İngilizce

İngilizce

Çevirmen
8.1/10
692 Kişi
·
1.588
Okunma
·
0
Beğeni
·
89
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
Hazırlıkta bize zorla okutulan kitaptı:) Tesadüf gördüm daha önce kaydedildiğini. Bir inceleme yazayım dedim. Eee ne de olsa en uzun sürede (zorla olduğu için bitirmem yaklaşık bir dönem sürmüştü) okuduğum ingilizce kitaptı. Üstelik sadece 50 küsür sayfa. O zamanlar ki İngilizce öğretmenlerim şu an 500-600 sayfayı bazen bir kaç günde bitirdiğimi görse en iyi ihtimalle diz çöküp bir köşede ağlardı:) Kötü ihtimalleri siz düşünün:) Çok uzattım, af diliyerek konuya dönüyorum. Mr Ross'un gizemli hikayesi. İngilizcesi ilk kurlarda olanlar için okunabilecek bir kitap. Keyif de alınabilir.
İlk kez bir incelemeyi (ya da incelememsi, artık siz nasıl tahayyül ederseniz) yazarken son derece rahatım. Nasıl olsa birçoğunuz bu kitabı okumayacaksınız, dolayısıyla fazla ayrıntı vermişim, kitabı fazla belli etmişim, keyfini kaçırmışım yok.

Yaşasın özgür yazmak deyip başlıyorum.

Baş kadın kahramanımız bir gazeteci. Adı Candace Shapiro (bunu tekrar baktım kitaptan, itiraf ediyorum). Philadelhia’da yaşıyor. Başarılı, akıllı ve belki de akıllı olduğunu göstermek için biraz da alaycı (bu kısım tahmindir). Küçük bir arkadaş grubu, sevecen bir annesi ve bir de faresi var. Fakat gün be gün kilolarıyla başı derde girmektedir. Yani kendisi ‘şişkodur’. Ayrıca babasının çocukken onları terk etmiş olması ilişkilerine olumsuz etki etmektedir.

Bana mı denk geliyor bilmiyorum; bu, ecnebilerin romanlarında sık sık babanın evi ve eşini daha çocukları bile küçükken terk etmesine rastlıyorum. Onlarda ata sporu olsa gerek.

Devam ediyorum;

Bir gün bir dergi makalesinde eski erkek arkadaşı tarafından yazılmış ‘büyük beden bir kadını sevmek’ adlı bir makale okur. Makalede adı ‘C’ olarak kısaltılmıştır. Önce sinirlenir çünkü küçük düşürüldüğünü ve eski sevgilisinden bir açıklama istemesi gerektiğini düşünür. Fakat sonra, siniri yatışınca en iyisinin bu olayın aralarında kalması gerektiği fikrine varır.

Birkaç hafta sonra eski sevgilisinin babasının öldüğünü öğrenir ve baş sağlığı dilemek için cenazeye katılır. Eski sevgilisiyle aralarını tekrar yapma peşindedir. Fakat çok beklediği gibi gitmez. Karşılaşmalarının sonu yatakta bitmiştir fakat onun planladığı gibi bir başlangıç yerine eski sevgilisinin tekrar görüşmeye başlamak istemediğini çünkü başka biriyle görüştüğünü öğrenir. Artık eski sevgilisini unutmaya çalışmaktan başka çare yoktur.

Hayatını yeniden düzenlemeye ve zayıflama programlarına katılmaya karar verir. Zaten gazeteci olan kadın kahramanımız hayatını daha eğlenceli kılmak adına senaryo yazmaya başlar. Hollywood yapımcılarından biriyle röportaj yaparken senaryosunu vermeye karar verir. Ayrıca devam ettiği kilo verme programında doktoru ona programa katılamayacağını söyler. Başta şaşırmasına rağmen, asıl büyük şaşkınlık doktorunun hamile olduğunu söylemesiyle olur. (Bomba sürprizi patlatmış oldum.)

Candace, bu bebeğin ancak eski sevgilisinin babasının cenazesi günü olmuş olabileceğini anlar ve kürtaj konusunu düşünmeye başlar. Sonra eski sevgiliye söyleyip söylememe konusunu değerlendir ve bir not yazıp gönderir. Eğer bu bebekle ilgili sürece katılmak istiyorsa konuşmaları gerektiğini belirtir. Fakat hiçbir yanıt gelmez. O da bebeği yalnız bir anne olarak büyütme kararı alır. Sonra Hollywood yapımcısına verdiği senaryonun beğenildiği ve filmle ilgili sürece katılması için Hollywood’a gitmesi gerektiğini öğrenir. Bebek büyümekte ve bebeğin gelişiyle ilgili mutlu bir heyecan yaşamaktadır. Bavulunu toplar ve Hollywood’a gider. Orada adeta bir rüyayı yaşamıştır. Harika partilere katılmış, hayran olduğu yıldızlarla konuşmuştur. Birkaç hafta sonra evine döner.

Burada keseyim artık. Neredeyse kitabın özetini çıkarmış gibi oldum. Yok yok, daha devamı var okumak isteyenler için.
Şimdi gelelim kitapla ilgili düşüncelerime. Okumaktan pişman değilim. Okumasaydım da olurdu ama. Sanırım bunlar çok yuvarlak cümleler oldu. İşin açıkçası 2001 yılı basımı olan bu kitap konusuyla artık alışık olduğumuz şeylerden fazlası olmadı. Belki o tarihte okumuş olsam daha çok şey ifade edebilirdi bilemiyorum. Fakat yine de büyük bir emek var. Yazara hakkını teslim etmek istiyorum. İlgisini çekmiş olanlara iyi okumalar dilerim.
O, daha küçükken babası, annesini terk etmiş. O da erkeklere düşman olarak büyümüş. Üstelik bu bilinçaltı durumun farkında bile değil.

Türkiye için biraz iddialı ama orada (İngiltere) olabilir, erkeklere tek gecelik ilişki gözüyle bakan, hatta hiçbiri ile sabaha kadar bile kalmayan, kendini beğenmiş, kariyerinde ilerleme uğruna feda edemeyeceği pek bir şey olmayan, kaprisli ve ukala İngiliz iş kadını…

Ve bi’ aşkın ‘kadını’ yedinden var etmesi. Kibrin doyulmaz, tatmin edilemez açlığına karşı mütevazı bir adamın, aile bağlarını hiç anlamamış bir kadına hayatı yeniden tanıtması…

Kitabın üslubundaki samimiyet ve kadın kahramanın onca ihtişamına rağmen aşka düşünce yerle bir olması olabildiğince güzel aktarılmış. Çok hızlı biten; bitince de insanın üzülmesine neden olan, bir erkek olarak kadın ruhunun farklılığına zaman zaman dokunma fırsatı bulmamı sağlamış çok ender kitaplardan biri. En sevdiklerim arasında olduğunu da eklemeliyim.
Bu incelemem değerli Kübra A. 'ya ithaftır.

Eskiden her şey daha yavaş değişirdi sanki. Türkiye’nin en zengin beş ailesini alakalı alakasız kime sorsanız; Koç, Sabancı, Eczacıbaşı, Yaşar, Çavuşoğlu ya da Ercan ailesi derdi. Ben bu tür gereksiz bilgileri iyi bilirdim. "Komprador burjuvaziye" hem kızar hem onları takip ederdim. Aslında iyi bir gazete okuru istemese de öğrenirdi bunları. Aralarından garip adamlar çıkardı. Mesela Şakir Eczacıbaşı ailenin 2. etkin üyesiydi. Spor, sanat Allah ne verdiyse ilgilenir, bolca para harcardı. Eczacıbaşı Basketbol takımı bir ara memleketin en iyisiydi mesela. Fotoğraf sanatına yaptığı destek inanılmazdır. Ya sinemaya ya edebiyata? Dudak bükerdik ama. Burjuva ya.

Mesela rahmetli Onat Kutlar (ölümü terörün ne kadar kör bir bela olduğuna en iyi örnektir), büyülü gerçekliğin bırakın TC’de, dünyadaki ilk yaratıcılarındandır ve Latife Tekin daha doğmadan belki de yayınlamıştı İshak’ı, aslında esas işi sinemadır. Türk Sinematek'i, Şakir Eczacıbaşı’nın maddi ve entelektüel desteğiyle, OK tarafından kurulmuştu. Biz yine dudak bükmüştük.

Edebiyatı da çok severdi Ş.E. Dergiler çıkartırdı. Bir de, George Bernard Shaw hayranıydı adam. Bu aldığı Anglo-Sakson eğitimdendi galiba. Adam Anglo-sakson'un TC temsilcisiydi mübarek.

Shaw, berbat bir romancıdır. Romanları beş para etmez. O. Pamuk’un Nobel’ine dudak bükenlere duyurulur. Ama iyi oyun yazarıdır. Temaların çoğu devşirmedir. Ne akıllıymış be adam! Mesela Pygmalion Yunan mitolojisinden devşirmedir. Çok temel bir insan özelliğini anlatır. Kendine, kendi yarattıklarına hayran olma. Oyun, Kıbrıslı bir heykeltıraş olan Pygmalion’un kendi yaptığı bir heykele âşık olmasına dayanır. Bu oyunu 1912’de yazar Shaw. 1938’de filmi çekilir. Yer yerinden oynar. Oscar (o zaman adı Oscar mıydı bilmem. Siz bakın bakalım, Bette Davis Oscar emmisine benzetmiş miydi heykeli?) dahil tüm sinema ödüllerini süpürür film.

Konusu, bir sesbilimci olan sosyeteden Higgins, İngiliz dilinin diyalektiği üstüne uzmandır. Yeter ki yanında bir cümle edin, nerden geldiniz nereye gidiyorsunuz, alayını anlatır size. O derece yani. Kaba saba konuşan çiçekçi kız Eliza’yı bulur. Üstünde çalışır ve onu bir sosyete güzeline dönüştürür dil üzerinden. Sonra ne olur biliyor musunuz? Pygmalion’un kendi yaptığı heykele âşık olması gibi, o da Eliza’ya aşık olur.

Gelelim şimdi benim bu eseri neden incelediğime. 1938’de İngilizler filme çekerler. 1942’de ise Adolf Körner bizde yapar eserin filmini. İsmi Sürtük’tür. Hulusi Kentmen ilk bu filmle girer sinemaya. Töbe izlemedim bu versiyonu. Adolf Körner Çekoslovakya'dandır, ama İstanbulludur bana göre. Derler ki, Körner geri kalan hayatını İstanbul’da Elhamra sinemasında gişe memuru olarak tüketti. Ocaklardan yırak.

Yahu ne bereketli bir konuymuş bu! Sonra, 1960’da Aslan Yavrusu ismiyle çekildi tekrar. Orhan Günşiray-Leyla Sayar oynadı. Bitmedi! Bir de Sürtükler devri var.

Senaryosu Shaw’dandır yine, ama ona omuz atarlar billahi. Filmlerin ismi Sürtük’tü yine. Konu aynı. Çiçekçi çingene kız. Ama dilbilimci değil, gazinocu patron vardır sahnede. Ekrem Bora aynı patron, peş peşe bir Türkan Şoray ardından Hülya Koçyiğit çevirir sonra. Asıl esas oğlan sırasıyla Cüneyt Arkın ve Göksel Arsoy’dur. İlki siyah beyaz ikincisi renklidir. Ama ben Sultan’ın oynadığının hayranıydım (Ertem Eğilmez). Sultan’ı Yeşilçam’a hediye eden senaryodur. İzleyin, dikkatli ama, öyle göndermeler var ki vallahi parmak ısırtır. 10:30 dakikada öyle güzel laflar eder ki, hakkaten ya, demezseniz para vermeyin. 1965’te çevrildi ben 1969-1970’te izlemiştim. Ben bu sahneyi belki bir on kez izlemişimdir. Diyeceksiniz ki, youtube mu vardı, nasıl oldu da o kadar çok seyrettin? Bir İstanbullu Ökkeş vardı Kilis’te.(Bir kere görmüş İstanbul'u. Ben de İstanbul'danım ya çok severdi) Sinemada makinistti. Bir de Beyrut’tan gelme şekerlemeler vardı bizde. Takas işte ))) Ertem Eğilmez zekidir Allah için. Gelenek-Batı çatışmasını iyi görür.

Sultan’ın sesine bayılmıştım. Meğer onun değilmiş. Eskiden sessiz çekilir, stüdyoda seslendirilirdi filmler. Hiçbir ses artistin kendi sesi değildi. Sultan’ın sesi kimindi? Buna bir cevap beklerim sizden.

“Rızkımıza engel oldun ama aşkımıza olamayacaksın.” Sözünü yaklaşık elli yıldır aklımda tutuyorum.

Meğer son zamanda Gönülçelen dizisi varmış, o da aynı konuyu işlermiş. Şu Shaw’a bak yahu, sen tut Yunan mitolojisini işle, adını ölümsüz yap! Zeka bu değilse nedir?İşte ben bu nedenle postmodern edebiyatı çok seviyorum. Ne alaka demeyin, düşünün?

https://www.youtube.com/...KzbvnNVCQ&t=281s film bu. Bir soru daha, Sultan filit der kuaförde. Sizce nedir bu filit?
(Oncelikle Ingilizce klavye kullanmamdan oturu Turkce karakter kullanamadigimi belirtir ve yarattigim rahatsizliktan ozur dilerim)
Stephen King'in yayimlanan en son kitabi... Bu kitabi oglu Owen King ile beraber yazmislar. Bence dili, akiciligi, karakterlerin zengin bir sekilde islenmesi gibi acilardan tam bir Stephen King eseri olmasina ragmen konu ve verdigi mesajlar acisindan farkli bir lezzet diyebilirim. Bu kitabi bir gerilim kitabi altinda degerlendirmek yerine feminist kitap statusunde degerlendirmeyi tercih ediyorum.
Olaylarin kurgusunu Saramago'nun Korluk'u ya da yine Stephen King'in Mahser'ine benzetebiliriz. Bir anda bir "uyuma hastaligi" baslar ve uykuya dalan tum kadinlar, kiz cocuklari bir daha uyanamaz, vucutlarini bir koza kaplar. Bu kozanin dis etkilerle yirtilmasi da... detaya girmeyeyim ancak asla tavsiye edilmez.
Dolayisiyla hikayemiz aslinda tamamen kadinlardan arinmis (uykuya aldigi uyusturucu, ilac ve yuksek oranlardaki kafeinle zorla direnebilmis bir avuc kadini saymazsak), tamamen erkek egemenligine kalmis bir dunyadaki minicik ir kasabada gecer. Bu kasabanin ozelligi ise, olaylari tersine dondurebilecek gucu elinde bulundurabilmesinden baska bir sey degildir.
Dedigim gibi oldukca guclu feminist duygu ve dusunceler iceren bir kitap. Hatta ne yalan soyleyeyim bana bile biraz fazla geldi, cunku her firsatta "tum erkekler kotudur, ama en kotu kadin bile aslinda iyidir, merhametlidir" gibi bir mesaj vardi.
Ote yandan, yine bir Stephen King klasigi olarak cok fazla karakter vardi kitapta. Hatta bu sebeple kitabin ilk uc sayfasina kisi listesi eklemis. Pek cok karakter kurguda oturmustu ancak kitabin sonlarinda bir anda ortaya cikmis iki kardesi kitapla cok bagdaslastiramadim. olaylar guzel baglanirken gunah kecisi yaratmak amacli bonradan hikaye dahil edilmisler gibi geldi.
Bahsetmek istedigim bir diger sey de, diger Stephen King romanlarindan farkli olarak bu seferki kotu karakteri cok sevdim, Her ne kadar olayin genel kurgusunun Saramago'nun Korluk'u ya da King'in Mahser'ine benzetmis olsam da bu sefer olaylari yaratan Eve Black isminde (en azindan kayitlardaki ismi) guclu bir kadin. Isminin Eve (Havva) olmasi bir rastlanti degil, kesinlikle cok fazla gonderme var. kadinin cok fazla doga ustu gucu var, ancak ne zaman ki biri ona "sen cadi misin, Tanri misin" gibi sorular sorsa cevabi hep "Hayir, bir kadinim" oluyordu. Bu yaklasimi, bence kadinlarin farkinda olmadiklari (ya da toplumsal baskilarla kaybettikleri) gucun bir semboluymus gibi geldi, en azindan oyle yorumladim.
Son olarak da, sunu soylemem gerek ki, ilk defa bir Stephen King kitabini orjinal dilinde okudum ve kesinlikle muhtesemdi! Ayrica twitter kullanicilari King'in Trump nefretini bilirler, bu kitapta da kendisine laf gecirmeden edememis. Bir yerde " Dunyannin en aptal kisisi oldugunu dusundu, elbette Trump'tan sonra..." trazinda bir cumle vardi ki kahkama engel olamadim. Merak ediyorum acaba kitabin Turkce cevirisi yapilirken cevirmen isim degisikligi yapmayi tercih edecek mi:)

Sonucta, son zamanlardaki gerek edebiyat gerekse sinema dunyasindaki feminist akima (Star Wars'in kadin bas rol karakteri, Wonder Woman) guzel bir katki olmus diyebiliriz.
Çevremizde , bölgemizde ve dünyamızda neler olup bittiğini anlatan kaynak niteliğin de bir kitap ve bizim ülkemiz için önemli kaynak olduğunu düşünüyorum. Kitabin yazarı Amerikanın siyasetçilerinden olduğundan doğal olarak olaylara Amerikan penceresinden bakıyor. Okuyamayı düşünen tüm kitapseverlere tavsiye ediyorum.
The novel transplants one of a typical self-reliant tough guys, loan shark Chili Palmer, from the Miami criminal underworld to Hollywood. The plot begins, after a series of deftly handled flashbacks, with Palmer’s assignment to collect a debt from Leo Devoe, a dry cleaner who supposedly died in a plane crash but turns out to have not only avoided the crash but also collected insurance money for his own death.
The 'get shorty' is a story that carries the reader to the Las Vegas's gambling world. Enjoy reading, a very nice story that combines excitement and intrigue. It is recommended.

Roman, tipik, kendine güvenen, sert çocuklardan biri olan, çek-senet mafyası Chili Palmer'ın, Miami'nin yeraltı suç dünyasından Hollywood'a uzanan yolculuğunu naklediyor. Hikaye, bir dizi dikkatle ele alınan hatıradan sonra, Palmer'ın, bir uçak kazasında öldüğü sanılan fakat kazadan kurtulmakla kalmayıp sigorta parasını da alan kuru temizlemeci Leo Devoe'nun borcunu tahsil etmesi için görevlendirilmesi üzerine başlıyor.
'Get shorty', okuyucuyu Las Vegas'ın kumar dünyasına taşıyan bir hikaye. Keyifle okunacak, heyecanı ve entrikayı birleştiren çok hoş bir hikaye. Tavsiye edilir.:)
Herhangi bir kitapçıda 'Sağlık' bölümünde muhtelemen birçok diyet kitabı görürüz, bunlar içinde daha önce adını hiç duymadığımız tuhaf isimler de geçer. Bir süre bu tür kitapları inceledikten sonra kendi kendime sormaya başladım; ''Sağlık sadece diyet yapmaktan mı geçer?'' veya ''Sağlık deyince akla neden ilk olarak diyet yapmak gelir?'' diye. Modern Çağda bu kelime çoğunlukla kilosundan memnun olmayanların kilo vermesi senaryosu üzerine kullanılsa da aslında diyet kelimesi yeme-içme düzenini, paternini belirtmek için kullanılır; örneğin günde 5 öğün yiyorsanız, yediğiniz içtiğiniz şeyler ve miktarları aşağı yukarı aynı düzendeyse bu sizin diyetinizdir.

Lâkin yine de sağlık bölümünde daha farklı şeyler arardım hep, çünkü bildiğimiz anlamda diyet bana iki açıdan uygun değildi;
1- fazla kilolarım yok
2- ben diyeti takip edecek biri değilim, yani düzen ve kuralları seven bir insan değilim.
(yine de birkaç farklı uzmanın sağlık kitaplarını okuduğumu belirteyim) (bu kitabın Türkçe çevirisi bildiğim kadarıyla yok)
Bu sebeplerden sağlıklı beslenme konusuna biraz farklı bakan bir kitap gerekiyordu bana, yazarın başka bir kitabını da okuduğumdan işlediği konuları ne denli farklı açılardan ele aldığını bildiğim için bu kitabını da tesadüfen görünce hemen ilgimi çekti. Beni yanıltmadı, kısacık kitap olmasına rağmen bana göre birçok faydalı önerme içeriyor, belli başlı olanları sizin için buraya yazıyorum;

Televizyon reklâmlarında gördüğünüz yiyeceklerden uzak durun.
Arabanın camından aldığınız bir yiyecek, gerçek yiyecek değildir (McDonalds gibi zincirlerin ‘geçerken al’ uygulaması kastediliyor).
Sadece insan tarafından pişirilen yiyecekleri yiyin, hazır pişmiş fabrika ürünlerini değil.
Yemeği ayakta veya bir iş yaparken değil, masanızda oturup mümkünse tek başına değil birileriyle birlikte yiyin böylece daha az yersiniz. Tamamen doymadan yemeyi bırakın.
Tabağınızdakileri tamamen bitirmek için kendinizi zorlamayın.
Pişmiş şeyler yemeye özen gösterin ve kendi etinizi kendiniz pişirin böylece hangi hayvanı yediğinizden emin olursunuz.
Her dilde aynı isimle anılan şey gerçek bir yiyecek değildir; Think Big Mac, Cheetos, Pringles gibi.
Ekmek ne kadar beyazsa, o kadar zararlıdır.
Canınız sıkıldığı için değil, karnınız acıktığı için yiyin.
Yavaş yiyin, yemeği hazırlamak ne kadar vaktinizi alıyorsa aynı şekilde yemesi de o kadar vakit alsın, tadını çıkarın.
Kendinize uygun porsiyonu belirleyin ve onu aşmayın, sürekli ekleme yapmayın.
Kahvaltıyı Krallar gibi, öğle yemeğini Prensler gibi, akşam yemeğini ise Yoksullar gibi yapın.
Öğle yemeğinden sonra biraz kestirin, akşam yemeğinden sonra yürüyüş yapın.
Atıştırmalıklarınızı işlenmemiş gıdalardan seçin.
Kendin yaptığın sürece atıştırmalık yemenin bir zararı yoktur.
Destek gıdaları kullanmayın (supplementler; vitamin, balık yapı vb kapsüller)
Geleneksel olmayan yiyeceklere şüpheyle bakın.
Kaliteli ama az yiyin.
Özellikle bitki tüketimine özen gösterin özellikle de yapraklarını tüketin.
Ebeveynlerinizin ‘yiyecek’ olarak bilmediği, tanımadığı şeyleri yemeyin.
Sıradan bir insan olarak bulamayacağınız maddeleri içeren ürünleri yemeyin, ‘içindekiler’ kısmında 5’ten fazla madde olan ürünleri tüketmeyin.
‘İçindekiler’ bölümünde ‘’şeker’’ ilk üç maddeden biri olarak geçiyorsa o ürünü tüketmeyin, yüksek fruktozlu mısır şurubu içeren ürünleri asla tüketmeyin.
Süpermarketlerde daha kıyıda kenarda olan ürünlere yönelin, tam ortada parlatılmış gözünüze çarpan meyve sebzeden uzak durun; en inorganik ürünler buradadır.
Soya bazlı hoş kokulu ürünleri almayın.
Organik ürünler diğerlerinden daha fazla vitamin içermez ama inorganiklerden farkı kimyasal içermemesidir.
Mümkünse süpermarketler yerine, çiftçilerin doğal ürünlerini satan marketlere yönelin.


® İncelemeyi yazarın bir sözüyle bitireyim;
''Yemek hakkındaki harika şey günde 3 oy hakkınız olmasıdır. Her biri, dünyanızı değiştirecek potansiyele sahiptir.'' ©
John Katzenbach'ın "Ölü Öğrenci" adlı son yapıtı kesinlikle yazarın en iyi eserlerinden birisi. Bu yazardan sıkılamıyorum bir türlü. Nedir diye düşünüyorum, ama daha önceki kitaplarında söylediğim şeylerden farklı bir şey yok; yazar psikolojik gerilim kitapları yazıyor, bu kitaplar ağır ağır akan, gerilim klişelerini kullansa bile bu klişeleri kendi araçlarıyla kotaran, yani kendi tarzında bu klişeleri çok iyi yerleştirerek her kitabında aşina olduğumuz bir gerilim, karanlık, karamsar bir atmosfer yaratmayı becerebilen bir yazar, ve yazarın kimlik meselesine olan takıntısı kadar aslında bütün kötülük ve karamsarlığın ortasında insanın temelde iyiliğine, güzelliğine duyulan inancı yansıtması anlamında da ona sevgi duyuyorum. Tek istisnası Kızıl 1-2-3 adlı yarım bıraktığım eseriydi. Sıradaki Sensin adlı kitabı Dodi'yi kaybetmem esnasında okuyordum o yüzden yazarın başyapıtı Psikoanalist'ten dahi iyi bulsam da his olarak tam kavrayamamış olabilirim. Şizofren'i belki 15 kez okumaya başlamış ve 20 sayfa sonra bırakmışımdır, okuyunca beklediğimden çok daha iyi, oldukça güzel bir eser olduğunu gördüm, ve Francis Petrel'i hâlâ düşünürüm.. Ölü Öğrenci ve Profesör aksiyon anlamında yazarın en önde giden eserleri gibi görünüyor. Tabu'da da bir anlamda belgesel tadı da verebilen bir gerilim hikâyesi vardı. Bütün bu kitaplar arasında en iyisi hangisidir diye düşününce aslında Psikoanalist'i söylemem lâzım, ama Sıradaki Sensin, Psikoanalist'ten daha iyi bir eser.

Katzenbach'ın karakterleri karanlık bir dünyada var olmaya çalışan, kimlik dertleri olan, değişmeye zorlanan, yüzleşmeye zorlanan veya değişmeyi kendileri isteyen insanlar. Bu karakterler başka birisine dönüşme sürecini yaşıyorlar, başlarına gelen olaylar onlara bunu yaşatıyor, ama başkalarına dönüşme süreçleri bir anlamda gerçek kimlikleriyle yüzleşme süreçleri oluyor. Örneğin Ölü Öğrenci'de Moth alkol bağımlılığı ile yüzleşmek için ölümle yüzleşiyor. Profesör'de kimliğini sağlık sebebiyle yitiren profesörümüz de buna benzer birşey yaşıyor. Psikoanalist'te psikanalistimiz bütün kitaplar içerisinde en ilginç yolculuğu yaşayarak başka bir kimlik inşa ederek onunla yaşıyor ve kendini suçla tanıyordu. Zaten suç, Katzenbach karakterleri için kaçınılmaz bir yüzleşme aracı... ya tanık oluyorlar, ya suç işliyorlar, ya bir suça alet oluyorlar, ama ne olursa olsun suç bu karakterleri değiştiriyor. Bu tema bir çok polisiye yazarın teması olabilir..ama benim okuduklarım içerisinde yalnızca Katzenbach'ın tarzı beni çekiyor ve onun es geçilen bir yazar olduğunu düşünmeden edemiyorum. Henning Mankell okumam lâzım ki bu düşüncem değişecek mi görebileyim...

Katzenbach'ın eserlerinin şiddet anlamında kısıtlı eserler olduğu söylenebilir. Yazar en korkutucu sahnelerde bile fiziksel tasvirleri büyük oranda es geçiyor. Profesör kitabında ya da Ölü Öğrenci'de tecavüz sahneleri anlatılmıyor örneğin, geçiliyor. Yazar bir çok polisiye yazarın kalemini konuşturduğu bu tür olayları anlatmak yerine kişilerin psikolojik gerilimlerini, korkularını anlatarak kaleminin gücünü burada göstermeye çalışıyor ve çoğunlukla bunu başarıyor. Yine de aksiyonu bol kitapları sevenler için durgun kitaplar olduğunu söyleyebilirim bu kitapların.

Katzenbach mutlaka okunmayı hak eden bir yazar.
Beren ve Luthien'in mükemmel hikayesi ile Silmarillion okurken tanıştım ve özellikle Luthien'e, ki benim gözümde Orta Dünya'nın gelmiş geçmiş en gözü kara ve en cesur elfidir, hayran kaldım. Dolayısıyla bu kitabın çıkacağını da ilk duyduğumda inanılmaz heyecanlandım, ön siparişten edindim ve bekleyen yüzlerce kitabıma rağmen hemen okumaya başladım.
Ancak...Ancak kitabı yaklaşık 4-5 ay kadar elimde süründürdükten sonra yaklaşık 200. sayfasında pes ederek bırakmak zorunda kaldım (Kitap 288 sayfa) .
Kitap için kötü diyemem, gerçi iyi de diyemem, sadece benim beklediğimden ve olmasını umduğumdan çok farklıydı. Dolayısıyla, bu incelemeyi yazmamdaki asıl amaç da, kitabı okumak isteyenlerin neyle karşılaşacaklarını önceden bilmeleri gerektiğini düşünmem.
Öncelikle şunu belirtmem gerek ki, kitap fantastik bir kitap değil, içinde fantastik öğeler barındıran bir edebi inceleme kitabı. Benim beklediğim, Silmarillion’da geçen yaklaşık 10-15 sayfalık Beren ve Luthien hikayesinin genişletilmiş, detaylandırılmış ve koskoca roman haline getirilmiş versiyonunu göreceğimi sanmıştım. Hatta dürüst olmak gerekirse, Silmarillion’da yalnızca iki sayfa ayrılan Yüzüklerin Efendisi hikayesinden 3 kitap çıkabildiğini düşününce nasıl da umutlanmış olabileceğimi siz düşünün.
Ancak bu kitap Christopher Tolkien’in babasının bu hikayeler üzerine yaptığı incelemeden ibaret. Bu hikaye aslında onların ailesi için de çok önemliymiş. JRR Tolkien aslında kendini Beren, çok sevdiği eşini de Luthien olarak görmüş ve aslında bu hikaye onların hikayesiymiş. Dolayısıyla bu hikayenin oğulları Christopher için de ne kadar önemli olduğu anlaşılabilir.
Christopher da, bu kitabında babasının bu hikaye için yazdığı tüm versiyonları toparlayıp, düzenleyip bu kitapta toplamış. Yani kitap, bir adet derinlemesine yazılmış bir hikayden değil, aksine Silmarillion’da verilmiş 10-15 sayfalık hikayenin 4-5 farklı versiyonundan oluşuyor. Ancak bu versiyonlar arasındaki geçiş de tam net değil. Bir versiyon şiir, bir versiyonun bir bölümünün iki farklı versiyonu ayrı ayrı verilmiş, birinde Melkor’un hizmetkarı da bir tazı iken başka versiyonunda kedi… Ancak sonuçta hepsi aynı 10-15 sayfalık hikayeler ve aralar da Christopher’ın ‘Bu kısmı babam bir kitabın arkasına kurşun kalemle yazdığı için çözmem zaman aldı’ gibi açıklamaları ile doldurulmuş.
Kitabın edebi yönü gerçekten çok kuvvetli, yani aynı hikayeyi o kadar farklı şekilde o kadar farklı kelime seçimleri ve oyunları ile aktarabilmek mükemmel. Ancak ben kitabı edebi kitap olarak değil fantastik kitap olarak okumak istemiştim ve benim için sadece 5 kere tekrarlanmış bir hikaye oldu. Dolayısıyla da kitap, bitiremediğim ender kitaplar arasında yerini almış oldu.

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 1.588 okur okudu.
  • 36 okur okuyor.
  • 1.068 okur okuyacak.
  • 20 okur yarım bıraktı.