ve dinlemenizi tavsiye ederim. https://www.youtube.com/...ncXDimwbQ&t=348s

Doğan Kitap gerek baskı olarak, gerek çeviri olarak gerekse de editörlük kısmında çok başarılı bir iş çıkarmış ve her kitap okurunun bence kesinlikle okuması gereken bir kitap 1Q84.

“Evet, evet” dedi altısı birden hep bir ağızdan.
200 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Birçok insanın ilk mangasıdır. Pdf dosyasını açıyorsunuz, başlık bölümünü geçtikten sonra karşınıza şöyle bir diyalog çıkıyor :

Shinigami 1 :Kahretsin

Shinigami 2: 2 kafatası gene ben kazandım

Shinigami 3: Nereye gidersen git, bu Shinigami dünyası çorak

Shinigami 4: HÖ? Nereye gidiyorsun Ryuk ?

Ryuk: Gidip bakma zamanı geldi

Shinigami 3 : Aslında sen Shinigami kralını kandırıp 2 tane almamış mıydın ? İkisini de mi kaybettin ? Ha haaa öküz herif nasıl kayberdesin ?

Ryuk: Ölüm defterimi kaybettim.




Garip değil mi sizce de ? Bu konuşmaları ayarlayan herif sanki önce cevabı vermiş, sonra soruyu sormuş. Diğer yandan pdf olarak değil de, manganın kendisini almışsanız da kitabın ilk sayfasında ''Dikkat bu son sayfadır!'' uyarıları var. Ula bu japonlar bizle dalga mi geçiyir ? Noluyo ? Cümleler niye devrik, ilk sayfa neden son sayfa ? Niye önce cevap veriliyor sonra soru soruluyor ? Ve her şeyden önemlisi , babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi ???

Her neyse, birçoğumuz mangaların soldan sağa değil de, sağdan sola olarak okunduğunu acı da olsa öğrendik. Şahsen benim ilk mangam Bleach olduğundan sanırsam bu kuralı 2.ciltte anca çözebilmiştim. Sağdan sola okuyorum cümle mantıklı, soldan sağa okuyorum cümle yine fena değil ; e hangisi doğru o zaman ??? Hayır, bende kafada yok interneti açıp baksana ne uğraşıyorsun! Youtube'da ''Manga nerden nereye okunur'' başlıklı bir video gördüğümde de dalga geçmiştim '' İlkokul çocuğuyuz ve sanki nasıl okunduğunu bilmicez halllah halllaaaah !'' Böyle bir cümle kurarsan sonradan tabi acısını çıkarmak için mecburen videoyu 2 kere izleyecek duruma düşersin.

Sağdan sola doğru okunduğunu unutmayın diyerek kitaba geçiyorum izninizle ...


Yukarıda belirttiğim gibi birçok insanın ilk mangasıdır. Mangalara karşı bir ön yargınız varsa veya bir yerlerden başlamak istiyorsanız bende size Death Note'u önerebilirim. Kurgusu büyük-küçük, kız-erkek hemen her insana hitap edebilir.

Başlarda basit bir hikaye gibi gözükebilir. Hatta Bleach'i az çok bilenler yine bir Shinigami hikayesi olduğunu düşünebilir; ama ne basit bir hikaye, ne Shinigami ön planda; bambaşka bir manga bu seferki. Kimi zaman çok sevecek, kimi zaman üzülecek, kimi zaman sevinecek, kimi zaman ise beyniniz ne olduğunu düşünmekten iflas edecektir.

Peki bu Death Note nedir ?

Death Note, içine ismi yazılan kişinin öldüğü bir defterdir. Tabi belli başlı kurallar vardır, birkaçını yazayım buraya:

-Öldürmek istediğiniz kişinin adını bilmeniz, yüzünü ise görmeniz lazım.

-Kişinin kullandığı ad, gerçek adı değil de lakabı veya yalancıktan ortaya attığı bir isimse kimseye bir sıkıntı olmaz.

-Öldürmek istediğiniz kişinin nasıl öldürüleceğini yazmazsanız eğer, 40 saniye içinde kalp krizinde ölür. Ölüm sebebini yazarsanız, ayrıntıları 6 dakika 40 saniye içinde belirtmeniz gerekir. Kurbanı 23 gün kadar kontrol edebilirsiniz.



Kitapta taraftarlar genelde ikiye ayrılır:

1) Light Yagami(Kira) Taraftarları

2)L Taraftarları

Şahsen 2.ciltten beri L'i tutuyorum ve Yagami'de kim ne buluyor bir türlü anlamıyorum. L, bana kalırsa en sağlam dedektiflerden biri ve Yagami de en zeki kötülerden biridir. Artık siz hangisi seçersiniz bilmiyorum.

Son olarak:

Birçok arkadaşım 7.ciltten sonra artık kitabın bozduğunu ve eski tadı vermediğini düşünüyor. Tabi finalin iyi olmadığını düşünenler de var. Bana kalırsa 8.cilt biraz sıkıcıydı, ama devamı çok güzeldi. Finali de çok sevdim. Hiçbir sıkıntı yoktu, güzel mangaydı.

İndirmek isterseniz :

#30647863

Umarım faydalı bir inceleme olmuştur, kendinize iyi bakın :D


Dipnot: Manga okuyorsanız, çizgi roman okumanızı tavsiye etmem. Çizgi roma soldan sağa, manga sağdan sola beyin yanıyor belli bir yerden sonra. Ben uyarayım da, mangayı bitirdikten sonra çizgi roma geçer ve haberiniz olmadan tersten okuyarak bitirir ve tekrardan okumak zorunda kalırsanız sonra demedi demeyin...
176 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Sevgili Haruki Murakami'nin koşmak üzerine yazmış olduğu 2 yıllık süreçte oluşmuş denemeleri, anılarından oluşmakta kitap.
Anıları diyorum, çünkü kendisi denemeleri anılarından oluşturmuş.
Murakami severim ben. Üstelik de öğrendim ki rock dinliyor. Ama ne mutluyum ki sormayın:) Yahu insanın sevdiği yazar ile aynı şarkıları dinlediğini öğrenmek süper bir şeymiş.:D Konuya dönelim öhöm:)
Murakami maratonlara bile katılmış. Öyle bir koşma aşkı. Üstelik son aşamalara kadar, yaşı ilerlese bile vazgeçmemiş. Denemeleri de yine bu maraton koşuları için gittiği yerlerde yazılmış ve o anları, koştuğu esnada hissettiklerini anlatmakta bizlere.
Ama asıl konu; koşmanın yazması ile ilişkisini aktarıyor. Roman yazanları edebiyat dehası olarak nitelendiriyor. Yazması için ilhamını koşmasına bağlıyor. Herkesin, bu hayatta yaşamak için ilhamı olması gerektiğine ve iyi hissetmek için bunun gerektiğine inanıyor. Asla ne olursa olsun, bu ilhamdan vazgeçilmemesi, sımsıkı bırakmadan ilhamına sarılmasının gerekliliğini belirtiyor.
Deneme severlerin okuması tavsiyesi ile tabi ki kitapta yer alan grubun bir şarkısı ile sona erdiriyorum incelememi:)
https://youtu.be/BfOdWSiyWoc
90 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
“Uykusuzluk”
Kitaba bu isim bu mâna daha çok yakışıyor...

Murakami ile tanışma kitabım...Ben dilini, anlatımını, detaylı betimlemelerini sevdim..

Gördüğü karabasandan sonra on yedi gündür uyuyamayan kadının hikayesi..Tam on yedi gündüz ve on yedi gece...
Bu kadın uyuyamadığı o süre zarfında kendini ailesini yaşamını sorguluyor aydınlanma yaşıyor.
Uyku ne büyük zaman kaybı oysa ama sağlığımızı da ona borçluyuz...

Kitapta sürekli üzerine düşülmüş bir konu var ; 3 sayfa da bir yazar gözümüze sokuyor Tolstoy’un Anna Karenina romanı... Okumayanlar için bilgilendirici bir özet niteliğinde olmuş.Kitaptaki baş karakter kadın bu romanı tam 3 kez bitiriyor bu uykusuzluk halinde.

Bende sanki kitap yarım kalmışlık hissi yarattı, bir anda bittiği için çok şaşırdım. Ben sonunda bunların hepsinin bir rüya olacağını var saydım. Aslında rüyasında uykusuzluk çeken bir kadının öyküsü gibi düşündüm. Öyle bağlasa bence basit ama böyle yarım kalmışlık hissinden daha tatmin ediciği olacağını düşünüyorum.

*Söylemeden geçemeyeceğim muhteşem bir baskı!!
Ciltli ve o sayfaların hepsi kuşe kağıda basılmış zevkle okunuyor :)
Keyifli okumalar diliyorum...
1256 syf.
·11 günde·Beğendi·10/10
Ne yazık ki bitti..
Bu uzun serüvene veda etmek zorundayım artık.
Büyülü gerçekçilik dünyasından ayrılmak, 1Q84 yılından çıkmak zorundayım. Bu dünyadan ayrılmak zorunda olmak beni o kadar üzüyor ki..

Kitabı bitirdikten sonra, bende bıraktığı etkilerden kurtulabilmek için zamana ihtiyacım vardı ve sonunda sizlerle bu incelemeyi paylaşmayı deneyeceğim.

İlk incelememde, kitabın içerik ve üslubundan bahsettim. ( #33147118 )

Şimdi daha farklı bir konuya değinmek istiyorum.

Kitap bana neler hissettirdi? Beni nereye götürdü? Hayata bakış açımda bir şeyler değiştirmeyi başarabildi mi?

Ben sadece bir romanı bitirmedim. Başka bir dünyaya gittim, orada yeni insanlarla tanıştım. O insanlar için ağladım, o insanlar için mutlu oldum ve o insanlar için mücadele ettim. O insanlardaki yalnızlıkta kendi yalnızlığımı hissettim. Bu dünyaya resmen bağlandım.

Realist tarafımı bir köşeye bıraktım. Bu büyülü gerçekçilik dünyasının içinde her şey mümkündü artık. Çünkü Murakami o kadar ikna edici bir yazar ki, neden "imkansız" diye bir şey olabileceğini sorgulattırdı bana. Her cümle o kadar etkiliydi ki okuduğum süre boyunca yaşadığımız dünyanın gerçek olup olmadığından emin olamadım. Bunu sorgulamayı sürdürdüm, kitabın sonunda ise cevabımı almış gibiydim.

Ve aşk.. Aşka inanmıyor olabilirsiniz. Bir insanın bir insanı en fazla ne kadar sevebileceğini hayal edemiyor olabilirsiniz. Ama bu kitabı okuduktan sonra "aşk" dediğimiz şeyin aslında gerçekten hayatını başkasına adamaktan da öte olduğunu hissedeceksiniz.

Hayata daha umutlu bakmayı, ne olursa olsun vazgeçmemem gerektiğini, gerçek ya da hayal her ne olursa olsun bu dünyanın mücadele ettikçe güzelleşeceğine inanma isteği uyandırdı bende.

Duygularımı kelimelerle anlatmakta zorlanıyorum. Tek bildiğim şey mükemmel bir yolculuktu! Size tavsiyem, bu kitabı elinize aldığınızda "Bir roman bitireceğim." diyerek değil, "Başka bir dünyaya yolculuk yapacağım." diyerek başlamanız ve tadını çıkarmanız.

Tüm Murakami severlere veya ilk kez okuyacak olan herkese iyi okumalar dilerim. :)
1256 syf.
·9/10
Gökyüzünde iki ayın olduğu bir dünyada yaşamak istediğini söyleyen bir arkadaşım vardı. Doğru açı ile baktığı sürece zaten öyle olduğunu göstermiştim bir akşam, camın önünde otururken. O gün doğumunu çok severdi, bense gün batımını. Oysaki hep karamsar olan o iken pozitif olan bendim. Hep şaşırtmıştır bu durum beni. Her zaman hayatın iyi yönlerini görmeye çalışan ben, günün bitiminde daha bir huzur bulurdum. O ise yeni başlayan her şeyden korkmasına rağmen yeni başlayan günü izlemeye doyamazdı. Hep böyle miydi hayat? Her daim bir denge mi gerek? Birilerinin sevmediği şeyleri bir başkaları severek mi korunuyor dünyanın dengesi? Kendi eksiklerimizi başka şeylerle tamamlayarak mı ayak uyduruyoruz dünyanın dönüşüne? Saatler her dakika zamanı dilimlemeye devam ederken sevdiğimiz/ sevmediğimiz / yaşadığımız kaç tane şeyi kendimiz seçebiliyoruz? Kediler şehrinde hapis kalsak günün birinde, farkında olur muyuz acaba? Gündüzleri yalnızlık, geceleri kediler tarafından yönetilen bir şehir burası; treni kaçırınca bir kez, çıkması mümkün olmayan. İster kediler şehri diyin adına, ister 1Q84; hepimiz sahiden de hiç farkına varmadan 2 ayın olduğu bir dünyada yaşıyor olabilir miyiz acaba? Peki ya iki yürek sahiden birbirine ne kadar bağlı olabilir? Dünyaları bir arada tutabilecek kadar? Ya da dünyaları ayırabilecek kadar?

İki ayın altında geçirdiğim uzun bir maceranın sonunda düşündüğüm bu soruların elbette doğru cevapları yok. Hiç de olmayacak. Her an değişebilen bir gerçeklikte yaşıyoruz. Her şey ‘şimdilik’ var. Bir sonraki an ne olacağını hiç bilemeyeceğiz. Her an sorularla dolu olacak. Bu yüzden 1984 yılında başından geçenleri anlamlandıramayan kahramanımız yaşadığı dünyaya 1Question84 ismini veriyor. Orada olduğunu anlamanın tek yolu ise gökyüzündeki 2 ay. Elbette fantastik bir dünya ile karşı karşıyayız. Hatta siz tam fantastik bir dünyaya girdiğinizi düşünürken aslında hiç tahmin etmediğiniz bambaşka dünyalar ile karşılaşıyorsunuz. Ancak sadece fantastik dünyalardan bahsetmiyor bu uzunca roman. Kendi doğruları, kendi acıları, kendi hüzünleri ve kendi mutlulukları olan birçok karakterimiz var. Her birine bolca yer ayrıldığı için de hak verecek ya da kızacak kadar tanıyabiliyorsunuz.

Kitap bölüm bölüm ilerliyor. Sırayla paralel zamanlardaki olaylar her bölümde farklı bir karakter üzerinden anlatılıyor. Bu da her bölüm sonunda o karakteri delice merak ettiğiniz için okumayı hızlandırıyor bana kalırsa. İstisnasız her bölüm sonunda o karakterin bir sonraki bölümünü merak ederken diğer karaktere geçince onun hakkında daha fazlasını okumak istiyorsunuz. Öylece geçiveriyor bölümler. Yazar merak ettirme konusunda oldukça başarılı. Bol miktarda soru bırakıyor zihninize. Ancak okuyucuya güvenme konusunda bazı eksikleri olduğunu da belirtmeliyim. Merak ettirdiği her sorunun cevabını kendisi veriyor mutlaka. Yerine yeni soru işaretleri bırakmayı ihmal etmeden. Şöyle örnekleyeyim, bir karakteri konuştururken onun özelliklerinden bahsediyor ki belirgin özellikler olduğu için zaten hangi karakter olduğu anlaşılıyor fakat yazar okuyucunun zekasına güvenememiş olacak ki parantez içinde o karakterin ismini veriyor. Çok önemli bir sorun mu? Kitaptan beklentilerinize göre değişir elbette. Bunun dışında, olumsuz olarak söyleyebileceğim bir de gereksiz ayrıntılara boğulması olabilir kitabın. Bir karakterin o gün giydiği kıyafeti bir paragraf boyunca anlatmak gibi. Sonrasında olacak olaylara olan merakınızı perçinlemek için bilerek yapılmış hissi verdi bana. Bu gözünüzü korkutmalı mı? Bilemiyorum fakat bence parça parça değil de bütün olarak düşündüğümde oldukça heyecanlı bir macera idi. O aklımda tek kelimesi kalmayan dış görünüş paragraflarını okuduğuma da değdi. Tabii yolculuk boyunca farklı yerlerde farklı türden hesaplaşmaların peşine düşüyorsunuz. Hangisi sizi daha çok etkiler, okuyup görmek lazım.
564 syf.
·6 günde·8/10
Avrupa'da salyangozların mitolojik anlamları varmış bilir misiniz okuyucular? Kabukları karanlık dünyayı sembolize edermiş, salyangozların kabuklarından çıkması da güneş ışınlarının ortaya çıkışını. O yüzden insanlar salyangoz gördüklerinde içgüdüsel olarak kabuklarına vurup salyangozu dışarı çıkarmak isterlermiş. Küçücükken hiç deneyen oldu mu?

Hepimizin kabukları var, hatta sırları, sınırları, upuzun surları var koruma kalkanı olarak. Kimilerininkini delip geçmesi çok zor, kimi de çocuk oyuncağı... Kişiyi anahtarlarını vermeye ikna etmek, kapılarını açmak uğraş gerektiriyor ve savunmasız alana geçiş yapılıyor böylece. Canının acıtılmasına, kırılıp parçalanmaya hazır ol bundan sonra. Neyse.

Kitapta 2 ayrı evren var, haşlanmış harikalar diyarı ve dünyanın sonu. Karakterlerimizin isimleri yok. Başkahraman Albert Camus' un Yabancı'sındaki gibi seçimlerinin sonuçları hakkında ayrıntılı düşünmeyen, rahat, kovalamacalar sırasında bile esneyen, en çok kullandığı cevap 'bilmiyorum' ve 'belki de' olan, klasik okuma düşkünü zevkli bir şifre çözücü. Fantastik dünya tarafında ise tekboynuzlar, karanlık karası, kafatasları var. Doğal, katıksız, huzur dolu, savaşların, nefretin, ihtirasların olmadığı ve tabii ki karşıt duygularında yer almadığı bir dünya. "Hiç kimse yaralanmıyor, hiç kimseye yetişmek gerekmiyor, kimse kimseyi geçmiyor. Zafer yok, yenilgi de yok." Gölgelerin bile özel bir hayatı var, senin kopyan olması gerekmeyen.

Edebi yönü kuvvetli doyurucu bir kitap, gerilimli, fantastik, masalsı bir dünya isteyen okurlara şiddetle öneriyorum.
320 syf.
·10 günde·8/10
Murakami’yi biliriz, eserlerinde fantastik öğeler ile masalı bir tutup gerçekler ile harmanlayarak ortaya hem inanılması güç hem de inanılması çok kolay eserler verir. Akla yatmasa da, inanılması güç unsurlar olsa da aslında çok da fazla sorgulayamayız bu harmanlanmayı; ama bazen de rüya ile hayali gerçekle harmanlar, neyin gerçek neyin rüya olduğunu unuturuz kitaplarında, kafamızı karıştırır bu kısımlarda, bir bilinç kaymasına maruz kalırız, çok keyif alırken de sanki bir şeyler de içimize sinmez. Bunları yaparken de bir şey hâkimdir kitaplarına çoğunlukla, cinsellik ve seks. Bu tip konularda Murakami seksi bir metafor olarak kullanır, uç noktalarda yaşanılan seksi anlattıkça aslında tek bir manası ile seksi anlatmaz. Bir şeyler gizlidir her zaman arkasında, okura farklı bir şeyler daha vermek ister Murakami, vermek istemese de seksi bağlayıcı bir unsur olarak da kullanır; ama nedense Murakami böyle bir yöntemi kullanmış olmasına rağmen sırıtmaz eserlerinde, abes kaçmaz çünkü. Uç noktalarda yaşanılan bir şeyi anlatmasına rağmen, sanki seks değil de farklı bir şeyi yazmış gibi de normal karşılanır, tabii ilk kez Murakami okuyanlar için değil, hele bir de ilk okudukları kitap Sahilde Kafka ise okurun farklı tepkiler vermesi de son derece yüksek ihtimal oluyor.

Renksizliğin, dışlanmışlığın, yalnızlık temasının baskın olduğu bir kitap. Bu temanın neden olduğu hac yıllarını, hac yolculuklarını oluşturduğu ve bu temalarla yüzleşmenin olduğu bir kitap. Murakami’nin diğer kitaplarına göre daha sade bir kurgusu var, Tzukuru bizden biri olduğu kadar, başından geçenler de tamamen bizlerin başından geçebileceği olaylar, yaptığımız yolculuklarda kitaba kurgu veren temalara cevaplar arıyoruz, cevaplar alırken de karşımıza yeni soru işaretleri çıkıyor ve tabii ki de kitap bitince cevaplanmayan soru işaretleri de kalıyor. Bir Murakami kitabı olduğunu düşünürsek cevaplanmayan soru işaretlerinin olması kadar normal bir şey olamaz, Murakami yine birçok şeyi okura bırakıyor ve bizlerin düşünmesini istiyor. Bunlarla beraber kitaba bir şey daha hâkim, aslında giriş gelişme ve sonuç olarak hâkim ama kendini de aynı hayatımızdaki gibi unutturuyor. Kitap ölüm üzerine düşüncelerle başlıyor, ortalarda üzerine sohbet ediliyor ve son kısımlarında da yazar az çok bu konuya değiniyor ama bir sayfa sonra unutuluyor, aynı yaşamımızdaki gibi. Murakami sanki kitap boyunca da okuru ile oynamış, eğlenmiş gibi geldi. Murakami fantastik öğeleri dersem, kitaplarda verilen sinyaller dersem ve devamında yazılanlar dersem kitabı okuyanlar beni çok iyi anlayacak. Kediler yoktu bu kitabında da, ara ara birkaç sayfada köpekler geçiyordu ama kedilere rastlayamamak az da olsa üzdü beni. Sanırım fantastik öğeleri içinde barındıran kitaplarında Murakami kedilere yer veriyor, onlara görevler yüklüyor.

David Lynch filmlerini sevenler Murakami kitaplarını da sever, baştan sona içinde olan atmosferler birbirine çok benzerdir, zaten yanılmıyorsam Murakami de kitaplarını sadece David Lynch ve Woody Allen’e olur onayı verdi diye biliyorum.

Bir Murakami kitabı olur da o kitaba hiç bir müzik eserinin egemen olmadığı olur mu? Olmaz tabii ki, kitabın belki de birçok havasını notalarından bizlere veren eser.

https://www.youtube.com/watch?v=XZlO_mNYCL8
1256 syf.
·43 günde·Beğendi·10/10
Her şeyden önce bir uyarıda bulunmak isterim Değerli okurlar: Bu romanı sushi’yi tatmadan Japon çorbasını içmeden başlamayın :) Dışarıdan pek basit gibi görünen şeyler hiç de basit değildir .

Kendimce bu romana fantastik öykü diyorum. Bazı şeylerine inanılması gerçekten güç olacaktır.

Japonya'da 1984 te olaylar gelişiyor demekte doğru değil ama böyle başlamak istedim. Tengo ve Aomame adındaki iki kişinin hayatları dolu dolu anlatılıyor. Bazen soluk almadan bazen yazara sitem edercesine sayfaları çeviriyordum. Spoiler olacaksa olsun ama bunu söylemek isterim Tengo ve Aomame ile birlikte bu kitapta olan karakterlerin hepsi bir birine bağlıdır. Dini cemaatin yapısı ve işleyişini, onun görünmez gücü ve büyüklüğünü değinmiş yazar. ‘’Lider’’ kişinin felsefesini, yaptıklarına ve yapacaklarına anahtar olarak kullanılır ve bu şekilde ‘’dönen dolaplar’’ anlaşılıyor, bazı kişilerin bu dünyaya gelişinin farklı bir misyon olarak değerlendirebilinir. Bir şey daha var: Hz.Meryem'in cinsel ilişkiye girmeden hamile kaldığını bilirsiniz. Burada da benzer olay var açıklaması bi hayli ilginçtir.


İnanç ve dini, aşk ve seksi, silah ve aile içi şiddeti, cinayet ve intihar temaları, çocukluğunda temel olarak döşenmiş ‘’taşların’’ ilerleyen zamanda ne kadar ve nasıl verimli bir zemin olabileceğine, insanların ilişkilerini nasıl etkileyeceğini düşündüren bir kitaptır. İyi ve kötü kavramların çok farklı boyuta girebileceğini şaşkınlıkla takip etmiştim. Siyahın beyaz beyazın da siyah olduğuna bile inanmaya başlamıştım. Kitaptaki karakterleri birleştiren bence tek bir nokta var; yalnız olmaları. Kimisi küçük yaşta aile fertlerine başkaldırı da bulunmuş ve aile içerisindeki ciddi sebeplerden dolayı ailesini terk etmiş, kimisi de çok çirkin olduğu için aileden dışlanmıştır, kimisi … kimisi… kimisi… Yani yalnızlık ve tabii ki büyük aşk.

Haruki Murakami benim için anlatılması zor okuması bi’ o kadar güzeldi.

NOT: Çocuklarımızı yetiştirirken ceza uygulaması olmasın, yoksa böyle korkutucu hikayeler gerçek olabilirler.

Yazarın biyografisi

Adı:
Hüseyin Can Erkin

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 5.775 okur okudu.
  • 244 okur okuyor.
  • 4.505 okur okuyacak.
  • 117 okur yarım bıraktı.