İbn Aşur (Muhammed Tahir bin Aşur)

İbn Aşur (Muhammed Tahir bin Aşur)

Yazar
8.7/10
3 Kişi
·
6
Okunma
·
1
Beğeni
·
60
Gösterim
Adı:
İbn Aşur (Muhammed Tahir bin Aşur)
Tam adı:
Muhammed et-Tâhir b. Muhammed b. Muhammed et-Tâhir et-Tûnisî
Unvan:
Prof. Dr.
Doğum:
Tunus, Eylül 1879
Ölüm:
La Marsa, Tunus, 12 Ağustos 1973
Tunuslu ilim ve fikir adamı, müfessir, fakih, Arap dili ve edebiyatı âlimidir.

Tunus'ta doğdu. Fas asıllı olup gittikleri Endülüs'ten göç ederek Selâ'ya (Fas), daha sonra bir kolu Tunus'a yerleşen Âşûr ailesine mensup olduğundan dedeleri gibi İbn Âşûr lakabıyla anıldı.

İlk öğrenimini Muhammed Bû Attûr'un gözetimi altında tamamladı; 1892'de bir orta ve yüksek öğretim kurumu olan Zeytûne Camii'ne girdi. Zekâsı ve üstün kabiliyetiyle dikkati çektiği için kendisine özel bir program uygulandı. Önce Şeyh Salih eş-Şerif in derslerine devam etti. Daha sonra Şeyh Salim Bû Hâcib'den Kastallânî'nin İrşâdü's-sâri’sini, İbnü'ş-Şeyh diye bilinen Ömer b. Ahmed'den Beyzâvi’nin Envârü't-tenzîl’ini, Muhammed b. Neccâr'dan kelâma dair el-Mevâkıf'ı okudu. İbrahim el-Mârginî, Muhammed b. Yûsuf, Muhammed en-Nahlî, Mahmûd İbnü'1-Hoca gibi daha pek çok âlimin derslerine devam etti. 1899'da tamamladığı yüksek öğrenimi esnasında Fransızca öğrendi. 1903 yılında Zeytûne Üniversitesi'nde ikinci derece öğretim elemanı kadrosuna tayin edildi. O sırada Tunus'a gelen Muhammed Abduh'un konferans ve sohbetlerine katıldı. Alışverişte muhayyerlik konusunda yaptığı çalışmayı tamamlayarak aynı üniversitede birinci derece kadroda öğretim üyesi oldu (1905).

Bundan sonra da önde gelen âlimlerden ders okumayı sürdürdü ve icazetler aldı. Üniversitede daha çok Arap dili ve edebiyatı, fıkıh usulü, hukuk felsefesi (makasıdü'ş-şerîa), hadis ve tefsir okuttu. Ayrıca Sâdıkıyye Medresesi'nde 1905 -1932 yılları arasında fasılalı olarak on altı yıl kadar hocalık yaptı. Bu arada oğlu Muhammed Fâzıl ve Cezayirli Abdülhamîd b. Bâdîs gibi pek çok öğrenci yetiştirdi. Zeytûne Üniversitesi öğretim üyeliğine tayin edildikten bir yıl sonra aynı üniversitenin eğitim ve öğretiminden sorumlu heyette hükümet temsilcisi oldu. 1908'de Tunus Millî Eğitim programlarının ıslah edilmesi için kurulan komisyonun üyeliğine, 1911'de Yüksek Vakıflar Meclisi ve Toprak Karma Komisyonu üyeliklerine getirildi. Üniversite reformu için çeşitli tarihlerde (1910,1924. 1933) kurulan komisyonlarda çalıştı; ıslahatçı fikirleriyle yeni düzenlemelerin yolunu açtı.

İbn Aşûr, üniversitedeki görevi ve akademik faaliyetleri yanında 1913'ten itibaren on yıl Mâliki kadılığı yaptı. 1924'te Meclis-i Şerî’de Mâliki müftüsü ve başmüftü vekili, üç yıl sonra da başmüftü oldu; aynı zamanda Zeytûne Üniversitesi'nin eğitim ve öğretiminden sorumlu dört kişiden oluşan ilmî kurulun da üyeliğine getirildi. Osmanlılar'ın Tunus'u fethinden itibaren şeyhülislâmlık makamına Hanefî başmüftü tayin etme geleneğine, 1932'de son verilmesi üzerine ilk Mâlikî şeyhülislâmı oldu. Aynı yıl Zeytûne Üniversitesi'ne rektör tayin edildi.

Üniversitede yapmak istediği yeniliklere karşı çıkanların başlattığı öğrenci hareketleri yüzünden bir yıl sonra rektörlükten alındıysa da 1945'te aynı göreve yeniden getirildi ve 1952'ye kadar bu görevde kaldı. Ülkede cereyan eden siyasî olaylar ve bunların üniversite çevresindeki etkileriyle baş gösteren kargaşa ve huzursuzluğa rağmen reform faaliyetlerinden tâviz vermediği için ikinci defa rektörlük görevine son verildiyse de 1956'da üçüncü defa rektörlüğe getirildi. Aynı projeyi uygulamaya devam ederek 1960 yılına kadar görevini sürdürdü.

1950'de Kahire Mecmau'l-lugati'l-Arabiyye'ye, 1955'te Şam el-Mecmau'l-ilmiyyü'1-Arabî'ye üye seçilen İbn Âşûr, Kuveyt Vezâretü'ş-şuûni'l-İslâmiyye tarafından hazırlanan el-Mevsû'atü'1-fıkhiyye'nin telif çalışmalarına katıldı. 1951'de İstanbul'da yapılan milletlerarası müsteşrikler kongresinde bulundu. Hac farizasını ifa ettikten sonra çeşitli İslâm ülkelerine ve Avrupa'ya seyahatler yaptı. 1968'de arkadaşı Hasan Hüsnî Abdülvehhâb ile birlikte en yüksek seviyede kültür liyakat nişanı aldı. İslâmî konulardaki başarılarından dolayı 1972 ve 1973 yıllarında Tunus cumhurbaşkanlığı tarafından ödüllendirildi.

Hayatı boyunca ilmî çalışmalarını, fikrî mücadeleleri ve faaliyetlerini aralıksız sürdüren İbn Âşûr 12 Ağustos 1973'te başşehir Tunus'ta vefat etti ve Zellâc Mezarlığı'na defnedildi.
Dersen ki “Doğrusu Kur’an’ın bir Batın manası, bir Zahir manası, bir haddi/tarifi, bir de matlaı vardır” sözlerine ne diyeceksin?

Derim ki: “Hz. Peygamberden zikredilen bu rivayet sahih değildir. Hele bu rivayet İbn Abbas’tan geliyorsa terket gitsin! Üstelik kim demiş İbn Abbas’tan böyle bir rivayetin nakledildiğini? Bir de aktardıkları rivayetin işlerine gelen kısmı olup devamını işlerine gelmediği için zikretmiş değillerdir. Zira İbn Abbas eğer kendisine dayandırılan bu rivayet sahihse, sözlerinin devamında, ‘Kur’an’ın zahiri, onun tilaveti, batnı ise onun tevilidir’ demekle zahirin lafız, batnın ise mana olduğunu kast ettiğini ortaya koymuştur.”
... İlk dönem alimlerinin herhangi bir ayetin tefsiri hakkında bir yorum yapmaları, daha sonra gelen alimlere farklı mana ve yorumlar çıkarmasına engel değildir. Aksi takdirde sonraki alimlerin ayetten çıkardıkları dakik yorumlar peşin olarak reddedilmiş olur. Böyle bir şeyi ise ancak daha sonra gelen mukallitler iddia eder.
Lokman (a.s.) oğluna nasihat ederken insanlarla hüsn-ü muaşeret (güzel geçinme)in edeplerini açıklamanın peşinden insanın şahsi olarak edebi ile alakalı olan yürüme ve konuşmayı zikretmektedir.
Zira yürüme ve konuşma bir insanın edebini gösteren görünen ve bilinen hareketleridir.
Kur’an, yürürken ve konuşurken olması gereken edebi öğretmektedir. O da dengeli yürümek ve bağırıp, çağırarak konuşmamaktır. Edeb içinde dengeli yürümenin ölçüsünü veren ayete baktığımızda şunları görüyoruz :
وَاقْصِدْ ف۪ي مَشْيِكَ Yürüyüşünde orta yolu tut." (Lokman 31/19) Ayette geçen قْصِدْ kelimesi iki uç arasındaki orta yer; vasat ve adalet manasına gelmektedir.
“İnsanların hakları” demek, “Yeryüzünde ne varsa, hepsini sizin için yaratan odur.”(Bakara 29)âyet-i kerîmesinde de ifade edildiği gibi, Allah Teâlâ’nın yeryüzünde yarattığı insanların, onun üzerinde mevcut olan şeylerden faydalanma şekilleri demektir?^ Bu zikrettiğimiz âyet-i kerîme, yeryüzünde ne varsa hepsinin insanlığa has kılındığını kısaca bildirmiştir ki bu, açıklama ve ayrıntıya muhtaçtır. Eğer yeryüzünde bulunan şeyler, her durumda ve her zaman bütün insanların arzularına cevap verecek şekilde bol olsaydı, bu takdirde insanların yeryüzünde bulunan şeylerden faydalanma haklarını belirlemeye ihtiyaçları kalmayacaktı.

Ancak durum, böyle değildir. Bazı yerlerde, bazı zamanlarda, bazı hallerde arzular, belirli şeylere yönelmekte ve bütün bu arzuların da yerine getirilmesi için, o şeyler yeterli olmamaktadır. Bu, ya talepte bulunanların ihtiyaçlarını karşılamamak kadar az olmalarından, ya da bazısının diğerlerinden daha câzip olmasından, dolayısıyla insanların diğerlerini terkederek bunları elde etmek için aşırı arzuya sahip bulunmalarından kaynaklanmaktadır. Tabiî, bu durumda, az bir meta üzerine büyük yığılmalann olacağı muhakkaktır. Belki de, aynı şeyi elde etmek uğrunda, aynı güç dengesine sahip olan kimseler, birbirlerini tüketecekler,öbür taraftan bir çıkar yolu bulamayan zayıf ve güçsüz kimseler ise bu mücadele içerisinde yok olup gideceklerdir.(Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan , çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar başkadır.Nisa,98)
... “فَجَٓاءَتْهُ اِحْدٰيهُمَا تَمْش۪ي عَلَى اسْتِحْيَٓاءٍۘ قَالَتْ اِنَّ اَب۪ي يَدْعُوكَ لِيَجْزِيَكَ اَجْرَ مَا سَقَيْتَ لَنَاۜ Az sonra o iki kızdan biri haya ve edep abidesi halinde yürüyerek çıkageldi ve ‘Bize sunduğun sulama hizmetinin ücretini vermek üzere babam seni dâvet ediyor’ dedi.” (Kasas, 28/25)

Ayette geçen تَمْش۪ي fiili, عَلَى اسْتِحْيَٓاءٍۘ ifadesinin kendisi üzerine bina edilmesi için zikredilmiştir. Zira ayetin başında geçen جَٓاءَتْهُ َzaten gelmeyi ifade ettiğinden ayrıca تَمْش۪ي nin zikredilmesine gerek yoktur. Burada yürümenin haya üzerine bina edilerek zikredilmesinde bu yürüyen bayanın ne kadar hayalı olduğuna bir vurgu vardır.
Ayrıca عَلَى اسْتِحْيَٓاءٍۘ kısmındaki عَلَى harfi cerri, mecazi bir yükseklik ifade etmekte olup, haya vasfının onunla bütünleşmiş olduğunu bildirmek için kullanılmıştır.
İslâm'ın, “Allah’ın fıtratı” şeklinde nitelenmesinin anlamı, getirdiği esasların fıtrattan olmasıdır. Benîmsenmiş ve yaygın erdemlerden olan diğer
usül ve füru (esaslar ve ayrıntılar) bundan sonra gelir. İslâm, bu esasları getirmiş ve onlara teşvik etmiştir, çünkü bu esaslar, insanlıkta yerleşen ve zarardan sâlim olarak iyiliği arama amacından doğan “iyi âdetler” olup, fıtratın esaslanyla ilgilidir. Şayet fıtrat, kendi başına bırakılırsa, âdetleri ne benimser, ne de zıddına olanları reddeder. Meydana gelince de, fıtrat âdeti tercih eder. Bunun için, fıtratın yanında yer almış ve o güzel bulunmuştur.

Çekingenlik (haya) ile dobra dobra konuşmak (vikâha) bunun örneğidir. Bu ikisi, başkasına zarar vermek üzere eyleme dökülmeyince, fıtratın tanıması açısından eşit durumda olurlar. Bazı bilgeler -meselâ Yunanlı Diyojen (mö. 523-412)dobralıkla ve sözünü sakınmazlıkla tanınırlardı. Fakat biz, genelde insanlann hayayı sevdiğini görüyoruz. Böylelikle o, güzel âdetlerden biri olur, kişinin ve toplumun ıslâhında birtakım faydalar doğmasına da elverişli bulunur. İşte bunun için haya, İslâm'ın bir şiarı olmuştur.
Biz, fıkıh ilmini, İmam Suyutî’nin yaptığı gibi, Tefsirle doğrudan ilgili ilimlerden saymıyoruz. Zira Kur’an’ı anlayıp kavramak, fıkıhla alakalı meseleleri öğrenmeye bağlı değildir. Nitekim Fıkıh, Tefsir ilminden daha geç dönemde ortaya çıkmış olup onun bir koludur. Ancak bir müfessir, tefsirini yaptığı ayet veya ayetler hakkında daha detaylı bilgi edinmek amacıyla fıkıh ilmine ihtiyaç duyabilir, bu da sadece daha geniş malumat edinmek içindir...
İbnu’l-Arabî, “Ebu Hamid Gazalî, gecelerin karanlıklarında parlayan dolunaydı. Boyunlarda bir inci gerdanlıktı. Onun bu hali, tasavvufa boğulana dek hep devam etti. Daha çok onlarla beraber tasarrufta bulundu ve sonunda hakikatin, gerçeğin dışına çıktı. Bundan böyle görüşlerinde daha çok tasavvufa yer verdi.”
İbn Aşur (Muhammed Tahir bin Aşur)
Sayfa 132 - Ebubekir İbnu’l-Arabî (543)
Çünkü Kur’an, kıssaları suredeki münasebetini dikkate alarak aktarır. Bu da ona iki özellik kazandırır. Biri burhan, diğeri de açıklayan olmasıdır.
Yazara henüz inceleme eklenmedi.

Yazarın biyografisi

Adı:
İbn Aşur (Muhammed Tahir bin Aşur)
Tam adı:
Muhammed et-Tâhir b. Muhammed b. Muhammed et-Tâhir et-Tûnisî
Unvan:
Prof. Dr.
Doğum:
Tunus, Eylül 1879
Ölüm:
La Marsa, Tunus, 12 Ağustos 1973
Tunuslu ilim ve fikir adamı, müfessir, fakih, Arap dili ve edebiyatı âlimidir.

Tunus'ta doğdu. Fas asıllı olup gittikleri Endülüs'ten göç ederek Selâ'ya (Fas), daha sonra bir kolu Tunus'a yerleşen Âşûr ailesine mensup olduğundan dedeleri gibi İbn Âşûr lakabıyla anıldı.

İlk öğrenimini Muhammed Bû Attûr'un gözetimi altında tamamladı; 1892'de bir orta ve yüksek öğretim kurumu olan Zeytûne Camii'ne girdi. Zekâsı ve üstün kabiliyetiyle dikkati çektiği için kendisine özel bir program uygulandı. Önce Şeyh Salih eş-Şerif in derslerine devam etti. Daha sonra Şeyh Salim Bû Hâcib'den Kastallânî'nin İrşâdü's-sâri’sini, İbnü'ş-Şeyh diye bilinen Ömer b. Ahmed'den Beyzâvi’nin Envârü't-tenzîl’ini, Muhammed b. Neccâr'dan kelâma dair el-Mevâkıf'ı okudu. İbrahim el-Mârginî, Muhammed b. Yûsuf, Muhammed en-Nahlî, Mahmûd İbnü'1-Hoca gibi daha pek çok âlimin derslerine devam etti. 1899'da tamamladığı yüksek öğrenimi esnasında Fransızca öğrendi. 1903 yılında Zeytûne Üniversitesi'nde ikinci derece öğretim elemanı kadrosuna tayin edildi. O sırada Tunus'a gelen Muhammed Abduh'un konferans ve sohbetlerine katıldı. Alışverişte muhayyerlik konusunda yaptığı çalışmayı tamamlayarak aynı üniversitede birinci derece kadroda öğretim üyesi oldu (1905).

Bundan sonra da önde gelen âlimlerden ders okumayı sürdürdü ve icazetler aldı. Üniversitede daha çok Arap dili ve edebiyatı, fıkıh usulü, hukuk felsefesi (makasıdü'ş-şerîa), hadis ve tefsir okuttu. Ayrıca Sâdıkıyye Medresesi'nde 1905 -1932 yılları arasında fasılalı olarak on altı yıl kadar hocalık yaptı. Bu arada oğlu Muhammed Fâzıl ve Cezayirli Abdülhamîd b. Bâdîs gibi pek çok öğrenci yetiştirdi. Zeytûne Üniversitesi öğretim üyeliğine tayin edildikten bir yıl sonra aynı üniversitenin eğitim ve öğretiminden sorumlu heyette hükümet temsilcisi oldu. 1908'de Tunus Millî Eğitim programlarının ıslah edilmesi için kurulan komisyonun üyeliğine, 1911'de Yüksek Vakıflar Meclisi ve Toprak Karma Komisyonu üyeliklerine getirildi. Üniversite reformu için çeşitli tarihlerde (1910,1924. 1933) kurulan komisyonlarda çalıştı; ıslahatçı fikirleriyle yeni düzenlemelerin yolunu açtı.

İbn Aşûr, üniversitedeki görevi ve akademik faaliyetleri yanında 1913'ten itibaren on yıl Mâliki kadılığı yaptı. 1924'te Meclis-i Şerî’de Mâliki müftüsü ve başmüftü vekili, üç yıl sonra da başmüftü oldu; aynı zamanda Zeytûne Üniversitesi'nin eğitim ve öğretiminden sorumlu dört kişiden oluşan ilmî kurulun da üyeliğine getirildi. Osmanlılar'ın Tunus'u fethinden itibaren şeyhülislâmlık makamına Hanefî başmüftü tayin etme geleneğine, 1932'de son verilmesi üzerine ilk Mâlikî şeyhülislâmı oldu. Aynı yıl Zeytûne Üniversitesi'ne rektör tayin edildi.

Üniversitede yapmak istediği yeniliklere karşı çıkanların başlattığı öğrenci hareketleri yüzünden bir yıl sonra rektörlükten alındıysa da 1945'te aynı göreve yeniden getirildi ve 1952'ye kadar bu görevde kaldı. Ülkede cereyan eden siyasî olaylar ve bunların üniversite çevresindeki etkileriyle baş gösteren kargaşa ve huzursuzluğa rağmen reform faaliyetlerinden tâviz vermediği için ikinci defa rektörlük görevine son verildiyse de 1956'da üçüncü defa rektörlüğe getirildi. Aynı projeyi uygulamaya devam ederek 1960 yılına kadar görevini sürdürdü.

1950'de Kahire Mecmau'l-lugati'l-Arabiyye'ye, 1955'te Şam el-Mecmau'l-ilmiyyü'1-Arabî'ye üye seçilen İbn Âşûr, Kuveyt Vezâretü'ş-şuûni'l-İslâmiyye tarafından hazırlanan el-Mevsû'atü'1-fıkhiyye'nin telif çalışmalarına katıldı. 1951'de İstanbul'da yapılan milletlerarası müsteşrikler kongresinde bulundu. Hac farizasını ifa ettikten sonra çeşitli İslâm ülkelerine ve Avrupa'ya seyahatler yaptı. 1968'de arkadaşı Hasan Hüsnî Abdülvehhâb ile birlikte en yüksek seviyede kültür liyakat nişanı aldı. İslâmî konulardaki başarılarından dolayı 1972 ve 1973 yıllarında Tunus cumhurbaşkanlığı tarafından ödüllendirildi.

Hayatı boyunca ilmî çalışmalarını, fikrî mücadeleleri ve faaliyetlerini aralıksız sürdüren İbn Âşûr 12 Ağustos 1973'te başşehir Tunus'ta vefat etti ve Zellâc Mezarlığı'na defnedildi.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 6 okur okudu.
  • 4 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.