İskender Pala

İskender Pala

YazarÇevirmen
8.4/10
12.412 Kişi
·
48.353
Okunma
·
4.312
Beğeni
·
55.433
Gösterim
Adı:
İskender Pala
Tam adı:
Prof. Dr. İskender Pala
Unvan:
Türk Akademisyen ve Divan Edebiyatı Araştırmacısı, Yazar
Doğum:
Uşak, Türkiye, 8 Haziran 1958
İskender Pala, 8 Haziran 1958 tarihinde Uşak‘ta Kayaağılı köyünde doğmuştur. Uşak Cumhuriyet ilkokulunda okudu. Kütahya Lisesi’nden mezun oldu. 1979 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Lisans tez çalışması Câmiu’n-Nezâir’dir. Yine İstanbul Üniversitesi’nde “Aşkî, Hayatı, Edebî Şahsiyeti ve Divânı” konusunda Doktora çalışması yaptı. 1983 yılında Doktorasını tamamladı.

1983 yılında Divan edebiyatı dalında doktor, 1993 yılında İstanbul Üniversitesi‘nde doçent ve 1998 yılında Kültür Üniversitesi‘nde profesör oldu. Ortaokul ve liseler için Türkçe ve Edebiyat ders kitapları yazdı. Denemeler, hikayeler, fıkralar ve edebiyat araştırmacısı olarak çeşitli ansiklopedi ve dergilerde bilimsel ve edebi makaleler yayımladı. Düzenlediği Divan Edebiyatı seminerleri ve konferansları geniş kitleler tarafından takip edildi.

1979-1982 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji seminer kütüphane memurluğu yaptı. Hayatının ilerleyen dönemlerinde çeşitli sebeplerden dolayı askerlik mesleğini tercih eden İskender Pala, öğretmen subay olarak 1982 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığına girdi. 14 yıl 7 ay görev yaptıktan sonra 1996 yılında TSK‘dan ihraç edildi.

1982-1984 yılları arasında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Deniz Lisesi Komutanlığı’nda teğmen, 1984-1986 yılları arasında Üsteğmen olarak görev yaptı.

1986-1987 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi’nde part-time Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi olarak çalıştı.

1987-1994 yılları arasında Yüzbaşı olarak, Dz.K.K.lığı Tarihi Deniz Arşivi kuruluş ve faaliyetleri görevinde çalıştı.

1994-1996 yılları arasında Tarihi Deniz Arşiv Araştırmaları ve Dz.K.K.lığı yayın faaliyetlerinin yürütülmesi görevinde çalıştı.

1996-1997 yılları arasında Öğretim yılı, MSÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Eski Türk Edebiyatı öğretim üyesi ve İSAM redakte kurulu üyeliği yaptı.

1997 yılında Öğretim yılında İstanbul Kültür Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Aynı zamanda Uşak Üniversitesi öğretim üyesidir.

İskender Pala, 1980 yılında F. Hülya Avcı ile evlendi. Hilye Banu, Elif Dilasa adında iki kızı, Alperen Ahmet adında bir oğlu vardır.

Ödülleri :
1989 – Türkiye Yazarlar Birliği dil ödülü, (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)
1990 – AKDTYK Türk Dil Kurumu ödülü, (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)
1996 – Türkiye Yazarlar Birliği inceleme ödülü, (Şairlerin Dilinden)
2001 – Aydınlar Ocağı Kayseri Şb. Yılın Edebiyat Adamı ödülü,
2001 – YTB Uşak Halk Kahramanı ödülü,
2003 – “Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk” Yılın Romanı Ödülü
2013 – Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü,
Türk Patent Enstitüsü Marka Ödülü
(...)Hayal Banu’nun iki eliyle tutup “Buyrunuz efendim!” diye başını yere eğerek sunduğu tepsi küçüktü ve şair, güllerle müzeyyen tepsiyi almak için iki elini birden uzattığında birden böylesi bir sofrayı sıradan bir insanın hazırlamayacağını düşündü ve gayriihtiyari karşısında duran kadının yüzüne baktı. Bakmak değil de daha periye uğramak gibi bir şeydi bu. Gördüğü bürümcük yaşmak arasında parlayan bir çift esmer güzelliğin büyüsü kalbini yerinden oynatmaya yetmişti. Bu heyecan ile elini öyle hevesle uzatmıştı ki işaret parmağı zaten küçük olan tepsiyi tutan parmaklardan birine değmiş, değmesiyle birlikte yanmış ve titreyişler içinde geri çekilip çekilmeme tereddütleri arasında önce beklemiş, sonra kanı çekilmiş ve parmağı, bir mektup mührü gibi diğer parmağın üstünde donakalmıştı.
Hayal Banu başını kaldırmadığı için tepsinin elinden çekilip alınmasını, şair ise bu güzelliğin başını kaldırmasını bekliyorlardı. Adı konulamayacak bir an idi. Sanki görünmez bir top kumaş ikisini de sarıp sarmalamada ve her sarışta bir kez daha sıkmada, birbirlerine yaklaştırmadaydı da onlar bundan kurtulmak, dışarı çıkmak istemiyor gibiydiler. İkisinin de ellerini çekme konusunda ilk adımı diğerinin atmasını beklemelerinden belliydi bu. Şair onca yıllar aşkın, sevginin has iklimlerinde dolaşmış, pek çok asil âşıkın hayatını öğrenmiş, bu konuda divanlar tedkik etmiş, kütüphaneler hatmetmişti ama şu anda, bedeninin bütün hissiyatı bir işaret parmağının ucuna toplanmış vaziyette iken, yüreğinin ve ruhunun bütün varlığıyla kıyamete kadar böylece durmaktan gayrı bir arzu hissetmemesinin ne anlama geldiğini hiçbir kitapta okumamıştı.
Şairin diğer elinde tuttuğu kandilin titrek ışığı altında gece yarısına kadar hiç konuşmadan söyleşilen bu zamanın, bu kelamsız ve hecesiz süren derin sohbetin iki taraf için de ne anlama geldiğini pekâla ikisi de biliyor, hissediyor, belki yaşıyor ve sürmesini istiyordu. Üstünde gül yaprakları bulunan bir tepsinin altındaki zarif dokunuşla birbirlerini tanıyan, anlayan ve bütünleşen bu iki insanın sükutları, en hassas sözlerle bir ömür sohbet eden, konuşan, fısıldayan aşıklardan daha zengin bir dünyanın kapısını açtı, bengisu pınarının aktığı kırkıncı bahçenin kapısını…
Şair… Çaresiz ve donakalmış… Hayatını şiire adamış, onca gazel yazmış, gazellerde bıkmadan ve usanmadan hep kara gözlü, kara kaşlı, kara saçlı, kara benli, servi boylu, gül yanaklı, yay kaşlı ve ok kirpikli bir güzeli anlatıp durmuş, ama onun bir yerlerde yaşamakta olduğunu hiç düşünmemişti. Yüzyılların içinden yüzlerce, binlerce şair tarafından damıtılarak bulunan bu müstesna güzelliğin, bu yalnızca şiirlerde rastlanan güzelin, bir perizad, bir huri, bir nigar kılığında karşısına çıkacağını nasıl bilebilirdi ki!?.. Nazın koynunda doğmuş, nezaket tarafından emzirilip nazenin beşiklerde berceste ninnilerle büyütülmüş bu güzellik, bu karşısında billur gibi duran güzellik gerçek miydi?!.. Sanki bir dolunay, serv-i sim-endâmın başı ucundan doğmuş da karşısında öylece beklemekteydi. Kandil ışığının kırıldığı tül ferace altındaki gerdanı gümüşten bir sonbahar akşamıydı da sanki, karabiberi andıran beni o dolunay önüne düşmüş şairin kara bahtının yıldızı. Bu güzeli bir şiirinde övmeye kalksa, söylediği her şey, söyleyeceği şeyler kadar eksik kalırdı ve bu şiir bir destan olsa da söz bitmezdi.
Şiiri kağıtlara yazılır sanmakla ne büyük hata ettiğini şimdi anlıyordu; en muhteşem şiiri yüce Yaratıcı’nın levh-i mahfuzda yazdığını ve soınra da onu şairlere örnek olsun diye yeryüzüne gönderdiğini ancak şimdi idrak edebiliyordu. Şüphesiz gördüğü güzelliğin bütün dünya güzellerine bedel olmadığını düşünüyordu, ama yıllar yılı kitaplarda okuduğu güzellikti bu, gazellerde anlatılan güzellikti. Bu güne kadar onu kimse keşfetmemiş ve gizleyip kendisine ayırmamışsa onun güzelliğini bilmediklerinden değil, ona şairane gözle bakmamalarından, belki bakamamalarındandı. Dizinin bağı çözülüp elleri titremeye başlayasıya kadar uzun uzun seyrettiği bu kadını ömrü oldukça yalnızca yüzüne bakarak, yalnızca saçının bir tek teline tutularak, yalnızca gerdanındaki bir tek beni uğruna candan geçerek sevmenin mümkün olduğunu biliyordu. O anda, huzurunda diz çökerek, bildiği bütün şiirleri yüzüne karşı okuyabilir, yeni şiirler inşad edebilir, bercesteler, müfredler, kıtalar ve gazeller yazarak divanlar doldurabilirdi; eğer gözlerini ondan alabilmek ve belki dile gelip bir çift söz söyleyebilmek mümkün olsaydı… Şair olduğu için mi böyle davranıyor, daha doğrusu davranamıyordu; yoksa âşık olmak mı böyle bir şeydi?!..
Hayal Banu’nun başını kaldırıp tepsi sunduğu insanın yüzüne bakması için payitaht minarelerinden yatsı ezanlarının okunmaya başlaması gerekmişti. Karşısında bir şair vardı, esrar içmişçesine şarhoş, kendinden geçmiş ve donakalmış… İçkiden değil de hayretten doğan bir sarhoşluk. Kandilin kömürleşen fitilinden eline damlayan kızgın yağları hissetmeyecek derece sarhoşluk. Yüzüne bakıldığında aklı ile gönlü ayrışıp çelişmeye başlayan, belki aklın ürküp gittiği çılgın bir sarhoşluk. Hayal Banu onun yüzüne baktığı anda içinden bir tatlı rayihanın gönlüne doğru akıp gitmekte olduğunu hissetti. O anda şair onu evine davet etse içeri girer miydi, tereddüt ediyordu. Öte yandan şair, bırakınız içeri davet etmeyi, münasip olmayan bir hareket veya söz yüzünden reddedilmeyi, yüzüne şamarı yiyip bir daha onu görememeyi düşünüp korkuyordu. İkisi de duygularından emin değildiler. Belki biri kovalanmak ve yakalanmak istiyordu, ama diğeri kaçmasını ve saklanmasını istemiyordu. Birinde kavuşmak tehlike, diğerinde ayrılık bela idi. Kulun derdi kulluktan kurtulmak, sultanın endişesi kula kul yazılmak. Köleye bela olan esaret, sultana erişilmez nimet. Hangisi köle, hangisi efendi, hangisi av da hangisi avcı belli değil… Burada sultan kim, kul kimdi artık karışmıştı. Esir gibi kapı eşiğinde bekleyen sultan da, sultana benzer ev sahibi esirdi sanki. Muhteşem bir dilenci, haşmetli bir köle… Zamanın unutulduğu, saatlerin kurulmadığı bir anda, titreyen bir ses dağıttı tılsımı. Şairin bütün cesaretini toplayıp kalbi durma derecesindeyken titreyen sesiydi bu:
- Gülümse bana güzel!.. Gülümse bana!...
"Üstad Fuzulî'ye göre âşık bir pervanedir; nasıl pervane ateşi görünce kendini o ateşte yakmak
isterse, âşık da kendini aşka atıp öylece yanmalıdır."
Burada önemli olan sevgili değil, bizzat aşkın kendisidir. Onun aşk ile olan bağı, şiiri süsleyen
ve güzelleştiren bir konu olmasıyla değil, bilakis varlığının anlamını seyrettiği bir ayna olmasıyla
pekişir. Bir ışık, bir renk, bir heyecandır onda aşkın anlamı ve hayatı yaşanılır kılmak ancak aşk
ile mümkündür. Ona göre bir aşka, ancak aşk olduğu için âşık olunabilir; gerisi kuru laftan ve
asılsız görüntüden ibarettir. Sevgilinin kimliği, ister sufiler gibi Tanrısal, ister ozanlar gibi tensel
olsun, değeri yoktur onun için. Kendi aşkı için kendi soyut sevgilisini de zihninde yaratır o ve
ona aşk deseninden ruh biçer, güzellik
babil'de ölüm istanbul'da aşk[163
kumaşından giysi diker. Güzel öyle güzelleşir ki onun dizelerinde, her âşık orada kendi sevdiği
güzeli bulur, kendi aşk serüveninin acılarını, ayrılıklarını, hasretlerini hisseder. O, aşkın acı ve
ıstırabını anlatır durmadan. Ayrılık, dert ve üzüntüyü arar her dizesinde; kavuşmayı, neşeyi ve
mutluluğu istemez, basit görür onları. Acı çekmekle olgunlaşacağına, yüceleceğine inanır insanın
ve kendisi de acı çekmekte özge bir zevk bulur. Hamuru aşk ile yoğrulmuş birisi için bu pek de
zor olmasa gerek. Aşk için geldiği dünyada yine aşk ile hüküm sürmek...
Der ki o, "Tanrı, büyük ve sonsuz gücüyle balçıktan, yanakları gelinciğe, göğüsleri beyaz güle
benzeyen güzeller yarattı. Bu güzelliğin değerlendirilip sevilmesi için de âşıkların gönüllerine aşk
ateşini yerleştirdi. Tanrı bu gönülleri üzüp can yakmayı da sever. Yarattığı âşıklara, güzellerin
kahırlarına da katlanma gücü verir. Güzeli ve güzel seven gönülleri yaratmış olduğuna göre yüce
Tanrı'nın âşıklara günah yazmasına ve onları (dünyada) cehennem ateşine atmasına şaşmamak
gerek." Fuzulî'nin öngördüğü bu süreç bir kulluk sınavıdır âdeta; âşık orada başarılı olursa aşk
cehenneminden vuslat cennetine geçebilir. Ne ki, cennete girmek için önce ateşte yanarak
temizlenmek gerekir. Aşk öyle bir ateştir ki, ruhları bin türlü kirinden arıtır. Ona göre aşk ateşi
yaktıkça âşıka itibar kazandırır ve rütbesini arttırır. Aşk işinde başarılı olmak, sevgilinin iltifatını
ve aşkını kazanmak için, bu yanışın derinlikli olması gerekir. Ne kadar çok ya-narsa âşık, o kadar
pişer bu meydanda. Çünkü bütün dertlerin çaresi aşktır, ötesi büyük bir boşluk...
Hiçbir din yasaklamamış aşkı, hiçbir bilge yahut
öğreti de. Ama biz kendimize yasaklamışız nedense. Hıristiyanlık tarihi aşkın yüz karasıyla
çalkalandı asırlarca, âşık oldu diye engizisyonlarda yargıladı insanları, içlerindeki şeytandan
arındırmak için ruhlarını yaktı. Müslümanlar da ayıp saydılar aşkı ve hâlâ ayıplıyorlar âşıkları.
Onlar için varsa yoksa mecazi aşk. iki kalbin, haydi diyelim iki bedenin birbirini sevmesinde ne
kötülük olabilir sence? En akıllıları hep mecaz aşkı, hep Yaratıcı'ya olan aşkı övdüler yüzyıllarca.
Şairleri de zaman zaman buna çanak tuttular üstelik. Şimdi İstanbul'da aşktan bahseden herkes
minareyi çalmışçasına mistik bir kılıf hazırlıyor. Aşka medhiyeler düzenleyen şairler
alkışlanırken, bizzat âşık olanlar ayıplanıyor, işte bu yüzden aşk ile melamet (kınanmışlık) eski
bir şark töresidir. Buna göre âşık, önce aklından kurtulmalı ve gönlünü ön plana çıkarmalıdır.
Akıl henüz insana hükmederken aşkta yücelmenin yollan kapalı durur. Çünkü akıl insana dünya
ilgilerini, sevgili dışındaki varlıklarla ilişkileri ve onları önemsemeyi telkin eder. Oysa âşık
sevgiliden başka en ufak bir şeyi önemsediği zaman gerçek aşka eremez. Sufiler bu yüzden önce
nefislerini öldürürler, âşıklar da akıllarını. Aklın ve nefsin ölmesi için de âşıkın ayıplanması
gerekir. Çünkü insan egosuna en ağır gelen şey kınanmaktır. Melamiler sırf bu yüzden, yani
egolarından kurtulmak için kınanmayı isterler, insanların onları kınayacakları biçimde
davranmaları da, kınanacak giysilerle dolaşmaları da bu yüzdendir, insanlar onları kınayarak
kendilerinden uzaklaştırıp çevrelerinden kovdukça onlar yalnızlıklarını Tanrı ile paylaşırlar, yani seven, gerçek Sevgili'ye yönelir. Tıpkı bunun gibi, âşıklar da aşka yeteneği bulunmayanlar tarafından kınanırlar. Âşıkların akıl dışı hareketler yapmaları, aşk yüzünden çılgına dönmeleri, akıllarıyla değil de duygularıyla hareket etmeleri, tavırlarındaki değişim vs. insanlar tarafından kınanmalarına yol açar. Tıpkı bu
öyküdeki Kays gibi. Hani Leylâ'ya âşık olunca j deliriyor ya! O delirince halk onu dışlıyor da hani o da çöllere kaçıp gidiyor, bir dağ delisi gibi yaşıyor ya! Onu ayıpladıkları için Leylâ'yı vermiyorlar ya
hani!., işte böyle bir şey melamet. Kınanarak yüksek derecelere ermek, öyle ki Kays da delirerek
yüce makamlara erişti. Onunkisi öyle bir delilik idi ki, binlerce akla bedel gösterildi."
Hapı Yutmak;

Sultan Murat'ın kahve, müskirat (sarhoş edici maddeler) ve mükeyyifatı (keyif verici maddeler) yasakladığı dönemde saray casuslarından biri, belki de kıskançlık sebebiyle, hekimbaşı Emir Çelebi'nin yasakları çiğnediği ve afyon kullandığına dair bir ihbarda bulunur. Hünkâr, Emir Çelebi'yi aslen çok sevmekte ve itibar etmekte, hatta kendisini sık sık sohbet için huzura çağırmaktadır. Bu ihbara önce inanmazsa da Çelebi'yi yoklamayı da ihmal etmez. Gelen habere göre Hekimbaşı kuşağı arasında bir curadan (yudumluk; yüzük, mühür, vb. küçük şeyleri muhafaza etmek üzere taşınan kutucuk) taşımakta ve afyon macununu da onun içinde saklamaktadır.
Padişah bermutat, Emir Çelebi'yi satranç oynamaya davet etmiş. Oyunun tam orta yerinde,
— Çelebi, demiş, kuşağını çöz de içinde ne varsa boşalt hele!
O dönemlerin kıyafetlerinde cep kullanılması yaygın olmadığından kalemdan, hançer, mühür, para kesesi, vs. eşyalar hep kuşak içinde muhafaza olunur ve yoklama esnasında kuşak çözdürülür imiş. Çelebi, hünkârın bu emri üzerine bir ihbara kurban gittiğini ve başına gelecekleri hemen anlamış. Kuşağını çözmeden cüradanı çıkarıp satranç tablasının üzerine koymuş. Padişah, cüradanı ters çevirip mercimek büyüklüğündeki afyon haplarını tablanın üzerine boşalttıktan sonra sormuş,
— Bre Çelebi bunlar nedir?
— Islah edilip zararsız hâle getirilmiş afyon hapları hünkârım.
— Ne yaparsın bunları?
— İlaç veya panzehir niyetine hastalara veririm.
— Peki hastalara zararı olmaz mı?
— Hiçbir zararı yoktur hünkârım.
— O hâlde, yutmaya başla bakalım.
Emir Çelebi, padişahın öfkesini iyi bildiğinden, sonunun geldiğini anlayıp hiçbir şey söylemeden, gözleri yaşararak hapları bir avuçta yutmuş ve sonra satranç tablasının başından kalkarak,
— Elveda hünkârım! Devletinize zeval erişmeye, deyip kapıdan çıkıp gitmiş.
Çelebi'nin bilâhare, eve varınca kendisini tedavi etmek isteyenlere izin vermediği ve panzehir olarak hiçbir şey almadığı hatta haplar bir an evvel kana karışsın diye de bir bardak nar şerbeti içerek dünyaya gözlerini yumduğunu tarihle, yazarlar. Çelebi'nin, IV. Murat gibi bir hükümdarın hışmına uğradıktan sonra ölmeyi yaşamaya tercih etmiş olmasına şaşırmamak lâzımdır.
Bu hadiseyi takip eden günlerde zamanın ariflerinden biri, "Çelebi'ye ne oldu?" diyenlere "Hapı yuttu!" diye cevap vermiş.
"Onlar aşkı birkaç açıdan ele alıyorlar. Mecazi, ilahi, mistik, ve tensel. Hilleli şair (Fuzuli)in önemsediği aşk ise platonik bir vadide akıyor. Doğu'da gönül diye de bir şey var ayrıca.Kelime anlamı bizim yürek veye kalp dediğimiz şey ama ondan çok ayrı bir kavram.Bir nesneden çok bir tavır, somuttan çok soyut bir öğe. Muhammediler dışında gönlün ne olduğunu tam olarak açıklamak mümkün görünmüyor. Onlar da bunu açıklamıyorlar zaten yaşıyorlar. Çünkü aşk gönülde tecelli ediyor, doğuşu da varlığı ve batışı da gönülde. Bizim bildiğimiz sevgi ve tensel ilişkiler Doğulu aşkın yalnızca bir versiyonu hatta en aşağı versiyonu.Ondan ötede daha yedi katman var aşk için. Bu öyle bir aşk ki hasta bu hastalıktan zevk alıyor ve kurtulmak, dermen bulmak istemiyor. Öyle bir acı ki aşk sahibi bunu arzu ediyor ve aşk derdine uğrayan bir kişi iyileşmek istemiyor. Acı çeken, acıdan kurtulmayı dilemiyor. Zor gibi görünen bir şeyi kolay gibi gösteren de, doğuştan olan huyları ve doğal eğilimleri değiştiren de o. "Seven" bir sıfat orada ve "Sevilen" de bir isim. O ismi bilmek sevmek için de uğruna ölmek içinde yeterli. Seven sevilenin uğruna daima hasret, hicran, ayrılık, firkat acıları ile besleniyor. Acı olmadan, uykusuz geceler olmadan huzur bulamıyorlar adeta. Bu yüzden aşıklar Doğu'da, yıldızların çobanı olarak bilinir. Onların göz kapakları bulutlara ders okutur, gözleri denizlere yansır. Sevgili uğruna canlarına öyle verirler ki tekrar can verebilmek için dirilmek isterler. Aşklarında ortaklık istemezler ve rakiplerine karşı acımasızlıkta zirveler alçak kalır. Bu uğurda şehirleri yakmak bir yana, harabeleri tekrar harap edecek kadar acımasız olabilirler. Öyle aşıkları vardır ki ünlü sufilerden Arabi ve Mevlana'nın aşk yorumlarına hiç durmadan yeni yorumlar ilave etmek ve onların bir cümlesinden her dakika yeni bir kitap çıkarmak istercesine derece derece aşkı çoğaltıp dururlar. Onlar aşklarını arttırdıkça yazıcılar bunları daha abartarak yazarlar. Aşk konusunda ciltler ve kütüphaneler dolusu bilgi üretilmiştir Doğu'da. Yalnızca aşkı tanımlamak için harcadıkları mesaiyi söz gelimi hekimlik alanında harcamış olsalardı belki ölüme çare bulurlardı"
YOK DEVENİN BAŞI
Olmayacak şeyler hakkında, inanılmayacak sözler karşısında yahut abartılmış yalanlar hakkında bir alay ifadesi olarak "Yok devenin başı!.." deriz. Hikâye güya, Hoca Nasrettin'in çocukluğunda geçmiş:
Nasrettin'in dul annesi ince eğirip sıkı sardığı ipleri oğluna verir, götürüp pazarda uygun fiyata satarak, geçimlerini temin etmesini istermiş. Nasrettin yumakları pazara götürür, saatlerce elinde gezdirir, hatta bazı zamanlar satamadan geri getirirmiş. Nasrettin'in saflığından istifade etmek isteyen bazı uyanıklar, aralarında anlaşıp yok "ipin kötü eğrilmiş", yok "gevşek sarılmış," vs. diyerek, sözlerini yandaşlarına tasdik ettirip malı ucuza kapatmaya dadanmışlar. Nasrettin eve gelip de annesinden azar işitmeye başlayınca, aldatıldığının farkına varır, ancak iş işten geçmiş olurmuş. Bir, iki derken Nasrettin bu işe içerlemiş ve pazar çetesine bir oyun oynamayı planlamaya başlamış.
Bir kurban bayramı ertesi olsa gerek, Nasrettin, bir deve kellesi ele geçirip annesinin iplerini ona sarmış. Tabiî yumak hem büyük, hem de ağır olmuş. Pazara vardığında ber-mutat aynı madrabaz müşteriler, etrafını çevirmişler. Ancak ne var ki yumak pek öyle ucuza kapatılacak gibi değil. Evirip çevirdikten sonra fiyatını sormuşlar. Nasrettin, o güne dek kendi hakkından ne kadar çaldılarsa hepsini toplayıp uygun fiyatı söylemiş. O sırada içlerinden biri güya fiyatı kırmak için alaylı alaylı söylenmiş:
— Nasrettin! Yumak oldukça büyük, pek de ağır. İçinde taş
olmasın?!.. Soruyu,
— Yok devenin başı, diye cevaplar Nasrettin, alaylı alaylı! Pazarlık biter ve Nasrettin parasını alıp güle oynaya evin yolunu tutar. Ertesi gün yumağın içinden gerçekten deve başı çıktığını gören uyanıklar (!) Nasrettin'i tutup doğru, kadının huzuruna götürürler. Kadı sorar:
— Yumağın hileli imiş. Niye hileli mal sattın? Nasrettin itiraz eder:
— Zinhar kadı efendi! Bunlar bana sordular "İçinde taş mı var?" diye. Ben de "Yok devenin başı!" dedim. Buna rağmen, onlar yine de satın aldılar. Bunda benim ne kabahatim ve hilem olabilir?
O gün, küçük Nasrettin mahkemeyi; Türk dili de bu deyimi kazanmış.
DALKAVUĞUNU BULMAK
Eski konakların kadrolu dalkavukları olduğu bilinir. Bunlar, efendilerinin sıkıntılı anlar­ında onların her dediğini tasdik etmekle birlikte, yeri gelince sözünü dudaktan esirgemeyen; bazen de neşeli hikâyeler ve nüktelerle onları eğlendirip rahatlatarak devlet nizamına katkıda bulunan, soytarı tipli insanlardır. Dalkavukluk deyip geçmeyiniz. Bu öyle her babayiğidin harcı da değildir ve her birerleri imtihanla işe alınırlar.
İşte hikâye:
Vaktiyle yüksek rütbeli zatlardan biri kendisine bir dalkavuk edinmek isteyip tellâl çığ­ırtmış. Belirtilen gün ve saatte kapıda bazı dalkavuklar toplanmışlar. Sırayla imtihan odasına alınmaya başlamışlar. Efendi, ilk geleni şöyle bir süzmüş ve sormuş:
— Sen dalkavuk musun?
— Evet efendim, ben dalkavuğum.
— Amma hiç de dalkavuğa benzemiyorsun.
— Nasıl benzemem efendim. Filân paşanın yanında beş sene; falan vezirin kapısında üç sene hizmet ettim.
Efendi ona yol vermiş ve diğer adayı içeri almışlar. Ona da sormuş:
— Sen dalkavuk musun?
Aynı cevaplar ve aynı konuşmalar... Böyle birkaç aday sınandıktan sonra içeriye birisi girmiş. Soru aynı:
— Sen dalkavuk musun?
— Evet, efendi hazretleri; bendeniz dalkavuğum.
— Amma sen öyle pek dalkavuğa benzemiyorsun.
— Hakk-ı âliniz var efendim; pek öyle dalkavuğa benzemem.
— Fakat sanki biraz da dalkavuğa benziyorsun.
— Evet biraz da benzerim efendim. Efendi dışarıya haber salmış:
— Ben dalkavuğumu buldum, diğerleri dağılıp gidebilirler. Binlerce esef ki eskiden bir büy­üğün bir dalkavuğu olurken şimdi her büyüğün yüzlerce dalkavuğu var. Dahası, eski dalk­avuklar bazen öyle hakikatli sözler ederlermiş ki bu sözler meclise bir bomba gibi düşüp herkesi kendine getirirmiş. Yine eseftir ki şimdilerde insanlar, bir dalkavuk tutmak yerine çevrelerindeki herkesten dalkavukluk bekliyorlar. Doğrusu bu manzaraya bakınca insan, "Nerede o eski dalkavuklar!" diye iç geçiriyor.
Yıllar geçiyordu; yetimin yüreğine hayatı sindire sindire...

Günlerden birinde amcası Ebû Tâlib ona Kuzey Kervanı'ndan bahsetti:
''Yakında Dımeşk'a gideceğim yeğenim. Artık bir delikanlı sayılırsın, istersen seni de götüreyim, ha?''
Gülüm, yolun ve yolculuğun, tabiatın ve coğrafyanın ne demek olduğunu; devletin, sınırın, millet olmanın ne anlama geldiğini bu kervanda öğrendi. Perslerle Roma arasındaki kavgayı, güneyle kuzeyin savaşını, doğuyla batının geleneklerini hep burada tanımaya başladı...Kervanda her konak bir ayrı hikaye demekti ve bezirganlar yolları hikayelerle aşıyor, anlattıkları tarihi olayları sanki dinleyenlere yaşata yaşata merhale ve geçitleri tükettiriyorlardı...Ve bir gün yolları Busra'ya düştü. Dımaşk'ın güneyinde Ölü Deniz ötesinde Kudüs yolunda küçük bir kasabaya...
Az ileride heybetli bir yapı gördüler. Rehberleri buranın bir manastır olduğunu içinde Circis Bahîra adında Hıristiyanların en âlimlerinden bir rahip bulunduğunu...Rahip Bahîra herkesi manastıra davet etmişti....
''Lat ve Uzza hakkı için ey çocuk, soracaklarımı cevaplandır!''
''Değerli ev sahibimiz, Lat ve Uzza adına yemin ederek bana bir şey sormayınız lütfen. Allah'a yemin ederim ki ben onlardan nefret ettiğim kadar başka şeylerden nefret etmedim.''
...
Bahîra gonca gülümün fasih lisanına, konuşmasındaki nezaketine, tavırlarındaki asalete hayran kala kala pek çok şey sordu....En son sırtını açmasını rica ederek kürek kemikleri arasındaki peygamberlik mührüne baktı. Ebû Tâlib şaşkın ve tedirgindi. Bu adam rahip mi, yoksa kâhin miydi? Bir tehlike sezer gibi yeğenine yakın durdu....

''Ebâ Tâlib! Benden size zarar gelmeyecektir, müsterih ol. Lakin bildiklerimi bilenler bu çocuğa kastedeceklerdir. Bundan sakın ve yeğenini Dımaşk'a götürme. Onu al ve kaçır buralardan, doğduğu yere götür.
TAZIYA MUSKA YAZMAK
Amasya'da vali bulunan şehzade Bayezit, iyi bir avcı idi. Av merakıyla cins tazılar beslerdi.
Maiyetindeki sipahilerden biri, bir tazı satın aldı. İstiyordu ki tazısı şehzadenin tazılarını
geçsin ve bu sayede göze girsin, kendisi de iyi bir nam edinsin. Birkaç zaman alıştırdı ise
de tazı battal çıkmıştı. Talimler ve dayaklar kâr etmedi. Nihayet, bir gün Kızılırmak'tan
tuttuğu balıkları bir söğüt dalına dizip yakınlarda oturan Buharalı Mustafa Dede adında
bir şeyhin kapısına dayandı. Kapıyı on beş yaşlarında bir delikanlı açmıştı. Bu, şeyhin oğlu
Hamdullah idi.
— Babam evde yok, hacetiniz ne idi, dedi. Sipahi boynunu büktü:
— Şu balıkları babana hediye getirmiştim. Tazıma muska yazdıracaktım.
Hamdullah, bakar ki balıklar taze,
— Ağam, der, gam çekme, muskayı ben de yazarım; babamdan ruhsatım var.
Muska yazılır, balıklar alınır. Aradan birkaç gün geçer. Sipahinin tazısı şehzadenin tazılar­
ını geride bırakıp avları yakalamaya başlar. Bayezit'in emri ile tazıyı huzura getirirler, gör­
ürler ki boynunda bir muska asılı. Şehzade emreder ve muskayı açıp okurlar:
Tamah ettim semeğe
Muska yazdım köpeğe
Ya geçsin tazıları
Ya dayansın köteğe
Şehzade, muskanın macerasını dinlerken bir yandan da yazının güzelliğine hayran
olmuştur. Hamdullah ile tanışmak ister ve dost olurlar. 1481'de Fatih'in tahtına oturmak
üzere İstanbul'a gelirken yanında getirdiği bu genç adam, Türk hat tarihinde bir merhale
sayılacak olan Şeyh Hamdullah'tan başkası değildi. Uzun yıllar Bayezit, ondan hat meşk
etti ve dostunu ömrü boyunca koruyup kolladı.
16. yüzyıldan bize hatıra kalan tazıya muska yazmak deyimi de, çıkar ilişkileri yüzünden
karşısındaki insanın saflığını kullanmaya çalışanlar hakkında kullanılır.
Hatırlayanınız var mı, sevgi neydi? Sevgi bir bakış, bir gülüş müydü bazen; bir akış, bir koşuş muydu? Sevgi gönül kumaşında bir nakış mıydı?!...

Hatırlayan var mı sevgi neydi? Bir çuhayı ipek görebilmek miydi; toprağı amber niyetine koklamak mı? Sureti sîrete, arazı cevhere, bedeni ruha köle eylemek miydi sevgi? Sevgi bir iyiylik miydi, şefkatli bir cümlecik mi? Neydi sevgi, dış mıydı, yoksa iç mi; zahir miydi, yahut bâtın mı; kalıp mıydı, ya ki can mı? Var olmak mı, varlıktan geçmek mi? Dünyaya gülmeye mi gelmiştik, ağlamaya mı; ölüyor muyuz, yoksa doğuyor mu? Sevgi neydi?!...

Sevgi bir sigara dumanında, bir tren düdüğünde, bir dalganın en son hışırtısında ve bir turnanın kanadında mı kalmıştı? Sevgi Medine’de, Semerkant’ta, sevgi Bağdat’ta, Endülüs’te, ta caddelerde, sokaklarda, evlerde, kapıların tokmaklarında çınlar durur muydu eskiden?

Ya neden şimdi Ayasofya’da pitoresk, Divanyolu’nda kaldırım taşı, Ankara’da ittifak, Yeşilkubbe’de Mevlana, Erciyes’te kar, Fırat’ta bir içim su olup girmiyor dünyamıza? Neden nefesimiz daralıyor hummalı inatlarımız, kallavi benliklerimiz yüzünden? Neden nesillerimiz sersefil ve derbeder?!...

Sevginin koynunda büyüttüğümüz nazeninlere nazı enîn ile mi unutturdular, semenderlerimiz ateşte niçin yanmaktalar? Soralım ta içimize; neydi sevgi? ... İnsanı mutlu eden o ilk satır mıydı defalarca okunan, yoksa ilk satır arayışları mı tekrar be tekrarlanan?

Sevgi bir acıydı herhalde, bir kederdi, kâh hüzünle, kâh mutlulukla hatırlanan. Belki de sabırdı sevgi, affetmekti, gelecek günler adına. Sevgi sınanmaktı adl-i ilahîde ve sınavı geçmekti ercesine. Sevgi bir dirilişti... sevgi bir iyi ad bırakmaktı fena yurdunda. Ömür geçer de ad kalır...
320 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
Derdi olan Yazar “İskender PALA” ve “Karun ve Anarşist”

“İskender Pala” Türkiye’nin son yıllarda yetiştirdiği ender ilim insanlarındandır. Nerdeyse tamamen unuttuğumuz ve kültür dünyamızdaki en önemli kaynaklarımızdan olan “Divan Edebiyatı”na yeniden ruh vermiştir. Kendisi aynı zamanda “Divan Edebiyatı” alanında son yıllarda çığır açmış bir “Edebiyat Hocasıdır”. Gündeme de “Divan Edebiyatını Sevdiren Adam” olarak damga vurmuştur. Kendisinin birkaç kez sohbetlerini dinlemek nasip oldu. Gerçekten de tam bir bilge hoca gibidir. Karşınızda bir yazardan daha çok bir bilgenin ya da bir “kültür deposunun” konuştuğunu hissedersiniz. İskender Hoca kitabında da aynı bu karakter özelliğini sergilemiş ve bunu romanın içinde çok güzel eritmiş. Roman gayet güzel akış hızında ilerlerken İskender Hocanın bilge tarzındaki sohbetlerini de dinlemiş oluyorsunuz. Bu yönüyle sizde güzel bir edebi ve felsefi haz oluşturuyor.

( İncelemenin bundan sonrası içerik hakkında fikir verir fakat sürpriz bozmaz!)

Roman üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm “Altın” başlığı ile sunulmuş ve kendi içinde birkaç bölüme ayrılmış. 120 sayfalık bu bölümde Hoca, bizi Lidya dönemine götürüyor. Zamanında Lidya ve Perslilerin savaşına konu edinen bölüm; üç gencin hikâyesini işliyor: Halludas, Kufu, Mehte… Hoca, seçtiği üç kişi üzerinden o dönemden ta bugüne kadar gelen evrensel konular üzerinde durmuş. En çok üzerinde durduğu konular: aşk ve ihanet… Bu bölüm hem isimlerin yabancı olması hem de Uşak ve çevresinde yaşanan olayları anlatırken eski Lidya dönemindeki yer adlarını kullanması gibi sebeplerle hafif sıkıcı olmuş diyebilirim. Romanın özelikle bu bölümü için kitabın sonuna güzel bir harita konulmuş. Olayları okurken haritadan takip ede ede okuyunca konu daha kolay anlaşıyor ama haliyle akıcılığını da olumsuz etkiliyor. Ayrıca özelikle bu bölümde o döneme ait tarihi eserlerin resimleri 3-4 sayfada bir verilmiş. Her ne kadar kitabın biçimsel özelliğini bozsa da verilmesi daha uygun olmuş diye düşünüyorum. Genellikle o dönemdeki tarihi eserlerin işlendiği bölümde eserlerin somutlaştırılması sağlanmış. Hoca vermek istediği mesaja uygun bir konu seçmiş fakat “Neden bu mesajı verirken Lidya devrinden yola çıkmış?” sorusu akla geliyor ister istemez. İlk olarak aklımıza gelen Hocanın Uşaklı oluşu. Haliyle kendi yaşadığı coğrafyanın tarihini işlemesi uygun olmuş diyebilirim. Hocanın kitap boyunca üzerinde durduğu önemli bir konu da Lidya’nın sadece Uşaklıların tarihi değil bütün Türkiye’nin tarihi olduğudur.

Hoca bu konular hakkındaki fikirlerini bir röportajında şöyle belirtmiş: “Anadolu bir klasördür ve içerisinde dosyalar vardır. Klasörün kapağını açtığınızda bir dosya çıkar karşınıza ve okumaya başlarsınız. Hoşunuza giden bir yazı, desen, ezgi, birkaç tını vardır orada. O dosyayı kaldırdığınızda arkasında bir yazı görürsünüz, Türkiye Cumhuriyeti yazıyordur. Sonraki dosyaya bakarsınız sayfaları daha çoktur, daha fazla desen vardır, heyecanlıdır, arkasına baktığınızda Osmanlı yazdığını görürsünüz. Bir dosya daha çıkar karşınıza, altından Selçuklu çıkar, sonraki dosyayı kaldırırsınız Frigya çıkar... Anadolu öyle bir birikime sahip ki bu şekilde 21 tane dosya çıkar karşınıza. Lidya’dan başlayarak Anadolu’nun bu kültürel zenginliğinin farkına varılmasına bir kapı aralamak istedim. Yaşadığımız topraklardaki hikâyeleri, desenleri, müziği çıkartıp da dünyaya sunabilirsek eğer kültürel bir zenginlik, sanatsal bir atmosfer dünya birikimine katkı sağlamış olur. Romanı Anadolu’nun sahip olduğu kültürel arka planı anlatabileyim diye Lidya’dan başlattım.”

Daha sonra roman ikici bölüm olan “Ayna” bölümü ile devam etmiş. Bu bölüm yine kendi içinde ayrı ayrı bölümlere ayrılmış ve 120 sayfadan oluşmuş. Bu bölümde ise Lidya döneminden günümüz dönemine gelinmiş ve “12 Eylül Darbe Dönemi” işlenmiş. “12 Eylül”ü yine üç arkadaş ve üç arkadaşın yaşadığı aşk ve ihanet üzerinden işlemiş. Bu konuyu işlemesindeki amaçta günümüzü tarihin bir yansıması, aynası olarak görmüş.

Başka bir röportajında ise amacını şöyle belirmiş: “Gök kubbenin altında değişenler yalnızca kıyafetlerdir; insan hiç değişmez, ihtiraslar ve düşmanlıklar, iyilikler ve dostluklar, sevinçler ve kederler hep vardır. Karun ve Lidya’yı araştırırken öyle insanlara rastladım ki bugün hâlâ Uşak’ta yaşıyorlar. Bazen onlardan birisi bağırdığında sesin 2500 yıl geriden geldiğini zannettiğiniz olur. Sesler aynıdır, tavırlar aynıdır. Tamam, ama hatalar neden aynı olsun ki? Tarihi ibret almak için kullanmayacaksak kuru hikâye yığınlarından ne kazanırız. Köklerimiz, dinimiz, anlayışımız, düşüncemiz, sanatımız ve eski medeniyetimizin zenginliğiyle geleceğe yürümeyeceksek bunca mirasın sahibi olmak nemize gerek. Bu coğrafyada bizler, kulübesinin altında hazineler olduğunu bildiği halde kulübede yaşamaya devam eden, hazineleri ortaya çıkarıp zengin hayatlar sürme idealini kaybetmiş zavallılar gibiyiz. Üstelik başkaları bizim hazinelerimizi göz göre çalıp, yok edip, tahrip edip dururken. Yoksa Bağdat’ta, Şam’da Halep’te olup bitenleri nasıl izah edeceğiz?”

Kitabın bu bölümünde Hoca, günümüzün çeşitli sorunlarını o bilge tarzıyla işlemiş. Çeşitli eleştiriler yapmış ve çeşitli çözüm önerileri sunmuş. Hocanın ele aldığı, benim de dikkatimi çeken konular vardı. Örneğin Dil Konusunda aşırı bir şekilde Kültür Emperyalizminin saldırısı altındayız. Bu saldırı altında ise TDK çok pasif bir konumda duruyor. Halkımızda bu bilinçten çok uzak maalesef. Örneğin en basitinden “Spoiler” ifadesine bile direk Batıdan alıyor ve bir türlü onu Türkçemizde karşılayacak bir sözcük bulamıyoruz. Veyahut ifadeyi Türkçeleştiremiyoruz. ( Bu söylemimden kastım “Selfie” gibi çok kullanılan bir kelimeye “öz çekim” gibi kullanılmayacak bir ifade bulmak değil. Farsçadan aldığımız “Guşe” gibi bir kelimeye dilimizin o eşsiz kibarlığını, inceliğini vererek onu “köşe” halinde kullanmaktır.)

Bir başka konuysa çok zengin bir kültürel zenginliğimiz olmasına rağmen bir türlü bunun farkına varmamamız. Bunu farkına varan aydınlarımızın ise tamamen kendi kökümüzü reddeden yeni bir kültür yaratma çabaları içinde bunu yapmaları. Oysa kendi tarihi köklerimizden alacağımız güçle yola çıkarsak dünya piyasasının en üst listelerinde yer alan eserler ve çalışmalar ortaya koyabiliriz.

Kitabın son bölümü ise “Aşk” başlığı ile devam etmiş. Yazar bu bölümde başarılı bir çağdaş roman tarzı denemiş ve eski Lidya dönemi ile 12 Eylül zamanını bir arada sonuca bağlamış, çokta güzel olmuş. Zaman zaman aksiyonun yükseldiği son bölüm, heyecan ve merak düzeyinin üst düzeyde olduğu bir bölüm olmuş. Ayrıca hırs ve ihanet gibi kötü hasletlerin sonuçlarının her devirde aynı olduğu konusunda da güzel bir ders niteliğinde bir kitap olmuş.

Kitap özelikle son bölümü ile beraber bana Orhan Pamuk’un “Kırmızı Saçlı Kadın” kitabını anımsattı. Bir ara okurken sanki “Kırmızı Saçlı Kadın” kitabını yeniden okuyor gibi bir hisse kapıldım. Orhan Pamuk kitabında Oidipus efsanesini günümüze bağlayarak anlatmıştı. Fakat Pamuk sadece efsaneye değinirken Hocanın kitabının yarısı bu tarihi olay anlatılmış.

Lidya Kralının altına, zenginliğe olan düşkünlüğü ve kibri ile Karuna benzemesi, o zamanların ihtiraslarının aynası olan 12 Eylül’ün anarşistleri: “Karun ve Anarşist”

Kitap her ne kadar Hocanın önceki kitaplarının altında kalsa da çok başarıları olmuş. Okunmaya ve zaman ayırmaya değecek bir kitap olmuş. Ayrıca ben derdi olan yazarları severim. Hocamızın da ülkemiz adına dertleri var ve bu dertleri romanlarında çok güzel işliyor. Romanlarının odak noktasını bu dertleri oluşturuyor. Hem keyifli bir kitap okumak hem de Hocamızın dertleri ile dertlenmek için kitabı tavsiye ederim…

Sevgiyle kalın… İyi okumalar…

Ayrıca bu vesileyle bu kitabı bana hediye eden çok değerli “Güzel İnsana” teşekkür ederim. :)
524 syf.
Kitabı okuyacak olanlar ya da şu an okumakta olanlar okumak istemeyebilir. Sürpriz bozan olmayacak yazımda ancak bazı hataları örneklendirirken hikâyeye dair parçalar kullanmak zorundayım. Bunları bilerek okumak istemeyebilirsiniz.

İskender Pala bundan önceki romanı Karun Ve Anarşist’ ten sonra beni bir kez daha hayal kırıklığına uğrattı. Bir kere baştan şunu belirteyim: Bu bir Hz. İbrahim romanı değil, alt başlığa aldanmayın. Bundan önceki alt başlıklar kitapların içeriğiyle uygundu; bir Yunus romanı, bir Barbaros romanı gibi. Bu kitabın Hz. İbrahim’le pek ilgisi yok. Sadece zemin oluşturmak için kullanılmış. Ekşi Sözlük’ te Hz İbrahim’ le ilgili daha çok bilgi vardır tahmin ediyorum. Hikâye günümüzde geçen bir casus romanı.

İskender Pala türü dışına çıktığından olsa gerek çok acemice yazmış. Baştan savma, savruk geldi bana. Böyle bir kitabı Ahmet Ümit’ in çok iyi yazacağını düşünüyorum. Bazı işler hiç olmayacak şekilde gerçekleşiyor. Örneğin bir CIA ajanı üzerine yerleştirilen dinleme cihazını fark etmiyor. CIA’ in üst düzey yöneticilerinden biri (Susan Stone) kendisinden bilgi almak istediği Ürdünlü bir Müslüman bilim adamını etkileyebilmek için kadınlığını bile kullanmaya çalışıyor. Hatta ona içki ikram ediyor. Tabiî adam içki içmediğini söylüyor. Bu bir Müslüman içki içmez demek için kurulmuş ancak olmamış. Bu seviyede bir ajan, bu kadar ciddi bir işi olduğu adamın içki içip içmediğini bilir. Ayrıca aksiyon sahneleri de çok beceriksizce yazılmış. Bildik Hollywood klişeleri dolu bu sahneler ancak okurken zihnimde bir şey canlandıramadım. Tipik Indiana Jones sahneleri de bol bol var ama bunlar çok basitçe geçiştirilmiş. Örneğin Zara’ nın morgdan kaçış sahnesi. Çırılçıplak kadın, görevlinin ceketini ve bulduğu bir hasta bakıcı önlüğünü giyip çıkıyor ve şehrin öbür ucuna bu halde, ayakkabısız gidiyor ve hiç dikkat çekmiyor. Tipik Battal Gazi filmi klişeleri çok. Düşman beldenin yiğit güzeli örneğin: Zara. Aslında Müslüman ve iyi biri, kaçırılıp kandırılmış ancak tıpkı Elonora gibi içinde doğruyu hissediyor ve taraf değiştiriyor. Hayret sonunda Selim’ le evlenmediler. Tabiî düşmanların hepsi hain, bizimkiler saf, kusursuz, adil, süper kahramanlar. Yer yer Türke Türk propagandası da hamasi bir şekilde yer bulmuş hikâyede. Kişiler bu şekilde kullanılınca hiç karakter de oluşturulamamış. Kişilerin hepsi basma kalıp tipler olarak kalmış.

Bazı teknik hatalar da gözüme çarptı. Bir iki örmek vereyim. Navigasyon/konum belirleme teknolojisi için GPS yerine GPRS demek. Şarjörlü silah boşken birden çok kez, silahı yeniden kurmadan, tetiği çekebilmek bunlardan bazıları. Sayfa 418’ de Noah kasayı tuşlara basarak (dijital şifre sistemi) açıp, kapatırken şifre halkasını çeviriyor (mekanik şifre sistemi). Sayfa 359 ve 399’ da kullanılan resimlerle, resimlerin yanındaki açıklamalar arasında tutarsızlık var. Bunlar bu tür hataların bazıları, emimin başkaları başka hatalar da görmüştür.

Birkaç söz de kitabın dili ve üslubu üzerine edelim. Hiç Pala’ nın edebî dil ve üslubunu beklemeyin. Okuma zevki vermiyor. Belki türüyle uyumlu ancak yazar adına sadeden aşağı, basite kaçan bir üslup ve dil var. Bazıları basım hatası olabilir ancak Pala’ nın, bir Türk Dili ve Edebiyatı profesörünün uğraşsa yapamayacağı dil yanlışları var. Neredeyse sosyal medyanın anlaşılmaz dili. Paylaşmak kelimesini sosyal medyada kullanılan tüm saçma ve yanlış anlamlarda kullanmış. Zaten kitapta genel bir dağınıklık var. Birbirini takip eden cümleler yeni bir şey söylemiyor, sadece yazıyı uzatıyor. İçerik de çok şişirilmiş. Gereksiz yere ansiklopedi gibi bilgiye boğmuş. Gerçi bunu yaparken hiç ipin ucunu kaçırmamış. Dağınıklıkta mantık hatasına, kurguda ve akışta kusura rastlamadım. Yer yer kitabı İskender Pala’ nın yazmadığını, bir ekip tarafından yazılıp onun adıyla yayımlandığını bile düşündüm. Kişilerin kendi kendilerine konuşmaları, zihinlerinden geçirmeleri şeklinde kendi düşüncelerini vermeye çalışmakta önceki kitaptaki gibi yine başarısız olmuş. Neredeyse tamamı dam üstünde saksağan tarzında ilgisiz ve yersiz olmuş.

Şimdi yazacaklarım belki öküz altında buzağı aramak türünden ancak önceki romanı Karun ve Anarşist’ i okumamış olsam bunları düşünmeyebilirdim. O kitap tamamen siyasi propaganda için sipariş üzerine yazılmış gibiydi. Onun kadar değil ama bu kitapta da benzer parçalar var. Bazı bölümler haber bülteni gibi. Hangi televizyonu açsanız aynı ses sürekli aynı şeyleri tekrar ediyor zaten. Bunun bir Hz İbrahim romanı olmadığını söylemiştim; günümüzde Orta Doğu’ da yaşanan olaylara karşı bazı bakış açılarını empoze etme çabası gibi geldi bana. Bazı yerler de ayrıca çok saçma olmuş. Elin Amerikalısı, Yahudisi, ilk kez geldiği İstanbul’ da, kendi aralarında konuşurken, zihninden geçirirken, uzun uzun 15 Temmuz Şehitler Köprüsü diyor. Ne yol bilirler, ne yer ama bunu kendi kendilerine bile düşünebiliyorlar. Sanırım kitap bitmek üzereyken İBB sponsor falan olmuş. Bir de belediyenin reklâmı var. Japon komiser, o da hayatında ilk kez İstanbul’ a geliyor, Keiko’ nun ruhuyla (yani kendi kendine) konuşurken, İBB’ nin Beltur Cafe’ sinden, metro inşaatlarından ve yine 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’ nden bahsedebiliyor.

Karun ve Anarşist’ te olduğu gibi yine işin ciddi yanı kültür ve tarih üzerine söylemeye çalıştıkları. Bu konuda ki görüşlerini yine destekliyorum. Ancak bunlar ayrıntıda kalıyor ve öykünün içine yedirememiş bu kitapta da. Ayırca Batı’ nın her şeyi kendilerinin saydığı, Doğu’ nun geçmişini kendine mal ettiği ya da yok saydığı bilgisinin doğru olmadığını düşünüyorum. Artık dünyanın her yerinde herkes bunu açıkça söylüyor. Bu kandırmaca eskide kaldı.

Beklediğimi bulamadım ancak İskender Pala okumaya devam edeceğim kendi tarzına döneceği umuduyla. Son iki kitabı hariç her eserini baş yapıt saydığım ve hayranı olduğum bir yazardan bu tür sıradan işler okumak beni hayal kırıklığına uğratıyor. Daha mı kolay acaba bunları yazmak ya da daha mı çok para kazandırıyor? Yoksa sipariş üstüne yazmak zorunda mı kalıyor?
359 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
-Spoiler-

Sizden istirhamım biraz uzun olsa da sonuna kadar okumanızdır. Yaradandan ötürü yaraladılanı seven Bizim Yunus hakkında kısa yazmak olmazdı.

Kitabın yapısını ve konusunu daha önce yapılmış iki incelemeye sitem ederek anlatmak istiyorum:

#7984107 : Kitapta Yunus Emre'nin Hakk ve insan sevgisi, ahlakı, ilmi, bilgisi, şiirleri ve yaşamından bahsediliyor. Bre adam, Yunus Emre'nin üstünden bir Veli'nin laflarını çarpıtmak, cinsiyetçi söylemlerde bulunmuş demek, yazarı sevmiyorsun diye bu güzel eseri karalamak nedir? Aklım almıyor. Sen anlamak istediğini anlamışsınn o kadar.

#6915646 : Pala'nın eski edebiyatla içli dışlı olması dilini biraz ağırlaştırmış olabilir. Ama bu kitap, birinci ağızdan anlatımıyla bu ağırlığı ortadan kaldırmış. Bu özelliğiyle akıcı değil diyenlere katılmadığı belirtmek istiyorum. Akıcılık, şiirlerle ve tarihle birleşmiş. Yapılan bu iki incelemeyi okuyup, kitabı okumaktan vazgeçmeyin.

Bizim Yunus, Moğol akın ve yağmalarının, iç kavga ve çekişmelerin, siyasî otorite zayıflığın, dahası kıtlık ve kuraklıkların olduğu yıllarda yaşamıştır. Moğol akınlarından birinde Sitare ölür, oğlu İsmail esir düşer.

Yunus, Sitare hakkında şöyle diyor: "Sitare! En uzaktaki en yakın hatıram." "O benim herşeyim. Mahremde sırdaşım, zor günde ayaktaşım, er meydanında yoldaşımdı. Çeyiz olarak verecek bir şeyim yoktu ona gönlümden bir ev yaptım. Bütün duvarlarında onun nakışları olan, bütün pencerelerinden ona bakılan, bütün kapılarından ona varılan bir ev."
Sitarenin ölümü Yunus'u derinden sarsar. Aşkına dalıp unutmuştur her şeyi.
Ben ağlarım yane yane
Aşk boyadı beni kane
Ne âkilem ne divane
Gel gör beni aşk neyledi

Sitarenin hasretinden kavrulan Yunus'a Hz. Mevlana şunu söylüyor:
" Yıldızından geç Yunus, artık güneşe bak"

Yıldızlarda güneş gibi hep vardır. Güneş doğunca yıldızlar görünmez o kadar. Mesele yıldızın olmadığı şüphesinden kurtulup güneşe Gerçek Aydınlıga ulaşmaktı. Yunus uzun uzun düşünüp Sitaresini Hakk'a ulaşma fırsatı sayar ve Hakk yoluna düşer.
İşte size kul sevgisini, Hakk sevgisiyle birleştirmiş bir aşk: Gerçek aşk...

*****************************************

Yunus yollara düşer Tabduk Emre'nin dergâhına varır. Erenler yurdunda himmete ulaşmanın ilk şartı teslimiyet ve hizmete talip olmaktır. Bu Yunus için de böyle oldu. Şeyhine "Ne hizmet varsa yaparım."dedi. Tabduk da Yunus'u, Dergâhı'ndaki odunculuğa tayin etti.
Fedakar derviş tam kırk yıl bu hizmette bulundu. Odunu sırtına vurup getirirdi. Ama yaşını ve eğrisini kesmezdi. Bir defasında Tabduk Emre: "Yunus Can, dağda hiç eğri odun yok mu ki hep düzgün odunlar getirirsin" diye sordu. Yunus da "Şeyhim, burası öyle bir Hak ve doğruluk kapısı ki, buraya değil eğri adam, eğri odun bile giremez." dedi.

Tapduk Emre'nin hizmetinde bulunurken, mânevî âleminde bir ilerleme olmadığını zannederek, üzüntüsünden dağlara, kırlara düştü ve iki abdalla karşılaştı. Onların yanında odun çekmenin temel gayesinin "nefsi kırmak" ve manevi rehbere bağlılığı sınamak olduğunu anladı.
Derviş adın edindim
Derviş dondum donandım
Yola baktım utandım
Hep işim yanlış benim

Tabduk Sultan'ın yanına döndü ve hizmetine bir süre daha devam etti ve iyice olgunlaşınca fikirlerini yaymaya başladı.
İşte size bağlılık; sevgiye, işe, doğruya bağlılık..

******************************************

Bizim Yunus'un yaşlandıkça gözleri uzağı seçemez olmuştur. Ögrendiği karışımlardan şifa dağıtan Yunus'a sorarlar: " Herkese şifa dağıtırsında kendi gözlerine neden şifa dağıtmazsın ey Yunus?" şöyle cevap veriyor: " Adı güzel kendi güzel Muhammed'in mübarek gözleri bu dünyayı 63 sene gördü bize de ziyadesi gerekmez."

Aşık Yunus neyler iki cihânı sensiz,
Sen Hak Peygambersin şeksiz, gûmansız
Sana uymayanlar gider imânsız,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed

Dünya gözüyle görmek istediği tek yüz, oğlu İsmail'in yüzüydü. Günler geçip gitti ve bir gün oğlunu buldu. Yüzünü görür görmezde, gözleri kapandı bir daha göremez oldu.
İşte size Peygamber sevgisi, işte size evlat hasreti...

*****************************************

O ki bilgisiyle, ilmiyle bizlere örnek olmuş, örnek olmaya devam etmekte. Okumuş, araştırmış, söylemiş. Hz. Muhammed'in "Kendini bilen Rabb'ini bilir" hadisinden hareketle şunları diyor:

İlim ilim bilmektir
İlim kendini bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Bu nice okumaktır.

Kendini tanımak cehaleti sonlandırır. Allah herşeyi kendi nurundan yarattı. Kendi nurunu bulan Allah'ın nurunu bulur.
İşte size gerçek ilim: Kendini bilmek...

************************************

Bizim Yunus, şiir demiş olmak için şiir demiyordu; o bir kalbe girmek için şiir diyordu. Amaç sanat değil, imandı. Sevgi, hoşgörü, nasihat, insanlık içindi.

Ben gelmedim davi için
Benim işim sevi için
Dost'un evi gönüllerdedir
Gönüller yapmaya geldim

İşte size gerçek sanat: Gönül yapmak...

*****************************************
Bizim Yunus, yüzyılardır şiirleriyle, ilmiyle, ahlakıyla bize yol göstermiş. Ve göstermeye de devam edecek...

Gelin tanışık edelim
İş kolayın tutalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz...

Not: Şiirlerin bazıları kitapta bulunmamaktadır.

Keyifli okumalar.
416 syf.
·Beğendi·6/10
Saydıklarımız der ki; “Sabır ile dut yaprağı atlastan kumaşa döner.” Ne kadar da doğru söylerler. Keza bu Babil’de ölüm İstanbul’da aşk’ta da öyle bir şeydir. Peki doğru olan neydi. Dağ başında fütursuz bir meyve iken kazanlarda kaynayıp, ateşler de yanıp kağıt olmak mı? Yoksa üzerine kıymetli, kerametli sözler yazılan bir eser olmak mı? Hangisi uyardı bize kalp mi yoksa akıl mı?

Dünyaya gelişi fuzuli olmayan bir kişinin gönlünden dökülen beyitlere, sözlere dem vuran ve her nefeste bize bunu yaşatan İskender Pala’ya ne kadar teşekkür etsek azdır elbet. Bir divan aşığı olarak bu çağın adamı asla değilim, biliyorum. Lakin böyle eserlerde divanda edebiyatında nirvanaya ulaşmış Fuzuli’yi görmek ve şu an ki yetişen nesillere aktarmak tabi ki de taktir edilecek bir durumdur.

Velhasıl tasavvuf aşığı değil iseniz bu kitap size göre değildir. Çünkü bu kitap da “Mana’dan Madde’ye”, “Gönül’den Akıl’a”, “Soyut’tan Somut’a”, “Değer’den Değersiz’e” bir yol vardır ve akar gider. Biz mana düşkünlerine ilaçtır cümleler, severek isteyerek okuyup gideriz.

Kitaba değinecek olursak eğer; düşün ki elinizde bir kitap var ve kanlı canlı sizin her düşüncenizi her tavrınızı ve duygunuzu anlayabiliyor. Sizi sizden iyi yorumluyor. İnsani hiçbir duyguya düşmeden saf bir gerçek yorum ile karşı karşıya kalıyorsunuz. O an aklınızdan geçenler, ruh durumuzu ve içinizden geçirdiğiniz her şey ayan beyan ortadır. Şahsen böyle bir kitap ile ben karşılaşmak istemezdim. Şuan ben kendisini inceliyorum, onunda ben gibi bu şekilde inceleyip burada sizlere ifşa etmesini istemezdim. Belki de düşüncelerimden hareketlerimden o anki anlık düşüncelerimden utanır elime kitap dahi almaz idim. Yazarın konusu da işte budur. Hazine değerindeki bir kitabın elden ele dolaşarak 450 sene, içerisindeki şifreler ile manacı ve maddeci insanların hayatlarından geçiş halleri anlatılmaktadır.

Mana’ya değer verenler kitabı gözyaşı ile elem ile okurken, maddeciler kitabın içerisindeki şifrelerin peşinden savrulup durmuşlardır. Eğer kararlar kalben alınırsa vicdan muhasebesinden geçer insan rahat bir nefes alır ki akıl ile alınan kararlar hep nefsten geçer ve bu en tehlikelisidir. İşte benim Fuzuli dostumda kitaba konu olan eseri “Leyla ile Mecnun’u” gönülden gelenlerle kaleme almıştır. Hal böyle olunca kitabın değeri şimdiki eserler gibi okunup rafa kaldırılmamış, dillerden dile dolaşarak bütün cihana yayılmıştır.

Bir kitap Fuzuli ile başlarda Şeyh Galip ile biter de bu kitaba biz nasıl olmamış deriz. Hiçbir vakit ahir zaman şairlerini sevmedim, sevemedim. Sözleri hep manasız anlamsız havada kalır geliyor bana.

Yukarıda da dedik ya “Mana ve Madde”. Kitapta başta Kanun Koruyucu (Kanuni Sultan Süleyman) olmak üzere birçok şahsiyet karakter olarak karşımıza çıkmıştır. Bunlar; Fuzuli’den Nabi’ye, Celebi Mehmet’ten Baki’ye, Cariye Rukal’den Şeyh Galib efendiye kadar edebiyatımıza ve tarihimize yön vermiş insanlardan bahsedilmektedir. En çok hoşuma giden taraf Mana’da kalan kısımdı yani Leyla ile Mecnun, beni en çok sıkan kısım ise maddecilerin Babil altınların peşinden koşup onları elde etmek için verdikleri mücadele.

Genel olarak değirirsek bu kitap herkese hitap etmez. Mana dostlarının buluştuğu başka bir kitapta buluşmak üzere sevgi ile kalın.

Not: Divan edebiyatımızın tadını bir kere alan asla ve asla iflah olmayan bir duygu içerisine girer. Lütfen gereken öz veriyi gereken desteği gösterip bu güzel eserlerimizi, şiirlerimizi ve şairlerimizi nesilden nesile aktaralım.

Fuzuli’den
Beyhude gamlanma divane gönül!
Cümle alemin rızkını veren vardır.
Yaptığın hatayı görmüyor sanma.
Kalpte gizli en derin sırları bilen vardır.

Mal-ı emlakım var deyu güvenme!
Arkam var deyu dayanma!
Sırt üstü insanı yere varan vardır.

Beyhude gamlanma divane gönül!
Cümle alemin rızkını veren vardır.

Derdime vakıf değil canan.
Beni handan bilir.
Hakkı vardır şad olanlar.
Herkesi şadan bilir.

Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.
Çektiğim alamı bir ben birde Allah’ım bilir.

Şeyh Galip’ten

Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni
Böyle yazmış alnıma kilk-i kazâ sevdim seni
Ben bu sözden dönmezem devr eyledikçe nüh felek
Şâhid olsun aşkıma arz u semâ sevdim seni

Bend-i peyvend-i dilim ebrû-yı gaddârındadır
Rişte-i cem’iyyetim zülf-i siyeh-kârındadır
Hastayım ümmîd-i sıhhat çeşm-i bîmârındadır
Bir devâsız derde oldum mübtelâ sevdim seni

Ey hilâl-ebrû dilin meyli sanadır doğrusu
Sûy-i mihrâba nigâhım kec-edâdır doğrusu
Râ kaşından inhirâf etsem riyâdır doğrusu
Yâ savâb olmuş veya olmuş hatâ sevdim seni

Bî-gubârım hasret-i hattınla hâk olsam yine
Sıhhatim rûh-i lebindendir helâk olsam yine
Tîğ-i gamzenden kesilmem çâk çâk olsam yine
Hâsılı beyhûde cevr etme bana sevdim seni

Gâlib-i dîvâneyim Ferhâd u Mecnûn’a salâ
Yüz çevirmem olsa dünya bir yana ben bir yana
Şem’ine pervâneyim pervâ ne lâzımdır bana
Anlasın bîgâne bilsin âşinâ sevdim seni

"Hoşçakal Leyla..."
528 syf.
·3/10
Iskender pala'nın bugüne kadar onlarca kitabını okuyan, her çıkaracağı kitabı merakla bekleyen bir okur olarak beğenmediğim kitabıdır. Nedenlerine gelecek olursak; 1-kitapta sürekli işlenen ve artık bıkkınlık veren bir konu var. Batı medeniyeti doğu medeniyeti sayesinde var olmuştur. Bütün teknolojisini ve donanımını doğuya borçludur. Hatta olimposun tanrılarını bile... Bu yüzden batı medeniyeti doğu yu çekememektedir ve izlerini unutturup ortadan kaldırmak için elinden geleni yapmaktadır. Iskender pala bu konuyu resmen çivi çakar gibi okuyucunun beynine işlemek istemektedir. Bu çok rahatsız ediciydi. Tamam ben de biliyorum ki batı medeniyeti doğunun ilminden çok defa istifade etmiştir. Matematikte, astronomide, tıpta vs.. Ama bu demek değildir ki batı kendi başına hiçbir şey beceremiyor. Kitapta "Biz olmasak var ya ohooo siz hiçbir şeysiniz tamam mi" gibi çocukça bir üslubla batı medeniyeti - ki ben de hazzetmem - eleştirilmektedir. 2- bazı arkadaşlar bu kitabı okuyup iskender pala'yı dan brown ile kıyaslama gafletinde bulunmuşlar. Ben dan brown'un tüm kitaplarını okuduğum için - da vinci şifresi nden başlangıç a kadar- rahatlıkla söyleyebilirim ki iskender pala ancak onu kötü bir şekilde taklit etmeye çalışmış olabilir. Neden diyecek olursanız; dan brown karakterlerini çok iyi bir şekilde işlemektedir. Her bir karakterin amacı bellidir. Karakter kötü de olsa iyi de olsa en azından kendi içinde tutarlıdır. Ancak abumrabum a bakarsak düşman olarak resmettiği CIA, Zelotlar, Grup Kardeşlik gibi oluşumların tamamı para mal mülk peşinde. Hepsi sahtekar, dolandırıcı veya dünyayı yok etmeyi gaye edinen insanlar. Yahu bu nasıl üsluptur. Dan brown'un cehennem kitabını okuyanlar bilir. Oradaki biyolog bilim adamı dünyanın nüfusunun çok arttığını ve seyreltilmesi gerektiğini, bunun için de bir virüs icat ettiğini söylemişti. Yazar konuyu öyle güzel işlemişti ki okuru o virüsün dünyayı yok edeceğine inandırmıştı. Halbuki virüs dünyanın üçte birini kısırlaştırarak kan dökmeden nüfusu azaltıyordu. Demek istediğim dan brown'un bütün kötü karakterlerinin bile kendilerine göre yüce birer amaçları vardı. Oysa bakıyorsunuz zelotlara, sözde herbiri mükemmel sekilde eğitilmiş ve sadakatlerinden şüphe duyulmayan ajanlar iken en ufak bir ters gitmede birbirlerini satmaktan çekinmiyorlar. Adeta hepsi birer çıkarcı ve sahtekar. İskender pala bu dengeyi kuramamış ne yazık ki. 3- sözde polisiye kısımları rezaletti. Nerden başlasam bilemiyorum. Kacma-kovalama olayı hiç düzgün verilmemiş. Karakterlerin ne peşinde oldugu belli değil. En çok bahsedilen kişilerden olan Chris ve Kitron un başına gelenler kitabın sonunda Masaaki tarafından anlatılıyor. Rezillik. Yahu olaylar yaşanırken neden anlatmıyorsun. Sonunda intikamını almış bir polis görüntüsü vermek için o kısımlar heba edilir mi? 4- bu kitap için mükemmel diyen arkadaşlar sonunu okumadı mı acaba? -SPOILER- yahu bu kadar berbat bir son olabilir mi arkadaşlar. Sen kitabın başından beri Nemrut un hazinelerinin peşinde ol. Adım adım izle. Onca belayı, ölüm tehlikelerini atlat. Sonra hazinenin kapısına kadar gelince açıp bakmaktan vazgeç. Nasıl olur yahu nasıl. Kitabı okumamı sağlayan şey sırf bu meraktı ve iskender pala sağolsun bunu da berbat edecek bir yol bulmuş. Anladık hazinenin ne olacağına karar veremediniz. Zekice ve okuyucuyu tatmin edecek bir kurgu oluşturamadınız. Ama bu yaptığınız hiç olmamış. Özellikle hazinenin başında karakterlerin konuşmaları ve hepsinin hazineyi görmekten vazgeçmesi ve sebepleri için ancak acınası bir komedi diyebilirim. Üstelik alperen in binlerce yıllık tablet diskini gaza gelip parçalaması felan.. Birşey demek istemiyorum.

İnanın bir bu kadar daha yazacak şey var aklımda. Bir kaç günlük tanış olan üstelik de yabancı olan karakterlerin birbirlerine cancağızım diye hitap etmesi, mit ve emniyetten karı-koca icat edip bunları sözde tatlı bir şekilde didiştirmesi.. Ama derdimi anlattığımı düşünüyorum. Bunca eleştiriden sonra kitapta beğendiğim bir kaç kısmı söylemezsem haksızlık ederim. Bölüm aralarına serpiştirilen hz ibrahime dair kıssalar güzeldi. Bakın bu bile yazardan kaynaklanmıyor. Başka kitaplardan alıntılar içeriyor. Batılı güçlerin doğu değerlerini çalması güzel işlenmiş. Aslında güzel işlenmiş değil de işlenmesi güzel olmuş öyle diyeyim. Sonuç olarak kitabı hiç beğenmediğimi söylemeliyim.
320 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
Lidya kralı kresüz kibrin ateşinde yandı. Pers imparatoru Keyhüsrev ordularına boyun eğdi. Aslında kitabın özeti buydu ama kitapta anlatılmak istenen tam da bu değildi. Halludas, Mehter ve Kufu bunlar üç iyi arkadaşdi ve birbirlerine basda sadık dost diyebilirdim ya ki Namirek Usta nin kızı Edusa ya aşık olana kadar . Birde 1978 dönemlerini konu almış sağcı solcu kavgalarının tavan yaptığı zamandı . Ufuk, Ethem ve Sadullah ve onların resim ve sanat alanlarında gelişmeleri için resim atölyesinde onlara yol gösteren Keriman hoca ve Asude kızı vardı. Her üçü de Asude ye ayrı ilgi duyan gençler. Tıpkı Lidya imparatorluğu döneminde Üç gencin Edusaya duyduğu ilginin aynısıydı olaylar aynı, entrikalar aynı kurulan kumaşlaraynıydı aynıydı farklı olan sadece zamandı.... Lidya imparatorluğu o dönemde Hz. Musa döneminden 600 yıl sonra kadar şimdi Uşak şehrinin sfard denilen bir bölgede hüküm sürmüştür. Detayları geçelim. Halludas Musevi kökenli ve On Emir kuralına uygun yaşamaya çalışan bir Hz. Musa Ümmeti . Arkadaşlari Kufu ve Mehte de farklı dinlere mahsup kişiler (htrlymdim:)) Kral kresüz tabi diğer adı Aslan Kral başka adı Karun gibi zengin altın sektörüne sahip olduğu için Karunda denmişti. Kitap uzun anlatması zor kısa ve öz anlatıp bitiyorum. Kufu , Edusaya aşıktır onun için herşeyi göze alacagini söyleyen kişi. Mehte de aynı şekilde ama daha ılımlı ve Halludas sadece Tanrı ya yalvarıp elinden geleni yapmaya çalışan resim den ve güzel sanatlardan anlayan biri. Aslan kral altın sektörünü geliştirmek için komutanı Nakarat aracılığıyla Namirek usta Edusaya ve üç genci yaklaşan Pers tehlikesine karşı altın işlemesi ve üretimi için görevlendirilmiştir. Kufu yolda giderken ucu sivri altın işlemesini düşürür bunu Kufu bulur bu sivri altın işletmesiyle Mehte yi öldürür suçu Halludas a atar ve onu mahkum ettirir. Yıl 1979 askeriye karargahı sol görüşlüler tarafından baskın verilir silah elde edip yoldaşlarını silahlandirip mücadele ye güç vermek isterler. Ufuk ve Ethem silahların olduğu yere girerler silahlar almak isterken Ethem in gözleri ayrılır ve silah yerine para dolusu çanta bulurlar Aşurenin Ethem e ilgisi vardır. Ufuk bunu bilir Yoldasınız davasını satar ve Ethem i öldürür paraları alır suç aleti silahı hiç alakası olmayan Asude ye ilgi duyan Sadullah adlı sağ görüşlü arkadaş in üzerine atar. Sadullah hapse Ethem mezara ve Ufuk da Asudesine kavuşur tıpkı Kufu gibi..... Sadullah adam öldürmeden 20? Yıla mahkum edilir. Sadullah mapushane arkadaş i sol görüşlü Mehmet vardır. Çok atissalarda iyi anlaşırlar. Mehmet tiyotraya ilgi duyar. Sevdiği kız vardır ve bu sevdiği kıza ilgi duyan biri vardır o ilgi duyan kişi Mehmet'in dolabına silah koyar şikayet eder ve hapse attırır o kişi ise Sadullah in ve Ethem in hayatını karartan kişidir. Ufuuuuuuk. Sadullah bunu duyar duymaz başımdan kaynar sular akar konusmaz susar artık günler zor geçer. Tabi bu arada Hapis hanede babacanca yaklaşan Sadullah a ayrı bir ilgi gösteren Marksist düşünce sine sahip bir müdür vardır!!! Tabi bu kişi ufuk tarafından para karşılığı Sadullah i gözlerimde tutar. Neyse Sadullah ve Mehmet balistik incelemesi için adli tıp a başvurur müdürün olmadığı vakit tabi duyulur Sadullah in bu durumdan dolayı yani müdür un başını yakacağım düşündüğü için hıncını Sadullah dan alır. Resim yapan , sanat yapan ellerini zarar verirler. Tabi balistik sonucu herşey ortaya çıkar ve Sadullah serbest kalır. Cezaevi mudure soruşturma açılır. Tabi herşeyi tezgâhlayan ufuk değildir. Pol- der polislerinden komiser Atakan . Atakan rüşvet yoluyla rütbe atılmış ve herşeyden ziyade Keriman Hanım'ın eşi dır. Atakan da belasını bulur silahıyla intihar eder! .... Sadullah Lidya imparatorluğu nn hüküm Uşak in sfard denilen yakın sürdüğü yere yakın bir köyde yada kasabada yaşamaktadır ki Lidya dönemine ilgisi olan bir gençtir ki sanki Lidya da yaşayan Halludas in kaderi yazılmıştır Sadullah a.Sadullah Uşak da açılan kuzeydedir resim yaparkn çok sevdiği hocası Keriman hocası gelir detay çoktur konuşurlar hasret giderler ve Keriman hoca ayrılır ordan . .... Pers imparatorluğu Lidya yi fetheder. Aslan kral in kibri biter ama olurken asıl kral duruşunu yitirmez... Halludas in son sözü Edusa Sadullah in Son sözü Asude olur....ve kitap biter....
480 syf.
·13 günde·5/10
Şah ve Sultan ve Od'un ardından okuduğum üçüncü İskender Pala kitabı Katre-i Matem oldu. Genel itibariyle Türk yazarları çok fazla okumayan benim için bile İskender Pala'nın yeri ayrıdır. İskender Pala okumaya başladığınızda yazarın kendini geliştirdiği alanın yansıması da olarak cümlelerindeki kibarlığı, derinliği, inceliği anında fark edersiniz. Pala'nın kendini geliştirdiği alan derken, artık birçoğumuzun bildiği gibi kendisi Divan Edebiyatı alanında ülkemizin belki de en önde gelen ismi. Edebiyat tarihine bakıldığında bana göre Divan Edebiyatı "edebiyatın zirvesidir." E yazarımız da bu alanın usta isimlerinden biri olunca bu döneme ait bol bol parçalar görüyoruz eserlerinde. Ki zaten İskender Pala'nın romanlarında yer verdiği konular genel olarak o dönemlerde geçiyor. Katre-i Matem'de ise on sekizinci yüzyılın Osmanlı'sındayız. Lale Devri Osmanlı'sında.

Lale Devri... Osmanlı'nın yirmi üçüncü padişahı olan III. Ahmed ile özdeşleşen bu dönem için zevkin, eğlencenin devri de denilebilir. (Tabii saray ahalisi ve zenginler için.) Katre-i Matem'de yaşanan olaylar bu dönemde geçiyor. Hikaye genel olarak bu devirde yaşayan iki delikanlının aşkları etrafında dönüyor. Bir tarafta Topaç Yeye, Şehnaz'ın aşkından bimarhaneye düşmüş olan bir genç adam. Bir diğer tarafta Kara Şahin, evlendiği ilk gece eşi Nakşıgül'ü kaybeden, aslında bir Osmanlı şehzadesi olduğundan bihaber olan Kara Şahin. Ve hepsinin üstünde, Kara Şahin'in Nakşıgül'ün soğumuş ellerinde bulduğu bir lale soğanı, Katre-i Matem yani Matem Damlası.

Şah ve Sultan ile Od'u okumuş, birçok cümlenin güzelliğinde kaybolmuş ve İskender Pala okumaya görece alışmış biri olarak Katre-i Matem'i pek sevemediğimi söylemeliyim. Kitaba başlarken beklentilerimin çok yüksek olması ve daha farklı bir konu bekliyor olmam bunda etkili olmuş olabilir. Diğer İskender Pala kitaplarında sayfaları "Vay be!" diyerek okuyan ben bu kitapta bitse de gitsek modundaydım. Kitabın başları iyi olsa da ardından okurken keyif almamaya ve bir süre sonra da ciddi manada sıkılmaya başladım. Ana karakterler için sözüm yok ancak kitapta o kadar çok yan karakter ve daha önemsiz olan karakterler vardı ki bu ister istemez kafa karışıklığı yarattı. Ayrıca bana göre kitap çok manasız bir şekilde bitti, yarım kalmış gibi... Maalesef konu ve kurgu açısından Katre-ı Matem' i sevemedim.

Katre-i Matem için söyleyebileceğim olumlu şeylerden biri yazarımızın bazı bölüm sonlarında yer verdiği ve derkenar olarak adlandırılan kısa hikayelerdi. İçlerinde çok anlamlı olan hikayeler mevcuttu. Öte yandan kitap tasarımına bayıldım. Kapakta kullanılan renkler, elinde lale tutan kadın vs fazlasıyla beğenimi kazandı. Ayrıca artık iyice alıştığım şekilde İskender Pala'nın bir olguyu, düşünceyi açıklarken kurduğu cümleler yine güzeldi. Bu cümlelerden aklımda kalanların ilk sırasında "mezarlık" ile ilgili bir paragraf geliyor. Paragrafı buraya yazmayacağım, okuyanlar hatırlar, okumayanlar okuyup görebilir veya cep boyun yüz otuz dokuzuncu sayfasına bakabilirler. :)) Son olarak kitap Lale Devri hakkında okuru bilgilendirici bir yön de taşıyor ve kişiyi bu dönemi araştırmaya itiyor. III. Ahmed'in damadı ve veziri Nevşehirli İbrahim Paşa ve hepimizin bildiği üzere on sekizinci yüzyılın önemli Divan Edebiyatı şairi Nedim gibi isimler ile ilgili çeşitli bilgilere sahip oluyoruz. Saray başta olmak üzere zenginlerin eğlencelerle sefa sürdüğü, Batılılaşma yönünde çeşitli adımların atıldığı bu dönemde halkın bu durumdan duyduğu hoşnutsuzluk ve bunun sonucunda ortaya çıkan Patrona Halil İsyanı da kitapta romanlaştırılarak aktarılan bir diğer önemli kısım. Önemli isimlerin ölmesine ve III. Ahmed'in tahttan inmesine neden olan bu isyan, dönemin saray hayatı ve halkın yapısı gibi unsurlar noktasında bilgilendirici bir kitap okudum diyebilirim. Kitabın olumlu yanları olsa da konu, kurgu, genel olarak dilini ve akıcılığını beğenmediğiniz bir kitabı kapağı güzel, içinde birkaç güzel paragraf var veya bilgilendirici kısımlar var diye sevemiyorsunuz. En azından benim için öyle. Yine de yazarın tüm kitaplarını okuma kararı aldığım için bu kitabı da bitirmekten memnunum. Bir sonraki İskender Pala kitabım Efsane olacak. Hepinize keyifli okumalar.
416 syf.
·14 günde·Beğendi·9/10
‘’Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk’’, ‘’Şah ve Sultan’’ ve ‘’Efsane’’nin ardından okuduğum üçüncü İskender Pala kitabı oldu. Artık yazarın tarzına ve kurgusuna aşina olduğumu düşünsem de bu kitabı diğerlerinden ayıran ciddi özellikler olduğunu söylemem lazım. Bu özelliklerden en belirgin olanı da hikayenin parşömen kağıdına dönüşmüş bir çileğin ağzından anlatılıyor oluşuydu.

Kitap aslında bir Leyla ile Mecnun hikayesine dayanıyor, her ne kadar kahramanları farklı olsa da. Kitabın özünü ‘’aşk’’ düşüncesi oluştursa da beni en çok etkileyen, tarih ve edebiyat alanındaki yetkin isimlerin zamanı geldiğinde bir bir kurguya katılması oldu. Hikayemiz Sultan Süleyman’ın Bağdat’ı fethiyle başlayıp Osmanlı’nın son zamanlarına kadar devam ediyor. Haliyle Fuzuli’den Baki’ye, Atai’den Evliya Çelebi’ye Nef’i’den Nedim’e birçok isim karşımıza çıkıyor. Kitabı bitirdikten hemen sonra kitap hakkında yazılan yorumlara bir göz attım. Kitabın çoğunlukla beğenilmediğini ve hatta yarım bırakıldığını okuduğumda da şaşırmadım. Zira tarihi yeterince sevmiyorsanız kitap size aynı heyecanı ve zevki vermeyebilir. Okurken acaba IV. Murad devrinde şu şahsiyetten de bahsedilecek mi ya da Lagari Hasan Çelebi'den de bahsedildi bak diye düşünmeden okursanız yavan gelebilir. Kitaptan ciddi bir zevk almak için ya tarihi ya da edebiyatı gerçekten seviyor olmak gerektiğini düşünüyorum. Yazarın bildiklerinin hepsini biranda vermeye çalıştığına dair olumsuz yorumlar da okudum. Kitabın yarısında iken benim de aklımdan bu şekilde bir düşünce geçmiş olsa da böyle bir kurgunun her kitapta karşımıza çıkamayacağı düşüncesi daha baskın geldi. Kaldı ki İskender Pala’nın divan edebiyatı ile ilgisi malum olduğu için ben bunu oldukça normal ve de yararlı buldum. Diğer bir bahsetmek istediğim de her bölümün başında verilen beyitler ve hatta her bölüme verilen isimler. Her bölümün başında okuduğum beyitler içli dışlı olmadığım divan edebiyatına ilgimi artırırken aynı zamanda hangi şair daha çok ilgimi çekti onu görmüş oldum. Kitabın dili bana ağır gelmedi, edebiyat yüklü cümleler çoğunlukta olsa da anlaşılmayacak bir dili olduğunu düşünmüyorum. Sadece aşk ile ilgili bazı açıklamaların sonraki sayfalarda tekrar ortaya çıkıp kendini tekrar ediyormuş gibi geldiği oldu diyebilirim.

Kitabın kurgusu ile ilgili de bir iki kelam etmek istiyorum. Kitaba adını veren Babil konusu bana olmasa da olurmuş gibi geldi. Her ne kadar kitapta bu konu önemli bir yer teşkil etse de sadece bir kitabın yolculuğunu okumak da bana keyif verirdi. Ama dediğim gibi belki o zaman konu bu kadar dallanıp budaklanamazdı. Bir kitabı konuşturup bunu anlatmak benim aklıma gelmeyeceği için de bu konuya çok da karışmak istemiyorum; yazarın takdiri sonuçta.

Son olarak detaycı kişiliğim duramadı ve birkaç ufak şeye takıldı; onları da söylemeden incelememi bitirmeyeyim. Bu detaylar kitap için bir spoiler değil. Hürrem Sultan için bir-iki kere hanım sultan unvanı kullanıldı kitapta. Fakat Hürrem bir haseki sultan idi, hanım sultan padişah ve şehzade kızlarına verilen bir unvan olduğu için dikkatimi çekti. Sayfa numarasını not almış olsam onu da verirdim, lakin hatırlamıyorum. Kitapta Rukal III. Murad’ın cariyesi diye geçerken 209. sayfada Sultan Süleyman ibaresi geçiyor, onu hiç anlayamadım. Kaldı ki bu kitap için önemli bir detay. 233. sayfada Ester Kira’dan bahsedildiği kısımda da Ester Kira’nın iki oğlunun da öldürülmüş olduğu yazarken Reşad Ekrem Koçu oğullarından birinin öldürülmediğini söyler. Bu tabi ki çok aşırı bir detay, sadece dikkatimi çekti; mühim değil yani. Yoksa kurgu için kitapta değiştirilmiş tarihi bilgiler elbette ki var; ama burda bahsettiklerim, kitaptaki kurguyu etkilemeyen şeyler olduğu için hazır da dikkatimi çekti yazayım dedim.

Eğer tarihi ve edebiyatı seviyorsanız kitabı öneriyorum, çok şey öğrenebileceğiniz bir kitap. Herkese keyifli okumalar dilerim...
390 syf.
·6/10
Şah, Safevi devletinin Şeyhi İsmail; kendisi iyi bir şair, küçük yaşına rağmen siyasette iyi ve aynı zamanda kızılbaşların öncü lideri..
Sultan, Osmanlı'nın kudretli sultanlarından, ilk halifemiz, 8 yıllık kısa iktidarına rağmen Osmanlı topraklarını büyütüp hazineyi ağzına kadar dolduran Yavuz Sultan Selim..
Yavuz Sultan Selim hazineye kendi mührüyle kilitlemiş ve kendisinden çok dolduran Sultan mührü kendi mührüyle değiştirsen diye vasiyet etmiş. Ama maalesef bir daha hiç bu kadar dolduran olmamış hazineyi.
Kitaba gelirsek.. Benim beğenim de eleştrimde orta halli oldu. Kitap da iki taraf var Şah ve Sultan. Ve kitabının iki ayrı anlatıcısı var. Birisi Şahın öz yeğeni Kamber, diğeri Sultanın kızılbaş sağ kollu Hüseyin. Aslında Hasan ve Hüseyin iki kızılbaş ikiz kardeş. Ama aralarında bir ayrım var birisi Şahın sağ kolu diğeri Sultanın. Dünyanın iki ayrı köşesinde iki kardeş aynı kaderi paylaşıyorlar. Birbirlerine kan bağıyla bağlılar ama birbirlerinin kanını dökmek için savaşıyorlar. Sanırım yazarın da okuyucunun da en çok hüzünlendiği şey iki kardeşin hikayesi.. Ben yazarın bu iki kardeşi konuşturarak kitabı anlatmasını isterdim. Hüseyinin karşısında anlatıcı olarak Kamberi değil Hasanı görmek isterdim. Ama sanırım yazar iki kardeşi birde burda karşı karşıya getirmek istememiş. Böyle düşünüp avunuyorum.
Kitap birebir tarihi anlatan bir kitap değil. Şiirsel bir dille yazılmış tarihte geçen bir aşkı anlatan bir roman denilebilir. Bence kitap Şahın ve Sultanın savaşından çok aynı kadına olan aşklarını anlatıyordu. En azından bana bu izlenimi verdi. Yazarın konusunu çok beğendim bence elinde harika bir konu var ama yazar bunu pek de güzel işleyememiş. Yazar taraflı davranmıyor, taraf tutuyor diye farklı eleştri yapanlarımız var lakin yazar her ikisini de övüp her ikisini de eleştrebiliyor. Okuyucunun böyle hissetmesinin nedeni yazarın da kafasının karışık olması.. İyi bir tarih okuyucusu aradaki farklı görebiliyor. Yazarın güzel düşünceleri var ama bunları okuyucuya aksettiremiyor, bilgiyi verip geçiyor, detaya girmiyor. Defalarca romanı bırakıp google da arama yaparak devamını buldum. Şahın da Sultanın da iç dünyasına yönelik çözümlemeler yeterli gelmedi bana.
Yazar Tebrize hem Şahın hem de Sultanın girişini ayrı ayrı anlattı. Sultanın adilliğine ve düşünce yapısına bir kez daha hayran oldum burda. Birde kitapta en sevdiğim şey beyitlerin yer almasıydı. O şiirlere gerçekten bayıldım ve yazarın bunları da ekleyerek iyi yaptığını düşünüyorum. Çaldıran Savaşının basit geçilmesine üzüldüm biraz. Savaş değil daha çok savaş sonrası psikoloji üzerinde durulmuştu. Kitabın girş kısmı sıkıcı ama ortalara doğru Sultan Selim hazırlıklara başladıkça kalbinizde mehter marşları çalıyor :)
!Hafif spoiler içerir.! Tabiki roman da aşk olmadan olmaz. Kızılbaş bir kızımız Taçlı lakaplı Bihruze hatun hem Şahın hem de Suştanın gönlünü çalıyor. Kitabın anlatıcısı Kamber Taçlının Sultana aşık olduğunun farkında ama Sultanın Taçlıya o kadar da ilgi göstermediğini Taçlının abarttığını düşünüyor. Bende öyle düşünüyorum. Okurken aslında yazar iki farklı düşünceyi bir arada vermiş, hem Sultanın onu sevebileceğini şiirlerle ispatlıyor hem de hiç görüşmemeleriyle acaba sorusunu akla getiriyor. Okuyucuyu araştırmaya ve düşünmeye iten yazarları severim. Ama siz araştırma sonuçlarını söylemeyeceğim. Kitabı bitirenle münazara yapabiliriz :)
Dediğim gibi bence kitap tarih kitabı değil de tarihte yaşanmış bir aşkın kitabı gibiydi. Ben aslında sonunu başında tahmin etmiştm ama okuyunca yine de üzüldüm. Hatta sırf sonu için notumu 1 puan daha arttırdım. Bence kitap ortalama bir kitaptı. Kendi kişisel görüşlerimi bu şekilde ifade ettim. :) Harf hatalarım varsa ve yorumumu beğenmediyseniz de şimdiden affınıza sığınıyorum. Yeni incelemelerde görüşmek üzere :)
528 syf.
·12 günde·7/10
Öncelikle bu kitabı okumayanlar için bu kısa yazıyı okumamalarını rica ediyorum.
Bu kitap benim Şah ve Sultan romanından sonra okuduğum ikinci İskender Pala kitabı oldu. İlk kitaptaki tadı aldığımı maalesef söyleyemeyeceğim bu yüzden de bir an önce bitmesini istedim, yarım bırakmayı sevmediğim için. Nedenlerine geçmeden önce olumlu taraflarını da söylemek gerekiyor, çünkü ben beğenmedim diye bu kitap kötü anlamını taşımıyor, bilakis bir çok seveni de olacaktır. Öncelikle bu kitabın yazımı için büyük bir araştırma gerektirdiği ortada. Ve Türk Edebiyatı için Sümerlere,Babillere, Asurlara ulaşan büyük bir araştırmayı romana çevirmek ise önemli bir iş. Bu yüzden takdir edilmesi lazım. Dünya edebiyatında Da Vinci şifresiyle popüler olup aynı tarz aksiyon-tarih romanlarını birbiri ardına ekleyen Dan Brown örneği dururken Türk Edebiyatı'nda da böyle bir örneğin çıkması sevindirici. Kitap zaten yerli Dan Brown kitabı olmuş demek İskender Pala'ya haksızlık olabilir. O yüzden bu kitap, içerisinde bol aksiyon bulunduran bir tarih-macera romanıdır. Böyle kitapları yazmak Dan Brown'un üstüne zimmetlenmediğine göre, yerli bir örneği için eleştir yapmak haksızlık olur. O yüzden kendisini tebrik ediyor ve bol satışlar diliyorum. Beğenmediğim kısım ise bir romanda benim için çok ama çok önemli olan inandırıcılık kısmıdır. İskender Pala bir divan edebiyatı üstadı olduğu için yabancı aktörlerin diyaloglarında fazla yerli unsurlara dikkat etmemiş veya bilerek böyle yazmış. (Tabii bu yorum sadece bana göre) Yani iki İsrailli'nin veya iki Amerikalı'nın veya bir Japon'un konuşmalarında çok fazla yerli unsurlar var. Diyalogları takip ederken, kötü bir altyazılı filmi izler gibi bu şahısları kim seslendiriyor diye düşündüm. Bu da sık sık kitaptan kopmama neden oldu. Yabancı grupların kendi aralarında veya karşılıklı diyaloglarında ortak dil sürekli İngilizce ama herhangi bir yabancılama durumu yok, sanki hepsi Türk gibi konuşuyor. Bunu yazar, okumayı kolaylaştırsın diye yapmış olabilir ama hikayenin ve karakterlerin içine giremediğimi söylemeliyim. Diğer bir nokta ise Mossad'ın, CIA'in, MİT'in ve diğer aşırı grupların hatta polis memuru Japon'un bir anda Sümerolog kesilmesiydi. Yani karakterlerin ağzından ansiklopedik bilgiler alıyor olmak gene bu inandırıcılık mevzusunu kaybettirdi benim gözümde. Herkesin şifreyi çözmeye çalışırken internete baktım şunu gördüm vs diyerek yarım paragraf Sümeroloji anlatması mantık dışı. Bakan adamlar farklı millet ve kendi dilinde baktıysa bile sürekli İngilizceye çevirip anlatma durumu olması lazım ama bunlar çok kısa zamanda oluveriyor. Yani imkansız. Karakter açıklamaları veya analizler romanın içerisine hiç yedirilmemiş o yüzden en önemli karakterlerden biri olan Selim hakkında bile sadece, Marmara Üni.'de hoca olduğu, sümerolojiyle ve Hz.İbrahim'le, eski medeniyetlerle ilgilendiği ve hafız olduğu dışında bir bilgiye sahip değiliz. 520 sayfalık kitap sadece aksiyon sahneleriyle döşenmemeliydi. Bazı olaylarda da akıl mantık sınırlarını zorlayan işler vardı. Mesela: Metrelerce kayarak düştükleri ve binlerce yıl girilmemiş tapınaktan nasıl çıktılar? Japon Polis Memuru 2 günde hangi bilgiyle Havalimanı-Altunizade-Paşalimanı hattında mekik dokuyacak duruma geldi ve İETT'nin sitesini nasıl çözdü? Ayrıca Cristopher'ı öldürme sahnesi çok saçmaydı ki onun içinde bu kadar sıkışık bir zamanda internetten silah satan adamı nasıl bulup silah edindi? Zara kızımızın o morgdan çıkması inandırıcı mı? Öldürmeyen Allah öldürmez mantığıyla mı çıkıyor yoksa bu kitabın ortasında ölmemeli şeklinde bir U dönüşüyle mİ? Yani bütün bunları toplayınca ben istediğimi alamadım. Herkese iyi okumalar.

Yazarın biyografisi

Adı:
İskender Pala
Tam adı:
Prof. Dr. İskender Pala
Unvan:
Türk Akademisyen ve Divan Edebiyatı Araştırmacısı, Yazar
Doğum:
Uşak, Türkiye, 8 Haziran 1958
İskender Pala, 8 Haziran 1958 tarihinde Uşak‘ta Kayaağılı köyünde doğmuştur. Uşak Cumhuriyet ilkokulunda okudu. Kütahya Lisesi’nden mezun oldu. 1979 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Lisans tez çalışması Câmiu’n-Nezâir’dir. Yine İstanbul Üniversitesi’nde “Aşkî, Hayatı, Edebî Şahsiyeti ve Divânı” konusunda Doktora çalışması yaptı. 1983 yılında Doktorasını tamamladı.

1983 yılında Divan edebiyatı dalında doktor, 1993 yılında İstanbul Üniversitesi‘nde doçent ve 1998 yılında Kültür Üniversitesi‘nde profesör oldu. Ortaokul ve liseler için Türkçe ve Edebiyat ders kitapları yazdı. Denemeler, hikayeler, fıkralar ve edebiyat araştırmacısı olarak çeşitli ansiklopedi ve dergilerde bilimsel ve edebi makaleler yayımladı. Düzenlediği Divan Edebiyatı seminerleri ve konferansları geniş kitleler tarafından takip edildi.

1979-1982 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji seminer kütüphane memurluğu yaptı. Hayatının ilerleyen dönemlerinde çeşitli sebeplerden dolayı askerlik mesleğini tercih eden İskender Pala, öğretmen subay olarak 1982 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığına girdi. 14 yıl 7 ay görev yaptıktan sonra 1996 yılında TSK‘dan ihraç edildi.

1982-1984 yılları arasında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Deniz Lisesi Komutanlığı’nda teğmen, 1984-1986 yılları arasında Üsteğmen olarak görev yaptı.

1986-1987 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi’nde part-time Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi olarak çalıştı.

1987-1994 yılları arasında Yüzbaşı olarak, Dz.K.K.lığı Tarihi Deniz Arşivi kuruluş ve faaliyetleri görevinde çalıştı.

1994-1996 yılları arasında Tarihi Deniz Arşiv Araştırmaları ve Dz.K.K.lığı yayın faaliyetlerinin yürütülmesi görevinde çalıştı.

1996-1997 yılları arasında Öğretim yılı, MSÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Eski Türk Edebiyatı öğretim üyesi ve İSAM redakte kurulu üyeliği yaptı.

1997 yılında Öğretim yılında İstanbul Kültür Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Aynı zamanda Uşak Üniversitesi öğretim üyesidir.

İskender Pala, 1980 yılında F. Hülya Avcı ile evlendi. Hilye Banu, Elif Dilasa adında iki kızı, Alperen Ahmet adında bir oğlu vardır.

Ödülleri :
1989 – Türkiye Yazarlar Birliği dil ödülü, (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)
1990 – AKDTYK Türk Dil Kurumu ödülü, (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)
1996 – Türkiye Yazarlar Birliği inceleme ödülü, (Şairlerin Dilinden)
2001 – Aydınlar Ocağı Kayseri Şb. Yılın Edebiyat Adamı ödülü,
2001 – YTB Uşak Halk Kahramanı ödülü,
2003 – “Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk” Yılın Romanı Ödülü
2013 – Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü,
Türk Patent Enstitüsü Marka Ödülü

Yazar istatistikleri

  • 4.312 okur beğendi.
  • 48.353 okur okudu.
  • 1.134 okur okuyor.
  • 16.403 okur okuyacak.
  • 1.430 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları