Hüseyin Demirhan

Hüseyin Demirhan

Çevirmen
8.1/10
1.321 Kişi
·
4.507
Okunma
·
3
Beğeni
·
281
Gösterim
Adı:
Hüseyin Demirhan
Unvan:
Çevirmen, Felsefeci, Yazar
Doğum:
Isparta, Türkiye, 1927
Ölüm:
Antalya, Türkiye, 1 Nisan 2005
Çe­vir­men, fel­se­fe­ci ve ya­zar ola­rak kül­tür ya­­şamımıza önem­li katkılar­da bu­lun­du. Batı dil­le­rin­den pek çok eseri di­li­mi­ze ka­zandırdı. Türk Dil Ku­ru­mu Çe­vi­ri Ödü­lü ve Edebi­yat­çı­lar Der­ne­ği Onur Ödülü’ne de­ğer gö­rül­dü. Bel­li başlı çe­vi­ri­le­ri ara­sında Pla­ton’un Dev­let’i, He­gel’in Bü­tün Yapıtları-Seç­me­ler I, Karl Marx’ın De­­mok­ri­tos ile Epi­ku­­ros’un Do­ğa Felsefe­le­ri, Ba­zil Ni­ki­tin’in Kürtler: Sos­yo­lo­jik ve Ta­ri­hi İnce­le­me adlı yapıtları sayıla­bi­lir. De­mir­han, 1 Ni­san 2005’te öldü.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
99 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Minik akvaryumunun içindeki obez ve ölümünü bekleyen turuncu japon balığının, Yozgat Sorgunda taşlı tarlaların bağrını süren Massey Ferguson marka bir traktörle olan ilişkisinin tanımı, sanırım bu kitap ve benim aramdaki mesafe ve alakaya denk düşüyor idi.. Kitabı sahaflarda sürekli görüp kendisine ,ısrarla ve hunharca Sezercik'in oynadığı Öksüzler filmindeki minnoş sıpa FISTIĞI kırbaclamak isteyen "ŞİŞKO NURİ" muamelesi yapıyordum..Sağolsun "Ve kitabevi" nden Baran çantama attı beğenmezsen geri getir değiştiririz diyerek .. Geldim eve 2 3 ay da kenarda bekledi , buzdolabında kalmış salçasız bulgur pilavı gibi ..Neymiş bu diye kısa olmasına aldanıp aldım elime...Birde yanıma bu biter yenisine başlarım diyerekten başka bir kitap alıp işe gittim ki...

---- AĞZINA TEFLON "DAVAYNAN" VURDULAR!!! T.H. (37) ----


Başlıktan da anlayacağınız üzere yokedici bir etkisi oldu.. hemen sadede geleyim uzun bir kritik yapacak denli kapsamlı özümsediğim söylenemez ( bir daha okunmayı hakediyor en azından tam anlamıyla hakim olabilmek için) ama şu kadarını söyleyeyim; eğer kendinize hayran ya da aşırı özgüvenliyseniz ve günleriniz manhattan'da gökdelen çatı katlarında bikinili kızlarla barbekü partileri yanına havuz ve yıllanmış macallan'lar ile geçiyor gibi geliyorsa TEBRİKLER!!! siz de 2 gün önce baktırdığı kahve falında kısmetine kavuşmayı bekleyen ve sevinçle pazar alışverişini yapıp filesini doldurup pazar dönüşü karşıdan karşıya geçerken freni boşalan çöp kamyonu altında kalan ve kısmetine kavuşan yeni emekli HAÇÇAM teyzenin akibetini paylaşacaklardansınız...( kısır ve az şekerli açık çaya talim edenler siz ufak olmasada derin sıyrıklarla atlatacaksınız )

Dmitri Shostakovich vs Küçük Emrah

Ne alaka deme kardeşim beni uyarmak zorunda bırakma alış artık bunlara rica ediyorum... Bu kaçıncı yorum yahu!!! =) spoiler da yok cicim..otoyollarda süzülen şerit ihlali yapan körüklü otobüsler gibi yaylana yaylana oku..

Kitap (kitap diyorum çünkü bu bir roman değil ancak bir deneme ya da inceleme kalıbına sokulabilir) pek çok yorumda da okuyacağınız üzere bir barda başlıyor. Eski avukat (yani SAVUNMA MAKAMI) , taze ağır ceza hakimi (yani YARGI MAKAMI ) kahramanımız da tıpkı mesleğindeki değişimi kişiliği üzerinden örneklendirerek ama bunu size kitap içerisinde güzel güzel yedirerek başlıyor size hayatındaki değişimleri anlatmaya ..Anlatmaya başlıyor dediysek böyle bir edi - büdü sendromu yok..bildiğiniz bir monolog havası hakim sohbete..ama kendini öyle güzel eleştiriyor ve buna karşılık savunmasını da öyle güzel yapıyor ki kalakalıyorsunuz.. hatta savunmasını yaptıktan sonra kendini çürütüp size de laf çarpıtıyor..ve en güzeli bunu saldırgan bir biçimde değil de adeta istemsiz ve farkında olmaksızın yapıyor.. sinsice..sanki tıklım tıkış bir otobüste sabah kahvaltısında 10 KİLO SOĞAN YEMİŞTE , DİŞLERİNİ FIRÇALAMASINA RAĞMEN HERŞEYDEN HABERSİZ BİR ŞEKİLDE FOSEPTİK CEHENNEMİNİ CEBİNE DOLDURUP , BUNU DA CİĞERLERİNİZE GÜMÜŞ TEPSİYLE SUNAN HEPİMİZİN ARTIK KANIKSADIĞI O GÜZEL YURDUM İNSANI EDASI İLE..Kişilerin kendini eleştirmesi gerçekten zordur ama Albert Camus bunu şizofreni derecesinde yemiş yutmuş zor olanı başarmış bir şahsiyet (bunu bir de Aziz Nesin'in Mum Hala'larında görmüştüm)..İnsan ilişkilerini ve davranışlarını öylesine güzel incelemiş ve gözlemlemiş ki bazı yerlerde sizde kendinizden bazı parçalar ve yaptığınız hataları buluyorsunuz ister istemez .size normal gelen pek çok kalıplaşmış olguya bu kitapla farklı bir boyuttan bir başkasının gözünden , yukardan görme şansınız oluyor.. yani herifçioğlu hem kendini yargılar hemde savunurken , hayatınızı Shostakovich'in 2 nolu Valsi kıvamında yaşayan SİZ, birden o güzelim ortamdan 90 larda disko topunun mekanı aydınlattığ ve arkada EMRAH'ın TiK - TaK parçasının ortalığı inlettiği bir mekana "DÜŞÜŞ"ü yaşıyorsunuz..daha da kötüsü sonrasında TOROS marka bir otomobilin kapı kolu olarak geçireceğiniz BİR BAŞKA HAYATINIZ olduğunun farkına varıyorsunuz =(

SON NOT : 100 sayfa olmasına rağmen 100 megaton çeken bir kitap.. ağır okuyun sürat felakettir..

evine bomba düşesice bitir ARTIK kritiği notu : söz konusu parcalar için linkler

(ben olsam hissiyatı anlamak için Shostakovich den başlardım )

Dmitri Shostakovich - Waltz No. 2 :
https://www.youtube.com/watch?v=mmCnQDUSO4I

Küçük Emrah - Tik Tak
https://www.youtube.com/watch?v=8qD4fuk1p_Q

BU DA SİZE HEDİYEM : TOROS KAPI KOLU !!! ( SON GÜLEN İYİ GÜLER) =)

https://store.donanimhaber.com/...c6b1db2817eb5c38.jpg

bu da massey ferguson : (New Holland ' a karşıyız gelenekten YANAYIZ!)

https://farm4.staticflickr.com/...80a4292d5_z.jpg?zz=1

bu kritikte Kup Kup Boy mahlasıyla sizlere 4lük armağan edemiyorum...bir sonraki işsiz kritikte buluşmak üzere...
104 syf.
Bu kitap hakkında yazılacak çok şey var. Nereden başlayacağımı bilemedim.

Kitap; Albert Camus’nün 1956 yılında yayımlanmış romanıdır. Gerçi monolog (dinleyicilere bir kişinin anlattığı) demek daha doğru sanırım.

Konusu kısaca, Jean Baptiste Clemence adındaki kahramanın bir barda (Amsterdam’da) karşısına çıkan bir ya da birkaç kişiye anlattığı birbirinden kopuk olaylar söz konusu. Clemence’i modern insan olarak gösterip Avrupa’nın modern insanını onun ağzından ‘Onlar gazete okurlar ve zina yaparlar.’ şeklinde (birkaç yerde geçiyor) eleştirmektedir.

Kitabın başında Clemence’i iyi bir insan şeklinde gösteriyor. Yakışıklı, çekici, doğa tarafından torpil yapılmış bir adam olarak anlatıyor. Ve bu özelliklerini kadınları elde etmek için çokça kullanıyor. Kitap ilerledikçe karakter oldukça değişik görünmeye başlıyor. Burada kesmeliyim. Kitabı açık etmemek gerek.

Şimdi kitaba kendi açımdan bakmak istiyorum. Acaba Camus, kitabı böyle değerlendireceğimi bilse yazar mıydı? Bence kesinlikle yazmazdı. Hatta (tabirimi mazur görün) kafa göz dalabilirdi bana.

Kitabı okumadan hemen önceki bir tarihte agnostik (Tanrının varlığına veya yokluğuna inanmak için yeterli veriye sahip olmadığımızı kabul eden inanç. Ateizmden farklı olarak Yaratıcı’nın varlığını tamamen reddetmeyen fakat bu konuyu düşünmeye gerek olmadığını savunan düşünce tarzı) bir arkadaşıma eğer cennet ve cehennem yoksa, yani ödül veya cezanın olmadığı farz edilirse, insan denen yüksek ego sahibi ve kendinden başka kimseyi kolay kolay düşünmeyen canlı için her şey mubah değil midir?

Şöyle bir açıklama getireyim öncelikle. Ben, Yaratıcı’nın varlığına ve birliğine inanmış bir insanım. Keza yaptığım doğruların ödülü olduğu gibi cezalarınında olacağına yürekten inanıyorum. Fakat bu, bile beni zaman zaman durdurmuyor. Bazen unutuyorum, bazen unutmuş gibi yapıyorum, bazen de günahını bile bile cezasına razı olma pahasına yapıyorum. Ben şu halde kendi nefsimi (ya da ego, benlik vs, siz nasıl derseniz) buyur etmeyi başaramazken ‘inanmayan’ bir insanın kendini tutması nasıl mümkün olur? Ben yaptığım her şeyin görüldüğüne eminken, tamamen kendi başına olan bir insan nasıl kendini tutabilir?

İşte bu soruları arkadaşıma yönelttim ve sağ olsun içtenlikle yanıtladı. Onu da tutan bir şey varmış. Vicdan! Yani (kendi inancıma göre konuşuyorum) Allah onları da kendi başına bırakıp istedikleri gibi davranmalarına fırsat vermeyecek bir ölçü ile yaratmış. Ve bu, onları gerçekten bağlıyor (hepsini değil tabii).

Şimdi tersini de düşünelim. Ben nasıl oluyor da inanmama rağmen günah işleyebiliyorum. Belki Allah affeder diye. Belki de nefsimin azgınlığı aklıma üstün gelip zaman zaman yenildiğim için. Onlar (dışladığımı düşünmeyin, insan insandır) nasıl oluyor da hiçbir ceza yokken keyiflerine göre yaşayamıyorlar? Cevap: VİCDAN!

İnancı olmayan ne insanlar görüyorum. Terbiyeli, merhametli ve iyi kalpli. Tam tersi inancını gözümüze sokan fakat yüzünden şirretlik akanlar da var. O zaman insanı içine göre değil, görünene göre değerlendirmek lazım belki de. Zira düşüncesi onu, davranışı bizi ilgilendirir. Biraz kitabın dışına çıkmış oldum, bağışlayın lütfen. Hemen topluyorum.

Ve kitap bu konudaki düşünceme tuz biber oldu. İnanmayan bir adamın vicdanının baskısının altındaki çöküşü ya da yazarın deyimiyle ‘düşüş’ü. Şükür ki (yine kendi inancıma göre konuşuyorum) Yaratıcı bu et parçalarına (ben de dahil) vicdan eklemiş.

Bakış açımı zenginleştirmesinden dolayı Albert Camus’nün bu kitabını okuduğum için müteşekkirim.
104 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Özgürlük kazandırır mı yoksa kaybettirir mi?
Suçluyu , masumu ,adaleti ,haksızlığı , haklılığı
zihinlerdeki dar kalıplardan çıkarıp özgür bırakıyor okuyanların iç dünyasında .
Göğsümüzü gererek övünerek söylediklerimiz yanında, söyleyemediklerimiz veya kabullenemediklerimizin de varlığını hatırlatıyor . Albert Camus burada mesaj veriyor bize .
99 syf.
·1 günde·8/10
Toplumsal hayatın eleştirisi bir avukat üzerinden yapılmış. Gündelik yaşamın ikiyüzlülükleri, hırsları ve ucuzluğu üzerine eleştiriler. Hayatın, insanın sahteciliğinden dem vurmuş. Kısa bir kitap olmasına rağmen ağır bir kitap denilebilir. Tavsiye ederim okuyun, ama bir roman gibi değil...
99 syf.
·10/10
Son zamanlarda Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ile birlikte okuduğum en etkileyici kitap oldu. Yabancı ile hayata ve insanlığa 'yabancılığımı' yüzüme vuran Camus, Düşüş ile de hayatta karşılaşacağım(ız) muhtemel bir 'düşüşü' gözlerimin önüne sermiş oldu.

"Size hizmetlerimi sunabilir miyim bayım, canınızı sıkmadan?" diye giriyor söze Clemence/Camus. Bu, bir sorudan öte bir rica, bir itirafta bulunma şansı. Sonra başlıyor iyilik dolu, canayakın, yardımsever yaşamını anlatmaya. Kitapta avukat olarak seçilmiş Clemence kişimiz 'yükseklerde yaşayan', her hareketi kendince erdem, ölçülülük ve iyilik barındıran birisi. Kendi deyimiyle karşıdan karşıya geçmesine yardım ettiği kör birine şapkasını çıkarıp selam verecek kadar erdem dolu. Clemence'ın kendi samimiyetine ve iyi niyetine inanabilirsiniz ancak ölçülmüş, biçilmiş muntazam davranışlarının kaynağı konusunda biraz düşünmek gerekiyor. Yardım ettiği köre verdiği selamın o kişiye değil; çevreye, yani topluma gittiğinin o da farkında. Bu noktada insanın başkalarına karşı davranış ve tutumlarının altında yatan gerçek niyet ve yönelimleri doğru tespit etmek gerekiyor.

"Ya ideal bulduğunuz şekilde erdemli, alçak gönüllü ve iyilik dolu yaşayıp sürekli yargılanır halde yaşayın ya da aşağılık olmayı kabul edip yargılardan kurtulun. Çünkü insanlar ancak o zaman bırakır yakanızı."
Peki bu yükseklerde süren yaşamın 'düşüşüne' sebep olan ne? Bir gün etrafınızda duyar gibi olduğunuz bir kahkaha belki. Belki de yanından geçip gittiğiniz bir kızın, siz birkaç adım attıktan sonra kendini köprüden aşağı bırakması. Ne olursa olsun insanın ikiyüzlülüğünün farkına varmak için ve sizi toplumun yargısına açık hale getirmek için ufak bir yara almak yetiyor. İnsanların yargısından kaçın diyor Clemence, ancak en ufak bir yarada kan kokusunun yırtıcıları etrafına çekeceğini de biliyor. Ve ilk yarayı kendi kendine açıyor. Çünkü insan kendisini yargılanır bulduğu zaman herkes tarafından yargılanabilir hale geliyor. Başladığı bu kendini sorgulama ve hareketlerini yargılama sebebiyle insanın ikiyüzlülüğünün farkına varıyor ve samimiyetsizliği, insanın varoluşundaki yapmacıklığı keşfediyor ve düşüş başlıyor. Aslında insanın hayatta hiçbir şekilde rahat edemeyeceğini de gösteriyor bize. Ne tam ayakta durabilir haldeyiz ne yere büsbütün uzanabiliyoruz.

Daha uzun uzun incelenmesi gerekir bu kitabın ancak bir fikrin değeri nasıl somut olarak ölçülemez ise bu kitabın da değeri 100 sayfalık haliyle ve burada yazılacak bir incelemeyle ölçülemez. 100 sayfalık kendisinden yüzlerce sayfa çıkarım yapılabilecek bir eser. Muhtemelen hayatımda daha birçok kez okuyacağım. Herkese de okumasını şiddetle tavsiye ederim.
104 syf.
·5 günde
Jean baptiste clemence adlı avukatın barda başlayan ve kendi evinde sonlanan sohbetinde başkalarıyla konuşurmuş gibi yaparken içsel bir hesaplaşmayı biz okurlarıyla buluşturduğu, 1957’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış, Camus’nün gizliden gizliye içini döktüğü bir Camus eseridir.

Kitabın adı neden “Düşüş”? Her insan hayatının ilk dönemlerinde ışıkla kaplı, kutsal masumiyetine sarılmış bir dönem yaşar. Herkes böyle devam eder mi? Hayır. Clemence düşünen, sorgulayan, en çok da kendini yargılayan biri. Kendisinden yola çıkarak Tanrı’ya ve insanlığa dair yargılamaları da var. Bir avukat ve eski bir ağır ceza hakimi olması rastgele değil. Şeytanın avukatlığını da yapar insan Tanrı’nın da. Sadece Clemence değil her insan özünde bir avukattır aslında kendisini savunan ya da yargıya kendi elleriyle teslim eden. “Düşüş” insanın hayal ettiği gerçekçi olmadan kendini yerleştirdiği tahtından düşüşü de temsil eder; yaşam denen davanın düşüşünü de, insanların gözümüzden düşüşünü de, insanlık kavramının gerçek anlamının tarih sahnesinden düşüşünü de...

Neden barda başlıyor içsel sorgulama? Bar ortamında kafaların güzel olduğu, toplumsal kimliklerin bar çıkışı yeniden giyilmek üzere askıya asıldığı bir an özellikle seçilmiş gibi hissediliyor. Barda konuşulurken eşlik eden alkol etkisiyle belki de söylenenler sonrasında unutulacak ve kimseye bir sorumluluk yüklenmeyecek söyledikleri sebebiyle. Özgür bir içsel yargılama için ne güzel bir seçim! Ayrıca kiminle konuşmaktadır Clemence? Sessiz dinleyici kimdir? Bizden başkası değil!

Çevresi tarafından harika bir insan olarak tanınmasına rağmen kendi sözleriyle ikiyüzlülüğünü haykıran, bir genç kadının köprüdeki intiharını önceden hissetmesine rağmen kılını kıpırdatmayan, sonrasında yardım etmeyen hatta olayın akibetini merak dahi etmeyen bir adam Clemence. Neden? Çünkü kadının sorumluluğunu alırsa o suya atlaması gerekecek ve bunun farkında. Hayatını yaşarken bencilliğe özgürlük kılıfı giydirmiş bir adam... Yıllar sonra, o kadını kurtarmak istese de geç olduğu için şükür duymakta. “Keşke” ve “iyi ki” lerin insanların dilinde ve ruhunda eşzamanlı olarak gizli ve aşikar olması gibi... Bu kadını yaşanan dramlara, savaşlara, kötülüklere benzetirsek günümüz insanı, aydını ve devletleri de Clemence gibi davranmaktadırlar. Görmekte, hissetmekte ama hareket etmemektedirler. Hatta haber değeri taşıdığında bile görmemek için bu kaynakları yok saymaktadırlar. Derinliği bilinemeyen bir kuyuya düşer gibi düşmektedir insan ve insanlık. Düşüş...

İnsan, yaralandığında akıttığı birkaç damla kan sebebiyle bile köpekbalıklarından oluşan bir okyanus misali içinde yaşadığı toplum tarafından paramparça edilmekten korkuyor çoğu zaman. Bunu ya görerek öğreniyor ya okuyarak, ya dinleyerek... Ama mutlaka hissediyor hayatının bir anında. O noktadan itibaren ise zırhlar kuşanıyor, duvarlar inşa ediyor çevresine, muhafızlardan oluşan bir çevre ediniyor. Sonuç? Yalnız ama güvende hisseden; tanınan ama bilinmeyen; saygı duyulan ama sevilemeyen bir insan... Clemence masumiyetini içine gömerken hepimizden biri gibi aslında. Ne kadar kızsak da ona bir yandan da kötü olmasını değil de ışığını kaybetmesine üzülüyoruz, hepimizin bir parça kaybettiğimiz gibi...

Ortaçağda zindan hücreleri olarak kullanılan tükürük ve boğuntu hücreleri toplum denen zindana ve toplumdaki güç erklerinin hayatlarımıza olan etkilerine çok benziyor. Toplum, keyfince ve özgürce yaşamayı seçenleri bu hücrelere hapsederek bu harekete imkan vermeyen hücrelerinde ne uyutarak gerçek bir düşüş yaşanmasına izin veriyor, ne de tamamen dik durarak baş kaldırmasına... çömelerek yaşanabilen hayatlar yaşatıyor işkence misali, hepsi bu! Tükürük saçan gardiyanın yüzüne tükürdüğünü tutuklunun yüzüne gelen tükürüğü silmeye izin verilmeyen ama isterse gözlerini kapatabileceği bir hayat ile gözlerini kapatan ama sessizce durumu kabullenen esir insan ne güzel betimlenir Camus tarafından! Hayran olmamak elde değil.

“Veremli ciğerler kuruyarak iyileşir ve mutlu sahiplerini yavaş yavaş havasız bırakır.” Tıpkı iyileştiğini, modernleşerek uygarlaştığını sanarak içten içe ölen insanlık gibi... Velhasıl-ı kelam “Sonunda herkes bir yere gelir, ama dize gelmiş ve başı eğik olarak.” diyen Camus son tokatını da atarak bitirir büyük eserini. Seçim insanın...


İnsan, kendine ve insanlığa karşı!
Serbest çağrışım parçası da bu olsun:

https://m.youtube.com/watch?v=l-9VZZWtMfQ
235 syf.
Ah Aragon ahh

Elsa gözlerine, ellerine mısralar yazılan, Aragon tarafından ömür verilen bir kadın.
Aragonun aklı fikri Elsa olmuştur.
Bu sevgi tabiki evlilikle taçlanır . Elsa ve Aragonun dolu dizgin aşkları başlar.
Onu öyle bir sevgi ile sever ki kıskanılmayacak gibi değil.
Bu dizeler benim olsun mu Aragon:

Ne derinmiş içmeye eğildiğim gözlerin Gördüm ki güneşlerin yansır oraya tümü Her umutsuz onlara dalıp bulur ölümü Ben kendimi yitirdim ta dibinde o yerin"

Aragon öyle aşkla sevdiği yari ile bir ömür beraber yaşlanırlar ve ölüm onları ayırır sevdiği kadın ölür ve çekmecesinde bir yazı bulur. Yazıda Elsanın bütün erkeklerin sevgisini istediği yazılıdır. Bunu gör de kahrolma. Yinede ona olan sevgisi dolu dizgin gitmeye devam eder.
Diğer yabancı şairlerin aksine kafiyeli ve güzel şiirler yazan Aragon benim yüreğime hitap etti.

Elsa ve Aragon adınız hep yan yana yazılacak güzel aşıklar.

Yazarın biyografisi

Adı:
Hüseyin Demirhan
Unvan:
Çevirmen, Felsefeci, Yazar
Doğum:
Isparta, Türkiye, 1927
Ölüm:
Antalya, Türkiye, 1 Nisan 2005
Çe­vir­men, fel­se­fe­ci ve ya­zar ola­rak kül­tür ya­­şamımıza önem­li katkılar­da bu­lun­du. Batı dil­le­rin­den pek çok eseri di­li­mi­ze ka­zandırdı. Türk Dil Ku­ru­mu Çe­vi­ri Ödü­lü ve Edebi­yat­çı­lar Der­ne­ği Onur Ödülü’ne de­ğer gö­rül­dü. Bel­li başlı çe­vi­ri­le­ri ara­sında Pla­ton’un Dev­let’i, He­gel’in Bü­tün Yapıtları-Seç­me­ler I, Karl Marx’ın De­­mok­ri­tos ile Epi­ku­­ros’un Do­ğa Felsefe­le­ri, Ba­zil Ni­ki­tin’in Kürtler: Sos­yo­lo­jik ve Ta­ri­hi İnce­le­me adlı yapıtları sayıla­bi­lir. De­mir­han, 1 Ni­san 2005’te öldü.

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 4.507 okur okudu.
  • 138 okur okuyor.
  • 2.962 okur okuyacak.
  • 71 okur yarım bıraktı.